Duyum Boyutu

“Sıradan bir insanın bakış açısından, büyücülük saçma ya da onun ulaşamayacağı uğursuz bir gizdir. Haklıdır da bunun salt gerçek olmasından değil, sıradan insanın büyücülükle ilgilenecek enerjiden yoksun olmasından dolayı. İnsanlar sınırlı miktarda enerjiyle doğarlar. Doğum anından başlayarak, o zamanın duyum boyutuna göre en avantajlı biçimde kullanabilsin diye, dur durak bilmeksizin harcanan bir enerji.” 

  • O zamanın duyum boyutu nedir? Diye sorar CC

“belli bir zaman duyum boyutu, tam da algılanmakta olan enerji alanları çıkınıdır. İnsan algısının çağlar boyunca değiştiğine ve şimdi ki zaman, bu durum ya da duyumu belirler; “o zaman” sayısız enerji alanlarından tam da hangi enerji alanları çıkınının kullanılacağını belirler. Belli bir zamanın duyum boyutuyla ilgilenilmesi olanca enerjimizi yok eder. Başka herhangi bir enerji alanı ile ilgilenmemizi sağlayacak bir şey bırakmaz.” Der DJ. (Şu andan gayrısı haram bizenin şiirsel dizilimi! -Sibelin notu)

“sıradan insanın büyücülükle uğraşacak enerjiden yoksun olması bu durumdan ötürüdür. Şayet yalnızca elindeki enerjiyi kullanırsa, büyücülerin algıladığı alemleri algılayamaz. Onları algılayabilmesi için, büyücülerin normalde kullanılmayan enerji alanlarını kullanması gerekir. Sıradan insan bunu başaramaz çünkü tüm enerjisi harcanıp gitmiştir.”

“Zaman ilerledikçe büyücülüğü öğreniyor sayılmazsın; aslında enerji biriktirmeyi öğreniyorsun. Ve bu enerji, şu anda senin için ulaşılamaz olan enerji alanlarını işleyebilmeni sağlayacak. Büyücülük işte budur: farklı enerji alanlarını kullanma yetisi, farkındalık durumu, sıradan algıyla algılanamayan bir şeylerin algılanmasıdır.”

Bundan sonra DJ şöyle der. “Sana yaşattığım her şey, bütün gösterdiklerim, gördüğünden fazlası olduğuna ikna etmek içindi. Kimsenin bize büyücülük öğretmesine gerek yok. Zaten öğrenecek bir şeyde yok. Bize gereken, burnumuzun dibinde sonsuz erkin var olduğuna bizi ikna edecek bir öğretmendir.”

(İkna yani inandırılma yani KANDIRMA! Gerçek bir öğretmen bizi kandırabilendir. İkna ila kandırmanın aynı şey olmadığını iddia edecekler olacaktır-daha önce oldu- Kandırma kelimesi bize çok çok ama çok kötü bişeymiş gibi öğretilen çıkar sağlama ile ilişkili görülmektedir de ondan nefretle reddedilir! Oysa yaşamımızın hemen her anında yaptığımız budur ve aslında nefret ettiğimiz şey kendimizi ortaya koyduğumuz ve kandırığa dayanan mevcudiyetimizdir. Kendimizden nefret ediyoruz, bizim bilinen son uygarlığımız maalesef bu temele dayanıyor! Nerden mi biliyorum? İnsan sürekli nefret ettiği bişeyleri tekrar ediyorsa kendini sevemez herhalde! Ya her nefeste kandırmaktan vazgeçmeli ya da nefret edilecek bişey yapamazmış kabulunden! Her ikisi de bize huzur buldurur, aynı kapıya çıkarlar. Evet öğretmen ikna eder ve hem de bu bir kandırıştır; çünkü öğretmenin bu ikna işleminde menfaati var! Bu bir bayrak yarışıdır, yerine bayrağı taşıyacak biri bulamazsan ölemezsin ya da dinlenemezsin 🙂 Bu elini yakan bişeydir, en kısa zamanda onu başka bi ele tutuşturmalısın, yoksa kül olacaksın! Eh işte öğretmenin menfaati de buradadır. Basit ve bilinen kural: ver kurtul! Ve lakin bu yanan eli kim alacak? Kim o yarışa çıkabilmişti, kaç kişi ve bunlardan kaçı yeterince hızlı ve dayanıklıydı? Kim sahnenin altındaki su tankında her gün hem de 100 gün boyunca boğularak ölmek için kontrat yapmıştı?! –Sibelin notu)

