Son Yeniçeri

Son Yeniçeri

 Türü: Tarihi Roman

KİTAP HAKKINDA :

  1. YY Osmalı İmparatorluğu topraklarında yaşanan savaşlar, isyanlar ve devletin ve halkın bunlara tepkisinin, iyiden iyiye zayıflamış, amacından sapmış Yeniçeri Ocağı ve sıkı bağlar içerisinde bulunduğu Bektaşi Tarikatı çevresinde anlatıldığı bir roman “SON YENİÇERİ” .

Kahramanımız savaşta esir düşmüş ve Müslüman olup Sarı Abdullah ismini almış Petru adında bir Rus genci… Esir düştükten sonra İstanbul’a, esiri olduğu yeniçeri subayının evine köle olarak yerleşen ve zamanla müslüman olup ağasının kızıyla evlenen Abdullah’ın ağzından anlatılıyor olaylar…

Yeni Çeriler ile Saray arasında yaşanan soğuk savaşın ayaklanmaya kadar gidişi ve Saray tarafından Yeni Çeri ocağının ortadan kaldırılışına kadar geçen süreç dönem İstanbulunun harika bir tasviri ile zenginleştirilmiş bir şekilde anlatılıyor…

Yeni Çeri Ocağı, Genç Osman dönemindeki Patrona Halil isyanında padişahın
kat’l edilmesi ile Osmanlı’nın yok etmek istediği fakat bir yandan da halk üzerindeki etkisi ve arkasına aldığı Bektaşi Tarikatının gücü nedeniyle biraz da çekindiği bir güç halini almıştır.

Bu dönemde bir Yeni Çeri subayı olan Arif Ağa savaşta esir ettiği Rus genci Petru’yu doğumunu aber aldığı oğlunun hatrına bağışlamış ve savaş dönüşünde yanında götürerek evinde köle olarak kullanmaya başlamıştır… O ana kadar bir köylü olarak yaşamış olan Petru İstanbul’un cazibesinden etkilenmiş ve zamanla yanında yaşadığı aileye ısınmış, onlar da o na aileden biri gibi davranmaya başlamışlardır… Ancak ortada bir sorun vardır… Petru hala bir gayrimüslimdir ve bu durum ailenin özellikle kadınları ile kaynaşmasını engellemektedir… Bu konuda herhangi bir baskı görmemesine rağmen Müslüman olmayı kabul eder ve Bektaşi geleneklerine ve ritüellerine göre İslamiyeti kabul ederek Abdullah adını alır… Arif Ağa kızını bu genç ile evlendirerek bağlarını akrabalık derecesine taşır….

Abdullah Arif Ağanın oğlu olan Sabit’le ilgilenip o na yoldaşlık etmekte ve aynı zamanda eski yaşamından kalma marangozluk yeteneği ile geçimini sağlamaktadır.

…

Sabit büyüyüp Yeni Çeri ocağına girer ve hızla yükselerek Çorbacı rütbesine ulaşır… İşte bu aşamadan sonra roman zaman zaman Abdullah’ın, zaman zaman da Sabit’in ağzından anlatılıyor…
…

Artık son demlerini yaşayan Yeni Çeri Ocağı nın yerine daha derli toplu ve saraya daha bağlı olacağına inanılan bir ordu kurulması ve zamanla Ocağın bertaraf edilmesi fikrine karşılık Yeni Çerilerin ayaklanması ve kanlı bir şekilde bu ayaklanmanın bastırılması ile olaylar son buluyor…
….
Kişisel olarak dönemin günlük yaşantısının, Osmanlı tebâsının düşünce yapısının detaylı bir biçimde anlatıldığı bu kitabı çok beğendiğimi söylemek isterim… Anlatım kesinlikle sıkıcı değil aksine sürükleyici…

KİTAPTAN SATIRLAR
‘İşte’ dedim, ‘Baba Erenler, senin cumhur devleti işbaşında. Bak ahali nasıl da güzel güzel birbirini idare eder.’ Ters ters baktı. Lafıma alındığı besbelliydi. Hiç pervam yok artık. İsterse alınsın. ‘Bu mu cumhur? ‘ dedi, ‘Bu cumhur falan değil, düpedüz rezalet! ‘ Damarına iyice basacaktım, kararlıydım. ‘Bildiğin başka bir cumhur var mıdır Baba Erenler? ‘ dedim, ‘De bana nerededir? Gidip onu getireyim.’ Kızgın kızgın baktı. Sustu. Sonra kendini bıraktı. Oturduğumuz sedirde kaykıldı. ‘Yahu Arif Ağa’ dedi, ‘söyle şu neferden birbirlerine de bize birer çubuk yakıp getirsinler…
……

