Küçük anılara devam

Yarın iki harika kardeşimden birinin doğum günü. Onları çok seviyorum. Varlıkları bana her zaman sevinç ve övünç kaynağı oldu. Gerçi bazen “Ya terlik sefası?!” diye hatırlatırlar. Küçükken beni artık deliye çevirdiklerinde (araları iki yaş bile olmayan erkek çocukları tahmin edersiniz) ayağımdaki terliği çıkarıp artlarından koşarmışım 🙂 “peki vurabiliyo muydum” diye sorarım. “Eh işte yetişebilirsen bazen” diye gülerler.

Yurt dışında olan kardeşime hdiye olarak oturup bi resim oyunu boyadım, iyi ki doğdun canım

**

Ben küçükken, babamın kocaman makaralı bir teybi vardı, çoğu kez onunla ingilizce öğrenme oyunları oynardık; fakat onu başka işler için de kullanıyordu sanırım. Örneğin biri trajikomiktir: Annem bi köy okulunda müdürlük yaparken, derslere geç gelen (ve köyde bazı dedikodulara sebep olan yaşamları sebebiyle) genç öğretmenlerle ilgili anlaşmazlık yaşadığında, ona bu teybi verdi ve okulda onlarla konuşurken bunu hep kayda almasını istedi. Annem meseleleri böyle germek istemediği için karşı çıktı. Ama babama karşı çıkılamadığı için (dediği dedik,sabit bi adam), sonunda bunu yapmak zorunda kaldı. Ve ne oldu dersiniz? Bu genç öğretmenler aralarında birleşerek annemin Atatürk düşmanı olduğu gerekçesiyle resmi şikayette bulundular ( O zamanlar en feci suç buydu!). Soruşturmalar senelerce sürdü annem teybi kullanma konusundaki isteksizliğinde haklı çıkmıştı . Çünkü suçlama komikti,  o bilim dinine inanan genç bi cumhuriyet öğretmeniydi! Bu tür bir suçlama dışında başka her bi suçlama daha akla yatkın gelebilirdi! Hahahahahaha… Babam ise yaptığı işin (teyple gezme) ne kadar doğru olduğunun kanıtı saydı bu tuhaf ötesi olayı.; çünkü sanırım babam insanların ağzından çıkanı kulağının duymadığını ve sürekli işlerine geldiği şekilde kendilerini kendi yalanlarına ikna ettiklerini düşünüyor ya da hissediyordu.

**

Günaydınnn frekansslarrr… Güneş tam şu anda tepeyi aşıp gösterdi parlak yüzünü. Şimdi ekranı göremeden yazıyorum artık ne denk gelirse. Sarkıtlar beni şaşırttı yıllar yıllar var ki bu kadar yaklaşmamıştık onlarla. Sivas geldi birden aklıma. Orada birbuçuk yıl oturmuştuk, 12 yaşındaydım. Annem her zamanki gibi alışveriş listesi ve para verip beni sabit pazara gönderdi. Eskimolar gibi giyinmiştim. Soğuk filan algılayacak yaşta da değildim zaten. Karlı ana caddeden dikkatli adımlarla (kayıp düşmekten pek korkardım) yürürken eczanenin önünden geçtim. Kapısının yanında yukardan aşağıya asılmış dev bir termometre vardı. Gözüm ona takıldı ve -22 derece olduğunu gördüm. O gün amma soğuk gibi öylesine geçmiştim ama bugün waawww o neymiş yaaa demekteyim. Hayat  güzel, sarkıtlardan sakınarak güneşle bakışalım, hala yaşıyorolmak muhteşemmm… Burada o kadar çok yaşadım ki hala doyamamış olduğuma inanmak güç :)İnsan zevkli bişeye doyamaz diye düşünürdüm ama insanınhayatında öyle sekanslar oluyo ki “bal yiyen baldan usanıyor!” hahahahahaha Nefes almak, sağlıklıolmakk, duyabilmek , koklayabilmek, antenleri salındırmak, ohhh buna doyulmaaz sankiiii… günaydın canlarımmm

