* Etnik Grup Mu? Irk Topluluğu Mu?

Bir etnik grubun oluşabilmesi için ortak kültür, norm, adet, inanç ve gelenek gibi değerler gereklidir…Tabiki bu etnik grupta belirleyici düzeyde baskın olan bir veya birden fazla ırk görülebilir.Bir devleti oluşturan bu ırkların, var olan etnik grupta baskıcı tutum sergilemedikleri müddetçe içinde bulundukları topluluğun “etnik grup” olma özelliğinden bir şey kaybettirmediklerini gözlemleyebiliriz. Ne var ki bu ırklardan bir tanesi bile ırk özelliklerini arttırıp etnikliğin ahengini bozdukları anda grup artık “ırk topluluğu” haline gelir ve zayıf olan ırklar ezilmeye ya da yok edilmeye başlanır.

Aslında olayı daha bireysel olrak ele alırsak daha kolay empati kurabiliriz.Diyelim ki iki kardeşsiniz evinizde.Büyüdünüz ama bir gün her nedense fark ettiniz ki öz babanız sizi diğer kardeşinizden ayrıyor.Ona en büyük odayı verirken sizi kapı eşiğinde yatırıyor.Ona istediği dili öğrenip kullanmasını serbest bırakırken size sadece tek bir dil kullanma şansı veriyor.Psikolojik etkiler ve dışlanmışlık hissinden bahsetmeye bile gerek yok sanırım… Dahası eve girerken kimliğinize bakıp sizi kenarda saatlerce bekletiyor vs vs vs… Ne yaparsınız?

Tarihten günümüze kadar gelen ve maalesef hala dinamikliğini koruyan bu kardeş kavgası hala binlerce can alıyor. Demokratik yollarla çözümlenmesi gereken bu sorun, tarihsel arka planı ve nedenleri de göz önünde bulundurularak irdelenmelidir.Uluslararası Sözleşmeler iç hukuka yerleştirilmelidir.

Bir sınır içerisinde bütün olarak yaşanacaksa bir karar verilmeli :

*Tek bir ırkın üstünlüğü kabul edilip diğerlerini sindirmeye çalışılmalı.
*Evinizde istemediğiniz kardeşinizin kendi evini kurmasına izin verilmeli.
*Ya da en mantıklısı -ve benim de hem fikir olduğum- ; etnik kökenlerin farklılığı kabullenilip üniter devlet sisteminden federal devlete yönelinmeli.

* “Şiddet” nedir, neden uygulanir, bazı koşullarda meşru mudur?

Güç ve baskı uygulayarak karsı tarafta bulunan canlı veya cansız varlıkların zarar görmesini bilinçli olarak isteme durumudur, şiddet…

Hayatımızın o kadar çok içindedir ki, söküp atmaya uğraşmak için yine şiddete başvurmak gerekebilir.. Fiziksel, sözlü (küfür, hakaret vb), psikolojik, yaşam alanını ve bireysel özgürlükleri kısıtlamaya yönelik davranışların tümü şiddetin çeşitlerinden bazılarıdır. Şiddetin amacı çoğunlukla karşı taraf üzerinde üstünlük kurmak veya bazı menfi durumların kazanılmasıdır(Başka birçok amaç da sayabilirz.Şiddeti haz için yapanlar da yok değil) Bu bağlamda kadına, çocuğa, hayvana, bitkiye, kendinden daha zayıf olana karşı yapılan şiddetin aldığı boyutları da düşünmemiz gerekir.

Toplum geneline şöyle bir baktığımızda herkes şiddete kesinlikle karşı çıkar. Örneğin, iriyarı bir adamın savunmasız bir çocuğu dövmesi hemen hemen herkes tarafından kınanan bir davranış biçimidir diyebiliriz. Fakat bu adam çocuğun babasıysa işlerin rengi bir anda değişir ve şiddet artık meşrulaşmış, toplum tarafından kabul edilmiş ve hatta şiddete maruz kalan taraf şiddeti hak etmiştir.

Peki şiddet hangi durumlarda meşrudur? Neden “bazi” durumlarda şiddet yanlısı olunur?