“Rivayete göre Sultan Selim, yeniçerinin Kabakçı’yı desteklediğini öğrenince yüzünü ulemaya dönmüş, onlar da suskunlukla cevap verdiğinde yalnız kaldığını anlamıştı. Bu belki Memaliki Osmaniye’de böyle değildi ama İslambul’da kesinkes böyleydi.”
……

YAZAR HAKKINDA

Reha Çamuroğlu, 1958’de İstanbul’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nü bitirdi. Çeşitli yayın organlarında yazarlık ve yöneticilik yapan Çamuroğlu, genel olarak “zihniyet tarihi”, özel olarak İslam heterodoksisi tarihi üzerine çalışıyor.

Not: Kitabı henüz bitirdim, zaman zaman ağladım, kimi zaman da hayretle sayfaları yuttum, sonuç olarak çok beğendim. Söz konusu yüz yıllık bir dönemi bu denli naif şekilde anlatmak, tarih bilgisine yorum yapacak kapasitem yoksa da, edebi metin ve kurgu anlamında kolay değil, çok çok başarılı buldum. Yazarın Sabah Rüzgarı isimli kitabını iki kez okumuş hatta özetini de çıkarmıştım (bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=2118 ), dolayısı ile bu ikinci kitabını alışım tesadüf değildi. Şimdi “Bektaşilik Tarihi” isimli kitabını edinmek istiyorum hevesle. İlk kez yakın tarih ilgimi çekmeye başladı, malum benim ilgi alanım en yakındörtbin yıl öncesinden başlayarak geriye doğru gider! :)))
Bende yakın tarihe ilgi uyandırabildiği için sayın Çamuroğlu’na müteşekkirim.

Dua

 Reha Çamuroğlu’nun “son Yeniçeri” kitabında Osmanlıya esir düşmüş Michaul oğlu Petru- Sarı Abdullah’ın müslüman olmak istemesi üzerine (yıl 1770) onun dine kabul töreninde Bektaşi Dervişi Ahmed Baba’nın hitabetini ya da duasını dikkate değer doğallıkta ve güzellikte bulduğum için paylaşmak istedim:

 

“Ey Talib! Allah, Muhammed, Ali ve Oniki İmam’a iman getir. Mezhebini bir bil. Hakiki mürşidini Ali, rehberini Muhammed bil. Yalan söyleme, haram yeme. Dedikodu etme. Şehvetperest olma. Eline, diline, beline sahip ol. Kibir ve kin tutma. Kimseye haset etme. Gördüğünü ört, görmediğini söyleme. Elinle koymadığın şeye yapışma. Elinin ermediği yere el uzatma. Sözünün geçmediği yere söz söyleme. İbretle bak. Yumuşaklıkla söyle. Küçüğe izzet, büyüğe hürmet et. İkrarını saf eyle. Hakkı özünde mevcut bil. Erenlerin esrarına agah ol. Mürşidin Ali, rehberin Muhammed’dir. Mezhebin Caferi, güruhun nacı, pirin Hünkar Hacı Bektaş Veli’dir. Özünü bu yolda böylece sabit kadem eyle. Evveli Hu, ahiri Hu.”

Böyle bir tören daha önce görmediğim ve böyle bir dua duymadığım için bana şaşırtıcı gelmiş olabilir ve fakat aynı zamanda bu kadar da tanıdık gelmesi anadoluluk genlerimizle ilgili olsa gerek. Ne yalan söyleyeyim kitabın ilk yüz sayfasında en az dört kez hıçkırıklarla ağladım. Sebebini bilmiyorum merak da etmiyorum. Bu günlerde dünyanın havası böyle galiba, hak sebepsiz kahkahalar attırıyor kah sebebsiz hüzne daldırıyor.

“Özünü bu yolda böylece sabit kadem eyle.” Bu cümle bana birleşim Noktasının sabitlenmesi konusunu hatırlattı!

Hurufilik -2

Özetin başlangıcı için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=2118

Açıktır ki yazının şehrin dışında pek bir yeri yoktur. Köylüler, vergi toplamak üzere köye gelen tahsildarların kullandığı bu garip “esrarlı” şekillere hayretle bakıyor ve bu şekillerin sonucunda kendi lehlerine bir hüküm de çıkmadığını da görüyorlardı!  Yazı ve rakamlar şehirlilerin elinde adeta büyülü “şer” güçlerine dönüşmüştü.