Bu hayatta çok yakınlarıma gelen dostlarla hep aynı yerlerden (şehirlerden ve benzer mekanizmalı hayatlardan) geçmiş olduğumuzu duymak beni şaşırtıyordu. Belki de ben şaşırmayı seven bi yaramazım sadece kimbilir:) mucukss hepiciğinize… Keşke dışardaki detaylara ben de çoğu insan kadar hakim olabilseydi ve karış karış gezmek zorunda kaldığımız anadoluya, insanlara ve dahi başka dış şeyleri daha iyi görebilmiş olsaydım. O zaman böyle tek tük küçüklük anıları yerine elimde dev bi anılar paketi olurdu.Velakin her şeyin bi şeyi var tabii! hahahahahaha Belki de o zaman hep anda sakin şapşal sibel olamayabilirdim. Hep birlikte muhteşem olmaya organize etmiş bizi evrim hazretleri :))))

**

Aslında ben uydurduğumu bilmiyordum, yedi yaşında Sivaslı diye minicik bi ilçede okula başladığımda bir cumhuriyet bayramı kutlamasına götürdüler bizi. Eve döndüğümde babam her zamanki gibi bitmek bilmez sorularını yönlendirdi bana:”Eee kefken, bugün neler yaptın?” ben de kuş gibi cıvıldayarak töreni anlattım ve davul zurna eşliğind oynadığımızı söyledim. Dedi ki “sen oynamayı biliyor muydun?” ben de gayet saf biçimde “yooo uydurdum” demişim 🙂 tabi babam bunu yıllarca söyleyip güldü. Fakat sonraki yıllarım gösterdi ki ben gerçekten uydurukçuyum :)))

Sihir zamanları

Sihir zamanlarına ulaştık, ne istediğinize, özellikle birinci tekil şahıstan  cümleler kullanırken (sesli sessiz fark etmez) çok dikkat edin canlarım.

**

Allah sana şah damarından daha yakınken, sen nasıl olur da zayıf olduğunu, yeterli gücünün olmadığını, isteklerinin sana gelmediğini sanırsın be hey gafil kardeşim. Nereye kadar bu oyunu sürdürebileceğini sanmaktasın? Duydum ki ölümden korkarmışın, yahu sen daha yaşamaya bile başlamadın! (Yaşayanları tenzih ederim)

**

İstanbul uyanırsa, Türkiye uyanır! Ve bu durum evrende uyanık gezenlerin işine gelmez 🙂 well well well… Biz sizin neyi ne için yaptığınızı biliyoruz şekerler

**

Taş yerinde ağır (türk atasözü)… Ne büyük laftır bu! Bütün atasözleri birbirinden gözalıcı 🙂 Biz muhteşem varlıklarız. Hayal ediyoruz oluyor. Taşları üstüste yığıyoruz. Hepimiz bi ucundan tutuyoruz. Bir elin nesi çıkar, iki elin sesi. Üç elin kasesi, dördüncünün nefesi, beşincinin projesi, altıncının merhameti, yedincinin spirali, sekizincinin kudreti, dokuzuncunun bilgeliği,onuncu da “hani banaaaa hani banaaa” dediiii

**

Tuhaf raslantılar(!) olmuştur doğum günüm 19 Mayısla ile ilgili. Taşındığım evlerin numarası alalacele (bi kaç ay içnde) no:19 olur. Diğer şeyleri saymıycaam çünkü algıda seçicilik filan deyip geçilebilir. Şimdi Yeni doğan ben, yani Yaşayan’ın doğum tarihine neler raslıyomuş diye bi baktım: http://tr.wikipedia.org/wiki/20_Aral%C4%B1k
Tabi bana en matrak gelen şu oldu: “1970 – Kapıcılar Sosyal Sigorta kapsamına alınmak için yürüyüş yaptılar.” İşte budur dedim çünkü kapıcılarla çok yakın bi bağım oldu (sa olarak), hayatım boyunca yaptığım tespitler, söylediğim şeyler, bi kapıcı ağzından dökülmeden duyulamadılar! Onlar benim onaylayıcım, bu bazen 5 sene bazen 15 sene sonra olabiliyordu henüz olamayanlar (yani kapıcıdan onay alınamayanlar) da çoğunlukta. Bunun bi şaka olduğunu sanmayın, bu düpedüz gerçeklik :))) Bakın ben 20 numarasına geçer geçmez nerdeyse 19 mayıs bayramı iptal edilecekmiş (dün duydum Tuva’da), abartıyorum tabi, pazar pazar gülesiniz ve ne denli narsist (!) olabileceğimi görebilesiniz diye! Hahahahaha

**

Oğlumdan çok kıymetli şeyler öğrendim. Yaşarken öyle bi durumla karşılaştığımda içimde hemen onun sesi (sanki bi teybin düğmesine basılmış gibi) canalıcı tespiti söyler, ben de hemen onu bi kez daha dikkate alırım 🙂 Deneyin siz de, memnun kalacaksınız. Eğer çocuğunuz varsa onun sizinle ilgili tespitlerini dinleyin, muhakemenizi yapın. Muhtemelen dikkate değer olduğunu göreceksiniz.

