Sözsüz iletişim, kollektif ego

Birleşebilmek için ille üzerimize bi felaket gelmesini gereksiniyor oluşumuz bizi atomaltı parçacıklarından farksız kılıyor (Bose-Einstein yoğunluğu). Özellikle bir yıl süren facebook deneyimi bana şunu hatırlattı (çünkü yoğun internet kullanıcısı olarak bunu daha önce müşahade etmiştim); önceden taraf olanlarla sözlü iletişim kurmaya çalışmanın yararı olmuyor. Çünkü bu tarz kişiler peşinen sizi çarmıha germek, dolayısı ile bağlantısız anda kalabilmenin korkutucu görüntüsünden bir an önce kurtulmak istiyor! Yani onların davası kişi olarak sizinle ilgili değil, kendi endişeleri ile.

Bu insanlarla yüz yüze (ya da birleşik alan yardımı ile) iletişim şart oluyor, sözsüz, doğrudan kalbi bağlantı.

Birey olma aşamasını deneyimlemeden gerçek birlik oluşamaz. Bunu ara sıra kendimize ve çeveremize hatırlatmakta büyük yarar var. Henüz birey olmamış insanların oluşturdukları topluluklar yalnız kalma korkusundan, sürüde olma gayretinden meydana gelir. Ve onlara hep bir çoban ve çoban köpeği gerekir. Ve bu haklı-normal bir istek-ihtiyaçtır.

Sahte birliklerde, bireysel egolar kollektif egolara tahvil olur böylece tehlikenin çapı da büyümüş olur.

Birey olma eşiğini geçen insan ise salt sevgi-saygı ve merak saikiyle birlikteliklere çekilir, öylesine doğal bir çekimdir. Egoları kaybolmamışsa da onlar egolarını seyredebilenler olmuşlardır.

Bazı kişiler, özellikle spiritüel konularla ilgilenenler seçim yapmanın BİR olmaya engel olduğunu söyleyerek kendilerini pasifize ediyorlarmış.  Oysa BİR olmak için daha yolumuz çok önce birey sonra BİRLİK aşamalarımız var.

Seçim yapmıyoruz demek zaten imkansızdır, bir insan günde ortalama onbinin üzerinde seçim yaparak hayatta kalan bir varlıktır. O sebeple bi kere bunda anlaşmamız lazım. Benim önerim her zamanki gibi, “önceden taraf” olmamaktır. Önceden taraf olanın gözleri görmez olur. Yeri geldiği anda yapılacak olan kalbinize gelir ve o anda seçer ve bir an için taraf olursunuz, sonraki an yine yeni ve boş bir sayfadır. Yansızlık, duyarsızlık anlamına gelmez, yansızlık GÖRME’nin baş koşuludur.

Dünyayı Durdurmak

Yerinde çakılı kalmıştı, hiçbir yerini kıpırdatamıyor ve hissedemiyordu. Ama bir şeyler onu dimdik ayakta tutuyordu. Bu öyle bir görüntü getirmişti ki, Carlos için dağ, tepe, yer, ufuk diye bir derinlik yok gibiydi. Hatta düşünce, duygu diye bir şey kalmamıştı. Hepside yitip gitmişti. O artık özgürce uçar gibiydi.

Bu halin ne kadar sürdüğünü kestiremediği bir anda birden sanki bir şeyin vücuduna çarptığını hissetti. Sanki güneş üzerinde patlamıştı ve o güneşi ufuk çizgisi üzerinde görmüştü. Doğruca o ufka baktı ve sonra hafif hafif de olsa ‘’dünyanın çizgilerini gördüğünün farkına vardı.

Çevresindeki her bir şeyi her yönden ÖRERCESİNE saran olağanüstü beyaz floresan ışıklanmaların bolluğunu algıladı. Gözlerini kırpıp yeniden açıp baktı. Çizgiler oldukları gibi durmaktaydılar. Çevresindeki her şeyin üzerine doğru uzanıyor ya da onların içinden çıkıyor gibiydiler.

Bu durum ona bir sonsuz gibi gelmişti. Ama beklide birkaç dakikaydı yaşadıkları süre. Dünyadan ve bedeninden ılık, yatıştırıcı bir şeylerin fışkırdığını hissetmişti. BİR SIR KEŞFETTİĞİNİ BİLİYORDU. Öyle yalın bir şeydi ki bu. Hiç tanımadığı bir duygu seline kapılmıştı. HAYATINDA ÖYLESİ BİR İLAHİ ÖFORİ DUYGUSUNU, ÖYLESİ BİR DİNGİNLİĞİ, ÖYLESİ BİR HERŞEYİ KUŞATAN KAVRAYIŞI DAHA ÖNCE HİÇ TATMAMIŞTI. Fakat bu gördüğü ya da aldığı hali anlatması yada düşünmesi bile olanaksızdı. Onu ancak BEDENİ BİLMEKTEYDİ.

