Hafif ve esnek olmak

Bence bu en önemli özelliklerden. Ne için? Hayatı daha rahat geçirmek için.
Örneğin dünyayı gözlemle, belli zamanlarda fırtına olur, kasırga, ya da deprem veya sel vs. Bunlar güçlüler ama esas güçleri şiddetlerinden değil, sonsuzca tekrarlarından geliyor, öyle ki, koca koca kayalar dövüle dövüle kum oluyor, sonra da toz olup havaya karışıyor ve biz onu yutuyoruz! :)))
Bu güçlerin önünde dikilmek kar etmez, eğer varlığını devam ettirmek, hem de canın yanmadan devam etmek istersen, hafif, uçucu bişey olmalı, onlarla havalanmalı, onlarla yerin dibine girmelisin. Adresin belli olmamalı, tanımların olabilir belki ama öyle çok öyle çok olsun ki, artık yok gibi olur 🙂
Zamandaki tüm medeniyetler günün birinde çöktüler. Herşey doğuş-gelişme-yükseliş ve düşüş evrelerinden geçiyor. Az önce bahsettiğim doğa güçleri bile bu süreçten muaf değil.
Belki başka açıdan bakınca söylediklerim çöpe gider, giderse gitsin 🙂

günlükten-27.05.2007

Şansını fazla zorlama!

İnsanlar, ülkeler ya da medeniyetler şanslarını nasıl zorluyorlar?

Önce bu konu nerden aklıma geldi onu anlatayım.

Bugün öğleden sonra GS Üniversitesinde bi GO toplantısına gittim. Ciddi ciddi bu oyunu öğrenmeye niyetliyim 🙂 Orada benim gibi bi kaç çaylak ve bikaç oyuncu ve bir tane de üstad vardı. Üstad dediysem gözünüzün önüne yaşını başını almış bir zat gelmesin. GO oyununda üstatların hangi yaşta olacakları hiç belli olmuyor. Neyse biz açıklamaları dinledik, biraz ısınma oyunları oynadık. Gitmeden hemen önce go oyuncusu çok cici bir genç kız, oynadığımız son oyunla ilgili bana bir taktik verdi; Şimdi küçük tahtada, bu sayıda (yirmi kadar taşı esir düşmüştü) taşı kaybedince artık oyuna devam etmenin anlamı kalmıyor. Bu kaybı telafi edemezsiniz. Oysa 19X19 luk esas tahtada bu durum başınıza gelse, hiç aldırmadan başka bi köşeden yeniden başlar, kendinize yeni bir alan yaratabilirsiniz.

Hımmmm… Hava kararmıştı. Ağaçlıklı yolda mutlu mutlu yürürken bunu düşündüm.

Bir an için büyük tahta yerine, kendi hayat oyunumuzu alalım dedim. Burada nerdeyse hiç sınır yok gibi. Varsa bile o, hayatın değil kendinizin sınırıdır! 🙂

Bu durumda insanlar neden tahtanın bir ucunda tıkılıp kalıyorlar?

Şimdiye kadar gördüğüm hayat oyunu şablonları gözümün önünden hızla aktılar, aklımda kalanlar şöyle:

1. Diyelim A kişisi kendine bir hedef kuruyor ve o alanda başarılı olmak için kendince gerekenleri yapıyor ve fakat bi takım nedenlerle (kendinden/dışardan fark etmez zaten bu ikisini ayırabilecek durumda bile değiliz artık) yeniliyor! Ve fakat bunu görmezden gelerek aynı noktaya kaybedilmesi kesin taşları oynamaya devam ediyor. Hıslanıyor, sinirleniyor, kinleniyor ya da kendine acıyor. Her halikarda, ölümü gelip kendini bulana kadar o mezarın başında nöbet tutuyor!

 

2. Diyelim B kişisi, kendine bir hedef kuruyor, elinden geleni yapıyor, başarılı oluyor. Maddi ya da manevi kazancı hevesle cebine indirmeye başlıyor. Bulunduğu noktada başarılı olduğu alanı sürekli büyütmeye çalışıyor. Başarıdan gözü dönmüşler diyorum bu sınıfa 🙂

Alanları büyüdükçe aslında HEDEF olarak büyüdüklerini fark etmiyorlar.  Düzenli ve geniş hacimli yapılar, kaosun ya da “kartalın yayılımlarının” iştahını kabartır! Ne kadar büyürseniz, yıkılma şansınız o denli büyüyor, üstelik kaybettiğiniz alan büyüdüğünde tahtanın bir başka köşesinden yeniden başlama şansınız düşüyor.

 

3. Diyelim C kişisi, kumarbaz oluyor. Ve fakat çoğunlukla B kişisinin düştüğü tuzağa düşüyor o da. Şansı olduğunda kazandıkça kazanıyor. Masayı terketme zamanını asla kestiremiyor. Ve sonuçta masadan kazandıkları artı ilk sermayesini de kaybederek hatta neyi var neyi yok kaybederek kalkıyor. Hatta çoğu kez buna kalktı da denemiyor, masadan kazınıyor.