İyi ki Doğdun Oğlum

-Eski günlüğümden-

Bugün oğlumun doğum günü, onunla ilgili hatırladığım bazı anıları yazmak istedim birden.

Bi kere on gün geç doğdu, galiba bulunduğu yerde keyfi yerindeydi ve bu dünyaya da pek hevesli değildi. Ellidört santim, dörtbuçuk kilo çeken cüssesi, uzun saçları, pembe ve gergin derisi ile ona bakan yeni doğmuş diyemezdi herhalde. Bi filmde kullanılmış olsaydı, eh işte türk filmi, yeni doğmuş bebek bulamamışlar, bize yutturuyorlar diyebilirdik. Hamilelik döneminde çok huzurluydum (bi iki şiddetli fmf atağı dışında), eşim üzerime titriyordu. Bebek çok hareketliydi, çok çabuk hareketlendi ve yoğun tekmeleri doğana kadar artarak sürdü. İçimde bi şey olduğunu bilmek olağanüstü hoştu. Hamilelik nefis bi şey. Bu arada sanırım hamileliğin beşinci ya da altıncı ayında iki kaşımın arasında bi işaret ortaya çıktı, kuş ayak izi gibiydi. Öylesine belirgindi ki biraz utanırdım. Doğurur doğurmaz geçti.

Aslında öylesine acı bir doğum tecrübesi geçirdik ki, ben altı ay uykularımdan sıçrayarak uyandım, o ise tam 365 gün hiç durmamacasına ağladı! Evet abartmıyorum, bu çocuk tam bir sene hiç uyumadı ve günde yirmidört saat avaz avaz ağladı. Doktorlara götürdük, sebep bulamadık, uyutucu maddeler de vermek istemedim, kimbilir belki akıllı fikirli biri olacaktı da kendi rahatımız için bu olasılığı zedelemek istememiştim.

Çok yoğun bir iş hayatım vardı, sürekli ağlayan ve hiç uyumayan bir çocuğa bakmak cidden büyük sabır istiyordu, bu durumda ona dört kişi bakabildik, babası/ben/anneannesi ve dedesi. Nöbet çizelgesi yaptık ister istemez. İlginç bir deneyimdi. Zaten şimdi ona baktığımda ona 0-6 yaşında damgasını vuran dördümüzün de izlerini görebiliyorum. Çünkü her birimiz onun kakalı bezlerini yıkadık (O zamanlar hazır bezler yoktu daha),besledik, ayakta kucağımızda sallayarak (devamlı ağladığı için) saatlerce gezdirdik, onu teskin edeceğinii umduğumuz sözler şarkılar fısıldadık bildiğimiz uyarınca.

Gözümün önünden hiç gitmeyen bi anı şudur. O içerde divanın üstünde yatıyor (bebek yatağı filan yapamamıştık, yapsak da yatmayacakmış zaten) ve ben de odanın kapısında yarı saklanır biçimde ona bakıyorum. O da bana bakıyor. Öylece dakikalarca dik dik bakışıyoruz. Ondan çekiniyorum. Evimize neden geldiğini bilemiyorum. Kim olduğunu anlayamıyorum. Resmen korkuyorum. Zaten sonraları o büyürken de ve halen de ondan çekinirim. Onu doğurmuş olmak zaten yeterince garipti benim açımdan, bi de onun sorumluluğunun bize ait olduğu söyleniyordu.

Bir yaşından sonra azar azar uyumaya başladı, iştahı her zaman yerindeydi. Konuşması yürümesi normal zamanlarda oldu geçti. Onda en ilginç olan sanırım bakışlarıdır. Doğduğu günden beri dik dik ve kirpiklerini kırpmadan delici bakışlara sahipti. Öyle bir bakardı ki, içiniz dışına çıkmış gibi olurdu! Kendi kendine vakit geçirmek gibi bir zevki hiç olmadı, O insanlara takıktı… Mutlaka ve mutlaka birinin tepesinde olmalı, onun dikkatini üzerinde tutmalıydı. Ne oyuncak ve bilgisayar ne müzik aleti ne vs vs, hiç bişey onun ilgisini çekemiyordu.

