Hayatın tahta üzerindeki yansıması: GO

Mehmet Emin BARSBEY
Türkiye Go Oyuncuları Derneği İstanbul Temsilcisi“Sadece bir oyun” diyerek,
Başladılar oynamaya…
Evet, dün başlamışlardı…Bu eski Japon senaryosuna konu olan ve günlerce bitmek bilmeyen oyunun adı Go. Uzak Doğu’nun bu kadim zeka oyunu, bir eğlence olmaktan öte bir şey. Hiç çekinmeden söyleyecek olursak: Hayatın yansıması…
Go ve hayat arasında yapılan analoji eski zamanlara kadar uzanır. Rivayete göre, oğlunun zekasını geliştirmek isteyen Çin İmparatoru Yao (MÖ 2357-2255 ) oyunu icat etmiştir. Ancak oyun zaman içinde kökleşir. 1200’lere geldiğimizde Go, Çin’de müzik, resim ve kaligrafiyle birlikte kültürlü bir bireyden beklenen Dört Temel Beceri’den biri sayılır. Go sadece seçkinlerin nazik dünyasıyla sınırlı kalmaz. Meşhur savaş stratejisi uzmanı Sun Tzu tarafından kurulan “Karanlık Strateji Okulu” ve Çin devletinin diğer savaş sanatı ustaları tarafından oyun özendirilir ve desteklenir.

Uzak Doğu tarihinde yoğun olarak Go oynayan bir başka topluluk ise rahiplerdir. Go oynayan bir rahip ile oynamayan bir rahip arasındaki anlayış farkı, veciz öykülere dahi konu olabilir:

“İki rahip, sağanak yağmurun eşliğinde, çamurlu bir yolda yürümekteydi. Köşeyi dönünce, ipekten bir kimono giymiş güzel bir kız gördüler. Kız, bir su birikintisini geçemiyordu. Rahiplerden biri kızı çağırdı ve elleriyle çamurlu yolun karşısına kadar taşıdı. Diğer rahip, gece kalacakları tapınağa dönene dek ağzını açmadı. En sonunda, tapınağa geldiklerinde kendisini tutamayıp kızı taşıyan rahibe şu soruyu sordu:
— Biz rahipler kadınlara çok yaklaşmayız, dedi. Bunun tehlikeli olduğunu biliyorsun, neden öyle bir şey yaptın?
— Ben kızı yolda bıraktım, dedi birinci rahip; Sen onu hala taşıyor musun?”

Go’ya hem savaşçıların hem de rahiplerin ilgi göstermesi bir çelişki gibi görülebilir. Zira bu oyun hem savaşçıların keskin dünyasına hem de rahiplerin mistik dünyasına nasıl seslenebilmiştir? Bir takım hesaplamalardan ibaret olması beklenen bir zeka oyunu için bu kadarı fazla değil mi? Go’yla yeni tanışanların aşmaya çalıştığı bu çelişkiyi anlatmak için oyunla ilgili bir bilgi vermek isterim: Hesaplamalara göre evrende 9.3×10 üzeri 567 adet farklı Go oyunu oynanabilir. Evrendeki toplam proton sayısının 10 üzeri 90 olduğunu ekleyecek olursak bahsedilen sayının büyüklüğü daha iyi anlaşılır. Oyundaki ihtimallerin devasalığından dolayı, Go sadece zekayla baş edilebilir bir şey değildir. Bu sebeple en güçlü bilgisayar bile en düşük seviyeli profesyonel oyuncuyu yenmekten fazlasıyla uzaktır.

SEZGİNİN PEŞİNDE

Yine soracak olursak, bu oyunu daha iyi oynayabilmek için ihtiyacımız olan nedir? Bu sorunun tam bir yanıtı henüz verilememiş olsa bile ilk akla gelen cevap “sezgi”dir ve mümkünse sezginin yanında “kontrol”, “sabır” ve “denge”… Bu durumda Go, insan aklına hitap ettiği gibi ruhuna da hitap ediyor. Oyunda ilerledikçe kaçınılmaz bir şekilde ruhunuz, aklınız ve karakteriniz de taşlarla birlikte tahtaya yansımaya başlıyor. Şu Go deyişine kulak verin lütfen: “Zaman geçtikçe tahta oyuncuların zihninin aynası haline gelir. Bir usta öğrencisinin oyununu yorumlarken, onun nerede hırsına yenik düştüğünü, nerede yorulduğunu, nerede aptallık yaptığını ve nerede hizmetçinin ikramıyla dikkatinin dağıldığını söyleyebilir.”

