Enel-Hakk Üzerine Düşünceler-6

Reha Çamuroğlu’nun Sabah Rüzgarı kitabından iz bırakan noktalara devam ediyoruz. Önceki bölüm için Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=2130

Tanrılık savları uygarlıkla başlar. Belki bu cümlenin tam tersi daha doğrudur: Uygarlıklar Tanrılık savlarıyla başlar. Firavunlar, Babil kulesi, şehirlerin azamatli yapıları, katedraller, kubbe ve minarelerde bir ok gibi sivrilen kulelerinde (ikiz kuleleri de sayalım!) aynı çabayı görmemek olanaksızdır. Savaşı kazanmak için güç kadar, rakipte yaratılan korkuya da ihtiyaç vardır (kaldı ki bu güç bizatihi o korkunun getirisidir.). Bu korkunun Tanrısı, zafer geçitlerinin arkasında cezalandırıcı ok ve mızraklarıyla hazır bekler.

Tanrı tasarımı “modelini” çıkartmak iddiasında değiliz. Yalnızca, tahakküm kategorisi kadar evrensel olan bu Tanrı’nın belli bir takım özelliklerine dikkat çekmek istiyoruz.

İlkin bu Tanrı, evrendeki herşeyi bir hiyerarşik sistem içinde sıralayan tahakküm sembolik yapısının en tepesinde yer alır. O en tepedeki, biricik, herşeyin üzerindeki ve dolayısıyla herşeyden “ayrı”dır. İkincisi o yaratıcıdır, tüm evreni kendi iradesiyle yarattığı gibi ortaya çıkan yenilikler ancak O’nun iradesiyle ortaya çıkmaktadır. Üçüncüsü, bu Tanrı, birliğin “tek biçimci” sembolüdür. Onun belirli izlenceleri vardır. Onaylanmak ancak bu “doğru” izlendiğinde mümkündür. Ortak yaşamı tanımayan tahakkümün sembolik yapısı gibi, O da fetihçidir. Yine avcı-savaşçı gibi aslında bu katagorinin ürünü olan “erkek” kavramı gibi, cezalandırıcı, kahredici, bağışlayıcıdır.

Dördüncüsü, bu Tanrı yoğun bir bilinmezlik ardına gizlenmiştir. Onu görmek isteyenlerin gözleri kör olacaktır. Onun gizli bilgisini çalıp yiyenler lanetlenecek, en azından cezalandırılacaktır. İnsan korktuğu için inanacak, yine o nedenle doğru davranacak ve yine o nedenle ödüllendirilecektir. Başka bir özelliği ise “düzenleyici” oluşudur. İnkarcıdır, kendine bağlanmayanı inkar eder, sonra onu kendine “eş olma” tehdidi içinde görür ve üzerine yürür. Bu eylemi ile bölücü-parçalayıcı bir kimlik kazanır. Bütün bu sebeplerle “münafıklarla bitmez tükenmez kutsal savaşlara girilecektir.”

Aslında ortodoksinin tanrısı, kültürün sembolik yapısının tanrısıdır. (Caudwell’in Yanılsama ve Gerçeklik kitabındaki  çözümlemelerine de göz amak isteyenler için adres: https://blog.sonsuz.us/?p=371 ) Heteredoks dinsel inançlar ise belki de sözcüğün tam anlamıyla en evrensel inançlardır, üstelik herhangi bir uluslararası örgütlülüğü olmaksızın.

Biz burada çeşitli zaman ve mekanlardaki heterodoksilerden tamamen keyfi olarak ve bilgimizin sınırları dahilinde sözedeceğiz.

Tarihin ilk heterodoksilerine Hinduizm içinde rastlarız. Veda döneminin Upanişad’ları, ormanların sessizliğine çekilip metafizik deneylerini yüksek düzeyde Batıni ayetler biçiminde tasvir eden eski zaman kahinlerinin eserleridir. Sözkonusu yapı içinde beliren bazı akımlardan ilki Tantradır. Tantra inananları törenlerinde şaraba ve aşka yer verirler, kadınların önemli yeri vardır ve din işlerinde onlara da yerverilir. Tantra genellikle bir halk okulu olmuştur.

