Oyun ve Anlam

İnsanın kendini -bu derece- kandırmasına dayanan varlığı dehşete düşürücü. Yine de bunu unutmakta yarar var.sa
  • Ayten A bütün bir öznellikler / anlamlandırmalar diyarı bir derecede ve bir biçimde “kendini kandırma” değil mi Sibel? Dehşet verici de olabiliyor, eğlenceli, oyuncaklı ve “hayat kurtarıcı” da ve fakat…
  • Sibel Atasoy Varlık diyarı hepten kendini kandırmaya dayanıyor evet yine de güzel

     

    Turan Erdal Bir kisiye oyun oynadigini gösterdigimiz zaman o kisi oyun oynamaya devam edebilir mi?

     

    Sibel Atasoy Önce “artık oyun oynamayı reddediyor” çünkü oyun kelimesinden dolayı yaptığı bu önemli iş değer kaybına uğruyor. Bu süreç depresyon hatta intihara bile sürükleyebilir insanı. Ancak sonunda kişi denetimli deliliği benimseyerek oyun olduğunu bile bile oynamaya yani yaşamaya başşlıyor ve hatta bundan zevk de alabiliyor )

     

    Turan Erdal Anlamin yitmesinden sonra tekrar anlamlandirmak gerektigini söylüyorsun galiba.

     

    Sibel Atasoy Yitirilen anlam zaten senin değildi çoğunluk itibariyle, öğrenilmiş anlamlardı. Bu kez anlam topu kendi eline geçmiş oluyor, oynamıyacağım işte diye sızlanıp depresyona girebilirsin, oyundan çıkabilirsin, ya da kendi anlamlarını yaratmaya ve gerçekliği eğip bükmeye başlarsın ve yaratımın ortağı olursun.
    *
    Sonradan ilave edilen NOT: Bu yazıyı yayınladığımın ertesi günü kalp krizi geçirdim, çok şaşırtıcı oldu çünkü böyle bi şeyin olabilirliğine dair bi ipucu belirti vermemişti 🙂
    Son yazının oyun ve anlam üzerine oluşu oldukça manidar geliyor şu an. 22.04.2013

Hatırlamalar çağı

Yaşamlarımızın, bildiğimiz sebep ve sonuçları, kendimizii ikna ettiğimiz kandırışlar gereğidir. Her şey değişik düzeylerde kandırıştır dediğimde biliyorum bundan hoşlanmayanlar oluyor; çünkü kendi dışlarında gerçekten bir gerçek olduğuna inanabilmek istiyorlar 🙂 Belki de bi bildikleri vardır velakin ben evrime dair kuvvetlenen hissimden başka bi şey bulamadım. Evrim gerçekten de sahici fakat o da bizim dışımızda değil, hatta onun tam da göbeğindeyiz.
O halde “kandırma” kelimesine yüklenmiş ve bizi tiksindiren anlamı kaldırmayı seçebiliriz, zaten her an saçmaladığımızı ve bunun yaşam denilen şeyin temeli olduğuna karar verebiliriz. Saçmalamak da hoş bir kelime, hafiftir, deneyin bakın, neşelendirir. 🙂

  • Hanife A‎”oyun” kelimesi de çok rahatsız eder insanları..oysa çocuklar bayılır oyuna ve ona dair her şeye..bir de burdan düşünmekte fayda var bence.

    Sibel Atasoy evet aynen 🙂 Oyundan başlamak daha iyi (kandırış kısmına geçmek biraz zaman alabilir)

    Hanife A

    mesela..çocukluğumuzda sıkça oynadığımız evcilik oyunu..oyun başlamadan tüm arkadaşlar kafa kafaya verir, senaryoyu oluştururduk..kim anne kim baba kim doktor vs olacak, yerde serili kilim okul mu ev mi, yediğimiz domates ve salatalıklar aslında fırında köfte mi gibi:) yani aslında biz en baştan arkadaşlarımızla bir mutabakat yapardık.ve sonra oyun boyunca bu mutabakata sadık kalırdık. bazen oyundan sıkılan! ya da rolünü! sevmeyen olursa, oynamıyorum ben diye giderdi:)

    ‎0-6 yaş çocuk ve ona dünyayı öğreten arasındaki şey, yukardaki evcilik oyunundan çok mu farklı sizce?

