Sekse dair-1

Şuralarda (Facebook) iki yıldır geziniyorum da kimsenin hangi yemeği ne için yediği,ya da yemediğine dair hiç bi beyan ve anlaşmazlık görmedim. Öyleyse seks hakkında neden bu kadar gizli açık anlaşmazlık var anlamış değilim.Aslında sorun nedir gerçekten de merak ediyorum. Günaydıınnnn frekanslar, güneş tam gözümün içine girdi şu an 🙂

**

Yiyecek (seçiminden, hazırlanışından,tüketiminden, hazmından boşaltımına kadar tüm süreçleri) ile seks arasındaki benzerlikler ve farklılar nelerdir. Bence öncelikle benzerliklerden başlayalım. Herkes aklına geleni söylesin.

sa:Her ikisini de kadınlar seçip alılar ve eve getirirler, bazen de kocalarına sipariş ederler. (ben ucundan başlayayım dedim.)

gk: İkisi de iştahla ilgili.İkisi de bastırılınca hastalıklar ortaya çıkıyor.

sa: örneğin alış verişe açken gitmeyin diyor araştırmalar. Reklamlar da “açken sen sen değilsin” diyor. Astsolist tribi durumları da var. Peki yiyecekleri nerden nasıl alıyorsunuz, nasılseçiyosunuz, liste yapıyo musunuz önceden vs? bunlar çok önemli. Yemek pişirme aşamasına gelene kadar malzemelerin seçimi var, ben o kısmı daha çok önemsiyorum galiba.

gk: Koku beyin diyorum:)))Koku beyin olmasa yediklerimizden zevk almazdık,karşı tarafın feromonlarının da farkında olamazdık.Burun cinsel bir organ:))))

sa: Bu güzel bi nokta (hatta süper), yani yiyecek seçiminde dikkate aldığın tek unsur bu mu?

gk: Güzel kokması lazım.İştah koku ile ilişkili.Koku alamadığım durumlarda yemek yemeyi sevmiyorum.Saman gibi geliyor her şey:)))

sa: süper, velakin tüfek (parfüm-hay bat-may-ası fransızlar) icad oldu mertlik bozulmadı mı? bu durum nasıl aşılabiliyor? Ya da aşılabiliyor mu?

Ne işi var meranın burda demeyin şimdi, azıcık düşünürseniz bi ilgi bulabilirsiniz-ben buldum walla): Geçenlerde benim için müthiş aydınlatıcı olan Alıç Ağacıyla Sohbet kitabını gözden geçiriyordum ve gözüm meralarla ilgili bölüme takıldı. Yazar, meraların mümkünse bi kaç tane olması ve sırayla kullanılması gerektiğini söylüyor ve burada çok önemli ve hayati bi nokta olduğunu hatırlatıyor şöyle ki; meranın içindeki ot ailesi, belli bir orana ulaşılıncaya kadar yenirse ve sonra kendi haline bırakılırsa kendini kolayca yenileyebiliyormuş. Oysa belli bir oranın üstünde yenilirse artık bir daha bütünselliğini yeniden yapılaştıracak imkanı kayboluyor ve o mera zaman içinde ölüyormuş!

ha: seçimde benim için en önemli kriter- ve sanıyorum biçoklarımız için de- taze olması.bunu da renginden, görünüşünden anlarız, bi de elleriz mıncıklarız orasını burasını.yani, rengi tam da olması gerektiği gibi olacak, ne ham ne de çok beklemiş, bozulmaya yakın olacak. ben olgun seviyorum mesela:)

Sadece görünüşüne aldanıp eve getirdiğimiz sebzeler ve meyveler de var elbet. bir de bakıyorsunuz ki ne tadı var ne de tuzu.dünya kadar para verip aldığınıza mı yanarsınız, yemeğinizin berbat olduğuna mı?:)

sa: Doğru, zaten bi de çağdaş(!) dünyada yiyecekler hep ambalaj içine konuldu, kokusunu filan alamıyosun, mıncıklayamıyosun. Sadece reklamlerdaki kadınların erkeklerin ve çocukların ağızlarını şapırdatmalarını görebiliyosun. Bu durumu nasıl aşıyorsunuz?