-devam edecek-

Nesimi Esintisi-5

Reha Çamuroğlu’nun Sabah Rüzgarı kitabından iz bırakan noktalara devam ediyoruz. Önceki bölüm için Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=2128

Bilinen şeyleri yeniden yazmamak için önce biraz Viki’den alıntı yapacağım:

Hayatı birlikte doğum tarihinin 1399-1344 yılları arasında olduğu , idamının da 1417 veya 1418 yılında olduğu tahmin edilmektedir, Türkçe ve Farsça divanları yazmıştır. Şiirleri dönemin bir çok şairini etkilemiştir. Şiirlerinde Hallac-ı Mansur’u andıran ifadeler kullanmasıyla idarecilerin tepkilerini üzerine çok çekmiştir.

Nesimî’nin yaşadığı dönemde Fazlullah Naimi’nin (1340-1394) kurucusu olduğu Hurufilik hareketi geniş ölçüde yaygınlaşmıştı. Nesimî Naimi’den öğrendiği Hurufiliği kabul etmiş ve bu tarikat uğrunda mücadele etmiştir.

Kendisinin de Mevlana’dan etkilendiği ileri sürülmektedir Çeşitli nazireler yazmıştır. Şiirleri Anadolu,Azerbeycan ve İran’da yaygındır. Esterabadlı Fazlullah’ın yaymaya çalıştığı Hurufiliği benimsedi. Bu mezhebin önde gelen savunucuları arasında yer aldı. Ülkenin çeşitli yerlerinde dolaşarak şiirleriyle yaymaya çalıştı. Bu, yöneticileri rahatsız etti.

Diğer hurufilere olduğu gibi Nesimî de takip edilmiş ve Mısır Çerkez kölemenleri hükûmdarı El-Müeyyed Şeyh’in emriyle  derisi yüzülerek öldürüldü. Cesedi bir hafta halka gösterildi. Ayrıca öldürüldükten sonra derisini omzuna alıp 7 kapıdan aynı anda cıktıgı söylenmektedir.

Ve şiirlerinden kısa bir alıntı:

  • Ne zaman ki, kahpe felek, cahili ve haddini bilmezi sever oldu; artık şüphesiz, faziletin müşterisi bulunmaz. /Fırsatçı hırsız, bütün gerekli şeyleri götürse yeridir. Çünkü yola koyulan kafilede bir kişi bile uyanık değildir. / Halkın işi çığırından çıktı. Gönül yıkıcılar çoğaldı. Yaralı bir gönülü tamir edecek bir mimar bile bulunmaz. / Var git derde katlan ve eziyetlere karşı sabırlı ol. Çünkü gönlün dileğinin azı da, çoğu da bulunmaz. / İki yüzlülük ve hilekarlık işte aldı yürüdü. Fazileti müşterisiz bıraktı. İlim sahiplerine parlak bir pazar kalmadı. / Ey Nesîmî, sen sırrını bu ayak takımına açma. Çünkü bugün dünyada sırdaş bir insan bile bulunmaz.
  • Ey kendinden habersiz, gel Hakk’ı tanı, zira o sendedir. Vücudun şehrine girip seyret. Onun sende olduğunu görürsün. / Zanna kapılıp nerdedir diye şaşkın şaşkın gezersin. Boşuna her yeri gezip durma. Çünkü canın mekanı sendedir. / Ben Hakk’m senden ayrı olduğunu nasıl söyleyebilirim? Çünkü Hakk’m nizamının sende olduğunu gözümle görmüşüm./İlahî bir bülbül isen başka bir gül bahçesi arama. Ruhulemîn’in (Cebrail’in) gül bahçesi sendedir, seyre çık.
  • Gönül sefa ve dünya zevkine aldanma, kana boyar. Seni bu sevdaya salar, kendi başka hayale dalar./ Ey akıl sahibi, şu beş günde devran sana el verirse, biran yüzüne güler, sonra yüz bin üzüntü verir./ Bunca haceti yığacağına, yürü, bir olgunluk, mükemmeliyet iste. Ecel yeli bir gün esince ona çok zarar verir./ Eğer âşık isen, bunca haceti ne yapacaksın, terket. Aşka düşmüş olan mala sevdalanmaz. /Zülfün yüzüne düştüğünü görmeyen ahali, güneş tutuldu diye yanlış fikre kapıldılar./ Varlığını yığıp yedirmeyen kişinin malı zehir (yılan) olur. Ey saki, sözünde yalan olanın vebali boynunadır.

http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0madeddin_Nesim%C3%AE

Mükemmel dizeler doğrusu, üstüne söz söylemeye utanırım.