Carlos arabaya binerek doğruca DON Juan’ın evine gitmek için yola koyulur. Eve vardığında DJ tek başınadır. Yaşadıklarını anlatmaya başlar. Juan ise onu can kulağı ile dinler. Sonunda da ekler: DÜNYAYI DURDURMUŞSUN işte der. Bunun için de yardımlarından dolayı Genaro’ya teşekkür etmelisin

Carlos’un yaşadığı gerçeğin ne olduğunu şu cümleleriyle belirginleştirir Juan.

‘’Senin içinde duran o şey, insanların sana bu dünyanın nasıl bir yer olduğuna ilişkin anlatageldikleriydi. Anladın mı? Herkes bize, doğduğumuzdan bu yana dünyanın FALANCA FALANCA ŞEKİLDE, FİLANCA FİLANCA BİÇİMDE OLDUĞUNU ANLATIP DURMUŞTUR. ELBET BİZİM DE DÜNYAYI ONLARIN ANLATTIĞI ŞEKİLDE GÖRMEKTEN BAŞKA BİR SEÇİMİMİZ YOKTUR.

Büyücülerin ve sıradan insanların dünyaları birbirinden farklı olmayıp aynı dünyada, her şeyin aynı olduğu ve bu işin sadece GÖRMEK olduğunu anlatır Juan. Ola ki sen GÖRMENİN insanın yalnızca iki dünya arasına, sıradan insanla büyücülerin dünyası arasına sokulduğu zaman gerçekleştiğini öğrenmişsindir. Sen şu anda o iki dünyanın tam ortasındasın. Görmeyen herhangi bir büyücü de senin gibi çakalla konuştuğunu sanır. Ama GÖREN bir kimse bilir ki buna inanmak, büyücüler aleminde çakılıp kalmaktır.

Ixtlan Yolculuğu

Muhteşem bir bölüm bu. Belki de kendi görüşüme onay bulduğum için böyle söylüyorumdur, ki öyledir 🙂

Ben bunu (büyücüler alemine çakılıp kalmayı), Oyun Kuramı’nda, oyun evrenlerine sonsuzca hapsolmak şeklinde tanımlamıştım.

Oyunun mükemmel maddesi ve manası, insanın bilerek ya da bilmeyerek  ilgisiyle şekil alır ve sonsuzca sürebilir.

Şimdi hemen bunu unutalım. 

Çünkü Dünya yani dişi cinsi, deşifre edilmekten nefret eder.

Ve onun gazabına uğramak istemeyiz.

Bilecek ancak bilmediğinize kendinizi ikna edeceksiniz.

Görecek, görmemiş gibi yapacaksınız.

İsterken istemiyor gibi olacaksınız.

Kendin olmadan kendin olmayı başarmalısınız.

Yani İKİ arada BİR derede kalınız.

(BKÖ’den alıntı)

 

 

 

Görme nasıl bişey?

Castaneda, Don Juan’la görüşmelerine devam etmektedir ancak, kendini yetersiz hissedip çömezliğine nokta koyduğu o döneme ait bir suçluluk duygusu da yaşamaktadır. Don Juan’a ihanet ettiği, ona layık olamadığı düşüncesi onu bu noktaya taşımıştır.Don Juan dumanın ona bu aşamada yardımcı olabileceğini söyler. Castaneda çekincelidir. Korkuyordur çünkü.

“Korku doğal birşeydir. Bırak korkuyu düşünmeyi. Görmenin o benzersiz güzelliğini düşün!”

“Bu görme nasıl bir şey Don Juan?”

“Bunu bilmek için görmen gerek. Ben anlatamam ki!”

“Yani Don Juan, sen dünyayı artık olağan biçimde görmüyor musun?”

“Hem öyle görüyorum, hem de öbür türlü. Dünyaya bakmak istediğimde, senin gördüğün gibi görürüm onu. Sonra görmek isteyince, kendi bildiğim o değişik biçimde bakarım ve sezerim dünyayı.”

“Onları her gördüğünde bu şeyler hep aynı mı görünürler?

“Değişmez ki şeyler. Onlara bakış biçimini değiştirirsin hepsi o kadar.”

“Yani, diyelim ki aynı ağacı birkaç kez gördün; her kezinde aynı mı kalır ağaç?”

“Hayır, değişir ama gene aynıdır.”

“Ama ağaç, onu her gördüğünde değişiyorsa, senin bu görmen yanılsama olabilir.”

“Bir şeye bakınca göremeyiz onu.Yalnızca bakmış oluruz; orda bi şeyler var mı diye bakar gibi bi şey. Görmeyi bilmiyorsan herşey her bakışında aynıymış gibi görünür sana. Oysa görmeyi öğrenince, bi şey, onu her görüşünde asla aynı olmaz; ama gene de aynı şeydir. Demiştim ya, insan, örneğin bi yumurtaya benzer. Aynı kişiyi her görüşünde, gördüğün bi yumurtadır; ama aynı yumurta değil.”

“E, herşey böyle değişik görünüyorsa, onları tanıman olanaksızlaşır; o zaman ne yararı var ki bu görmeyi öğrenmenin?”