*Din için yapılan şiddet -din savaşları-?
*Millet veya ırk için uygulanan baskı ve şiddet -fetih anlasyisi- ?
*Namus için -töre cinayetleri- ?
*Sevdiğiniz birini gözünüzün önünde öldüren katile yapılan şiddet -savunma içgüdüsü- ?
*Hırsızlığa karşı -mülkiyet ve sahiplenme-?

Aklınıza gelen başka şiddet çeşitlerini de yazıp bunu normal gösteren kesimlerin neden böyle düşündüğünü yazarsanız sevinirim. Şiddetin toplumun bu kadar çok çok içine girmesi ve herkes tarafından “bazı” durumlarda kabul edilmesi nedendir?

Vivienne

Bir çift yaşlı gözün bu kadar ağır olabileceğini tahmin etmezdim… Odanın ağır ilaç kokusu ve o karanlığımsı şeffaf havası mıydı acaba bir çift yaşlı gözü bu kadar ağırlaştıran? İşte o ayak sesleri, tık tık tık… Ağır ağır, sakin, acele etmeksizin bana doğru geliyor.Daha da yaklaştı.Çok yakın.Son iki, üç veeee ayak sesleri yine içeride…

tık tık tık…

“Merhaba Bay Hector. Bugün nasılsınız?”

Bir doktorun her gün odamdaki ilk işi, o ağır ayak sesleriyle gidip kalın perdeyi aralamak mı olur!!! tık tık tık… Her yerdeler!!!! tık tık tık… Pencereden içeri süzülmek için kıvranan o loş ışık, -doktor olacak o kadının perdeyi aralamasıyla- yerini sevimli, berrak bir aydınlığa bırakan gün ışığı ve beraberinde gelen ıslak koza kokusu dört duvara sıkışan gerginliği hızlıca emiyor.Sakin, sakiiin, çook sakiiiinnnnn… Biraz sussa şu ayak sesleri, karşıdaki çınar ağacına tünemiş kuşları bile duyabilirim aslında.Ama ısrarla tık tık tık…!

“Cevap vermediniz. Daha iyi hissediyor gibi görünüyorsunuz Bay Hector. Çok huzurlu bir gün değil mi?”

Hiç de değil!!! Bu lanet ayak sesleri odanın içine akın akın doluşmadan önce de değildi, sonrasında da hiç olamaz…
tık tık tık…

“Buraya geleli iki ayı geçti.Sükunetinizi korumakta kararlı gibi görünüyordunuz; fakat dün gece hemşire siz uyurken bir isim gevelediğinizi duymuş.Neredeydi o isim… Şuralara bir yere yazmış ama… Tüh! Odamda unutmuşum sanırım… Neydi… Neydi o isim…?”

Lanet isim!!! Lanet ayak sesleri.. Odada aşağı yukarı tık tık tık…! Dur! Duuur! Hatırla şu ismi ve D U R!!!

“Hah evet evet sanırım Vivienne‘di! Eminim evet! Vivienne… Kim bu kadın? Vivienne yani?”

Daha ismin tamamını duyamadan, bütün kaslarımın önce yay gibi gerilmesini sonra hafifçe tuhaf bir acıyla gevşediğini hissettim ama gikim çıkamadı….

Acı…

tık tık tık ayak sesleri…

İçeriye doluşan neşeli ışık hüzmesi..

Vivienne!

Geçmişten koşarak gelen ve her defasında hücrelerimin taa içine işleyen o şehvet hissi..

Vivienne. Kadın. Şehvet. Acı…!

“Tanımıyorum söylediğiniz isimli birini!!!!! Karım, karımı görmek istiyorum… Derhal, şimdi, şu anda!! Nancy nerede… Nerede dedim!!! Nerede O! Çıkarın beni bu delilerin içinden… Deli değilim!! Nerede o!!!!”
Bağırıyor muyum ki? Neden? Boğazımda bir taş kadar katılaşan o garip kekremsi ağlama hissi… Ahhh kaslarım geriliyor, sonra tekrar gevşiyor. Acı her yanıma dolu dizgin yayılıyor… Aaahhh!!!! Acıyor! Acı…
“Çıkarıııııınnnnnnn beni!!!!!!”

Uzaklaşan tık tık tık ayak sesleri… Daha uzak ve bu kez telaşlı…

tık tık tık tık…

Hayır! Geri geliyor… Hızla.. Daha yakın.. tık tık tık tık tık.. Durmaksızın geliyor.. tık tık tık tık... H a y ı r! Dur! DUR! Offfff kolumdaki acı. Damarlarımdan giren o tatlı sıvı veee karanlık…

…….