Çağdaş Azeri yazar Bahtiyar Vahabzade, Feryat adlı manzum tiyatro eserinde Nesimi’den şöyle söz etmektedir:

Nesimi’ni öldüren hagigetten, doğrudan
Min min defa güzeldir onu yaşadan yalan,
Destemiz dağılandan
Nesimi şiirleri
olup dilim ezberi.
Oba oba gezmişem ölkeleri, elleri,
Onun kelamlarıyla
Ruhen ışıglatmışam garanlık könülleri.
Hem sözle, hem gılınçla vurmuşam demadem,
Amalıma, aşgıma öz borcumu vermişem,
artık bitmiş bilirem vazifemi dünyada,
Bundan sonra menüm çün yaşamagdan ne fayda?

Şüphesiz Nesimi Dünya tarihinde işkence ile öldürülen ne ilk ne de son kişidir. Olağanüstü incelikle yazılmış şiirleri onun zamanları aşan hayatiyetini açıklamaya yetmez. Onu asıl yaşatanlar okuması yazması hiç olmayan toplum kesimleridir. Bizce onu bu ölçüde canlı kılan özellik Hallac-ı Mansur’da olduğu gibi tek bir sözcükte ve o sözcüğün algılanış tarzının toplumda yarattığı etkidedir. Bu “Enel-Hakk” sözcüğüdür. 

Evet nihayetinde bu bir kelimedir. Ancak herşeyden önce, tüm tarihimizde söyleyeni “yaralayan” bir kelimedir. Öte yandan bu kelimeyi söyleyenleri yaralayanlar da çeşitli yaralar almışlardır. Tek bir sözcük hangi dinamiklerle bunca olaya kaynaklık edebilmiştir?

-devam edecek-

Hurufilik ve Bektaşilik -4

Önceki bölüm için Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=2126

Bektaşi düşüncesine hızla etki eden Hurufilik nedeniyle, bazı araştırmacılar XV. yüzyıldan başlayarak Bektaşilik’in bozulduğunu ileri sürmüşlerdir. Onlara göre Hurufilik hileli yöntemlerle, örneğin Hurufilik görüşlerini Hacı Bektaş’ın görüşleriymiş gibi savunarak, Bektaşi tarikatında etkin olmuştur. 

Oysa Çamuroğlu’na göre, Bektaşilik Anadolu’ya Hacı Bektaş ile birlikte adım attığında Aleviler zaten çoktan bu topraklardadırlar. Aleviler, bir heterodoks derviş olan Hacı Bektaş’ı çeşitliliği barındırma potansiyeline sahip olan bünyeleri sayesinde özümsemişler ve onu bir önder olarak tanımışlardır. Bu bakımdan, Anadolu’da heterodoksi denilince akla hemen Alevi-Bektaşi geleneği gelmektedir. Bu gelenek, çeşitliliği özümsemesi ve hoşgörülü yapısı nedeniyle bir çok farklı heterodoks zümreyi de içinde barındırmış ve tüm ezoterik düşüncelerin Anadolu’daki sığınağı olmuştur. 

Tümü farklı düşünce ve uygulamalara sahip olan Kalenderi, Haydari, Hurufi, Torlak gibi akımlara bağlı olanlar bu geniş yelpazeye katılmış, kendi bağımsız varlıklarını feda ederek, Alevi-Bektaşi toplumsal olgusuna kendilerine özgü renkler katmışlardır. Alevi-Bektaşiler bu durumda bir bozulma görmezler, zira inançları değişime açıktır. Tam tersine bu durum onlar için bir zenginleşme yoludur.

 1376 Yılından başlayarak Isfahan’da başlayan Hurufiliğin, her türlü baskıya karşın, inanılmaz bir hızla Osmanlı topraklarına yayılmasının ve etkili olmasının nedenleri çok yönlüdür. Şiddetli baskı ve zulme karşın hızla gelişen ve yayılan bu inanç sisteminin gelişim nedenleri, hem içinde büyüdüğü toplumsal yapının özelliklerine, hem de kendi içerik ve dinamiğine bağlı olmalıdır. 

