Koku Mucizesi

Hayatın gözle görülmez iki nehri tam da burnumuzdan akar bedenimize: hava ve koku. Havayı solumak da, kokuyu koklamak da mutlak bir yakınlığı çağrıştırır. Soluduğunuza ve kokladığınıza mutlaka yakın olmanız gerekir. Görmek, konuşmak, işitmek böyle bir bedel istemez; uzaktan da görebilirsiniz, mesafeli de olsa konuşabilirsiniz, sözü kâğıda dökebilirsiniz. Gerçekliğin en katı belirtisi olan somutluk ve yakınlık, dokunmayı ve koklamayı davet eder. Bu yüzden, işitmekten ve görmekten beride kalır dokunmak ve koklamak. ‘Bir işe burnunu sokmak’ deyiminin çağrıştırdığı sınır ihlali de, koklamanın bu yakınlık bedelinden beslenir. ‘Burnunun dibinde olmak’ ve ‘burun buruna gelmek’ gibi ifadelerin yüz yüzeliğe olan vurgusu, koklama yakınlığından ödünç alınmıştır.

Ne var ki, yakınlık ve somutlukta ‘burun buruna’ duran dokunma ve koklama duyuları, koklamaya konu olan şeye sıra gelince, yollarını ayırırlar. Dokunmanın eşya ile ilişkisi ne kadar gözle görünür ve elle tutulur ise, kokunun eşya ile ilişkisi o kadar müphem ve ele gelmezdir. Koku, ancak birlikte olduğu şey ile somutlaştırılabilir, kaynak olduğu eşyadan dolayı adlandırılabilir. Menekşe kokusu, yağmurun toprağa değmesinin kokusu, kahve kokusu, taze ekmek kokusu gibi. Kokunun kendisi ortada yok gibidir. Menekşe kokusu, menekşeden farklı ve fazla birşeydir. Yağmurun toprağa değmesinin kokusu da, yağmurun toprağa değdiği anda vardır; ama ne topraktadır, ne de yağmurdadır.

Aslına bakılırsa, koklama organımız burnumuz değildir. Burnun gözle görülür sivriliğinin aksine, ancak koku duyusunun gizli ve derin etkisine yakışır biçimde, asıl koku duyumuz, burnun dibinde ve derinde gizlidir. Kokuyu burnumuzun tam dibine doğru yerleştirilmiş birkaç katlı hücre tabakasıyla algılarız. Burnun fonksiyonu kokuyu taşıyan havayı asıl koku organımıza doğru yönlendirmektir. İşte tam da burada, koku almakla burun büyüklüğünün doğrudan ilişkili olmadığını hatırlamalıyız. Çünkü, burun bir nefes alma organı olarak hizmet ederken, aynı oranda koku alma organı olarak hizmet etmeyebilir. Örneğin bir balina, dev burnuna rağmen çok az koku alırken, bir fare minicik burnuyla balinanın binlerce katı daha iyi koku alır. Balina ve fare örneğinde, burnun nefes alma ve koklama fonksiyonları birbirinden ayrı düşer. Balinanın hızlı ve yeterli nefes alması için yeterince kocaman bir burnu olması gerekir, ancak kokuya ihtiyacı fareninki kadar değildir. Farenin koku alma ihtiyacı minicik burnuna kıyasla daha büyük olduğundan, küçük bir buruna genişçe bir koklama duyusu yerleştirilmiştir.

İnsan burnunda, özel hücrelerden dokunan ‘olfaktör epitel tabakası’ burun içinde bir santimetrekareden daha az yer kaplar. Bu alan gözlerimizde ışığa duyarlı retina tabakasından daha azdır. İnsanın olfaktör epitel tabakasında, bir hesaba göre, yaklaşık 6 ila 10 milyon kadar sinir hücresi (nöron) bulunur. Bu miktar, ‘burnu iyi koku alan’ biri için yeterlidir. (Bu rakam, insanın ışığa duyarlı retina tabakasındaki sinir hücresi sayısına-200 milyon-yakındır.)