“Bay Hector?? Bay Hector… iyi misiniz? Uyanın… Duyuyor musunuz ?!”

Daha demincek içine girdiğim o dipsiz sessizlik birden o narin sesle jilet gibi yırtırken, ağzımdan kelimeler dışarı doğru akın etmeye başlıyor… Uçup gidiyorlar.

Geri gelin!

Durun, sizler bana aitsiniz. Sizler geçmişe aitsiniz. Geçmiş bana ait…

Durun! D U R U N! Yalvarıyorum, sürünüyorum durun.

tık tık tık…

Nafile…

Geçmişten gelen o isim, o şehvet, o kadın, o hikaye kendi kendini anlatmaya başladı bile….

Harmoniyle usulca harfleri incitmeksizin söylenmelidir onun adı. Vi-vi-en-neeee…

Çok kalabalık ve adeta ruhların bedenlerin peşinden koştuğu bir günde ilk gördüğümde anlamıştım.Arkasını dönüp de ılık ılık gülümsediği anda emindim! Uzun yıllardır bu gülümsemeyi tanıyordum da sanki o yüzde bu tebessüm hayat bulmuştu. Yüzünün deltasına yerleşen keskin hatlar ve nazik bir dudak.Her an öpülmeye hazır. O duklardan dökülen kelimeler… “Merhaba, sizi tanıyor muyum?” Evet, tanıyor olmalı.Gülüşündeki o tanıdık sıcaklık ve ojelerile aynı kırmızılıkta -savrulan saçlarına itinayla yerleştirilmiş gibi duran- bir şapka. Kesin tanıyor. “Ahhh.. Bay Hector. Merhaba.Bu ne tesadüf…”

Tesadüf işte…

Herhangi bir evrenin farklı bir boyutunda, rast gele bir zaman dilimindeki var oluş nedenini kavrayamayan ruhların sıkıştığı başıboş bedenlerde değildik.Bütün tesadüflerin elele tutuşup itinasızca, rastgele oluşturduğu bu evrende, bu boyutta, bu zamanda, bu ruhların bu bedenlerindeydik.Ruhlarımızın bedenleştiği, bedenlerimizin ruhlarımızda eridiği ve nihai olarak birbirimize geçişip tek olduğumuz bedenlerdeydik.Tesadüf işte…!

“Merhaba. Tanıyor olabilirsiniz.Lakin ben sizi tanıdığımı sanmıyorum bayan…”

“Evet, siz Prof.Dr Hector’sunuz. Ev arkadaşım sizin sınıfınızdan ders alıyor. 3.sınıf felsefe tarhi… Muhtemelen isim olrak hatırlamazsınız ama… Caroline Reyona… Pardon birini bekliyordunuz sanırım. Ben alıkoymayayım. Neyse size iyi günler…”

tık tık tık.. Ayak sesleri ağır ağır uzaklaşırken…

“Adınızı söylemediniz bayan” diyebildim. Neden dedim, neden sordum, neden o ayakların gitmesine izin veremedim… Pişmanlık…

“Vivienne. Adım Vivienne…” dedi ve yine o davetkar dudaklarıyla hafifçe gülümsedi. Dediğim gibi onun adı harmoniyle usulca harfleri incitmeksizin söylenmeliydi.Vi-vi-en-neeee…

“Aslında kimseyi beklemiyorum.Şurada kahve içecektim, eğer işiniz yoksa…” neden dedim, neden kalmasını istedim, neden o ayakların gitmesine izin vermedim? Pişmanlık…

İçimden içine akan bir meltem gibi geçti o kısacık gün. Kahkahalar, bakışlar, davetkar dudaklar ve ayak sesleri.. tık tık tık… Hani söylenmemeli ya bazı sözler, bazı hikayeler de yazılmamalı.Belki de içine dokunan bir hikayesi veya bir sözü vardı. Belki çok kırılgandı. Hatta kim bilir belki de daha fazla kırılamayacak kadar kırılmıştı. Acı… Yara derler ya hani.. Yaraları, kırılmış camları, kırdığı canları vardı belki de… Pas tutamayan yaralar, artık acıtmayan acılar derinine saklanmıştı belki de… Kim bilir…

