Var da var…

Hükmü geçmiş sözler var
Kulağa çarpıp geçen…

İhtimallerin kıyıları var
Sevgilere can suyu…

Karanlıkta usulca gelmeler var
Usulcana, kimsesiz…

Sessizliği yırtan sesler var
Alt üst eden geceyi…

Kaçışlar var, gidişler var
Dönüşlere mecbur…

Aşklar da var, âşıklar da
Kaybetmek için ilk sevgiliyi…

Akşamların utanmaz çıplaklığı var
Gündüzlerin arsız sabahlığını giyen…

Sen de varsın, bir de ben…

Bir de şu var;

Dudakların gelince aklıma
Buluyorum seni el yordamıyla…

delişey,

… avuç dolusu kelimeler,

eyy, avuç dolusu uyuz kelimeler nerdesiniz?

berraklığı uzaktan görünen yüreğim!!!

ne oldu da bulandın?

bana kalırsa o güzelim umudum,

taş yığınlarının arasından

filizlenmeye çabalayan o yeşilimsi fidanın

sonsuza dek ağaç olamayacağını

toprakta doğamayacağını

kimsenin yüreğinde kök salamayacağını

çok iyi biliyor…

o sadece küçücük bir umudun uzantısı

insanı heyecanlandıran kalp atışlarının

yavaşlayan ritmi

duygulara kafa tutamayan zaaflı yanımdı…

hepsi bu kadardı…

yabancı bir sertlikti

acısını hissedemediğim

benim kronik kanserim…

delişey,

Aşk Denemeyecek Bir Şeye Verdiğimiz Onay Neydi?

…. Hiddetle bağırdı Semih… Telefondan gelen kısık ve boğuk sesi cevapladı.

  • Adresi ver, çabuk ol!!!

Dönüp yüzüme baktı “benimle gel” diyen gözlerinin içindeki çaresizliği ve korkuyu fark ettim… Bir hışımla telefonun ahizesini tüm gücüyle yere fırlattıktan sonra, aynı gücü gösteremeyen ayaklarını zorlukla kapıya doğru sürükledi.

“Gidelim” dedi, “Bahar’ın bize ihtiyacı olabilir!” …

Evin önündeki arabaya nasıl bindik, tarif edilen adrese nasıl ulaştık farkında bile değilim.

Karanlık, gecenin tam içine işlemişti. Soğuktan morarmış elleri ve yüzleri aydınlatan ay ışığını ara ara kesen bulutlar gökyüzünden geçiş merasimindeydiler. Dip dibe sıralanmış karışık evlerin içinden geçerek, karınca yuvalarını andıran insan öbeklerinin arasından izbe bir yapıya vardık. Kapının üzerinde paçavraya dönmüş bir kapı süsü asılıydı. Üzerinde “iyi ki doğdun” ibaresi dikkatimi çekti. Ne zamandan kaldığı belli olmayan, kapıya adeta sakız gibi yapışmış bir doğum günü hediyesi olmalıydı.

Bir omuz darbesiyle açtığımız kapıdan içeri girdiğimizde, karşımıza çıkan manzara çok sarsıcı bir o kadar da kışkırtıcıydı. Etrafa sinmiş tütün kokusu ve dumanın yarattığı boğuk görüntü, görselliğini yitirmiş eski bir film karesine bezemişti ortalığı. Görüntü ara ara kopuk, bazen sesi kısılan, hatta kimi zaman da donan eski bir film karesi…

Semihle ben, bu iğrençliği tescillenmiş sahne karşısında şaşkın ve öfkeli rolünü üstlenmiş görünüyorduk. Az ilerideki süslü ama ihanetin tüm izlerini taşıyan yatağın üzerindeki hareketliliği uzaktan izlemeye koyulduk. Bunca patırtıdan etkilenmemiş bedenlerin eylemi soluk soluğa devam ediyordu. Mum ışığının uzayıp kısalmasından oluşan tuhaf aydınlık yatağın üzerine yansıyordu. Bu garip aydınlık, her ayrıntıyı seyretmemizde bize eşlik ediyordu.