Amacınız Go oynamaksa her şeyinizle tahtaya oturmalısınız. Kibriniz, hırsınız ve korkularınız tahtadan size yansıyacaktır. Bu da ister istemez sizi bunları gözden geçirmeye itecektir. Tıpkı her hamlede oyunun yeniden kurulması gibi, her oyunun sonunda da başka bir insan olarak gerçek dünyaya dönebilirsiniz. Belki bazen günler sonra…

Not: Harika bir takdim olmuş, eline sağlık Mehmet arkadaşım. Yakın gelecekteki oyunuma selam olsun 🙂 Ey anneler babalar, çocuğunuza hale GO öğrenmesi için önderlik etmediniz mi?

Go/hayat oyunu-2

Go oyunundan hatırlayacağımız gibi, bir de DAN seviyesine geçebilmiş olanlar mevcut. Şampiyonumuz, DAN seviyesi için OYUNCU terimini kullanmış, “DAN seviyesine ulaşmak için  kendimizi yenmek gerekiyor” demişti.

Peki Go oyununda bu nasıl başarılıyordu?

“Bildiğim  kadarıyla go da  şu var; herkes bir dan olabilir  eğer  oyundaki hatalardan  kendini  arındırırsan (1). Kendindeki  hataları da  biraz  düzeltirsen (2).”

Bu iki şart garip şekilde hem aynı hem de ayrı gibi görünüyorlar!

Hay Allah! Bu bize bir yerlerden tanıdık geliyor. Ama nereden?!

Fakat sanırım burada yeniden bir alt açıklama gerekiyor. Korkarım bu işin sonunu getiremeyeceğiz; oyun buna izin vermeyebilir. Sessiz olmalıyız. Duyarmış gibi, duymazmış gibi. Anlamazmış gibi olmalıyız.

Şimdi bizim dolaşık ipeksi atamız TEK iken ve kendilerinde daha o zaman minicik bir sapma varken, BİRin ağzına doğru yeniden katlanıp bükülmek isteği ile bu çareyi gerçekleştirmişlerdi ya; ikiye bölünmeyi yin ve yang olmayı kastediyorum.

Yaşam yani oyun bilgisi çok sadeydi o zamanlar. Oysa oyunlar ilerledikçe yaşam bilgisi zenginleşmeye başladı.  Gerçi bunların çoğu birbirini değişik açılardan tekrar ediyordu ama tüm bu hikaye nesilden nesile taşınıyordu. Görünüşte mitler, destanlar vasıtasıyla gibiydiler, ancak bunların tam ve eksiksiz taşınımı anima yoluyla oluyordu. Bütün bu hikaye (belki)genetikte şifrelenmiş ve bu yolla insandan insana, nesilden nesile taşınmaktalar.

Bir insan doğarken, animusu dünya gezegeninin animusundan akmakta, animası ise yine dünyanın animasından anne ve babanın genleri yoluyla cenine akmaktadır.

Yani burada biri hayali bile olsa iki değişkenle karşı karşıya kalıyoruz.

Bir insanın genleri, oyunun başından beri tüm hayat bilgisine sahip gibi görünüyor. Fakat bu her insanda farklı ve biriciktir; çünkü her  insan en baştan beri kendi soy ağacının genetik bütünlüğüdür.

İpeksi atamızın dolaşıklığı Yang parçasında korunurken, bunun hikayesi Yin parçasında birikiyordu. Bütün oyunlar süresince Yang kısmındaki dolaşıklar bazen azalıyor bazen çoğalıyordu. Fakat Yang kısmı her zaman son durumu gösterir bir kesit olmuştur. Oysa nereden nereye geldiğinin görüntüsü yin’de iğne oyası ile örülmekte ve tüm desen muhafaza edilmektedir. (Ekonomi bilgisi olanlar için şöyle bir benzetme de yapayım; Yang bilanço, Yin ise Kar zarar tablosu gibidir. Bilanço kesittir; nehrin bir noktasının debisidir. Kar zarar tablosu ise belirli bir zaman aralığının hikayesidir.)