İki gözden aynı anda sevinç, tutku ve hüzün nasıl da birbirine kenetlenmiş gibi durmaksızın akardı.Aktıkça ben baktım.Ben baktıkça o aktı.Belki de ben bakıyorum diye o aktı ya da akıyor diye ben onun taa en derinini gördüm… Onu gördüm… taa derinini, en derinini…

Neden o ayakların gitmesine izin vermedim ki… tık tık tık… Şehvet…

Ayakları… Ayakları ne güzeldi.Sıcak, biçimli, öpülesi; aynı zamanda yorgun ve itaatsız.Bir vücutta bir şeye tapacaksa insan, o ayaklara tapmalıydı.Onu bana o gün getiren ve getirdiği gibi götüren o ayaklara…
Hiç bir zaman bilemezsiniz o ayakların ne yöne -ağır adımlarla tık tık tık- gideceğini.Yüksek topuklar üzerinde bile her an çıplak kalabilecek cürrete sahip o ayaklar… Zamansızca gelir ve zamansızca giderler…

Günler, aylar.. Hepsi bir dakikaya siğmiş gibi, sarhoşluktan birbirlerinde boğulmuşlar gibi, sırf siz dokunduğunuz için onca gün, onca ay bitmiş gibi… Geçti!

Ne karım ne de kızım Silvia… Aklımda o gülümseme ve o gözlerden başka hiç bir şey yoktu. Nasıl olabilirdi ki.. Bütün felsefe öğretileri birden tozlaşıp etrafa kaçışırken, her şey “ben” olurken, ben “her şey” olurken…! Bir çocuğa, aynı zamanda vahşi bir kadına ait olan o gözlere bakarken insan düşünebilir miydi? Ürperti… Bazen o gözler size sadece korku ve ürperti verirdi. Bakışlarını emanetmişçesine tutardınız içinizde… Sonra birden aydınlık bir çocuk gülümsemesi… Saçları… Saçlarından gelen dingin kokuyla; kendimi o kıyısız, kışkırtıcı, şehvetli denize alabora olacağını bilen bir gemi gibi bırakıverirdim her defasında… Aşık mıydım? Hayır, olamazdım.Ben aşık olamayacak kadar dingin, aşık olamayacak kadar bilge, aşık olamayacak kadar yaşama aşıktım. Aşık olmak düşüncesi bile… Hayır hayır hayır….

Aşık mıydım? Aşık mıydım? Aşık mıydım?

Oysa ki bir gün bile olsa aşık olmalıydı insan. Bir düşte bile dolu dizgin sevebilmeli, sevişebilmeliydi. Olgun bir meyveyi dişlercesine dişlemeliydi aşığını, sevdiğini, şehvetini… Dişlerinde duyumsamalıydı hayatın o tek parça olan asıl arzusunu. Düşünsel yetileri kullanmaksızın, yarını ve dünü olmaksızın. O anda oracıkta aşka düşmeliydi. Paldır küldür düşmeli.Dizleri paramparça olsa bile oyundan vazgeçmeyen yaramaz çocuklar gibi vazgeçmemeliydi aşktan, aşığından, sevdiğinden, şehveti dişlemekten.

Aşık mıydım?

Dalga dalga hırçınlıkla; fakat suskunlaşarak, bitkinleşerek geçiyor g ü n l e r…

Sonra bir gün… Birden bire, hiç bir neden yokken, hiç de sırası değilken, kahkahaları henüz kulağımdan geçip ruhumu okşarken…

Gitti… Ağır ağır, acelesiz, usulca… tık tık tık…

İstediği şeyi veremeyeceğimi biliyordu, “BÜTÜN”… Bütünü istemek.. Her şeyin bütününü istemek. Olmaz! Veremezdim. Bütün varılamaz bir şeydi. Ne bütüne varabilirdim ne de bütünü ona verebilirdim… Anladı ve yolla bir olup kayacasına tık tık tık…

Gitti…

Kal demedim.Kalır mıydı? O gitti, ben kal demedim. Ben kal d i y e medim, o gitti. Yürüdü ve minicik eteğiyle elinde bir deniz kabuğu, sakin, sakiiin, sakiiinnnnce salınarak tık tık tık gitti.Beklemedim.Belki de geri dönüp gelmişti o araçtan.Ardımdan gidişime bakmıştı.