ha: ben mümkün mertebe pazara gitmeye çalışıyorum.pazarcılarla kavga etme pahasına dokunarak koklayarak yapıyorum alışverişimi.alışveriş merkezinden almak zorunda kaldıysam da olası sonuçlarını hesaba katarak pişirme aşamasında yapacağım yemeğe daha fazla tat lezzet katmaya çalışıyorum.

sa: Peki internetten alışverişe ne diyorsunuz, örneğin ben bazen internet pazarlarından alışveriş yapıyorum. Senin deyişinle ne koklama ne mıncıklama ne de görme duyuları yok orda velakin ben yine de başka duyu organlarımın işin içine karıştığını ve beni pek yanıltmayan alışverişler yaptığımı biliyorum (deneyimlerden)

ha: internet alışverişi esnasında hep biraz endişeli oluyorum ben sanki.belki de duyu organlarımın önemli bir kısmı işe müdahil olamadığındandır bu.ama sonuçta bu alışveriş seçeneğinde canımı sıkan birşey yaşamadım hiç.geçenlerde ikinci el bir …kitap almıştım/k.onu elimde tutarken nedense hiç tanımadığım sahibinin onu ilk satın aldığı andan itibaren uzun bir yolculuğa çıkardı beni.tanımlamalar işin içine girmese dahi bir şekilde o kişiyle aramda enteresan bir bağ oluştuğunu hissettim nedense.
-gerektiği kadar devam edecek,siz de yiyecek seçme yöntemlerinizi bi zahmet edip yazıverin yorumlara lütfen-

Gizemini koruyan şeyler

İnsanın koku derinliği koku alma yeteneğinde değil de, kokunun bağlantılarında ortaya çıkar. Birincisi, koku duyumuz, diğer dört duyumuzun aksine, doğrudan beynimiz üzerinden gerçekleşir. Yani, koku organımız olan olfaktör sinirler beynimizin ön parçasının doğrudan uzantılarıdır. Bir başka deyişle, kokuyu beynimizi kokuya daldırarak ve değdirerek alırız. Burnumuzu bir kokuya uzattığımızda beynimizi yakınlaştırmış oluruz. İkincisi, koku duyumuz beynimizin duygusal durum merkezi, hafıza, tat alma ve nörolojik dengeden sorumlu bölümüyle ilişkilidir. Koku duyusu konuşma merkeziyle ya da beynin bilinçli kısmıyla çok az ilişkili olduğu için, kokuyu ölçmekte, tanımlamakta, anlatmakta, ayırmakta hayli zorlanırız. (Tıklayınız önemlii)

**

Gülmek bi ilaç evet, nefes gibi belki ondan bile öncelikli. Niye derseniz, güldüğünde vücudun özellikle göğüs bölgesine tazzikli nefes pompalanıyor, hüngürtülü ağlamalar da aynı işlevi (hatta fazlasıyla) yapar.
Galiba insanları ağlatmak güldürmekten kolaydır o sebeple bildiğimiz insanlık oyunu bunun örnekleri ile dolu.
Evet insanları güldürmek de mümkün, özellikle bu öyküdeki (Baubo-Tıklayınız) gibi bel altını gıdıklarsan. Eh hep demiyo muyuz, dünyadaki total nüfusun %70 inin sakral merkezi tanımlı diye! Hatırladınız mı şimdiiii? 🙂

**

Reddettiğin kendinden büyük bölümünü gördüğün bir aynadan (insan-olgu) nefret edersin. Kendinde olduğunu bilmediğin ancak olmasını arzu ettiğini gördüğün aynaya aşık olursun. Bunların hafifletilmiş halleriyle zaten çevrelisin, her yanında onlar var. Henüz hiç şüphelenmediğin yanlarını görebileceğin aynalarla karşılaşmadın! Kendi bütünlüğüne vardığında ise ya aynada kendinle karşılaşamazsın (vampirler gibi) ya da her aynada kendini bütünüyle görürsün ve bu normaldir, gözün kamaşmaz (kamil insan).Güneşe gözlüksüz ve zamansız bakabilen olursun.

**

Kıyametin nasıl bi şey olduğunu anlamaya başlıyorum galiba. ŞÜPHEyi içimizden kaldırıverdiğimizde olacak bişey bu! Bizleri birbirimizden çeşitli mesafelerce ayıran şey şüphe değil mi? kimisiyle bir mete kimisiyle 300000 kilometre ama neticede bi mesafe, bi aralık! Tut ki şüphe aldı başını gitti (belki başka bi gezegende uyanması gereken biri vardır!) birdenbire bizleri ayrı tutan lastik pat diye salıverildi ve olduk mu BİR? Heyy yavrum hey 🙂 Çok şiriniz çoookk

**

Koku sezgiyle bağlantılı mı?