Koku alma ihtiyacı insanınkinden daha büyük olan bir köpeğin burnunda ise 150 ila 220 milyon kadar koku hücresi bulunur. Bunun anlamı ise kısaca şudur: Bir kokuyu (örneğin, koku araştırmacılarının çok kullandığı bütirik asit kokusu) bir köpeğin yeterince algılayabilmesi için 1 birim gerekiyorsa, bir insan için 10 milyon birim gereklidir. Bir başka deyişle, bir köpek sözgelimi bütirik asitten yapılmış bir şişe parfümün kokusunu, sanki 10 milyon şişe parfüm varmış gibi çok derinden ve çok uzaktan algılayabilir. Bununla birlikte, şükür ki, bir köpekte bizimkinin 10 milyon katı bir burun ya da 10 milyon tane burun görmeyiz.

Burnun nefeslendiğimiz havayı türbülansa sokan ve nemli tutan kıvrımlı ve bol akıntılı iç yapısı, koku algısının kimyasına hizmet eder. Havanın burun içindeki türbülansı kokuyu, koku tabakası üzerinde biraz daha uzun tutarken, burun içindeki nemli mukus tabakası da koku maddesinin kimyasal olarak daha hızlı çözünerek algılanmasını hızlandırır. Çünkü kokuyu sadece havada algılamayız; koku maddesi mutlaka koku sinirine ‘değiyor’ olmalı, orada kimyasal olarak çözülmeli, reaksiyona girmelidir. Bir maddenin sudaki çözünürlüğü ise havadaki çözünürlüğünün 10 ila 1000 katı kadardır. Nezle, grip gibi durumlarda, mukus tabakasının akıcılığını kaybetmesiyle koku alma yeteneğimizi geçici olarak kaybedebiliriz. Burun içindeki mukus tabakasının akıcılığı hormonlardan da etkilenir. Kadınların âdet dönemlerinde ve hamileliklerinde değişik kokulara karşı değişik hassasiyet göstermesinin bir nedeni de budur.

Diğer canlılarla kıyasladığımızda insanın koku alma konusunda ‘vasat’ bir yerde durduğunu görürüz. Canlılar dünyasında burnu iyi olanlar olduğu gibi, kokuya burun kıvıranlar da vardır. Hiç şüphesiz bu önemli farklılık canlıların ihtiyaçlarına ayarlıdır. Bu açıdan, burnu iyi koku alan burnu az koku alana kıyasla ‘daha gelişmiş’ sayılmayacağı gibi, burnu az koku alan da ‘ilkel’ sayılamaz. Evrimci bakış açısının dışarıdan yapıştırdığı bu etiket, kokuların canlılar dünyasındaki yerini anladığımızda düşer. Tam tersine canlıların burnuna bakarak, eşsiz bir ölçülülük ve zarif bir denge tablosu görürüz.

‘Yere yakın’ yaşayan canlılar, meselâ, kemiriciler, otçullar, sürüngenler, hem karada hem denizde yaşayan canlılar, semenderler ve ayrıca güvercin gibi kuşlar çok iyi koku alırlar. Çünkü, hem yiyeceklerinin kokusunu iyi almaları, hem de kendilerini yemeye çalışacak avcılarının kokusunu uzaktan ve keskin biçimde almaları gerekir. İyi koku alan fare gibi memelilerin burunlarının her zaman ‘sümüklü’ olmasının bir hikmeti de rüzgârın yönünü tayin etme ve havadaki kokuyu acil olarak algılama ihtiyacıdır.

Böcekler de ‘burnu keskin’ canlılardır, ama kokunun kaynağını ve yönünü antenleriyle algılarlar. Koku alma konusunda en hassası erkek ipekböceği güvesidir; eşinin kokusunu kilometrelerce öteden alır. Turna balığı da avını görerek, eşini ise koklayarak bulur.

Kokuya az duyarlı hayvanların başında kuşların gelmesini duymanız şaşırtıcı olabilir. İhtimal ki, bu yüzden, bülbülün güle aşkını konu edinen edebiyat eserlerinde kokunun rolü, gülün renginden aşağıdadır. Kuşların kanat çırptığı yükseklerde pek koku yoktur. Koku yoğunluğu ve çeşitliliği toprağa yakınlaştıkça artar, yükseklerde koku hızla yoğunluğunu kaybeder ve dağılır. Ayrıca, kokular daha çok yatay düzlemde hareket eder, kuşlar ise daha çok dikey düzlemde gider gelirler. Bu yüzden kuşların iletişimleri kokudan çok sese ayarlıdır. Şükür ki, böyle; yoksa o güzelim çiçek kokuları arasından kulağımıza zarif kuş cıvıltıları yükselmiyor olurdu. Evrimcilerin kuşlara ‘koku alamıyor’ diye atfettikleri sözümona ‘ilkellik’ olmasaydı, hem biz mükemmel kuş cıvıltılarından yoksun kalırdık, hem de kuşlar boş yere havayı koklamaya çalışırlardı. Buradan kolayca anlayabiliriz ki, iyi koku alan bir sürüngen ya da bir köpek kendine ait gördüğü çevreyi bir şekilde kokulandırarak diğer kardeşlerine karşı belirlerken, bir kuş kendine ait yuvayı ya da ağacı sürekli cıvıltılarla ilan eder.