    Sibel Atasoy mükemmel örneklemişsin, en bildiğimiz, en sade şekliyle, sağol varol.
  • Hanife A ve hepimiz biliyoruz ki, bu oyunlar ne kadar tatlı, başdöndürücü olursa olsun, hava kararmaya başladığında, annemizin pencereden sarkarak bize seslenip, artık eve dönmemizi söyleyeceği bir an vardı..uzatmak, bahane bulmak, ayak sürümek işe yaramazdı hiç. şimdi aynı çağrıyı içimdeki anne-vahşi kadın- La Loba yapıyor..
  • Sibel Atasoy sanırım bu oyunu kurarken,uyanmanın bu denli zor olabileceğini düşünmemiştik 🙂 Kendimize güvenimiz tammış! İnception filmindeki gibi, uyandırmak için gerekli müziğe de karar vermiştik fakat o müzik de tıpkı GÖRME için iki gözden fazlasının gerektiği gibi iki kulaktan daha derin bi şey gerektiriyormuş. Bunu o anda akıl etmemiş olduğumuza şaşıp kalıyorum
  • Hanife A dediğin gibi, kendimize güvenimiz tammış. ve oyun belki de, amatör bir hevesle kurgulanıp başlamış da olabilir.eksiklikler farkedilip oyun giderek mükemmelleştiriliyor belki de. altın bulmuşcasına sevinerek sarıldığımız tüm “yeni” lerin biz daha anlamadan oyuna dahil olması da bu yüzdendir belki de..
  • Sibel Atasoy öyle, evrilmemek elimizde değil! hahahahahaha Zaten ne kadar derine indiysen o sayıda uyanma gerektiriyor. Bi uyanma da yetmiyor bazılarımıza
  • Hanife A uyanmasak ya da oyun bitti eve gel çağrısına uymasak da, en azından uykuda/oyunda olduğumuzu farkedebilsek diyorum..gerçi o zaman da oyundaki kandırış eski gücünden birşeyler yitiriyor ve oyun eski tadını vermemeye başlıyor.. olağanüstü bir kurgu:)

    Sibel Atasoy extraordinarykurgu, buna mucize denebilir yani

İlişkiler -3

Konununöncesi için tıklayınız

“Sevgili arkadaşlar, başkasıyla samimiyeti anlamak için, kendinize samimi olmalısınız. Oradan başlayın. Teşekkür ederim.” Diyor Tobias

Bu samimiyet eşiği, eğer geçerken sağ kalırsanız acaip bi yola sokuyor sizi. Samimiyet, kendine karşı berraklık… Her bir kar tanesinin birbirini iterek tek tek düşmesi! Bunun üzerinde biraz düşünmenizi rica ediyorum.

Eğer bir kişi kendini kabul edip onaylamazsa nasıl kabul ve onay elde edebilir? Diye soruyor Adamus.

Kendimize inancımızın bu derece sarsılmış olması inanılacak gibi değil! Sizler de bu ahmaklığa nasıl, nerede, neden düşmüş olduğumuzu hiç merak ediyor musunuz? Kurtuluş basittir; çünkü herşey elimizdeki “karar” erki ile – ki ben ona ışın kılıcımız diyorum- kes-k-in bir kararla derhal düzeltilebilir.

Madem öyle neden sebepleri düşünelim?

Bozulmayı sağlayan, vaktiyle verilmiş kararlar yürürlükten kaldırılmazsa, şimdi vereceğiniz karar cerrahi bir müdahale olur, belki bir süre işe yarar ancak yürürlükten kaldırılmayan eski taahhütler halen iş başındadır, bir süre sonra yeniden bozulum başlar.

O halde kendinizle ilişkiye geçin ve ona bu ahmaklığın nerde ne zaman neden başladığını sorun! Cevapları anında alacaksınız ve o zaman bu eski sözleşmeleri ne yapmak istediğinize samimiyetle karar verin. Onları bozacak mısınız yoksa muhafaza mı edeceksiniz?