Üç-dört yaşlarına geldiğinde anneannesi onu Ankaraya, dayılarının(üniversiteye giden) evine götürürdü. Oralarda üniversite yaşamını epeyce seyretti, o genç delikanlılarla epeyce anısı oldu.Şimdilerde bi araya geldiklerinde anlatıp gülerler.
Bir gün saçlarımı iyice kısa kestirip eve döndüğümde ona nasıl olmuş diye fikrini sordum (zevkine hep güvenirdim), bana şöyle dikkatle bakıp nerdeyse sinirli bir sesle “bana bu kadar benzemek zorunda değilsin!”demişti.

O büyürken bizim de maddi durumumuz gelişiyordu, imkanlarımız doğrultusunda, kabiliyeti olan bir alanda öğrensin, gelişsin, zevk alsın diye önüne seçenekler sunuyorduk ve fakat ne mümkün! Muhteşem bir kulak ve sese sahip olduğu halde hiçbir müzik eğitimine girmek istemedi, mükemmel fiziğine rağmen hiç bir spor dalına ilgi duymadı. Ben ise feci bi iş temposunun ortasında, kendi bencilliğimin el verdiği ölçüde ona zevk alabileceği bir alan bulabilmek için çırpındım; fakat boşuna bir gayretti. Sanırım ona gereken bendim ve ben kendimi kimseyle paylaşmak niyetinde değildim.

Normal bir anne olamadım. Onu hiç bir şeyi yapmak için zorlayamadım. Daha üç yaşından itibaren giyeceklerini yiyeceklerini kendi seçerdi, tüm hayatı boyunca yaptıkları ve yapmadıkları yalnızca onun seçimidir. Kitap okumaz, televizyon seyretmez, bilgisayara hiç ilgi duymazdı. Kolej yarışına da girmedi doğal olarak, zaten prensip olarak ben de buna karşıydım ama eğer kendi isteği olsaydı imkanları ona sunabilirdik. Ders çalışmazdı, tüm tahsil hayatınca sadece bir kez kitap açtığını gördüm, o da üniversite birinci sınıftaydı. Fakat sınıfta kalmadı, ortalama bir öğrenci olarak sınıfları geçti diyeceğim ama bunu bile diyemiyorum sanki sınıflar onu geçti! O sessiz bir heykel gibi, çevresini derin derin süzerek bulunduğu noktada bekledi. Üniversite hazırlık kursuna gitmek istemedi! Ona göre boşuna zaman kaybıydı. Herhalde anadolunun en ücra köşesindeki kişi bile azıcık imkanı varsa bu kurslardan birine gitmiştir değil mi? Ama O, İstanbulun orta yerinde her türlü imkan önüne serilmişken gitmeyeceğim dedi. Ben de insanın üniversite okumasının bir zorunluluk olmadığını, eğer seçimi buysa, saygı duyacağımı söyledim.

Bir gün sohbet ediyorduk, ona “bana mı babana mı daha çok benziyorsun” dedim (soru tam böyle olmayabilir ama cevaptan kesinlikle eminim.) Dedi ki: “sen şahitsin, ben babamın devamıyım”. Çok ilginç gelmişti bu tesbiti, hala da şaşarım.

Üniversite sınavına girdi bari! Tabi kazanacağını hiç ümid etmiyorduk, hayatında eline kitap almamıştı daha. Ve ilk girişinde bence kendisine en uygun fakülteyi kazandı ve hepimizi şaşırttı. İletişim fakültesi sinema televizyon bölümü J Ve yine yıl kayıpsız okudu bitirdi. Ona yurt dışında master yapmasını ya da en azından hayat geçirmesini önerdik, hiç ilgilenmedi. Türkiye dışında bir yerde yaşamayı aklından geçirmiyordu. Hiç vakit yitirmeden gidip askerliğini yaptı, ona göre beklemenin anlamı yoktu. Sayesinde gidip Kağızmanı da gördüm. Bu arada daha üniversiteden önce ayrı evde yaşamaya başlamıştı, arabası vardı. Kendi bütçesini ayarlamayı bilirdi, hiç bir zaman ay ortasında parasız kalmazdı. Şundan bundan yakınmazdı. Hatta ona küçükken şöyle bir tekerlemeyle takılırdım; üşümez, uykusu gelmez, acıkmaz. Gerçi bluğ çağında öyle bir yemeğe başladı ki, iflas ettirecekti J Ondan kalmadığı için acil durumlar çikolatası saklardım evde bi yerlere, ikimiz de çikolata severiz de. Üniversite dönemindeyken bir dizi film için fotoğraf çekmeye başlamış, hem bütçesine katkı yapmış hem de o sektörün içini dışını tanımıştı. Çalışırken de kimseyle samimi olmaz, kimsenin önünde eğilmez, burnundan kıl aldırmazdı, sanırsam seveni azdı. Film sektörü onun başıbuyruk yetiştirilişine ve belki doğasına uygun değildi, bunu kısa zamanda fark etmişti. Çünkü orada işler el etek öpmeyle yürüyordu maalesef.