Hurufilik öncelikle ezoterik bir inanç sistemidir. Dinlerin “İçrek” (Batın) anlamlarıyla anlaşılması gerektiğini ve bunun da ancak özgür “Yorumlama” (Te’vil) ile gerçekleşebileceğini ileri sürmektedir. Hurufilik, ezoterik yaklaşımlar arasında, kentli nüfusa en fazla hitap edenlerden biridir. O döneme kadar kentlerde pek görülmeyen ezoterik yaklaşımın Hurufilik’le birlikte hızla kentleri de etkisi altına aldığı görülür. 

Ortodoks İslam’ın simgesel evreni ve kültürü, o güne dek düşünce üretimine kentlerdeki medreseler ve yazılı belgeler yoluyla egemen olmuştur. Hurufilik, yorumlama yoluyla, yüzyıllardır sarsılmaz olduğu sanılan yazı ve kutsal metinlerin egemenliğini yıkmaya koyulur. Harfleri konuşturur. İnsanı kağıda yazılmış olanın üzerine çıkartır. Belge ve kayıtlara güvenen ortodoks sistemin kutsal metinleri, harflere getirilen keyfi yorumlarla kuru yapraklar gibi savrulmaya başlar. Osmanlıların ele geçirdiği kentlere doğru akan heterodoks dervişler, yıllar öncesinden kentlerde yer bulmuş bir Hıristiyan heteroks geleneği ile karşılaşır. Bu geleneğin en etkin temsilcisi “Bogomiller”dir. 

Biri yazılı İncil’in, diğeri yazılı Kur’an’ın kalıplarına karşı mücadele eden iki farklı dinin heterodoks akımları doğal olarak yakın ilişkiler kurarlar. İslam heterodoksisi Hurufilik olmasaydı bu ilişkiyi kurmakta pek zorlanacaktı. Öncelikle Fazlullah’ın kendisini “Mesih” ilan etmesi bu ilişkinin kurulmasında etkin olmuştur. 

Fazlullah’ın yazdığı “Cavidan” adlı yapıtın Firişteoğlu tarafından “Aşıkname” adıyla yapılan çevirisinde sık sık “Yuhanna İncil”inden alıntılar yer alamaktadır. On iki imamla on iki havari arasında paralellik kurulmakta, İsrail’in on iki kabilesine göndermeler yapılmaktadır. Anadolu heteroksisi Rumeli’ne geçerken de Hurufilik’ten fazlasıyla yararlanır. Sonradan Bektaşilik incelenirken Hurufi etkilerinin en yoğun olarak Rumeli ve Arnavutluk Bektaşiler’inde görülmesi, Hurufiliğin oynadığı rolün ne denli önemli olduğunu gösterir. 

Anadolu’nun heterodoks İslam’ı ya da tüm Osmanlı topraklarında İslam’ın egemen olduğu simgesel evren içinde yaşayan heterodoksi, Hurufilik sayesinde, aynı topraklarda yaşayan diğer kültürlerden halkları, uzlaştırıcı çatısı altında toplama yeteneğini geliştirerek daha olgun bir biçim kazanmıştır.

-devam edecek-

Hurufilik tarihi -3

Önceki bölüm için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=2124

Bu çabanın ilk örneği Pythagoras’ın öğretiler dizgesinde bulunur. Bu dizge, varoluş sorunlarının felsefi araştırması amacıyla oluşturulmuş bir inanç akımı çerçevesinde geliştirilmiş ve ünlü Pythagoras kuramı da bu dizgenin bir yan ürünü olarak ortaya çıkmıştır. İ.Ö. 500 yıllarında ortaya çıkan Pythagoras dizgesi, geliştirdiği müzik kuramı ile birlikte ele alınınca ses, dil, sayılar ve harfler aracılığıyla evreni açıklamayı amaçlayan bütüncül bir yapıya ulaşabilmiştir. Kendisinden önce gelen Mısır, İran ve Hint tekniklerini kullandığı sanılan bu dizge, daha sonraki harfçilerin sık sık başvuracağı temel yöntemleri geliştirmiştir. 