-Sessizliğin Erki-

İyi kandır ki gerçek olsun

Sen tohum ektiğin için ağaç çıkıyor değil, bir ağaç varsa milyonlarca da tohum vardır.Neden sonucu takip ediyorsa, sonuç da nedeni takip eder. Zincir böyle işler.O zaman bu bir çembere dönüşür- istediğin yerden başla; ister nedeni yarat, ister sonucu. Ve sana söylüyorum, sonucu yaratmak daha kolay çünkü sonuç tamamen sana bağlı; neden o kadar sana bağlı olmayabilir. Yalnızca belli bir arkadaşımın yanında mutlu olabiliyorum dersem, o zaman mutluluğumu; bu arkadaşa, onun orada olup olmamasına bağlamış olurum. Eğer belli bir zenginliğe ulaşmadan mutlu olamam dersem, mutluluğum o zaman, dünyaya, ekonomik duruma ve diğer her şeye bağlı olur. Bu istediğim gerçekleşmeyebilir. O zaman da ben mutlu olamam.

Neden benim ötemdedir. Sonuç ise içimde. Neden etrafımda, durumlarda, dışımdadır. Sonuç ise benim ta kendimdedir. Sonucu yaratabilirsem, neden de onu takip edecektir. Mutluluğu yani sonucu seç ve bak bakalım ne oluyor..Tüm hayatın bir anda değişecek ve etrafında mucizelerin gerçekleştiğini göreceksin çünkü, sonucu yaratmış olacaksın ve nedenlerde onu takip edecek..

Sorun ne?niye seçemiyorsun? Neden bu yasa üzerinde çalışamıyorsun? Çünkü zihnin, bilimsel düşünce tarafından eğitilmiş zihin, tümüyle diyorki; mutlu değilken mutlu olmaya çalışırsan, bu göstermelik olacaktır. Mutlu değilken mutlu olmaya çalışırsan bu sadece rol yapmak olacaktır, gerçek değil.Bilimsel düşünce bunu söyler, gerçek olmayacak sadece rol yapıyor olacaksın. Ama biliyorsun ki; hayat enerjisinin kendi işleyiş biçimi var. Kendini tamamen vererek rol yapabilirsen, bu gerçeğe dönüşecektir. Bunun tek püf noktası; oyuncunun orada olmamasıdır. Role kendini tamamen kaptırırsan, gerçekle arasında hiçbir fark kalmaz. Yarım yamalak rol yaparsan, işte o zaman göstermelik olur.

Dans edeceksen, şarklı söyleyeceksen, mutlu olacaksan tüm kalbinle ol..kendini hiç tutma, rolün içine dal, rol yapma eyleminin kendisine dönüş, oyuncuyu oyunun içinde erit ve bak bakalım neler oluyor. O gerçeğe dönüşecek; onun kendiliğinden gelmekte olduğunu anlayacaksın, o anda anlayacaksın ki; aslında kendi başına oluyor. Ama kendini tamamen vermediğin takdirde bu gerçekleşmez.

Sonucu yarat, tamamen onun içine gir ve gör ve izle..

Osho; Benim Yolum, 49-51

Not: Oyun/Kandırış kuramına bir teyid de Osho’dan gelmiş 🙂 Bakınız : https://blog.sonsuz.us/?p=187

İkna yani inandırılma yani KANDIRMA!

Gerçek bir öğretmen bizi kandırabilendir. İkna ila kandırmanın aynı şey olmadığını iddia edecekler olacaktır-daha önce oldu- Kandırma kelimesi bize  çok kötü bişeymiş gibi öğretilen çıkar sağlama ile ilişkili görülmektedir. Oysa ikna bildiğimiz anlamda zihinden zihine bilgi aktarımı ile yapılan bir öğretme değildir. Şüphesiz bir aydırma işlemidir.