Amip gibi tek hücreli canlılar, çevrelerini koklarlar. Görünüşe göre, ışığı alacak bir gözleri, sese duyarlı bir kulakları yoktur; ‘kör’ ve ‘sağır’ diye nitelendirilebilirler. Ancak evrimcilerin bu canlılara sırf tek hücreli diye ‘ilkel’ demesini reddedecek derecede hassas ‘burun’ları vardır; yaşadıkları sudaki en küçük konsantrasyon değişikliklerini en hassas biçimde algılarlar ve buna göre tepki verirler. Yani, gerçekte asla ‘kör’ ya da ‘sağır’ değildirler; ancak bizim alışık olmadığımız bir gözle görmekte, bizim farkında olmadığımız bir kulakla duymaktadırlar.

-devam edecek-

Dr. Senai Demirci

Tütsülerle Tedavi

Alternatif Tıp – 01 – Tütsülerle Tedavi


Aslında koku duyumuna insan davranışının çalışılmasında gerektiğinden daha az değer verilmiştir, kokuların anıları canlandırmadaki güçlü yaygın bir deneyim olmasına karşın. Ve yeni bir araştırma çizgisi, pheromones şeklindeki kokuyla kitle histerisinin aşırılıkları arasında bir ilişki göstermiştir. Psikoterapist olarak eğitim görmüş bir büyücü olan Dion Fontuna kokular ve duygular arasındaki bağ konusunda açıklamalarda bulundu. Aşağı Rabbani ayinine devam eden bir adam tütsünün tatlı kokusunun tadına vardıkça, zihninin tanrısala doğru döndüğünü görecektir, aniden yanı başındaki kadından bir nefes misk yada patchouli kokusu alırsa, düşünceleri oldukça farklı bir yöne döneceklerdir. Bu iddianın tartışılması bile gereksiz. Pek çoğumuza göre kokular hoş yada değil, psikolojik durumumuzu etkilerler. Belli kokular sevinç, hüzün, erotik uyarılar ve hatta korku duygularına bile neden olabilirler. Kokular ve duygular arasındaki bu bağ bir dereceye kadar “Tümü zihnin içinde” fikirlerin birleşiminin ürünüdür. Örneğin, sadece toplumun gelenekleri nedeniyle, zihnimiz kadınların kokularını kadın cinselliğiyle birleştiriyor. Eğer geleneklerimiz farklı olsaydı ve sadece dinsel nedenlerle evlenmeyen rahibeler bu parfümleri kullansalardı, kokularını saflık ve temizlikle birleştirebilirdik.
Fakat birleştirme teorisi bütün gerçeklik değildir, çünkü daha önce hiç karşılaşılmamış kokular insanlar ve hayvanlar üzerinde bir etki uyandırabiliyorlar. Küçük bir kedi pişen bir balık kokusuyla ilk kez karşılaştığında, salya akıtmaya başlar ve bir çoğumuz leş gibi kokan yumurtayla ilk kez karşılaştığımızda öğürmüşüzdür.
1930’lardan beri tıpla uğraşan bazı pratisyenler, eski zamanlardan kalma koku terapisi sanatını yeniden yaşatmak için, kokuların hasta insanlar üzerindeki psiko-fiziksel etkilerini incelediler. Bu doktorların iddialarına göre kokular psikolojik durumları değiştirebilirler ve bu değişmeler tedavide kullanılabilecek kadar yeterlidir, öyleyse koku terapisini uygulayanın amacı, bilerek ve isteyerek, hastanın, fiziksel olduğu kadar ruhsal durumunu da geliştirecek değişmeler yaratmaktır. Doktor, psikolojik durumda istenilen değişmelerin kesin doğasına hastanın kişiliğini ve hastalığını teşhis ederek karar verir. Bu ana prensibe kokulu bir yağ; bir depresif için uygun diye değerlendirilirken, başka bir depresif için ille de uygun olmayabilir. Masajla tedavi ve renk tedavisi, hastanın üzerinde parlayan renkli ışıklar, koku terapisiyle birlikte kullanılan yardımcı iyileştirme teknikleridir. Kuşkusuz ki, koku terapistleri güzel kokuların bulaşıcı hastalıkların iyileştireceğine inanmıyorlar. Bununla birlikte inandıkları şey stresle ilgili şikayetler, zihin ve vücut arasındaki ilişkinin önemli rolü olduğu astını ve bel ağrısı gibi hastalıklar, koku terapisi ve buna benzer başka tedavi teknikleri kullanılarak önce hafifletilip, daha sonra da tümden ortadan kaldırılabilir.Taze çiçek kokusu, koku terapistlerince tedavide oldukça fazla kullanılır.Bu bir anlamda eski Yunan ve Roma’da çiçeklerin kullanımlarına geri dönüştür. Yunanlılar her Tanrıya, tapmaklarında çiçek yada çiçekler atfettiler ve Tanrı ve Tanrıçanın kutsal kokularını içlerine çektiklerinde, Tanrılarını paylaştıklarına inandılar.