Turan E: ‎””Eğer bir kişi kendini kabul edip onaylamazsa nasıl kabul ve onay elde edebilir?”” Gercekten de cok güzel bir soru. Insan kendi kendini kabul ettigi zaman “hersey ayni kalacak” demiyor. O sadece eksisini ve artisini biliyor ve kendini gelistirmeyi de ihmal etmiyor. Tam olmamasi onu hic bir mücadeleden ali koymaz, tam tersi. O kendini bildigi icin ne yapacagini bilir.

Sibel A: O tam olmamak değil işte Turan. Kendini geliştirme tasasını da bi tarafa fırlatıp atalım bi an için; Ne yapacaksın yani burada? Ölmemişsin! Nefes almaya devam ediyorsun bu demektir ki soluduğun oksijen seni yakarak an be an ölüme yaklaştırıyor, ne yapacaksın?

Turan E: Ben kendimi oldugum gibi kabul ediyorum. Bunu degistirme sansi yok. Ben hic bir zaman Sibel “kilifina” giremem, bunu ne kadar istesem de. Bu durumda ben kendi kendimle barismam gerekiyor. Aksi halde bir hayalet pesinde kosarak zamanimi bosa harcamis olurum. Kendi kendimi kabul ettikten sonra herseyi degistirme elimde oldugunu anlardim…

Sibel A: Ne gibi şeyleri değiştirmek örneğin? Bu arada geçenlerde “tam olmak nedir”tartışmıştık burada, belki onu hatırlamak da iyi olabilir: https://blog.sonsuz.us/?p=7269

Turan E: Degistirmek derken yanlis anlasilmasin. “Ben burnumu sevmiyorum, onu degistirecegim” anlamina gelmesin. Bu söylediklerim sadece daha “iyi” betimleme sablonu bulmak icindir. Insan yaptiklarini iyi irdelerse ve onlar üzerine düsünürse belki ortak kurallar bulabilir. Bu aradigimiz kurallar kendimizle alakali degil…

Sibel A: ‎”Kendini geliştirme aktivitesi” ,Kendinin tam olduğunu keşfetme aşaması için gerekiyor. Çünkü ben TAMım demekle olmuyor bu işler. Vaktiyle seni tırpanlayarak yarım olmana sebep olmuş sözleşmeleri bulmanı sağlıyor. Yani eğer “sağlıyorsa” bi anlamı var, yoksa kendini geliştirme , olur kendini uyutma! Dünyadaki her şey çift taraflı işleyen keskin bir kılıçtır. Siz kılıcın hangi tarafını kullanıyorsunuz?

Gülen D: Mmmm benim bu ahmaklığım okula başladığım gün başladı.Hiç bir zaman kendim olma şansı verilmedi.Aman dersini çalış, öğretmenlerin seni sevsin, kimseyle kavga etme, herkes seni sevsin, ne görev verilirse sorgulama yap.Takdirnameler,kölelik b…eratları ….Ahmaklık , doğduğun an acımasızca sana ekilen demiyorum saplanan tohumlarla başlıyor.Özetle sen sen değilsin sistemin parçasısın,sistem ne ? Polonyadakine, İngilteredekine, Muştakine göre değişir ama hep vardır.Sonra bir gün gelir , sonradan yüklenen bu programın kaldırılabilir,değiştirilebilir olduğunu anlarsın.Gerisi mış mışta mış mış.Hepsini ……..tr et….Böyle de bir kitap var…Güzel çok anarşistim bu aralar kendime karşı , kendimi yıkma,yakma konusunda…

SibelA: Harika… Zaman zorluyor bizi buna

Turan E: Zaten birsey bizi tirpanliyorsa kendimizi o yönde hareket ettiririz. Söylemek sadece kendimizi kandirmak olur….haklisin…

Sibel A: Kandırmak büyük bir yetidir (lütfen onu onurlandıralım), mesele kendinizi neye kandırmak istiyorsunuz? Çünkü zaten her şey kandırıştan ibaret

Turan E: Iyi yalanlar vardir, kötü yalanlar. Ben kedni iyi yalanimi bulmayi yeglerim :-)))

Sibel A: Yalan ile kandırma kelimesi neden ayrılar, aralarında anlam farkı var mı?