Arkadaş çevresi çok kalabalık değildi fakat mevcut arkadaşları ile sıkı dostluk bağları vardı, sanırım onlar Tolga’yı seviyor ve takdir ediyorlardı.
Hep ketum bir çocuk oldu, duygularını pek paylaşmadı. Büyüdükçe aile efradına karşı ilgisizleşti. Sanki ihtiyacı olduğu zaman yeterince sunamadığımız ilgiyi şimdi de o istemiyordu! Rolleri değiştik, artık o çok meşgul!
Onunla çocukken oyunlar oynardık, her türlü oyunu aynen benim gibi hızla öğrenir ve üstelik şanslıdır da, onunla oynayıp da kazanmak nerdeyse imkansız. Eline aldığı enstrümandan en azından bir iki şarkı rahatça çalabilir. Benim gibi beşiktaşlı oldu, maçlarını oldukça sıkı takip eder. Sanırım beni hep biraz kaçık buldu (başkaları gibi), fikirlerimi, hayallerimi ve yaşamımı ne onaylıyor ne de tam olarak reddediyordu. Yapı olarak benden daha realistik fakat sanırım ikimiz de pragmatizmde birleşiyoruz . Daha küçükten beri, yapacaklarım ve kendim hakkında ona sorular sorardım. Önerileri öylesine akıllıca ve inandırıcı olurdu ki derhal onun tavsiyesi yönünde karar alırdım.

Çevre detaylarını, insanların duygu tepkilerini hiç kaçırmaz, bu konuda muhteşem bir yetisi var, belki o tuhaf bakışların getirisidir bilemiyorum. Kızlar hep onun peşinde oldu, çocukluktan beri onu hiç boş bırakmadılar. Yakışıklı ve karizmatiktir ve tabi benim bilmediğim başka özellikleri de vardır. Kısa ve öz konuşur, kelimeleri keskindir. Mükemmel bir muhakemesi var, detayları hiç kaçırmadan toplar ve son derece hızla pişirir, yemeği önüne koyar! Öylesine isabetli sonuçlara varır ki şaşıp kalırım bazen. Umarım bir gün deneyimlerini yazmaya ya da anlatmaya başlar. İstanbulun orta yerinde nerdeyse on yıldır yalnız bir yaşam sürdürüyor, kimbilir ne kadar zengin bir anılar torbası vardır. A evet en beğendiğim özelliklerinden biri aşık olabilme yetisi! Bunun bir tanrı hediyesi olduğunu düşünürüm. Aşkın acısını da delikanlı gibi çeker, bahanelere sığınmaz, yaşadıklarının kendi tercihleri sonucunda olduğunu bilir.