Koku konusuna zaman zaman dönüyorum çünkü onun sezgi dediğimiz gerekçesi açıklanamayan bilişe olanak sağlayabileceğini sanıyorum. Belki %100 etki edeni değilse de yoğunluklu sebebi olabilir. Daha önceleri de değindiğim gibi koku alma kabiliyeti kadınlarda daha gelişmiş durumda , onların sezgi konusunda da daha iyi olduklarını gözlemleyen araştırmalar mevcut. Yani aralarında böyle bir paralellik var koku ve sezginin.

Şimdi arasam belki bulabilirim, eski yıllarda günlüğüme not düştüğüm bazı önermelerim de vardı koku hakkında. Örneğin parfüm kullanmanın görünmeyen hedefinin “saklanmak” olabileceğini söylemiştim. Görünen sebep güzel kokmak ve bu sayede pozitif ilgi çekmek olsa da, geri planda -bilinçsiz biçimde- gerçek benliğin saklanmak istemesi yatıyor olabilir. Çünkü baskın bir koku ile karşıdakinin sezgisinde bir perdeleme oluşturuyor böylece onu beş duyuya mecbur bırakıyorsunuz. Olabilir mi?

Bekleyip göreceğiz fakat bu konuda sezgilerimin yanlış çıkacağını pek de ummuyorum, burnum iyi koku alır :)))

Aşağıda Dr Tarlacı’nın bir konuşmasından koku ile ilgili kısmı alıntıladım:

Şimdi size, 2007 yılına ait yeni bir bilgiden bahsedeceğim. Koku çok ilginç bir şey, bazı insanlar mesela parfüm uzmanları ya da şarap uzmanları, 5000’e yakın kokuyu ayırabiliyorlar. Koku algılayıcıları tam iki kaşınızın arkasında 2-3 cm derinde yer alıyor ve orada yaklaşık 1000 tane koku algılayıcısı var. 1000 tane koku algılayıcısı nasıl oluyor da 5000 tane kokuyu ayırabiliyor, buna şu ana kadar verilen bir yanıt yok, çünkü eski düşünceyle olaya bakılıyordu.

Nasıl oluyor bu iş? Mesela limon kolonyasını ele alalım, o 1000 tanenin içinden bir tanesini uyarıp limon kolonyası kokusu doğuruyor. Calvin Klein 900.ü uyarıyor diyelim, o da onun kokusunu doğuruyor, bunun cevabı bu şekildeydi eskiden; ama şimdi, yenilerde anlıyoruz ki, aslında cevap öyle değil.

1996’da, bir koku uzmanı olan ve kokular üzerinde araştırmalar yapan Turin, aslında koku almanın da kuantum mekanik bir olay olabileceğini öne sürmüştü. Ama o günlerde kimse buna dikkat etmedi, hatta bazıları güldüler, böyle bir şey olur mu, nereden atıyorsun falan diye. Aradan 11 yıl geçtikten sonra, çok haklıymış, çok doğru söylemişsin, pardon, yanıldık gibi şeyler söylendi. Koku almanın kuantum tünellemeleriyle çok sıkı ilişkisi olduğu kabul ediliyor ve tünelleme sırasında olan değişik titreşimlere bağlı olarak –bunun tabii, ayrıntıları var ama burada girmek çok zor– sadece 5.000 koku değil, eğer hatırlayabilirseniz 50.000 kokuyu bile farklı şekillerde algılayabileceğimiz söylenebilir.

Dr. Sultan Tarlacı

II. Uluslararası Parapsikoloji Konferansındaki konuşma: 24 Mayıs 2009- kısa alıntı


Koku deyip geçmeyin!

Koku gerçekten de içinde her an yaşadığımız mucizenin adı!

Küçük yaştan beri dikkatimi çekerdi-gerçi herşey mucize gibiydi hayatta o zamanlar- zamanla hayatın işleyişinde, bu mucizevi yaşam oyununda tartışılmaz büyük bir öneme sahip olduğunu anladım. patrick süskind‘in Koku kitabını ilk gençlik yıllarında okuduğumda bir nevi onaylanma hissiyle dolmuş, günlerce etkisinden çıkamamıştım. O hızla yazarın bikaç kitabını daha okumuştum, gerçekten çarpıcı şeyler söylüyordu!