Şöyle düşünelim; bir bilgisayar programı yazıyorsunuz; bir çok komutlar ve bir çok satır içeren bilgiler döşüyorsunuz. Programı çalıştırdığınızda sonuç neyse odur. Onun neden öyle olduğu yazılım kısmına bakılmadan anlaşılamaz. Çünkü Yang bir sebep/sonuç bütünlüğüdür. Süreç bilgisi için Yin’e başvurmalısınız.

Bazı öğretilerde bahsedilen akaşik kayıtlar dünya gezegeninin Yin kısmıdır. Bir insan nasıl olup da akaşik kayıtlar diye bir şeyi bulmuş, görmüş, seyretmiş olabilir?

Aynı metotla… Genetik kodlamasını zihni ile dışarı projekte ederek ve onu gözleriyle seyrederek. İçte olan, dışta olandır.

Bu durumda izah etmeye çalışacağımız cümleye geri dönelim:

“Bildiğim kadarıyla go da şu var; herkes bir dan olabilir eğer  oyundaki hatalardan kendini arındırırsan (1). Kendindeki hataları da biraz düzeltirsen (2).”

Oyundaki hatalar; DÜNYA’nın Yin’inde birikmiş olan ve Yang’ı son duruma getiren tüm sapmalardır.

Kendindeki hatalar ise, kendi tüm soy kütüğünün birikmiş hatıraları ve Animusunun dağınıklığıdır.

 

Şimdiye kadar bütün öğretilerde yer alan ve bir türlü tam olarak anlayamadığım RUH  kavramı, sanırım insanın içindeki animus/Yang parçasıdır.

Beden ölümünü müteakiben Dünyanın animusuna karışan düzensiz ipeksi kırışığımız.

Eğer buna ruh diyeceksek o zaman onun, hayat bilgisinden yoksun yani geçmişsiz bir şu andalık olduğunu mu söyleyeceğiz? Neyse o olan, muhakemesiz bir akış! Öyle ya muhakeme için sebep/sonuçları sıraya koymak, yani oyun sistematiği gerekir.

Zaten tipik bir erkek (animus oranı yüksek) de kadınlar tarafından böyle tanımlanmaz mı; düşüncesiz, muhakemeden yoksun, daha çok şu anda ve saftirik olan.

 

BKÖ’den alıntı

(Bir Kadını Öldürmek)

 

Go Oyunu -2

Her şey bir oyundan ibaretse bin yılların oyunu GO’ya biraz daha alıcı gözle bakalım derim.

Bu bilgileri de “Google”dan niyaz etmiş olduğumu anlarsınız tabii!

Go için ‘kökten gelişen ardışık bir taş oyunu’ denebilir. Go, 9×9, 13×13 veya 19×19 inçlik bir tahta üzerinde siyah ve beyaz taşlarla oynanır. Oyuna başlarken tahta boştur ve sırayla hamle yapılır. Zayıf oyuncu siyah taşları alır ve ilk hamleyi yapar. İki oyuncu sırayla taşlarını, tahtadaki çizgilerin kesişim noktalarına yerleştirirler. Oyunun amacı, tahta üzerinde en fazla alanın etrafını kendi renginizdeki taşlarla çevirmek. Bu esnada etrafı tamamen rakip oyuncunun taşları tarafından çevrilmiş taşlar esirdir ya da ölü sayılır ve tahtadan kaldırılır. Uzak Doğu sporlarında olduğu gibi kyu ve dan kavramlarını esas alan bir reyting sistemiyle, tüm oyuncular yaşamları boyunca süren ve gelişimlerini yansıtan bir seviyelendirmeye göre değerlendirilir.

Anonim bir özdeyiş uyarınca Go tahtası, anlar akıp giderken oyuncuların akıllarının bir aynasına dönüşür adeta. Bir Go ustası, oynanmış bir oyunun kayıtlarını incelerken, öğrencisinin hangi noktada aç gözlülüğe kapıldığını, ne zaman yorulduğunu, nerede aptallaştığını ya da güzel hizmetçinin odaya hangi hamle öncesinde çay servisi yaptığını söyleyebilir. (Adeta akaşik kayıtlar gibi! Bakınız  yukarılarda bir yerde anlattım)

Temel kuralları çok basit olduğu halde olasılıklarının sonsuz çeşitliliğinden dolayı ileri aşamalarında çok karmaşıklaşan bir sisteme sahiptir Go. İnsan zekasının sezgisel özelliği henüz makineler tarafından taklit edilememektedir. Bu nedenle günümüzde çok ileri düzeydeki bilişim teknolojisi sayesinde bile, satrancın aksine, orta hatta zayıf seviyedeki bir Go oyuncusunu yenebilecek bir bilgisayar yazılımı henüz geliştirilememiştir. Denir ki: “Tarihin derinliklerinden bugüne dek, yeryüzünde iki aynı Go oyunu oynanmamıştır.