Yaşamımızın hemen her anında yaptığımız budur ve aslında nefret ettiğimiz şey kendimizi ortaya koyduğumuz ve kandırığa dayanan mevcudiyetimizdir. Gerçek denen şeyin tam olarak kandırılmayla oluştuğunu, rollerin kusursuz icrası olduğunu biliyoruz.

Rolümüzü iyi oynayamadığımızda karşıdaki “kendini kandırma!” diye bizi uyarır. Aslında söylediği şudur farkında olmadan: “kendini tam kandıramamışsın bu sebeple beni ikna edemiyorsun”.  Bazıları “kandırma kelimesinden iğreniyorlar, sanki onu yok ettiklerinde mutlak bir gerçekle karşılaşabileceklermiş gibi!

“Mutlak gerçek”, oldukça uzun süren harika bir tam kandırıştı, geçti gitti. Artık bu kadar rahat değiliz.

Kendimizden nefret ediyoruz, bizim bilinen son uygarlığımız maalesef bu temele dayanıyor!  İnsan sürekli nefret ettiği bişeyleri tekrar ediyorsa kendini sevemez herhalde! Ya her nefeste kandırmaktan vazgeçmeli ya da nefret edilecek bişey yapamazmış kabulunden! Her ikisi de bize huzur buldurur, aynı kapıya çıkarlar. Evet öğretmen ikna eder ve hem de bu bir kandırıştır; çünkü öğretmenin bu ikna işleminde menfaati var! Bu bir bayrak yarışıdır, yerine bayrağı taşıyacak birini bulamazsan ölemezsin ya da dinlenemezsin 🙂 Bu elini yakan bişeydir, en kısa zamanda onu başka bi ele tutuşturmalısın, yoksa kül olacaksın! Eh işte öğretmenin menfaati de buradadır. Basit ve bilinen kural: Ver kurtul! Ve lakin bu yanan eli kim alacak? Kim o yarışa çıkabilmişti, kaç kişi ve bunlardan kaçı yeterince hızlı ve dayanıklıydı?

Bir Kadını Öldürmek kitabında yazdığım gibi:

Anlam, nehri geçerken üzerine bastığınız her bir taş gibidir.

O yalnızca üstüne basmak içindir, yapışıp kalmak için değil.

Basın ve sekin!…

Bütün bunlar boşluğa basamak dizmekten başka bişey değil.

İkinci not:  Şimdi de “boşluk” kelimesinden iğrenecekler var biliyorum ve çok normal. Biz varlığız, varlığımızı yokluğumuzla kazanıyoruz. Tabidir ki Boşluğa karşı doluluğumuzu müdafa etmek gelecek içimizden 🙂

Bilmek ve İnanmak

İnsanların en çok inandıkları şeyler, en az anladıklarıdır.”
Montaigne

Ne kadar doğru bir tespit. Örneğin şöyle diyen birini duydunuz mu hiç?: “Nefes aldığıma inanıyorum” ya da “sesim olduğuna inanıyorum” gibi…

Bu konuyu dönüp dönüp yeniden işliyor oluşumda herhalde bir hikmet vardır; bilmek ve inanmak konusu… Hani bazen sorulur “İnançlı biri misin?” diye ben de “evet derim bilmediklerime inanırım” Bildiklerime inanmak gerekmediği gibi onları sebepsiz yere dile getirmek de aklıma gelmez. Ancak sorulursa, ki bu bile soran kişinin bilmediğini gösterir; çünkü bilen tanır ve içinden soru yükselmez. Don Juan Matus, Toltec bilgeliğinde bu konuyu üç öğe ile açıklar:

1. Bilinen: Bu, kişinin o ana kadar bildiklerinin tümünü kapsar, ve aslında bir diğer adı da “Tonal” dir.

2. Bilinmeyen: Bu kavram kişi için henüz bilinmeyen ancak bilinme potansiyeli barındıran, uçsuz bucaksız bir alandır. Diğer adiyla bu bölgeye “nagual” denir (nahval).

Tonal için Nagual denizinde bir adadır dersek sanırım uygun bir benzetme yapmış oluruz.