Şehirde ise durum daha başkaydı. şehrin kendi iç farklılaşmasının gelişmesiyle “ibn-ül vakit” yani “zamanın oğlu” olmak isteyenlerin karşısına yaşanan yaşamdan daha önemli hale gelmiş olan kaydedilmiş yaşam çıktı.

Şehrin herkesçe kabul edilmiş “kahramanları”, “kutsal metinleri”, egemenlerin tuttuğu kayıtlardan çıkarılıp okunacak ve onların istem ve özlemlerini dile getirecekti.

Uzunca süren bir yazı egemenliğinden sonra şehirliyi kendi silahı ile altetmek diyebileceğim bir yöntem gelişmiş, yani hurufilik! Böylece yazılanın hükmü onu te’vil eden yani anlamlandıranınkine muhtaç kalmış!!!  Tekniğin tarih içindeki gelişimine göz atmadan önce dikkatimi çeken en önemli öğe, son derece keyfi oluşudur. Abdulbaki Gölpınarlı bu tekniğe “çocukça” sıfatını yüklerken buna olumsuz bir anlam yüklemiş miydi orasını bilemiyoruz ancak ben de Çamuroğlu’na bu konuda katılmadan edemiyeceğim ve şöyle soracağım: “ne fark eder?”

Eğer bi çeşit sihirli şekiller birden ortaya çıkıyor ve sizin yaşanan hayatınızı ikinci plana atıveriyorsa, bu duruma nasıl direneceksiniz? Malum tüm hastalıklar ilacını kendi içinde taşırlar! Yazı var ise evet harfçilik de gelir ve onun tahtını en dibinden sallar!

-devam edecek-

Reha Çamuroğlunun Sabah Rüzgarı adlı kitabından özetleme ve yorumlar

Harfi tarif Hurufilik

<

p style=”margin-top: 0px; margin-bottom: 0px; word-spacing: 0px; margin-left: 20px;”> renkler günesten çiktilar
renkler günese girdiler
renkler günessiz öldüler
ne renk gerek bana
ne renksizlik

günesler bir yerden çiktilar
günesler bir yere girdiler
günesler onsuz öldüler
ne aydinlik gerek bana
ne karanlik

sekiller bir yerden geldiler
sekiller bir yere gittiler
sekiller görünmez oldular

büyük köse vur
bütün sesler bir seste boguldu
mansûr
mansûuur

 Asaf Halet Çelebi 

Reha Çamuroğlu, Sabah Rüzgarı isimli kitabına bu şiirle başlamıştı. Seneler önce okuduğum bu kitabı dün yeniden gözden geçirirken, ifadelerindeki kendine özgülük dikkatimi çekti. Belki de ikinci kez okurken kısa kısa notlar alsam iyi olacak dedim.

Kitap, Hurufilik ile ilgili özel tanımlamalarla başlıyor. Kısaca, Harflerden dinsel anlamlar çıkaran İran içrekçiliği. Hurufiliği iki ana başlıkta incelemeliyiz diyor Çamuruğlu;  Hurufiliğin bir yanında harfler ve onlarla yakın ilişkili rakamlar, öte yanında da bunların yardımıyla ve bunlara dayanarak açıklanan, savunulan Batıni inançlar vardır.

Harfler bizi yazıya, yazı da bizi doğruca şehre getirir! Şehri, Toynbee şöyle tanımlıyor: “Şehir, orada oturanların yaşamaları için gerekli yiyecekleri sınırları içinde üretmedikleri bir iskan yeridir.”

Bu anlam Claude Levi-Strauss’un tanımıyla belirginleşir: “… yazılı iletişimin birincil işlevi köleliği kolaylaştırmaktır.”

Bu tür kayıtlar aracılığı ile, şehrin hükümdarları birden fazla yaşam sürdüler: Bir kez hayattayken ve yine anıtlar ve yazıtlarda, kaydedilmiş olaylar yoluyla sonraki insanların zihinlerinde taklit edilecek modeller, tehlike karşısında uyarıcılar ve başarıya teşvik edici unsurlar olarak başka bir zamanda yaşadılar. Aslında kaydedilmiş yaşam sık sık yaşanan yaşamdan daha önemli olmaya başladı!

Yazının temsil ettiklerinin dışında kalanlar -ki bunlar çoğu zaman köylüler ve göçebelerdi- toplumsal konum ve yaşam tarzları gereği, buna tepki gösterirken, yazının temsil ettiklerinin dışında kalmak isteyenler, Yunus Emre gibi okuma yazma bildiği halde, “Biçare Yunus ne bile ne kara okudu, ne ak” şeklinde tepkilerini dile getirdiler.

-devam edecek-