Harfçiliğe tarihsel olarak ikinci örneği oluşturan “Kabbala”, Hurufiliğin amacına pek benzer bir amaç taşımakta, harf ve sayıların gizemini çözerek Tevrat’ı yorumlamayı hedeflemektedir. Kabbala’nın yorumuna göre Tanrı kendisini belirli sayıda nitelik (Sefirot) biçiminde dışsallaştırarak evreni yaratmıştır. Kabbala’nın yaratılış ile ilgili bu savında yer alan hemen her unsuru, İslam ezoterizminde ve dolayısıyla Hurufilik ve onun etkisi altındaki “Bektaşilik”te benzer biçimde bulmak olanaklıdır. 

Harfçilik ve etkilerinin İslam’da ne zaman ortaya çıktıkları konusu oldukça tartışmalıdır. İslam harfçileri için uygun koşulları, Kur’an’da bazı surelerin başında birbirinden ayrı ve anlamsızmışçasına yer alan ve “Huruf-u Mukatta’a” diye adlandırılan harfler sağlamıştır.

Yaşar Nuri Öztürk, “Tarihi Boyunca Bektaşilik” adlı kitabında bu konuda şunları belirtmektedir: “Şunu da söyleyelim ki, bu harf kümelerine muhtelif ve çoğu kez esrarlı manalar verme işi, sahabiler devrinde başlamıştır…Hatta Hz. Ali’nin: “Kur’an Fatiha’dan, Fatiha Besmele’den, Besmele Ba harfinden ibarettir. Bense o Ba harfinin altındaki noktayım” sözü çok ünlüdür.” 

İslam’da “Kutsal Metinlere” harf düzeyinde yorum getirme çabasının ilk örneği X. yüzyılda Hallac-ı Mansur’da görülür. Mansur, Kur’ana sözcük anlamlarına bakarak “Yorum” getiren (Te’vil) Karmatiler’in bir propogandacısıydı. (Karmatilik, IX. yüzyılda dinsellikle bağdaştırılmış, sosyo-ekonomik temelli ezoterik bir akımdır.) Mansur, divanında ve “Kitab al-Tavasin” adlı eserinde harfler ve sayıların “gizli anlamlarına” değinen ilk İslam harfçisidir. Evreni ve Tanrı’yı insanda görmenin bir sonucu olarak ilk kez “Enel-Hakk” diyen Mansur olmuş ve bu sözü nedeniyle 922 yılında idam edilmiştir. 

İslam’da harfçiliğin ikinci önemli örneğini Endülüslü düşünür Muhyiddin-i Arabi (1165-1240) oluşturur. Endülüslü Yahudi düşünürlerin ve Kabbalacıların etkisinde kalarak “El-Fütuhat El Mekkiye” adlı yapıtında harfçiliğin bir çok örneğini sergilemiştir. 

Geliştirilmiş harfçi teknikleri kullanan Hurufiliği bir inanç sistemi olarak Kuran kişi Şihabuddin Fazlullah Esterabadi’dir. 1340 Yılında doğan Fazlullah, genç yaşta teoloji ile ilgilenmeye başlamış, on sekiz yaşındayken tasavvufa yönelerek hacca gitmiştir. Dönüşünde Harezm’e gelmiş ve bir süre burada kaldıktan sonra Tebriz’e geçmiştir. Burada etrafına topladığı kişilerle yaptığı dini sohbetler sayesinde büyük saygınlık kazanmıştır. 1386 Yılından başlayarak Isfahan’da kendi sistemini yaymaya başlamış, daha sonra uzun bir süre için bir mağarada inzivaya çekilmiştir. Bu dönemde kendisinin “Mehdi” olduğunu ileri sürmüştür. Çevresinde yedi kişilik bir çekirdek kadro oluşturmuş, bu yedi kişinin çabaları sonucunda yeni inanç hızla yayılmaya başlamıştır. Kısa sürede çeşitli toplumsal kesimlerden kişiler yeni akımın çevresinde toplanmaya başlamıştır. 

Fazlullah’ın kendi sistemini yaymaya çalıştığı ortam bu tür akımlar için pek elverişlidir. Bu yöre Mazdeizm ve Karmatilik gibi bir çok ezoterik akıma kaynaklık etmiştir. 