Bir süre sonra, ama çok kısa bir süre sonra, Bahar’ın kıvrık dizlerinin öne eğdiği vücudu üzerinde inip çıkan gölge bir anda durdu. Omuz hizasında dalgalı ve gür saçları başını olduğumuz yöne döndürmesiyle yer değiştirdi adamın. Ellerini baharın kalçaları üzerinden çekti ve yatağın üzerinden bir hamleyle atlayıp, alelacele el yordamıyla bulduğu bir örtüye sarıldı. Kaslı bedeni, mum ışığı misali titriyordu. Az önce yaşadığı heyecanın bin mislini hissettiğine eminim o an… Yanımızdan geçip gittiğindeki ucuz parfüm kokusunu halen burnumda hissederim çoğu kez. Ve gözlerindeki delim tırak bakışı…

Bir anda öfkemiz ve şaşkınlığımız bu etkileyici belki de hiç yaşayamadığımız bu kaçamak zevk karşısında donup kalmamızı sağlamıştı. . Bahar, istifini bile bozmadan, yarım kalan hazzına devam etti. Görevini tamamlamasını bir heykel soğukluğunda izledik ikimizde… Taş kesilmiştik!!! Donmuştuk!!!

Bir süre sonra Bahar’ın boğuk ve ağlayan sesi, kırgın bedenlerimizin, uçmuş aklımızın geri dönmesini sağladı.

Nasıl çıktık oradan, nasıl bu denli sessizdik ve nasıl yumuşacık oluvermiştik hepimiz… Hiç anlayamadım…

Bu olayın bu şekilde sonuçlanmasına nasıl izin vermiştik!!! Aşk denemeyecek bir şeye verdiğimiz onay neydi? Aç cinsellik mi? Yoksa aşk aldatmacalarının, zihnimizi kandırdığı ama bedene hükümsüzlüğümü? Neydi? Neydi bu sıra dışılık?

Arabaya atladığımız gibi soluğu dalgaların kıyıya sertçe vurduğu bir sahilde bulduk kendimizi. Geride hatırımda kalanlar;

Semih’in solgun yüzü, kırılmış olmasına karşın öfkeye ödün vermeyen sevgisi… Bahar’ın ise, çantasından çıkarıp içmeye koyulduğu, parmaklarının arasında duran sigarası ve kocasının sımsıkı tuttuğu sol elini bir an bile bırakmaması…

Ne tuhaf bir tılsımdır bu!!!

Ayşe Özen,

Yok Oldular Bittiler…

Aşk, eskiden bir ihtimaldi ve sihirli bir değnekti peri masallarından kalan… Kulak memesi kadar yumuşak ve avuç içi kadar sıcak gerçeğinde kaybolup gitti… Her güne umutla uyanan insanları tanıdım ben. Her sabah aynı heyecanla yatağından kalkıp güne başlayan, uzun yollarda şarkı söyleyen ve yürüyen kara kuru adamlar, vişne reçeli seven tıknaz kadınlar, birbiri ardına şiirler yazan nasırlaşmış parmaklar hatırlıyorum…

Her şeyin bir sonu mu var? Olmalı mı veyahut? Hepsi yok oldular…

Şarkılar söyleyen adamın dili fazlaca şiveliydi. Sanırım benim kolayca anlayabileceğim ve bıkmadan dinleyebileceğim o şarkısında hep aynı nakaratı söylerdi tıknaz kadına:

“Biz parayı istifleyip kullanamayız!! Şarap ve sigara ha bir de güzel çekici kadın, başka ne işe yarar ki para? Köpeğe versen yemez, insan evladı onun uğruna can bile alır.. Sen çok başkasın, zevkleri dürtüp gidiyorsun, hem arkana bile bakmadan. Para seni sarhoş etmiyor şarap kadar…”

Tıknaz kadın tam bir kaçıktı. Abuk sabuk dertleri vardı. Yüzü hiç gülmezdi. Hiç gülmedi… Vişne reçeli severdi kızarmış ekmekle yerdi. O bir adaydı dört yanı arzularla çevrili. Akşam beden kıvrımlarında dolaşan şehveti sabah unutup geçer giderdi. Çoğu kez sevişmenin akıttığı ter damlacıklarının ıslattığı yatağından utangaç bir soğuklukta uyanırdı. Hiç tanımadığı duygularda az sonra boynunu kesecek sevgi yanılgısını arar, çocuk kalmış yüreğinde bakir tarafını hep beklediği aşk için saklar dururdu. Hep yarım kalırdı, hep aç kalkardı yataktan, hiç dokunamadı özgürce hayata ve hiç doymadı ömrünce…

Hayatlarını baştan aşağı yıkayacak yağmurlarda dolaştılar yine de temizlenmedi üzerlerine sinmiş ağır koku ve ziftleşmiş kir tabakası. Milyon tane çift gözün bakışları altında ezilip durdu hayalleri. Dirileştiremedi aksine öldürdü onları aşkın ihtimalleri. Oysa doğarken o sabah ve her sabah heyecanla umutları, onlar buğday kadar bereketli idiler… Yok oldular bittiler…

Ayşe Özen (delişey),