Seslerin etkisinin de farkındaydım, hatta yine o zamanlar tekrar eden seslere bir dakikadan fazla dayanamıyordum. Bir keresinde Üniversite birinci sınıfta, büyük anfide derseyken polis günü sebebiyle çalan sirenler sebebiyle bayılmıştım! Sınıftan nasıl çıkarıldığımı filan hatırlamıyorum. Aslında bu bayılma refleksinin bize verilmiş en büyük lüks olduğunu düşünürüm. Büyük bir acı ya da çirkinlikle karşılaştığınızda oradan sıvışmak için harikulade bir yöntem 🙂

Orta yaşlara eriştiğimde (ki kişisel olarak baktığımda hala bebeklik devrim denebilir!) , Tom Robbins’in Parfümün Dansı ile tanıştım, iki kelimeyle; hayran oldum. Kitap beni büyülemişti, iki nedenle; birincisi zaten hassas olduğum koku macerasını işliyordu, ikincisi üstelik bunu hayran olduğum fantastik bir uslupla yapabilmişti. İki yazarı da başarılarından ötürü kıskançlık değilse de büyük bir özenme hissiyle kutluyorum. Bu kitapları ben yazabilmek isterdim ama  henüz bebektim! (Fowles’in Büyücü’sü, Palahniuk’un Dövüş Kulubü, Stanislaw Lem’in Solaris’i… Offf uzar gider bunlar… Hepsi de muhteşemdiler, ben yazamadım ama hiç farketmez, muhteşemler)

Konu dağılıyor! Koku,  hayatımın her evresinde çok etkendi. Duygusal hafızanın koku ve sesler kanalı ile oluştuğunu sanmaktaydım. Derken yirmi sene kadar önce Ron Hubbard’ın İnsan Aklının Sınırları ‘Dianetics’i okuduğumda şüphelerimde ne denli haklı olduğum ortaya çıktı. Koku’nun hayatımızı yönettiği, üstelik olanların perde arkasından ve biz ne olduğumuzu hiç anlamadan işliyor olması çok çarpıcıydı. Şok ediciydi!

Aradan bunca yıl geçti, koku mucizesi hala alttan işlemeye devam ediyor! Bu nasıl olabilir? Düşünüyorum…

1. Kokunun bilimsel çözümü hala yapılamamış olabilir. Bilim henüz çözemediği şeyler hakkında üç maymunu oynar;  görmedim duymadım bilmiyorum (koklamıyorum-u bile es geçmişler, bu dört maymun olmalıydı)! Oysa mekanizma çözülmemiş olsa bile etkileri ortadadır, yani sonuçlar somut! O halde bu konu neden eğitim sistemine dahil edilmiyor?

2. İkinci olasılık bu mekanizmanın şifreleri bazı odaklarca çözülmüştür ancak insanlar bundan haberdar edilmez tam tersine bu bilgi onları manipüle etmek için kullanılır. Belki böyledir, kimbilir?!

Kişisel gözlemlerim çerçevesinde; erkeklerin koku alma duyusunun kadınlara oranla belirgin olarak az gelişmiş olduğunu söyleyebilirim. Koku alınmadığında onun yeri ne ile doldurulur? Bu bence sorulması ve cevabının beklenmesi gereken uygun bi konu ve an!

İnsanlara dıştan takma bir düşünce/zihin mekanizması ilave edildi diye koku önemini kaybetmedi! Tam tersine farkındalığın ötesinde bırakıldığı için faydasından öte tehlikeler içermeye başladı.

Koku almayan insan için hayat anlamsızlaşır, bunu bilir ancak aklımıza getirmeyiz. Örneğin grip olunduğu zamanlarda insanın fiziksel rahatsızlıktan öte duygusal bir bunalıma düşmesi adeta geçici bir depresyon geçirmesi bu sebepledir;  grip-nezle olduğumuzda koku alamayız! Agatha Christie gribi olağan intihar sebeplerinden saymıştı 🙂

Zayıflama konusunda en etkin yöntem koku alma duyusunun perdelenmesidir bana göre, ancak dikkatli olmak lazım; koku perdelendiğinde yalnız fizik bedeniniz değil diğer bedenleriniz de zayıflamaya hatta zafiyete maruz kalabilir.