Fazlullah hakkında bilgi içeren her kaynak, onun Tanrılığını ilan ettiğini söylemektedir. Ancak bunu nasıl gerçekleştirdiğini belirtmemektedirler. Bu ilan sadece “Enel-Hakk” biçiminde yapılmış olabilir. Aynı yörelerde Hallac-ı Mansur’un oldukça tanındığı dikkate alınırsa, en güçlü olasılık bu ilanın “Enel-Hakk” formülüne dayanmasıdır. 

Fazlullah, yarısı farsça ve yarısı da Esterabad lehçesi ile yazılmış olan “Cavidan-ı Kabir” adlı bir eser ile adının “İskendername” olması olası bulunan farsça bir manzume kaleme almıştır. Ayrıca “Arşname” ve “Muhabbetname” adlı kitapları da vardır. 

Yeni sistemin yaygınlaşması egemen çevrelerde rahatsızlıklar yaratır. Timur’un oğullarından Miranşah’ın buyruğu ile Fazlullah tutuklanır ve hapsedilir. 1394 Yılında Alıncak kalesinde öldürülür; cesedi ayaklarına bağlanan bir iple çekilerek ibret olsun diye dolaştırılır. Fazlullah’ın çevresindekiler kovuşturmalara uğrar.

 Hurufiler’in büyük çoğunluğunun Anadolu’ya sığındıkları biliniyor. Özellikle Sivas, Eskişehir ve Batı Anadolu’nun bazı kent ve kasabaları kısa zamanda kimliklerini çok iyi gizleyen Hurufi propagandacılarla dolmuştur. Hurufiler, buradan Rumeli’ne geçerek Arnavutluk’ta, Filibe ve Varna gibi Balkan önemli kentlerinde eylemlerini sürdürdüler. Bazı tasavvuf cemaatlerine sızarak, kendilerini gizlemeyi ve inançlarını yaymayı başardılar.

Osmanlı döneminde hurufilerin cezalandırılması ile ilgili uzun uzun yıllara yayılı bir çok vaka var, burada hepsinden söz edecek olursak konunun aslını kaçırabiliriz diyorum.

-devam edecek-

 

Hurufilik -2

Özetin başlangıcı için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=2118

Açıktır ki yazının şehrin dışında pek bir yeri yoktur. Köylüler, vergi toplamak üzere köye gelen tahsildarların kullandığı bu garip “esrarlı” şekillere hayretle bakıyor ve bu şekillerin sonucunda kendi lehlerine bir hüküm de çıkmadığını da görüyorlardı!  Yazı ve rakamlar şehirlilerin elinde adeta büyülü “şer” güçlerine dönüşmüştü.

Şehirde ise durum daha başkaydı. şehrin kendi iç farklılaşmasının gelişmesiyle “ibn-ül vakit” yani “zamanın oğlu” olmak isteyenlerin karşısına yaşanan yaşamdan daha önemli hale gelmiş olan kaydedilmiş yaşam çıktı.

Şehrin herkesçe kabul edilmiş “kahramanları”, “kutsal metinleri”, egemenlerin tuttuğu kayıtlardan çıkarılıp okunacak ve onların istem ve özlemlerini dile getirecekti.

Uzunca süren bir yazı egemenliğinden sonra şehirliyi kendi silahı ile altetmek diyebileceğim bir yöntem gelişmiş, yani hurufilik! Böylece yazılanın hükmü onu te’vil eden yani anlamlandıranınkine muhtaç kalmış!!!  Tekniğin tarih içindeki gelişimine göz atmadan önce dikkatimi çeken en önemli öğe, son derece keyfi oluşudur. Abdulbaki Gölpınarlı bu tekniğe “çocukça” sıfatını yüklerken buna olumsuz bir anlam yüklemiş miydi orasını bilemiyoruz ancak ben de Çamuroğlu’na bu konuda katılmadan edemiyeceğim ve şöyle soracağım: “ne fark eder?”

Eğer bi çeşit sihirli şekiller birden ortaya çıkıyor ve sizin yaşanan hayatınızı ikinci plana atıveriyorsa, bu duruma nasıl direneceksiniz? Malum tüm hastalıklar ilacını kendi içinde taşırlar! Yazı var ise evet harfçilik de gelir ve onun tahtını en dibinden sallar!

-devam edecek-

Reha Çamuroğlunun Sabah Rüzgarı adlı kitabından özetleme ve yorumlar