Turan E: Kandirmak bir eylemdir. Kandiran da olmasi gerekiyor. Yalan dogrunun bilindigini varsayar. Söylemek istedigim sey insan kendini kandiriyorsa sectigi yalan kendi yalani olmalidir. Cünkü “ebedi dogru” denilen seye inanmiyorum…..

Sibel A: Evet aralarında mühim bi fark varmış

Plaseboya devam

İnanç, ikna ve plasebo yazımıza (Tıklayınız) soru ve cevaplarla devam ediyoruz.

T. Plasebo asılın görevini yaptığına göre fark nedir?

S. Çok güzel bir soru, umarım cevabım da tatmin edici olur:

  1. Herhalde en büyük yararı, ASILın yan etkileri sebebiyle insanda oluşan bölük pörçük hatta bazen öngörülemeyen ve ASILa bağlanamayan hasarlardan kurtulunmasıdır.

  2. Asılları üretenler üzerinde ise “aracı” ya tapma olayını dengeler; çünkü bu kez asıllar üretirken bunların yalnızca “boşluğa basamak dizmekten” ibaret olduğunu anlarlar. Giderek birer birer insanlardan topluma da sirayet eder. Dıştan gelen deva yerine içten gelenin gücü ön plana geçmeye başlar. Dört elementin bilinçli varlıklar oluşu daha iyi anlaşılır ve bundan sonraki yapılanmamız onlarla aramızda doğrudan iletişim ile oluşur (muhtemelen ilk atalarımızın yaptıkları gibi).

Buradaki fikir plasebonun ilaç yerine kullanılışını baz alarak anlaşılabilir. Her ilacın yan etkileri var değil mi? Bazıları biliniyor bazıları ise bilinemiyor çünkü seneler sonra ortaya çıkıyor. İlaç, belli bir organ ya da hastalığı iyileştirici hizmet sunarken bedenin hatta tüm psişenin başka yönlerine kalıcı hasarlar veriyor.
Oysa plasebo yalnızca inancı kullanıyor ve yan etkisi yok 🙂
Bu açıklamayı metaforik olarak tüm diğer konular için kullanabiliriz.

T. Asılları anlatan “aracilarin” bizleri dogru iletisim yapmaktan engellediklerini söylüyorsun. Mutlak gercekligin olmadigi, bir adimin diger adima göre emin zemine basilmadigi bir yerde araci olmadan nasil “dogrudan iletisim” kurabiliriz? Hem dogrudan iletisim yapabilir miyiz? Peygambersiz bir inanc düsünebilir mi?

S. Aslında İslam öğretisi bizatihi bu sorunu halletmek için ortaya çıkmıştır bana göre, iddiası; Allahla kulun doğrudan iletişimine dayanır. Diğer dinlerdeki gibi ruhban sınıfına gereksinim göstermez. (hoş insanlar üzerinde güç elde etmek isteyen art niyetlilerce bu RUH-esas anlaşılamamaktadır ama biz neyin ne olduğunu biliyoruz).
Allah, insana şah damarından daha yakınsa eğer, iletişim için başka araca ihtiyacımız olmaz.
Şüphesiz ruhumuza hoş gelen, izlemekten keyif aldığımız, özendiğimiz insanlar vardır, olmalıdır. Onların sözleriyle özlerinin ne derece uygun olduklarını gözlemlemek bize olduğumuz şeyin net bir aynasını sunar. Ve biz de zaten başka birilerine ayna oluruz. Yaradılışın sonsuz döngüleri böylesine bir işbirliği gerektirir. Fakat buradaki kilit sözcük “işbirliği”dir, tapınma değil.

T. Bu anlamda “placebo” nedir? Mutlak gercekligin olmadigi
midir? Yoksa baska birsey midir?

Yüzyıllardır bize verilen ASILlar lisan aracılığı iledir. Lisan ise dualitiktir ve bu sebeple aynen ilaçta olduğu gibi yan ve paralel tesirlere sahip. Oysa plasebo aracıya gerek duymaksızın imandır.
Esas yazıda belirttiğim gibi ASILlara inancını kaybetmiş olanlara plasebo da etki etmez, tıpkı SECRET plasebosu gibi 🙂
Mutlak gerçek konusunda müteredditim. Enerji varoluşumuz için bile mutlaktır diyemiyorum. Bildiğim tek şey, birey bilincinin (kalp ile bağlantılanarak) ayaklarının üstünde durması gerektiğidir. Asıllara inançlarını yitirmiş olanlar ya dengelerini sağlayabilecek, berrak bir kendiliğindenlik içine girecekler ve böylece doğal ikili yaratımı gerçekleştirecekler. Ya da dengelerini yitirip belirsizlikte kaybolup gidecekler.