Bu konu gerçekten bana en az  rüyalar kadar önemli görünüyor, katkılarınızla biraz daha araştırıp gözleyelim, bakalım ne olacak?

**

Koan:  Sıra dışı bir cümle normal mantıkla çözülmesi olanaksız bir bilmece- Go oyunu literatüründen-

Koku mucizesi-devam

Konu başı: https://blog.sonsuz.us/?p=1443

İnsanın koku alma duyusu çok iyi koklayan canlılar ile az koklayan ya da hiç koku almayan canlılar arasında bir yerdedir. Ancak, insanın koku derinliği koku alma yeteneğinde değil de, kokunun bağlantılarında ortaya çıkar. Birincisi, koku duyumuz, diğer dört duyumuzun aksine, doğrudan beynimiz üzerinden gerçekleşir. Yani, koku organımız olan olfaktör sinirler beynimizin ön parçasının doğrudan uzantılarıdır. Bir başka deyişle, kokuyu beynimizi kokuya daldırarak ve değdirerek alırız. Burnumuzu bir kokuya uzattığımızda beynimizi yakınlaştırmış oluruz. İkincisi, koku duyumuz beynimizin duygusal durum merkezi, hafıza, tat alma ve nörolojik dengeden sorumlu bölümüyle ilişkilidir. Koku duyusu konuşma merkeziyle ya da beynin bilinçli kısmıyla çok az ilişkili olduğu için, kokuyu ölçmekte, tanımlamakta, anlatmakta, ayırmakta hayli zorlanırız. Koku bunca müphemliğine karşılık, koku duyusunun derin duygu durumlarını harekete geçiren, ince ve eski hatıraları uyaran, hazzı ve hırsı artıran karşı konulmaz ve kesin bir etkisi vardır üzerimizde. Konuşmamızı, görmemimizi, işitmemizi, dokunmamızı kontrol edebiliriz belki, ama kokunun üzerimizdeki etkisi hesaba gelmez. Taze biçilmiş çimen kokusuna tepkisiz kalmamız mümkün mü? Sıcak ekmek kokusuna iştahsız durabilir misiniz? Baharda leylak kokusu alıp götürmez mi bizi uzaklara?

Her duyu insan bedeninde bir etkilenmeye denk gelir. Görmek, ışığın gözün retinasına değmesidir, işitmek sesin kulak zarına çarpmasıdır, dokunmak bir cismin tene değmesidir. Peki ya koklamak? Kokuyu, bir etkilenme olarak tanımladığımızda diğer duyusal etkilenmelerden daha derin, daha kalıcı ve daha az kontrol edilebilir bir etkilenme yaşadığımızı görürüz. Kokunun kendisi ne kadar şeffaf ve belli belirsiz ise, etkisi o kadar somut ve aşikârdır. Tıpkı bir okyanus gibi; kıyısında durunca, sakin ve düz görünür, ancak içinde esrarlı bir derinlik ve tanımsız bir enginlik saklar.

Onun için de, bir annenin yıllar sonra kavuştuğu çocuğuna gerçekten annesi olduğunu anlatamamasını, aradan geçen yılların anne-çocuk sıcaklığını küllendirmesini dillendiren Okyanus Kadar Derin filminin kırılma sahnesi bir sedir ağacının kokusuyla başlar. On yıl önce kaybolup ailesinden kopan çocuk, annesine ve ailesine bir türlü ısınamamıştır. Sadece oğlunu değil evladının yakınlığını da yitiren anne bir gün evdeki eski sedir ağacından yapılma sandığı açınca, kokunun o derin ve ince sihri işlemeye başlar. Çocuğun yıllar önce hafızasına kaydedilen bu kokuyla, annesine ve ailesine duyduğu âşinalık ve yakınlık yeniden inşa edilir, yeniden ihya olur. Sanki ılık bir kucaklayıştır koku, sessiz ve hızlı bir yolculuktur ruha doğru. Yitirdiklerini ihya eden, ölüp gitmişlerin yeniden dirilmesine vesile olan bir bahar gibidir.