Örneğin, eğer Savaş Tanrısı Ares’e sunulan gelinciklerin kokusunu içlerine çekerlerse cesur olacaklardı. Romalılar da aynı inancı paylaştılar.
Modern koku terapistlerine göre,çiçek kokusunun iyi yada kötü kendine has bir etkisi vardır. Bitkinin biçimi, rengi, kokusu ve diğer özelliklerini onun gizli kalmış özelliklerinin bir işareti olarak gören Ortaçağ, “işaret doktrini”ne dayanır, işareti okumak, iyileştirene bitkinin vücudun hangi bölgesine yada hangi hastalığa iyi geldiğini söyler. Ciğerotu, kasıkotu ve böbrek otu, şekil olarak benzedikleri insan organlarıyla aynı adı taşırlar, bu organların hastalıklarında da etkili oldukları söylenir. Koku terapisinde menekşe, çiçeklerini yaprakları arasında sakladığı için “Utangaç” bir bitki olarak değerlendirilir. Menekşenin kokusunun da sakinlik ve alçakgönüllülük gibi iyi duygular getirdiğine inanılıyor.

Psikolojik durumlar arasındaki en çok bilinen birkaç ilişki şöyledir:
Kasım patı kokusu: Mistisizm, öbür dünya işlerine dalma ve ruhsal yetiler esinlendirir.

Peygamberçiçeği kokusu: Ilımlılık, ağırbaşlılık yaratır ve içkiden sonra meydana gelen baş ağrılarının alt edilmesinde yardımcıdır.

Yılan otu kokusu: Güçlü ve zararsız bir anti-depresan olduğuna inanılır, psikolojik tedavide kullanılan bazı güçlü ilaçların yerini alabilecek şahane bir ilaç.
Latinçiçeğinin kokusu: Eskilerden bir yazarın dediği gibi “Evlilik aşkları için iyi” bir afrodizyaktır.

Kırmızı gül kokusu : Şiirsel etkileri esinlerken, mine çiçeği sanatsal yaratıcılık doğurur.

Çiçekler kadar, meyveler de eski ve modern koku terapistleri tarafından kullanılırlar. Olgunlaşmış elma ve armutların leziz kokuları olduğu gibi, turunçgillerden herhangi bir meyvenin kokusu da sağlık verici ve psikolojik olarak uyarıcı özelliklere sahiptir.
Bazen daha güçlü baharat kokuları da kullanıldı. Örneğin, 17’nci yüzyılda veba patlamaları boyunca, atmosfere nüfuz ettiğine inanılan çürüyen cisimlerden çıkan zehirli kokuya panzehir olarak, pomender -Aslında baharatla karıştırılmış portakaldan başka bir şey değildi-kullanmak bir gelenekti.