T. “İkili yaratım” sözcüğü ile neyi kastediyorsun?

S. Malum oyun kuramında verdiğim isimle “oyun hamuru”, yani her şey olabilme potansiyelinin, bilinçli gözlemcinin katılımı ile “OLAN”a dönüştürülmesinin bilinçli hale gelmesini kastediyorum.
Senelerden beri tekrarlamaktan usanmadığım kuantum önermesi şunu söyler: gerçekliğin mükemmel doğası, bilinçli gözlemcinin katılımını bekler.

T. Placeboyu nasil aliriz?

S. Dedim ya bunu biz belirleyemeyiz, yolunu bilirsek iş görmez muhtemelen. Eğer gücüne inandığımız bazı ASILlar varsa, bakarsın biri çıkar ve sen farkında olmadan plaseboyu almanı sağlar 🙂

Fransız bir bilim adamının labaratuvar deneyleri vardı (şimdilerde ne ismini ne de çalışmasının bilgilerini bulamıyorum nette, adeta üstü kapandı o çalışmanın.) Çok ilginçti ve epeyce gürültü koparmıştı. Araştırma konusu şöyleydi; suya belli oranda bir madde karıştırılıyor ve elde edilen mayi de spesifik olarak diyelim “A” işlevini gerçekleştiriyordu. Önce bu mayiyi elde ediyor sonra kimyasal işlemlerle içine katılan malzeme ayrıştırılıyordu, öyle ki o madde mayiden tamamen ayrılıp geride su sadece berrak su kaldığında dahi o arındırılmış su “A” işlevini yine de kusursuz gerçekleştiriyordu! Suyun hatırlama kabiliyeti olarak yorumlamıştım bu şaşırtıcı deneyi.

T. O halde bize yeni bir metod ögreten biri isin icine girerken bize ASIL ögrettigini söylüyor, nasil oluyorsa sonucu bambaska cikiyor, yani kisacasi bizi “aldatiyor”.

S. Evet aynen böyle oluyor diyebiliriz. Eğer ASIL öğrettiğini söylemese inanç olmayacak, olmayınca da plasebo iş görmeyecek.
Bugün itibariyle Bilim, dünyadaki inanç gücünü elinde tuttuğu için, plasebo onun elinden alınırsa işe yarayacaktır (şahsi kanaatim).

T. “Placebo-yöntemi” diye bir yöntem var midir? Daha dogrusu en iyi “kandirma” yöntemi nasil olur?”

En iyi kandırma yöntemi muhtemelen şiir ve öyküler ve diğer sanat dalları yoluyla yapılanlardır diyebiiliriz. Bu alanda kelimelere takılmaz dinleyici, kendine çarpan rüzgarı hisseder, ve hiç söze dökülmeden ve farkına varılmadan dönüşüm yaratır. Üstelik tamamen yan etkisizdir. 🙂

T. Gercekten bilim ile ugrasanlar bilimselligin de sinirlarinin oldugunu biliyorlar, asil sorun ona her sorunu cözebilecegini vaad eden disardan izleyicilerdir. Onlar gördükleri isleyen teknikten dolayi herseyin yapilabilir oldugunu zannediyorlar. Bu gercekten bir sanridir.

S. ASILları olduğundan da sağlam yapan senin söylediğin kişilerdir zaten yani “kraldan çok kralcı olanlar”. Eğer kral olsan şaşıp kalırsın 🙂

T. Bu söyledigin sey bence batida unutulmus ama halen doguda uygulanan ama unutulmaya mehilli bir yöntemdir. Usta-cirak iliskisi katilimsal bir ögretim seklidir, dolayli olarak usta ögretmek istedigini göstererek ögretir.
Batida ise neyin nasil ögretilecegi sözlü ve herkes tarafindan kontrol edilir
sekilde yapilir. Bati belki de bu yöntemi secmesindeki nedeni cokca kandirilmalarindan kaynaklanabilir. Cokca kandirilan biri artik herkes tarafindan test edilebilir bir yöntemle kandirilmanin önüne gecmek ister. Kliseler de kendilerinin en dogru seyi söylediklerini vaad ederek yillarca insanlari kandirmislardir.
Bu kandirma aslinda bizim inanc sisteminde de yaygindir. Nedense insanlar
batida oldugu gibi pek isyan etmemislerdir.