“Karıştırmazsın canım. Gerçekte oldukları gibi görürsün o şeyleri.”

“Yani ben nesneleri gerçekte oldukları gibi göremiyorum ha?”

“Görmüyorsun ya! Gözlerin yalnızca bakmayı öğrenmiş. Örneğin rastlamış olduğun o üç kişi… Ayrıntılı olarak anlattın onları. Bu da onları görmemiş olduğunu kanıtladı bana. Görme yetin olsaydı, onların insan falan olmadıklarını hemen oracıkta anlardın.”

Onların hayalet mi, hortlak mı, cin falan mı olduklarını sorar Castaneda Don Juan’a. Don Juan, ola ki o üç kişiye cin denilebileceğini, ama bu tanımın onları yeterince anlatamayacağını belirtir.

“Kimi güçlerdir onlar;ne iyidir, ne de kötü. Brujoların uysallaştırmayı öğrendikleri kimi güçler. Bilgi adamının dostlarıdır bunlar. İyi yada kötü değildir dostlar; büyücüler onları uygun buldukları her amaç için kullanabilirler. Dost olarak dumancığı tercih etmemin nedeni, onun benden pek fazla bişey istememesidir. Oynak değildir duman, dürüsttür. Gerçek insanları görünce, saydam yumurtalara benzerler. İnsandışı varlıklar da hep insan gibi görünürler. Bi dostu göremezsin dediğim zaman, bunu demek istemiştim. Dostlar(Ally) biçok kılıklara girerler. Tek ayrım şudur ki, onları gördüğünde, tıpkı görünmeyi tasarladıkları şey gibi görünürler. Gördüğün zaman, herşey kendisine özgü biçimi alır. Tıpkı insanların yumurtaya, öbür şeylerin de başka şeylere benzediği gibi;ama dostlar sadece resmettikleri biçimde görülebilirler. Zaten gözü aldatan da bu biçimler olur ya! Ama bizim gözümüzü… Köpekler hiç aldanmaz, kargalar da..”

“Ne diye aldatmak isterler bizi?”

“Soytarılık kendimizde. Kendi kendimizi aldatırız biz. Dostlar orda bişeyin dış görünümünü alırlar; biz de onları olmadıkları biçimde görürüz. Biz gözlerimize yalnızca bakmayı öğretmişsek, bu onların kabahati mi?”

“Bunlar konuşur mu hiç? Güler mi? Ses falan çıkarır mı?”

“İnsanların yanında insan gibi davranırlar. Hayvanların yanında da hayvan gibi… Hayvanlar çok korkar onlardan. Ama bi alışmaya görsünler, o zaman bi başlarına bırakırlar onları. Biz de öyle davranırız kimi kez. Aramızda yüzlerce dost dolaşır durur; hiç sesimizi çıkarmayız. Çünkü gözlerimiz yalnızca bakmaktadır;ayrımsamayız onları bu yüzden.”

Aslında “bakmak” denilen olgu katagorize etme kavramını çağrıştırıyor bana. Sanırım bir toplantımızda söylemiştim, bi şeye ilk bakışımızda (eğer gerçekten ilgiyle bakmışsak) gerçeğe (görmeye) çok yaklaşıyoruz. Sonra o kişiyi ya da şeyi bildikler sınıfına aktarmak için yoğun bir çabaya girişiyoruz; örneğin yaşı, tahsili, mesleği, medeni durumu, burcu ya da bileşiminin hangi madde olduğu, kim tarafından imal edildiği, ne için kullanıldığı gibi… Bütün bu cevapları bulduğumuzda o kişi/şey için beynimizin kıvrımları arasında bir klasör açıp oraya aktarıyoruz ve bizim için herşey neredeyse orda bitiyor! Artık o şeye bir daha  gerçekten bakmıyoruz bile -bırakın görmeyi- diğer tüm bakışlarımızda kaynaktan eski bilgiyi çağırmakla yetiniyoruz. O kadar tembelleşmiş durumdayız ki, her baktığımıza b-akamıyoruz! 

Örneğin ben hep ilk görüşte aşık olmuşumdur ve kişiyi/objeyi/fikri gözlerimle görmem de gerekmemiştir aşık olmak için. İşte bu deneyimim üzerine düşündüğümde bir zamanlar önüme çıkmış olan NHAHYU kavramını hatırlamadan edemiyorum. Nhahyu, hissetmek de diyebileceğim, tüm duyu organlarını kapsayacak biçimde bütünsel bir algılama imiş. Bu arada Sinestezi geldi aklıma, gerçi bildiğim kadarı ile bütünsel bir algılama değil, daha çok iki tür algıyı eşleştirme şeklinde görülen vakalar bunlar. Belki de nhahyu için bir basamaktır, kim bilebilir ki?

Burada DJ’nin kullandığı “görme” durumunun gözlerle ilgili olmadığını hepimiz öğrendik artık, bu daha çok “dinleme” ile ilgili geliyor bana. Tüm hücrelerin, tüm bildiğin ve bilmediğin duyu organlarınla DİNLEME… Keşke yapabilsek.