Film sektöründen ümidi kestiği için kendine uygun alanları araştırdı. Fotoğraf konusu ilgisini çekiyordu fakat her konuda olduğu gibi bir şeyi ele geçirmek için gerekli öz disiplinden yoksundu (bu benim suçum), bir fotoğraf sütüdyosuna ortak olmak istedi, kendi işini yapmak istiyordu. Aslında bu iş için gerekli alt yapısının uygun olmadığını biliyordum (üstelik bu benim mesleğimdi), çok genç ve tecrübesizdi ve ortak olarak seçtiği kişi, kaldırımlardan yetişmiş gerçek bir türk müteşebbisti! Görünen köy klavuz istemiyordu;fakat yine de bu deneyimi kendisi elde etmesi gerekiyordu (gerçekten nasihata inanmıyorum), bu sebeple ona gereken maddi ve manevi desteği verdik. Artık maddi anlamda zenginlik dönemimi geride bıraktığım bir zamandı fakat şöyle düşündüm, herşeyin bir bedeli var, paramla deneyim satın alıyorum, dolayısı ile asla boşa gitmeyecek. Ve öyle de oldu, sanırım altı ay bile sürmedi (milyarlarca lira kaybederek bir birey kazandık) fakat oğlumun hayat tecrübesine çok şey kattı. Sonrasında yaradılışına çok uygun bir iş buldu, aynen zamanında benim yapmış olduğum gibi, iş ilanıyla ve zorlu testlerden geçerek iş buldu. Çok kısa zamanda işe hakim oldu, amirleri onun önünü boşaltmak için adeta yarıştılar. Şu an severek yaptığı bir işi var, Allah daim etsin. Umarım eksiklerini doldurmak için acı katalizörler gerekmeden, işaretleri hızlı ve doğru algılayıp, gerekeni bir savaşçı gibi yapacak ve hani Castaneda’nın dediği gibi; bir ok gibi fırlayıp kartalı aşacak, özgür olmak için.

İş aradığı ve maddi açıdan kısıtlı hissettiği bir dönemde, keşke doktor mühendis olsaymışım, bu ne ki meslek mi diye tasalanmıştı, istemeden de olsa bunun için bedel ödemek istemediğini hatırlatmak zorunda kaldım ve O, merdivenlere doğru yürüken başını çevirip “keşke zorlasaymışınız” dedi. Sanki yıllarca bu cümlenin edilmesini beklemiş gibi rahatlık duydum; çünkü standart bir anne olmayışımın vicdan azabını duyardım sık sık.
Evet, üzüntüyle itiraf ediyorum ki, seni eğip bükemedim oğlum. Sadece sana değil kimseye kıyamıyorum. Benim eğitim şeklim kendi inancım doğrultusunda oluyor; örnek olmak!
Ne sana ne de başkasına kendi yapamadıklarımı önermedim bunlar için baskı kurmadım. Ben hep kendimi terbiye etmeye uğraştım, kendim olmaya çalıştım, her neysem beni seyredecek beğendiklerini kopya edecek, beğenmediklerinin de tersini yapacaktın. Ben sadece bu kadarını yapabildim.

Seni doğruduğumda ne yaptığımın bilincinde olmayı dilerdim ama değildim. Toplumun gözünde iyi bir anne sayılmaşımın nedeni kendimden hiç ümidi kesmemiş olduğumdandır. Eğer kendimden vazgeçseydim tüm hayallerimi ve karmik boçlarımı sana yüklemek zorunda kalırdım. O zaman ve hala sen sensin ben de benim. Eksikliğini çektiğim yegane şey, senin emsalsiz varlığın (her çocuk ve genç gibi), büyüyüp gelişirken daha yakından izleme şansını yeterince kullanamamış olmamdır. İşte bu da benim tercihlerimin bir getirisi, hayıflanmam için bi gerek yok; çünkü eğer yapabilecek kabiliyette olsaydım yapardım. Ben de tüm insanlar gibi ancak kendi arka plan yetilerimin mükemmelini yaşayabiliyorum.

İyi ki doğdun, iyi ki varsın, seninle gurur duyuyorum oğlum.

sa

30.05.2008 – Beylerbeyi

Bi yaşımdan daha çıktım :)

Güzel ve oldukça renkli sayılabilecek bir hayat yaşadım. Maddi manevi acılar da çektiğim oldu fakat bunların  kendi bilinçli seçimlerim sonucu olduğunu biliyorum.  Seçimler öylesine önemli ve büyülü bir konu ki bu konuda çok düşündüm çok yazdım. Özellikle tesadüflere inanmaya meyilli olmadım, bazen onların sebeplerini bulmak imkansız olabiliyor ama bu yine de rastgele olup olmadıklarına kanıt teşkil etmez kanımca. Zaten ilk basılan kitabım Sırıtkan Kırmızı Ay tamamen bu konu üzerine odaklanmıştı.