 

4. Diyelim D kişisi, bu da göçebedir. Kaybedecek kadar hiç bi yerde kalmaz bunlar. Dikkat çekmezler. Hayatta kalıcılar (surviver)diyorum bunlara. Şanslarını fazla zorlamazlar. Çingeneler de bu sınıfa girer sanırsam. Kaos herşeylerini alsa bile (ki çoğunlukla onları görmeden geçer, ortada bunca görkemli yapı varken) tahtanın bomboş başka bir noktasına gider yeniden başlarlar.

Diğer şablonlara göre en büyük avantajları; kaosun onların elinden asla alamıyacakları bişey kazanmış olduklarıdır! ANda aldıkları yaşam keyfi :)))

Yani bunlar yatırımı, öldüklerinde bile kaybedemiyecekleri bi alana yaparlar.

 

Belki şöyle özetleyebilirim;

* Yenilmeden terket.

* Eğer kayıp erken geldiyse, mezar başında taş kesilme. Derhal terket orayı. Vakit nakittir. Gözüne yeni bi alan kestir.

* Sahip olmaya çalışma, ölümünü davet edersin.

* Öyle hafif ol ki,  kuş tüyü misali, rüzgarın önünde dans edebilesin.

* Kumarbaz aldanması kanununu ve Ortalamaya çekilme kanununu iyi hatmet. -bakınız:https://blog.sonsuz.us/?p=215-

 

Neyse işte doğru ya da yanlış kendime bunları hatırlattım, karanlıkta ağaçlı yolda yürürken.

Bütün o güzel genç insanlara minnettar oldum.

 

Derken eve geldim, bu güzel duygularla bir film izleyeyim diye koltuğuma kuruldum ve crash’ı yani Çarpışma filmini izledim. Son yıllarda bu kadar üzücü bir şey seyretmemiştim, ciddi ciddi ağladım. Kendime gelmek için filmi pause yaptım, sigara içtim. Tam o sırada deprem oldu. (İstanbulun heryerinde hissedildi mi acaba?)

Amerika için çok üzülüyorum. Yıllar önce bu ülke hakkında yaptığım bir öngörü vardı. Maalesef onu hatırladım (hatırlamamayı tercih ederdim).

Filmin üzerimde bıraktığı derin üzüntüyü gidermek için bi sürü şey yiyip içmek zorunda kaldım. Neticede amerika küçük dünyadır. Onlara olan hepimize olur.

 

-günlükten- 20/10/2006 ·

 

Önceden Hazırlık

Önceden “ne yaparım, bunu nasıl karşılarım” şeklinde hazırlık yapılması neredeyse her zaman felaketle sonuçlanır. O halde insan her şeye karşı hazırlıksız mı olmalıdır?Tabi ki böyle kuru bir mantık ardına sığınamayız, hazırlık; kendiliğinden olur. Nasıl peki? Şu an en zevk aldığınız, en hoşunuza giden şeyleri öğrenerek ve uygulayarak Çünkü sırf oyun olsun, zevk alayım diye (kendinizi doğrudan içine kattığınız) o şeyler size olgunluk kazandırmaktadır ve yeri geldiğinde o pek meraklı olduğumuz “hazırlık” kısmını bize sunarlar.
Gelecek planı’nı da gerekli bulmuyorum, şu anda gerekeni yapmak, biz insanoğlunun yegane çaresidir diye düşünüyorum ve deneyimlerim de bu görüşümü destekliyor.
Kendi hayatımı, başkalarının, ülkemin, dünyanın hayatını gözlemledim uzun süre (hala da devam ediyor), vardığım sonuç şu; evren ya da varoluş herneyse, düzenli yapıları sevmiyor! Hayır düzene tamamen karşı değil fakat onun çok da sivrilmesini, katılaşmasını sevmiyor. Aslında deli gibi seviyor bi yandan çünkü yıkmak kolay oluyor! –Bakınız ortalama çekilme Kanunu: -Yeni bir düzen için eskisini yıkmak kolay oluyor, bu duruma dışarda baktığınızda insana yanlış ya da can sıkıcı bişey yokmuş gibi geliyor fakat eğer “yıkılan düzene” kendini zincirlerle bağlamış olanlar açısından bakıldığında pek de sevindirici gelmez heralde.
Pek tabi yine dışarda durup, herşey dönüşüyor işte diyebiliriz, ne var ki bunda can sıkacak?
Velhasılı herşey olduğu gibi güzel, siz bulunduğunuz yerin tadını çıkarın diyorum sonuç olarak 🙂
Toltec bilgeliğinde, insanın her daim değişim içinde kalması (yani ölüm/doğum mekanizmasına tabi olmaksızın)hedefleniyor, bunun için tüy gibi hafif olmanız gerekiyor, rüzgar üflediğinde uçarsınız, durduğunda bi yere konarsınız