Fakat modern koku terapistleri hastaları için taze çiçekler ve meyveler önerirlerken, parfüm ve tütsüyü daha sık kullanırlar. Bu maddelerle çok kesin ve kontrollü sonuçlar elde edebilirler. Ve koku terapistlerinin birçoğu, kullandıkları ürünlerin amaçlarına tam uygun olduğundan emin olmak için, ticari olanlara güvenmekten çok, kendi bileşiklerini kullanırlar. Bu, belli hastalığın tedavisini dikkate alırken, hastanın kişisel, zihinsel, fiziksel özelliklerine ve gereksinimlerine göre, reçetede yapılacak değişikliklere uyumu da sağlar. Koku terapistleri, şifalı bitkiler uzmanları ve katı olmayan diğer pratisyenler gibi “Hastalığı değil, hastayı tedavi”yi vurgularlar. Hastalara kendi kendilerini iyileştirip, zihin ve vücutlarım doğal bir dengeye getirmek için önderlik ettiklerini iddia ederler. Diğer bir deyişle, koku terapistleri stresle ilgili hastalıkların somut gerçekliğini inkar etmeksizin, hasta insanın psikolojik durumunun birincil önemini vurgularlar. Hastanın psikolojik durumu değiştirilerek, ruhsal enerjinin doğal akışı yeniden düzenlenip, hasta sağlığına kavuşturulabilir. Bugün çok az insan, fiziksel hastalıklarda psikolojik faktörleri inkar edebilir, kaza yada bulaşıcı hastalık durumlarında bile, kişinin yaşamını devam ettirme isteğinin iyileşmesinde önemli bir payı vardır. Örneğin, 9 yıldır sırt ağrısı çeken hasta, omurgasal manipülasyon, akupunktur ve tütsü dumanıyla devamlı baş ağrılarından kurtarıldı denir. Böyle kanıtlar ilgi çeker, fakat hakikatlere dayanan bir bakış açısı için değersizdir. Özellikle, hastalığın, organik yada değil, ani azalmalarının ve ortadan kalkmasının oldukça sık olduğu biliniyorsa. İğneyle tedaviden, ilaçsız tedaviye kadar yardımcı tıbbın hiçbir türü yoktur ki, kendisinin yararlandığı ve başkalarıyla paylaşmak isteyebileceği “Beklenmeyen bulgular” yığını üretmesin. Bu bulguların bazıları hayal ürünü olabilirler, fakat diğerleri hakikidir. Gittikçe artan kanıtlar gösteriyor ki, eğer insan bilinçli yada bilinçsiz belli davranışların ve tedavinin sağlığına iyi geleceğine inanırsa, bu inanç psikolojik değişmeler yaratabilir. Hastalıkların koku terapisiyle başarıyla tedavi edildiklerini iddia edenlerin anlattıklarına aldırmamanın imkanı yok; örneğin bitki özlerinden çıkarılmış parfümlü yağ masajıyla sırt ağrılarından kurtulan biri için bu gerçektir. Hastanın bakış açısından,değişik kokuların değişik psiko-fiziksel durumlara karşılık geldiğini anlatan “İşaretler doktrini”nin uydurma olup olmadığı önemli değildir. Hasta için önemli olan memnunluk vericidir ve kıyaslandığında pahalı olmayan bir şekilde, uzun süre devam edecek zihinsel ve fiziksel hastalıktan kurtulmuş olmaktır.

Yaşamın ve bilincin açıklanamayan öğeleriyle ilgilenen insanlar koku terapisi deneylerine hazırlanmalı mı? Olmaması için hiçbir neden yok gibi gözüküyor. Gerçekten insanların farklı parfüm ve çiçek kokularının kendileri için etkisini analiz etmeleri ve yararlı psikolojik etkileri kullanmaları mümkündür. Daha ciddi hastalıklar göz önüne alındığında da -doktorların bir itirazı yoksa- koku terapisinin denenmemesi için hiçbir neden yoktur. Fakat akıllı kişi yardımcı tedaviyi, yerini alacak kadar değil ama, tıbba bir bütünleyici olarak daima kullanacaktır. Aşağıdaki olaylar (isimler saklı tutulmaktadır) koku terapisinin hastalıkları iyileştirmede nasıl kullanıldığı konusunda bir fikir verirler. Bitkilerden elde edilen uçucu yağla yapılan masaj, koku terapistlerinin en sevdiği tekniktir. Masaj vücudun, sürüklenip giden hafif koku da duygular ve zihin üzerinde etkili olur.