Çin’de ‘weiqi’ olarak bilinen Go’nun ortaya çıkışı hakkında üç ayrı söylence vardır. Japonya’da ise sadece biri kabul edilir. Çin İmparatoru Shun (M.Ö. 2255-2206) aklı kıt oğlu Shang Kiun’un zekasını geliştirmek için bu oyunu icat ettiği anlatılır. Bu hikaye doğru ise Go’nun geçmişi 4 bin yıl öncesine dayanır.  

Go, Japonya’ya, M.S. 735 yıllarında Tenpyo Dönemi’nde, Japonya’nın Çin’e gönderdiği elçi Kibi Daijin’in bu oyunla geri dönmesi ile resmi olarak girmiştir.

 Rusya ile Japonya arasındaki savaşta komutanlar Go oyununda kullanılan stratejilerden faydalandılar. İkinci Dünya Savaşı’nın çıkış sebebi olan Pearl Harbor baskınının şaşırtıcı etkisi ve tahribatının arkasındaki soğuk mantığın temelinde basit bir Go manevrası (yalnız olan taşa saldır) olduğu bilinen bir gerçek. Uzak Doğu’nun yüksek tirajlı gazetelerinde Go köşeleri yer alır (Japonya’daki Asahi gibi). Go artık tüm Avrupa ülkelerinde ve Amerika’da binlerce üyeye sahip federasyonları olan, kimi yüksek miktarlarda para ödüllü uluslararası turnuvaları yapılan, tüm dünyaya yaygınlaşmış bir beyin sporu. Uzak Doğu’da çocukların çok küçük yaşlardan itibaren gönderildiği Go okulları mevcut. Tüm dünyada saygın üniversitelerde Go kulüpleri var. Yapay zeka araştırmaları ve kognitif (davranışsal) psikoloji için ideal bir araştırma sahası olarak fark edilmesiyle birlikte, gelecek bin yılda da insanoğlunun kainattaki serüveninde önemli bir rol oynayacağına kesin gözüyle bakılıyor.  

Böylesine bir “hayat oyunu” için herkes bir şeyler söylemiş:

1945’te Japonya’ya atom bombası atıldığı sırada go oynayan iki kişi sarsıntının etkisiyle dağılan taşları toplayıp oyuna hemen kaldıkları yerden (107. hamleden) devam etmişler! (profesyonel oyuncular, bitirdikleri oyunları tekrar baştan sona hatırlayabilirler)

Satrançta olası değişik oyun sayısı 10 üzeri 120, go da ise bu sayı 10 üzeri 761 dir

Uzakdogu’nun en güzide sembollerinden olan iç içe girmiş siyah ve beyaz yarim-daire şekilciğini (yin-yang) taban alarak yaratılan oyunda; siyah ve beyaz sürekli olarak birbirlerini çevrelemeye çalışırlar. (İnsanın içinde sürekli birbirine galip gelmeye çalışan anima ve animusu çağrıştırıyor!) Oyun Tao’culuğun da bir sembolüdür ayni zamanda.

‘Chess is a game of destruction and go is a game of construction’ derler Yani satranç bir yıkım oyunuysa Go bir yapım oyunudur. Belki de batılıların, bu oyunu algılamakta zorluk çekmesinin asıl nedeni budur. Bizleri, asıl mükemmelliğin sadece katıksız sadelikte olabileceği olasılığı ile  göz göze getiriyor.

 

BKÖ’den alıntı

 

Go ve ustalık

Bireyselleşmiş olan ruh, oyuna tekrar döndüğünde (yeni bir bedende can bulduğunda) çok önemli bir kaza olmazsa artık bu konumunu hep devam ettirecek demektir. Taa ki “usta” oluncaya kadar.

 

Dünya oyununda öğrenci ile oyuncu arasında ne gibi farklar var?

 

Bu farkları yazmaya zahmet etmeyeceğim. Kısaca, öğrenci kendini usta sanır, oyuncu ise bi b.. olmadığını bilir; fakat olma ümidindedir diyebilirim. Usta ise ümidini bile kaybetmiş olandır. Çünkü ümidin en büyük engel olduğunu bilir.