O gitti, ben beklemedim; o salındı, ben kal demedim; o her şeyi bütün istedi, ben veremedim…

Başka dünyaların içinde bambaşka hayatlarda -kim bilir- iyi bir eş, sağlam bir dost, yapıcı bir iş içinde devinen bir kadın olmuştu…

Benim içinse; hep giden -tık tık tık-, itaatsız, kırılgan ve bütünsel bir şehvetin ayak izleri…

*Kendi Devletimizi Yaratıyoruz…

Şimdiye kadar devlet hakkında bir çok tanımlamaya gidilmiştir. Bazı yazar/düşünür/siyaset bilimci farklı yönetim şekilleriyle bir devlet yapısı oluşturmaya çalışmış.Örneğin Marx‘a göre devlet, toplumu engelleyen ve yavaşça yok edilmesi gereken bir yapılanma iken; Hegel‘e göre devlet, Tanrı’nın yeryüzündeki yansımasıdır…

Peki ya size göre devlet nedir? Nasıl olmalıdır?

Herkesin katılabileceği bir oyunla kendi devletimizi yaratalım.
En büyük siyasi kurumlardan birisi olan devletin şeklini ve yönetimini belirleyip kurumlarını oluşturacağız. İsteyen istediği kurumu seçip kendine göre o kurumu şekillendirebilir.

Mesela, eğitim kurumunu alan kişi “Bu devlette eğitim ………… sebeplerden ötürü şarttır ve eğitim kurumu …………….. gibi oluşmalıdır” diyerek devletimizin bir kurumunu yaratabilir….

Kurumlardan bazıları;

*-yönetim (yönetim şekli ve yönetimdeki kişiler)

*-eğitim(eğitimin yapısı ve şekillenmesi)

*-sanat(sanatsal faaliyetler ve halk-sanat ilişkisi)

*-ekonomi(piyasa ve para döngüsü)

*-hukuk(yaşama ve adalet işleyişi)

Aklınıza başka bir kurum geldiğinde ekleyebilir ve o kurumun nasıl yürümesi gerektiğini açıklayabilirsiniz…

*İSLAM’IN SİYASALLAŞMASI

Çok aşina olduğunumuz bir din ve toplumsal ahlakın derinine işlemiş bir olgudur İslam. Farklı İslam anlayışları mevcut haliyle onu farklı farklı yaşayanlar da var. Anlayışlara ve içinde bulundukları topluma göre dinin yaşanış tarzı da hayli değişiyor. Dinler her daim toplumların psikiatrlarıdır, bu inkar edilemez. Çoğu inanan insan, şükreder ve önüne sürülen yal’a yemek der alır yer ve susar. İnsan tarafından yaratılmış olan dinler yine insanı kısıtlayıp herkesi tek sırada durdurmak için koşturup duruyor…

İster istemez bu dinle yoğrulmuş toplumları yönetmek için de yine en can alıcı noktalarından onları vurmak en mantıksı oluyor : <strong><u>DİN... </u></strong> Bu durumum siyasiler tarafından kullanılıp da dinlerin siyasete yem olaması da kaçınılmazdır. İran gibi siyasallaşmış bir islam profili, günümüzde hala varlığını sürdürmekte. Peki İslam'ın siyasallaşması ve dinin politikaya alet edilerek insanları en hassas oldukları noktadan tutulup kukla gibi oynatılmasına, o inandığınız sevgili dinlerde ne deniyor? O Tanrılarınız buna nasıl müsade ediyor?

Her şey din için deyip, bir toplumun yaşam çerçevesini belirlemek ve bir ahlaki yapının siyasal İslam'a  dönüştürülmesi hangi "düşünen" insanın kabul edebileceği bir şeydir?<!--break-->

<strong>Bir darbe bazen sessizce de yapılabilir</strong>, özellikle bu siyasallaşmış bir İslami devrimse... Öncelikle eğitim sisteminde yapılan değişiklikler, içi boşaltılan "laiklik" anlayışı, kanunların bedbahsızca değiştirilmesi, gençlerin hungarca 18 yasında iken silahlanmaya zorlanması ve daha neler neler... Ne derler bilirsiniz "Parayla değil, SIRAYLA..."