Herhangi bir seçimimin sonuçlarından memnun olmadığımda pişmanlık çukuruna da yuvarlanmadım. Bu kendini çok mühimsemek olurdu sanırım. Şöyle düşünürüm; eğer o seçimi yapmayabilecek kudrete sahip olsa idim yapmazdım zaten! Eğer yaptıysam sonuçlarını kendime ve ilgili kişilere en yararlı olabilecek şekilde alabilmek için elimdeki tüm imkanları kullandım. Şikayete ayıracak zamanım hiç olmadı, ya da bu yolda tercih kullandım diyelim. Faydacı bir yapım olduğunu biliyorum ve şikayetten bulacağım fayda o yolla yitireceğim enerjiden fazla görünmedi bana.

Hayatım boyunca enerjimi hep iktisatlı kullanmaya çalıştım, nedendir bilinmaz. Gerçekten de bu konuda en tutumlu kişilerden biri olabilirim. Yapılacak şeyin en uygun zamanda minimum gayretle en optimum sonuca ulaşabilir olması bana yeterli başarı gibi gelmiştir. Sonuca odaklı bir yapım olmasına rağmen sonuca doğru giden yolda her anın tadını çıkarmaya bakmışımdır, herhalde beni tanıyanlar da her andan zevk almaya programlı biri olduğumu onaylayacaklardır.

Hayatımla ilgili herbişeyi bir bilgisayar programına işlesek ve burdan en yoğun kullanılan kavram/mekanizmaları bulmaya çalışsaydık neler çıkabilirdi merak ediyorum. Belki bir gün teknoloji bunu yapabilecek duruma gelecek (Hiçi Destanındaki gibi) bilemiyorum, ben şimdilik kendi tahminlerimi yapabilirim. Herhalde ilk kelime sabır olurdu, onu faydacılık/tutumluluk izlerdi ve tabi üçüncü olarak zevk! Dördüncü sırada uyum ve denge gelirdi sanırım.  Beşinci için biraz düşündüm, sıralamalarına karar veremediğim diğer kelimeler şunlar oldu; orjinallik/hayalperestlik, kendine güven/kendini beğenme, oburluk, vs..:))

İnsanın kendini görmesi pek zor olduğundan yukardaki gibi bi işe kalkışmam komik oldu aslında. Ama olsun, bugün doğum günüm ve ben kendime şımarma özgürlüğü tanıdım. Her ne kadar daha doğmamış olduğumuzu hissetsem de topluca kapıldığımız çılgınlığa uygun olarak 19 Mayısta doğmuş olduğum kabul ediliyor 🙂

Öğrendiğim şeylerin başında, dünyanın çevremde dönmediği geliyor, diğer insanlar ve bizatihi dünyanın kendisi olmaksızın, değil yaşamımın varoluşumun dahi hiç bir amacı ya da zevki kalmazdı herhalde. Herşey bir kurgu olsaydı dahi onları; hikayelerini, özlem ve sevinçlerini sonsuza dek sürdürmelerini isterdim. Gözlerindeki ışık, dudaklarındaki gülüşler, ısıları, kokuları, bunların hepsi birer mucize, vorolmam için en güzel ve gerekli sebepler. Yalnız olmaktan daha öldüresiye bir hüzün olmayabilir doğrusu.

Dünyamızı çevreleyen varoluşun diğer öğelerini de saymadan geçmek olmaz, onların varlığı ve güzelliği olmadan ne kadar fakir olurduk (olabilirsek tabi!). Hayatımın hiç bir evresinde nostalji düşkünü olmadım. Geriye bakmışsam bile bugünü daha iyi anlamak adına olmuştur. Bir zamanlar geleceğe biraz düşkün olduğumu itiraf etmeliyim, sanırım bu özlem beni böyle uydurukçu/hayalperest yaptı 🙂 Şimdilerde çoğunlukla şu anda sakinim. Bazı şeylerin belli belirsiz seslerini duyuyorum, hissediyorum fakat isim koymakta acele etmiyorum, nereye yetişiyoruz ki, olacak olan oluyor zaten, ayrıca sürprizler de hoşmuş aslında. Nahoş olmasından çekindiğimiz sürprizlerin bile büyüsünü bozmamak lazım, zaten bişeyin önceden endişesinin yarattığı hacim o şeyin kendisinden çok büyük oluyor. “Bana ne” demeyi öğrendiğim için kendimi kutluyorum (galiba gereksizce sorumluluk aldığım durumlar oluyordu, zamanı gelmeden koparılan bir meyvenin tadı buruktur çoğu kez, tabi acı değilse!)). Bekle ve gör Sibel…, bu arada biraz çilek ve bitter çikolataya ne dersin? Hımmm ya da bitter supangle?