 

Go oyununda usta olmak için oyuna kendinden bir şeyler koymak gerekirmiş. Yani artık önceden hazırlanmış göze hoş gelen şekilleri kendince değiştirebilen, tesuji yapabilen, usta sınıfına giriyor.

Usta artık, oyun atlamaya adaydır tabii belli zamanlarda gelen asansörü yine de bekleyecek. Yani hasat ya da kıyameti.

Ustalığında kendi içinde dereceleri var. Zaten her iki ucun arasında sayısız kademeler, kademelerin altında sayısız alt kademeler var. Eğer buna girecek olursak kendimizi kaybederiz.

Size anlattığım her şeye, aslında gündelik hayatınızın içinde ve belki bir günde yüzlerce kez şahit oluyorsunuz.

Örneğin, öğrenci-oyuncu-usta sınıflaması için olimpiyat oyunlarını bir gözden geçirin. Olimpiyat için milyonlarca insan hazırlanmaya başlar; ama yalnızca bir tanesi madalya alır. Altın madalyalı bir sporcunun ne zaman gezgin olduğunu, nasıl alt oyunların etkisine kapılabildiğini ve nasıl derecesinden düştüğünü, bilen bilir.

 

Fakat bütün bunlar bana göre yine de boş şeyler. Oyun oyundur. 

 

Kendim yani BEN, düzensiz ipeksi atalarımın bir kırışığıyım.

Ve bu kırışıktan yani kendimden sonsuza kadar vaz geçiyorum. En azından bu niyetle cesaret biriktiriyorum.

Tutmayın beni! Ben geleceğimden sonsuza kadar vaz geçiyorum.

Evvelden beri korktuğum şeyler için biraz alışma zamanı istemişimdir. Örneğin soğuk suya giremem, en az on dakika alışmam lazım. Dişçiye gideceksem, bir haftadan önceye randevu almam. Cesaret kolay birikmiyor. Niyetin dolup dolup, bardağı taşırması lazım. Fakat niyetlendiğim şeyden vazgeçtiğim görülmemiştir. Zaten bu benim elimde mi? Niyetim gerekeni yapmak için bütün şartları benim için hazırlar, hatta son adımda tereddüt edersem, arkamdan bir gül yaprağı kadar nazikçe itekleyiverir.

 

BKÖ’den alıntı

(Bir Kadını Öldürmek)

Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?page_id=24

 

Şansını fazla zorlama!

İnsanlar, ülkeler ya da medeniyetler şanslarını nasıl zorluyorlar?

Önce bu konu nerden aklıma geldi onu anlatayım.

Bugün öğleden sonra GS Üniversitesinde bi GO toplantısına gittim. Ciddi ciddi bu oyunu öğrenmeye niyetliyim 🙂 Orada benim gibi bi kaç çaylak ve bikaç oyuncu ve bir tane de üstad vardı. Üstad dediysem gözünüzün önüne yaşını başını almış bir zat gelmesin. GO oyununda üstatların hangi yaşta olacakları hiç belli olmuyor. Neyse biz açıklamaları dinledik, biraz ısınma oyunları oynadık. Gitmeden hemen önce go oyuncusu çok cici bir genç kız, oynadığımız son oyunla ilgili bana bir taktik verdi; Şimdi küçük tahtada, bu sayıda (yirmi kadar taşı esir düşmüştü) taşı kaybedince artık oyuna devam etmenin anlamı kalmıyor. Bu kaybı telafi edemezsiniz. Oysa 19X19 luk esas tahtada bu durum başınıza gelse, hiç aldırmadan başka bi köşeden yeniden başlar, kendinize yeni bir alan yaratabilirsiniz.

Hımmmm… Hava kararmıştı. Ağaçlıklı yolda mutlu mutlu yürürken bunu düşündüm.

Bir an için büyük tahta yerine, kendi hayat oyunumuzu alalım dedim. Burada nerdeyse hiç sınır yok gibi. Varsa bile o, hayatın değil kendinizin sınırıdır! 🙂

Bu durumda insanlar neden tahtanın bir ucunda tıkılıp kalıyorlar?