İlk olay 28 yaşındaki Bayan Alfa’nın. Terapist, hastayla karşılaştığında iki şeyin farkına vardı. Biri hareketlerinin ve tavırlarının aşırı katılığı, ötekisi yüzündeki mutsuzluk ifadesi. Çok fazla utangaçtı ve iletişim kurmakta güçlük çekiyordu. Bayan Alfa’nın çocukluğunun ilk yıllarından beri içine kapanık, mutsuz ve daima gergin olduğu meydana çıkıyordu. Omurganın alt bölgesi dolaylarına da masaj yaptı, bazı terapistler vücudun bu bölgesiyle birleşmiş önemli bir ruhsal merkez olduğuna inanırlar. Bir aydan fazla süren dört tedaviden sonra hasta fiziksel olarak daha az katıydı. Sosyal durumlarla karşılaşmak ve insanlarla konuşmak da daha kolay gelmeye başlamıştı. Başka bir olay Bayan Alfa’yla tıpatıp benzer belirtiler gösteren Bay Beta’yla ilgili. Terapist benzer bir , tedavi şekli uyguladı, fakat altı hafta sonra Bay Beta’nın sağlığında hiçbir gelişme görülmedi. Terapist bu başarısızlığı Bay Beta’nın yaşına bağladı. Bay Beta emekliliğe yaklaşıyordu. Üçüncü bir olay Bay Gama. 42 yaşında olan bu hasta, yıllardan beri zaman zaman çok şiddetlenen sırt ağrıları çekmekteydi. Doktorlar ağrılar için bir neden bulup yardım etmekten acizdiler, ilaç kullanmadan kemikleri ve kasları yoklayıp düzeltmek suretiyle yapılan tedavi, masajla tedavi ve akupunktur uzun süreli ferahlama getirmekte aynı derecede başarısızdı. Bay Gama bereketliydi, vücudu onu yavaşlamaya zorlamak için sırt ağrıları üretiyordu. Terapistler de bitkilerden çıkarılan hafif yağlar -ağırbaşlılık için peygamber çiçeği, ihtiyat için zinya çiçeği kullanarak masajla onu yavaşlatmaya çabaladılar. Altı ay sonra Bay Gama iyileşti.

Gönderen Vorph – 13 Ocak 2007 16:06:46

Gizli Kokular

Gizli Kokular Yalnızca Kadınları Uyarıyor

Böceklerde, hayvanlarda feromon denen, bizim algılama aralığımızın dışındaki bir takım kokular, önemli bir haberleşme aracı. Zevk, korku, kızgınlık, cinsel istem, bu araçlarla iletiliyor. Kraliçe arılar ya da karıncalar, koskoca kolonileri, bu feromonlar aracılığıyla kendilerine bağlı tutup yönetiyorlar. Kozmetik üreticileri, parfüm ve kolonyalarına kattıkları bazı insan steroidleri ya da misk gibi bazı hayvan salgılarının, feromon etkisi yaptığını öne sürmelerine karşın, bunu doğrulayacak bilimsel bir kanıt ortaya koyamıyorlardı. Şimdiyse,Chicago Üniversitesi biyopsikologları Martha K. McClintock ile Suma Jacob, bir insan steroidine en yakın sayılacak maddeyi bulduklarını söylüyorlar: insanın “havasını değiştiren” steroidler.

Araştırmacılar,deneylerine temel olarak kokularda kullanılan iki insan steroidini almışlar: parfüm üreticilerinin kadınları çektiğini iddia ettikleri erkek steroidi androstadienon ve erkekler üzerinde aynı etkiye sahip olduğu söylenen kadın steroidi estratetraen. İki araştırmacı önce 20 yetişkine standart psikolojik durum (mood) testi uygulamışlar. Sonra hepsinin burunlarının altına pamukla önce sırayla karanfil yağına batırılmış iki steroidi ve nihayet steroid taşımayan karanfil kokusunu sürmüşler. Her üç pamuğun da aynı kokuyu taşımasına karşın, McClintock,10 kadın deneğin her iki steroidi burunlarına çektikten sonra

kendilerini çok daha mutlu ve enerjik hissettiklerini saptamış. Aynı steroidler, 10 Erkek denek üzerindeyse tam tersi bir etki yapmış Erkekler steroidleri kokladıktan sonra kendilerini yorgun ve sıkıntılı hissettiklerini söylemişler. Araştırrmacılara göre buluş, bazı insan steroidlerinin, karmaşık kimyasal sinyaller gibi işlev görebileceklerini gösteriyor. Bunlar, hayvanlardaki feromonların tersine bizim tepkilerimizi belirleyecek yerde, bunları değiştiriyor.

-alıntı kaynağı bilinmiyor-