Ölümsüz Denizanası Aynaya Baksa Kendini Tanır mı?

Okyanusun loş, tuzlu ve pek de dramatik görünmeyen bir köşesinde, felsefenin en eski sorularından biri jelatinimsi bir bedenle yüzüyor: Turritopsis dohrnii, namıdiğer ölümsüz denizanası. Bu küçük canlı, tehlike, açlık ya da yaşlılıkla karşılaştığında ölmek yerine biyolojik saatini geri sarabiliyor. Yetişkin formundan polip denen gençlik evresine dönüyor; sanki hayat ona bir oyun ekranı sunmuş da, o da utanmadan ‘baştan başla’ tuşuna basmış gibi.

Peki burada rahatsız edici soru şu: Geri dönen şey gerçekten aynı canlı mı? Yoksa eski bedenin malzemeleriyle kurulmuş yeni bir denizanası mı? İnsan zihni bu soruyu sevmez, çünkü kendini sürekli ve yekpare sanır. Sabah uyanınca aynadaki kişiyi dün gece yatağa giren kişi kabul ederiz. Oysa bedenimizin hücreleri değişir, anılarımız yeniden yazılır, arzularımız dönüşür. Yine de içimizde bir çekirdek olduğuna inanırız: ‘Ben.’ Denizanası bize bu çekirdeğin ne kadar kaygan olabileceğini gösterir.

Benlik bir taş mı, yoksa dalga mı?

Batı felsefesi uzun süre benliği bir tür iç kale gibi düşündü: değişen dünyanın ortasında sabit kalan bir öz. Fakat ölümsüz denizanası bu kaleye su basıyor. Çünkü onun yaşamı, doğrusal bir çizgi değil; bir döngü, bir geri çekilme, bir yeniden örgütlenme. Eğer benlik bedensel süreklilikse, sorun yok gibi görünür: aynı organizma, kendi dokularını yeniden programlıyor. Ama benlik hafıza ise işler karışır. Denizanasının insan benzeri bir otobiyografik hafızası yoktur; çocukluğunu hatırlayıp ‘Ah, polipken ne günlerdi’ diye iç geçirmez. O halde onun için kimlik, hatırlanan bir hikâye değil, sürdürülen bir organizasyon biçimidir.

Burada insanın kibri hafifçe çatırdar. Biz benliği çoğu zaman anlatı olarak kurarız: çocukluk travmaları, ilk aşk, başarısızlıklar, zaferler, utançlar, şarkılar, kokular. Kendimizi bir romanın kahramanı sanırız. Denizanası ise romana değil, ritme benzer. Bir tema gibi geri döner, varyasyonlar geçirir, fakat notaların bazıları değişse de desen sürer. Belki benlik, sandığımız gibi içeride saklanan kutsal bir mücevher değil; parçalar değişirken devam eden bir ilişkiler düzenidir.

Jungiyen bir gözle bakarsak, denizanasının yaptığı şey yalnızca biyolojik bir numara değil, arketipsel bir jesttir: ölmeden inmek, çözülmek, başlangıca dönmek. Kahraman mitlerinde mağaraya iniş neyse, bu canlıda polipe dönüş de odur. Form parçalanır, eski yapı dağılır, ama yaşamın daha derin programı kendini yeniden kurar. İnsanda da ruhsal dönüşüm çoğu kez buna benzer. Bir kriz gelir; eski kimliğimiz ölmek zorunda kalır. Mesleğimiz, ilişkimiz, inançlarımız ya da kendimize dair parlak yalanlarımız çöker. Sonra içimizde daha ilkel, daha çıplak bir çekirdeğe döneriz. Sorun şudur: Bu dönüş bir kayıp mı, yoksa daha sahici bir süreklilik mi?

Bilimsel açıdan denizanasının sırrı transdiferansiyasyon denen hücresel bir yetenekte yatar. Hücreler, sanki kariyer değiştiren yetişkinler gibi, bir işlevden başka bir işleve geçebilir. Kas hücresi başka bir doku tipine dönüşebilir; beden kendi mimarisini yeniden çizebilir. Bu, yaşlanmanın yalnızca yıpranma değil, aynı zamanda düzen kaybı olduğunu düşündürür. Eğer düzen yeniden kurulabiliyorsa, yaşlılık mutlak bir kader değil, belki de şimdilik çözemediğimiz bir yazılımdır.

Fakat burada felsefi diken batmaya devam eder. Eğer bir gün insan da yaşlanmayı tersine çevirebilirse, gençleşen kişi eski kişi mi olacak? Yetmiş yaşındaki birinin bedeni yirmi yaşına dönse ama anıları kalsa, bu bir mucize mi yoksa bir uyumsuzluk mu olurdu? Ya anılar da silinirse? O zaman ölümsüzlük mü kazanırız, yoksa kendimizi yok ederek yaşamı mı uzatırız? Sonsuz gençlik fikri, reklam afişlerinde parlaktır; metafizik laboratuvarında ise biraz ürkütücüdür.

Ölümsüz denizanası bize ölümsüzlüğün ‘hiç değişmemek’ olmadığını fısıldar. Tam tersine, yaşayabilmek için radikal biçimde değişmek gerekir. Belki de benlik, sabit kalan şey değil, değişimden geçerken kopmayan örüntüdür. Bir nehir gibi: Aynı su değildir, aynı kıyılar bile değildir; ama akışın adı sürer. Denizanası bu yüzden yalnızca biyolojinin tuhaf bir dipnotu değil, varoluşun şakacı bir öğretmenidir. Bize der ki: Kendini korumak istiyorsan, bazen kendin sandığın şeyi bırakmayı öğrenmelisin.

Çoğalan hayvanlar serisi

Denizanaları Japonya’da
Bir denizanasından daha kötü ne vardır ? Tabi ki de devasa bir denizanası. Sürü halinde gezen ve yaklaşık 220 kilogram gelen bu devasa denizanaları hemen hemen tüm Japon kıyılarını istila etmişlerdir. Neyse ki insanları sürekli rahatsız etmezler; eğer yanlış yerde ve yanlış zamanda değilseniz tabi. Balıkları ve balıkların yemlerini yemeleri bu deniz analarının en kötü yanıdır. Bilim adamlarının konu hakkında bildikleri tek şey ise aynı tayfun gibi kontrol edilemez fakat tahmin edilebilir olmalarıdır.

Ölümsüz canlı

Binlerce kez masallara, filmlere, romanlara hikaye olan ölümsüzlük sonunda bulundu. Okyanusun derinlerinde yaşayan bir tür denizanasının ölümsüz olduğu ortaya çıktı…Bilimadamları yaptıkları araştırmada, Turritopsis Nutricula adlı denizanasının yetişkinlikten sonra, genetik yapısını değiştirerek tekrar çocukluğuna döndüğünü ve bu sürecin sonsuza dek sürdüğü belirlendi…

Bu denizanaları da Tolkien’in ünlü kahramanları Elf’ler gibi sadece “öldürülünce” ölüyorlar.

Panama’da bulunan ünlü Smithsonian Tropik Araştırmalar Enstitüsü’nden yapılan açıklamada, bu canlının seks yolu ile gençleştiği belirtildi. Buna göre 5 mm boyundaki canlı, cinsel olgunluğa geldiğinde yani daha fazla üreyemediğinde, genetik bir değişim geçiriyor. Ve sonra gençliğine yani ergenlik yaşlarına geri dönüyor. Bu süreç sürekli tekrarlanıyor.

 

http://haber.gazetevatan.com/Ve_sonunda_olumsuzluk_bulundu/220324/7/Yasam