Şimdiye kadar gördüğüm hayat oyunu şablonları gözümün önünden hızla aktılar, aklımda kalanlar şöyle:

1. Diyelim A kişisi kendine bir hedef kuruyor ve o alanda başarılı olmak için kendince gerekenleri yapıyor ve fakat bi takım nedenlerle (kendinden/dışardan fark etmez zaten bu ikisini ayırabilecek durumda bile değiliz artık) yeniliyor! Ve fakat bunu görmezden gelerek aynı noktaya kaybedilmesi kesin taşları oynamaya devam ediyor. Hıslanıyor, sinirleniyor, kinleniyor ya da kendine acıyor. Her halikarda, ölümü gelip kendini bulana kadar o mezarın başında nöbet tutuyor!

 

2. Diyelim B kişisi, kendine bir hedef kuruyor, elinden geleni yapıyor, başarılı oluyor. Maddi ya da manevi kazancı hevesle cebine indirmeye başlıyor. Bulunduğu noktada başarılı olduğu alanı sürekli büyütmeye çalışıyor. Başarıdan gözü dönmüşler diyorum bu sınıfa 🙂

Alanları büyüdükçe aslında HEDEF olarak büyüdüklerini fark etmiyorlar.  Düzenli ve geniş hacimli yapılar, kaosun ya da “kartalın yayılımlarının” iştahını kabartır! Ne kadar büyürseniz, yıkılma şansınız o denli büyüyor, üstelik kaybettiğiniz alan büyüdüğünde tahtanın bir başka köşesinden yeniden başlama şansınız düşüyor.

 

3. Diyelim C kişisi, kumarbaz oluyor. Ve fakat çoğunlukla B kişisinin düştüğü tuzağa düşüyor o da. Şansı olduğunda kazandıkça kazanıyor. Masayı terketme zamanını asla kestiremiyor. Ve sonuçta masadan kazandıkları artı ilk sermayesini de kaybederek hatta neyi var neyi yok kaybederek kalkıyor. Hatta çoğu kez buna kalktı da denemiyor, masadan kazınıyor.

 

4. Diyelim D kişisi, bu da göçebedir. Kaybedecek kadar hiç bi yerde kalmaz bunlar. Dikkat çekmezler. Hayatta kalıcılar (surviver)diyorum bunlara. Şanslarını fazla zorlamazlar. Çingeneler de bu sınıfa girer sanırsam. Kaos herşeylerini alsa bile (ki çoğunlukla onları görmeden geçer, ortada bunca görkemli yapı varken) tahtanın bomboş başka bir noktasına gider yeniden başlarlar.

Diğer şablonlara göre en büyük avantajları; kaosun onların elinden asla alamıyacakları bişey kazanmış olduklarıdır! ANda aldıkları yaşam keyfi :)))

Yani bunlar yatırımı, öldüklerinde bile kaybedemiyecekleri bi alana yaparlar.

 

Belki şöyle özetleyebilirim;

* Yenilmeden terket.

* Eğer kayıp erken geldiyse, mezar başında taş kesilme. Derhal terket orayı. Vakit nakittir. Gözüne yeni bi alan kestir.

* Sahip olmaya çalışma, ölümünü davet edersin.

* Öyle hafif ol ki,  kuş tüyü misali, rüzgarın önünde dans edebilesin.

* Kumarbaz aldanması kanununu ve Ortalamaya çekilme kanununu iyi hatmet. -bakınız:https://blog.sonsuz.us/?p=215-

 

Neyse işte doğru ya da yanlış kendime bunları hatırlattım, karanlıkta ağaçlı yolda yürürken.

Bütün o güzel genç insanlara minnettar oldum.

 

Derken eve geldim, bu güzel duygularla bir film izleyeyim diye koltuğuma kuruldum ve crash’ı yani Çarpışma filmini izledim. Son yıllarda bu kadar üzücü bir şey seyretmemiştim, ciddi ciddi ağladım. Kendime gelmek için filmi pause yaptım, sigara içtim. Tam o sırada deprem oldu. (İstanbulun heryerinde hissedildi mi acaba?)

Amerika için çok üzülüyorum. Yıllar önce bu ülke hakkında yaptığım bir öngörü vardı. Maalesef onu hatırladım (hatırlamamayı tercih ederdim).

Filmin üzerimde bıraktığı derin üzüntüyü gidermek için bi sürü şey yiyip içmek zorunda kaldım. Neticede amerika küçük dünyadır. Onlara olan hepimize olur.

 

-günlükten- 20/10/2006 ·