3. Bilinemiyen: Toltec felsefesindeki en zor anlaşılabilen tanımlardan biri bu olsa gerek. Kişisel olarak “bilinemiyen”i anladığımı ancak anlattığımda anlaşılamadığımı fark ettiğim için henüz tam manasıyla kavramamış olduğumu kabul ettiğim yer. Acaba şu anda bir kez daha anlatmayı deneyeyim mi? Kendimi yokladım ve bunu denemek için istekli olduğumu gördüm. (Şimdilik yola devam edeyim o biryerlerde gelirse gelsin)

Aklıma şu geldi şimdi: Benim Oyun/kandırış kuramını –bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=187 -bilenler hatırlayacaklar, orada birbirini kapsayan OYUN evrenleri var. İçinde bulunduğunuz oyun evrenine “bilinen” diyebiliriz, sizi kapsayan oyun evrenlerine “bilinmeyen” diyebileceğimiz gibi. Ancak bir de ara ara bahsedilen “OYUN dışı olmak” tabiri var, onu şu anda hatırladım.

Hiçbir oyun, kapsayıcılık derecesi ne olursa olsun BİRe varmaz.

OYUNUN her anında BİR vardır.

BİRe çıkış kapısı ölerek ve olarak olur.

İnsan öldüğünde ya da olduğunda oyun dışı kalır.

İnsan ölürse de, olursa da bunu bilemez.

Bilemez çünkü BİR olduğunda ayırt edemez.

Bir oyundan “ölerek” ayrılanlar, o oyunu kapsayan oyunun, canlandırılacak BİR malzemesi olur.

Bir oyundan “olarak” ayrılanlar BİR olurlar.

Oyunun içindeki tüm varlıklar, birbirlerinin üzerine inşa edilmiştir. Tıpkı bir oyunun diğerini kapsadığı gibi birbirini kapsayarak ilerlerler.

Ayrıca bir de şöyle bir ifade kullanılmış:

OYUN içinde karşıtı ile varolmayan her şey TAMdır.

Peki içinde bulunduğumuz bu oyun evreninde karşıtı ile varolmayan bi şey bulabilir miyiz? İşte burası çok kritik galiba. Ve yine Oyun/kandırış kuramından:

TARİF oyun içinin en çok kullanılan malzemesidir.

TARİF edilen, isimlendirilmiş, isimlendirilen olarak ölmüş ve OYUNA düşmüş olur.

OYUN dışı yoktur; çünkü tahayyül edilemez, ancak ondan küçük parçalar çalınabilir.

Bu son cümlenin yanlış olabileceği üzerine düşündüm bir an, nasıl olmayandan küçük parçalar çalınabilir ki diyerek. Fakat sonra aklıma Don Juan’ın, işıklı yumuta gibi olan kürelerimizde peşinen aydınlık olan bir banttan söz ettiği geldi aklıma! Bu ışıklı banda farkındalık da deniyordu yanlış hatırlamıyorsam. Ve açıkça anne/babadan çalınmış oluyorlardı. Yaşam hep ikiyi bir etmeye çalışıyor, ne ilginç değil mi? Zaten Oyun Kuramı şöyle başlıyordu:

Tüm OYUN evrenlerinin ana maddesi BİRdir.

OYUN içinde olanların BİRe dair bütün akıl yürütmeleri EKSİKtir.

BİR hakkında getirilen her tanım, OYUN’un içine düşer.

Her şeyin ilk sebebi BİRdir; ancak BİR sebepsizdir.

İşte burada ve ilerleyen bölümlerde BİR olarak bahsedilen şey “Bilinemiyen” dir diyebilirim. Don Juan, eski toltec büyücülerinin Bilinemiyen ile bilinmeyeni karıştırdıklarında başlarına büyük belalar açıldığını söyler. Ve bence en büyük bela; oyun evrenlerine sonsuzca sıkışıp kalmaktır. Neden peki? Çünkü tanımlamanın sonu yoktur ve karşıtı olan şey TAM olamaz. Tanım ise karşıta muhtaçtır. Şimdilik burada kesip Montaigne’nin sözüne döneyim.

O zaman nedir inanmanın faydası, ya da daha basitçe inanmanın işlevi?

Apaçık görünüyor ki; inanmak, KAPSAYICI OYUN EVRENİ”ne geçebilme arzusudur.