S: Şiir, öykü, halk ezgileri ve dansları, animistik dönemin eğitim şekilleriydi ve en bariz şekilde Kızılderililer,Asya türk kavimleri, Aborjinilerde görülürdü ve hala da kenarda köşelerde kalan küçük topluluklarda bu yöntem devam ettirilir.
Tek tanrılı dinler dönemine geçildiğinde öyle derin bir düzeltme ve silme işlemi yapılmış ki, öykülerdeki kişiler ve masalın ögeleri bile dine göre değiştirilmişler.
Neyseki eski ve düzeltilmemiş öykülerin izlerini sürenler hala var, örneğin Clarissa Estes ünlü bir cantadora olarak, epeyce el değmemiş öykü kurtarmış. Keza Castaneda ve Florinda Donner de kendi atalarına dair el değmemiş öyküleri kurtardılar ve biz bu sayede neyin ne olduğunu görebildik.

Anadolunun belki Türk-islam sentezi denilebilecek özel bir konumu var. Anadoluya binlerce yıl önce gelerek burada büyük medeniyetler kuran Türklerin bıraktıkları miras daha sonra islamı kabul eden son göçer Türklerle birleşince burada daha sağlam bir yorumlama ve el altından eğitim söz konusu olabilmiş.
Örneğin Bektaşilik ve bir yönü ile sufizm, bugün dünyanın en üst felsefeleri arasındadır benim gözlemlerime göre.
Hint kaynaklı doğu dinleri aşırı dişil ilke esaslıdır, animistik dönemin tüm etkilerini taşır, ancak insanlığın niyeti eril ilkenin güçlendirilmesi doğrultusundadır. Tek Tanrılı dinler ve uzun bir süre boyunca bilim, birey bilincinin (eril ilkenin) kendi ayakları üzerinde durabilmesi için planlanmış bir manevraydı (çünkü deli Dumrul henüz hamdı). Bence Kuantum fiziği ile eril ilkenin dayanıklılığı test aşamasına geçti.
Uzun zamandır Anadolunun eril ve dişil ilkeler arasında köprü işlevi yaptığını konu alan yazılar yazıyorum. Şimdilik hala bu fikirdeyim 🙂

T. Senin düsüncene göre bu “savas” cok eskilere dayaniyor,
yani eril ile disillerin verdikleri bir savas bu, diyorsun. Benim
olaylari kavrama seklim eril galiba. Bu nedenle de olaylari kavramak icin seni bu kadar yoruyorum :-)))))

S. Bu bir savaş değil, çünkü savaş tarafların üste çıkma gayretinden yeşeriyor. Oysa dişil bilinç zaten değişmeyecek olandır, yutucu ve eriticidir ve çok güçlüdür. Bunun için savaşmaz o, zaten sahip olduğun şey için savaşmazsın. Ancak eril bilincin ayakta kalması için hayali rakip görüntüsü oluşturabilir, böylece eril bilinç gölgelerle çarpışa çarpışa güçlenir. 🙂
Tüm zamanların en büyük kandırışı bu manevra olabilir hani 🙂

T. Yanitlarin icin cok tesekkürler, Sibel…..

S. Ben teşekkür ederim.
Bugün çok güzel bişey öğrendim, ilk fırsatta yazacağım (bilinmedik bişey değil ama çok çarpıcı)

Duyum Boyutu

“Sıradan bir insanın bakış açısından, büyücülük saçma ya da onun ulaşamayacağı uğursuz bir gizdir. Haklıdır da bunun salt gerçek olmasından değil, sıradan insanın büyücülükle ilgilenecek enerjiden yoksun olmasından dolayı. İnsanlar sınırlı miktarda enerjiyle doğarlar. Doğum anından başlayarak, o zamanın duyum boyutuna göre en avantajlı biçimde kullanabilsin diye, dur durak bilmeksizin harcanan bir enerji.” 

  • O zamanın duyum boyutu nedir? Diye sorar CC

“belli bir zaman duyum boyutu, tam da algılanmakta olan enerji alanları çıkınıdır. İnsan algısının çağlar boyunca değiştiğine ve şimdi ki zaman, bu durum ya da duyumu belirler; “o zaman” sayısız enerji alanlarından tam da hangi enerji alanları çıkınının kullanılacağını belirler. Belli bir zamanın duyum boyutuyla ilgilenilmesi olanca enerjimizi yok eder. Başka herhangi bir enerji alanı ile ilgilenmemizi sağlayacak bir şey bırakmaz.” Der DJ. (Şu andan gayrısı haram bizenin şiirsel dizilimi! -Sibelin notu)

“sıradan insanın büyücülükle uğraşacak enerjiden yoksun olması bu durumdan ötürüdür. Şayet yalnızca elindeki enerjiyi kullanırsa, büyücülerin algıladığı alemleri algılayamaz. Onları algılayabilmesi için, büyücülerin normalde kullanılmayan enerji alanlarını kullanması gerekir. Sıradan insan bunu başaramaz çünkü tüm enerjisi harcanıp gitmiştir.”

“Zaman ilerledikçe büyücülüğü öğreniyor sayılmazsın; aslında enerji biriktirmeyi öğreniyorsun. Ve bu enerji, şu anda senin için ulaşılamaz olan enerji alanlarını işleyebilmeni sağlayacak. Büyücülük işte budur: farklı enerji alanlarını kullanma yetisi, farkındalık durumu, sıradan algıyla algılanamayan bir şeylerin algılanmasıdır.”

Bundan sonra DJ şöyle der. “Sana yaşattığım her şey, bütün gösterdiklerim, gördüğünden fazlası olduğuna ikna etmek içindi. Kimsenin bize büyücülük öğretmesine gerek yok. Zaten öğrenecek bir şeyde yok. Bize gereken, burnumuzun dibinde sonsuz erkin var olduğuna bizi ikna edecek bir öğretmendir.”

(İkna yani inandırılma yani KANDIRMA! Gerçek bir öğretmen bizi kandırabilendir. İkna ila kandırmanın aynı şey olmadığını iddia edecekler olacaktır-daha önce oldu- Kandırma kelimesi bize çok çok ama çok kötü bişeymiş gibi öğretilen çıkar sağlama ile ilişkili görülmektedir de ondan nefretle reddedilir! Oysa yaşamımızın hemen her anında yaptığımız budur ve aslında nefret ettiğimiz şey kendimizi ortaya koyduğumuz ve kandırığa dayanan mevcudiyetimizdir. Kendimizden nefret ediyoruz, bizim bilinen son uygarlığımız maalesef bu temele dayanıyor! Nerden mi biliyorum? İnsan sürekli nefret ettiği bişeyleri tekrar ediyorsa kendini sevemez herhalde! Ya her nefeste kandırmaktan vazgeçmeli ya da nefret edilecek bişey yapamazmış kabulunden! Her ikisi de bize huzur buldurur, aynı kapıya çıkarlar. Evet öğretmen ikna eder ve hem de bu bir kandırıştır; çünkü öğretmenin bu ikna işleminde menfaati var! Bu bir bayrak yarışıdır, yerine bayrağı taşıyacak biri bulamazsan ölemezsin ya da dinlenemezsin 🙂 Bu elini yakan bişeydir, en kısa zamanda onu başka bi ele tutuşturmalısın, yoksa kül olacaksın! Eh işte öğretmenin menfaati de buradadır. Basit ve bilinen kural: ver kurtul! Ve lakin bu yanan eli kim alacak? Kim o yarışa çıkabilmişti, kaç kişi ve bunlardan kaçı yeterince hızlı ve dayanıklıydı? Kim sahnenin altındaki su tankında her gün hem de 100 gün boyunca boğularak ölmek için kontrat yapmıştı?! –Sibelin notu)

-Sessizliğin Erki-