Ünlü nehir romancısı Marcel Proust’un da, çok eskilere doğru olan yolculuğuna ‘çaya batırılmış bisküvi kokusuyla’ başlaması aynı sırdan olsa gerek. Koku, en derin ve en kalıcı hafızaya denk geliyor. Şimdi, bu satırların yazarı olarak, ceviz sandıkta bekletilmiş elmaların kokusuyla çocukluğumun sohbet dolu kış akşamlarına gidiveriyorum. Taze bir menekşe kokusuyla ilkgençliğimin bahçelerine koşuyorum. Kurşunkalem ve kâğıdın kokusuyla okul yıllarımın tatlı hatıralarına uzanıyorum. Koku, âdeta ruhumuza yerleşmiş ilâhî nefha; değer değmez bizi yeniden ihya ediyor gibi. Kokuyu soludukça, ruhumuz yeni baştan ihya üfleniyor.

Bitkilerin koku veren kısmına, ‘öz’ ya da ‘ruh’ anlamında ‘esans’ (essence) denmesi, kokunun maddeye bağlı ancak maddeden öte bir cevher olduğunu haber veriyor. Koku anlamındaki ‘rayiha’ kelimesinin, ‘ruh’ kelimesiyle akrabalığı da bu sırra dayanıyor olmalı ki, söz ve mânânın üstadı Bediüzzaman Said Nursi’ye, tam da meleklerden bahsederken, “Ervâh-ı tayyibe revâyih-ı tayyibeyi sever” gibi şiir kokan bir cümle söyletmiştir: Güzel ruhlar, güzel kokuları sever. Belki tersi de doğru: Güzel kokular güzel ruhlara siner.

Koku, ruhtan ruha ulaşan bir ‘kimyasal iletişim’ biçimi ve tenden de ötede gerçekleşen bir ‘kimyevî dokunma’ işidir. Kokuyu algılarken burnumuzun dibine yerleştirilmiş özel sinir uçlarında bir dizi ‘kimyasal reaksiyonlar’ olur. Ancak, kokunun kendisi, bu kimyasal işlemden başka birşeydir ve hâlâ daha sırrı çözülebilmiş değildir. ‘Kötü koku’ veren moleküller ile ‘güzel koku’ veren moleküller arasında, insanı itmek ve iğrendirmek ve insanı kendine çekip teshir etmek gibi bir büyük farklılığa denk gelecek bir farklılığın olmaması, maddenin koku için sadece bir ‘bahane’ olduğunu akla getiriyor. İnsan bedenine ruhun üflenmesi gibi, maddeye de rayiha üflenmiş olmalı…

Rayiha ile ruh arasındaki bu tatlı âşinalık hâli ve bu derin tanışıklık gerçeği, ikisinin de aynı nefhadan geliyor olması olamaz mı? Şu kadar ki; kokunun bunca derinlere nüfuz etmesini bildiğimiz verilerle açıklayamıyor araştırmacılar. Burun iç yüzeyindeki her koku nöronu sadece 60 gün kadar yaşadığı halde, koku hafızamız nasıl oluyor da bu kadar uzun süreli ve bunca kapsamlı olabiliyor? Bildiğimiz kadarıyla, kokuya algılamakla görevli bir nöron hücresi, öldüğünde, arkasında varis bırakmıyor. Bunun yerine, nöron hücrelerinin bulunduğu tabakanın bir altındaki kök hücrelerden yeni hücreler yaratılıyor. Bunun şimdiki açıklaması, koku algısının beynin daha merkezî bir yerinde gerçekleşmesi ve belleğe aktarılması şeklinde. Yani hücreler ölse de, gidenlerin de gelenlerin de beyin içinde bağlantı kurdukları yer aynı. Ancak sırlar bununla biteceğe benzemiyor. Kokunun insan davranışını etkileyişi nasıl oluyor? Koku bilgisi beyin içinde nasıl kodlanıyor? Beynin alt merkezlerinden beyin zarına nasıl aktarılıyor? Kokunun beyindeki bağlantıları neden bu kadar merkezî bir konumda?

Kokunun bunca merkezî konumuna ve derin etkisine karşılık, sosyal hayatımızda kokunun rolüne az da olsa burun kıvırıyoruz! Batı medeniyetinde koklama duyusu uzun bir süre ‘ilkel bir duyu’ olarak bilinegeldi. Ancak Doğuda tütsü dumanları arasında, gül kokuları gölgesinde bir rayiha cenneti öteden beri olageldi. Tıpkı ışık gibi, koku da doğudan yükseldi. Doğu ile Batı arasındaki ‘İpek Yolu’ ipeksi dokunmanın tarifsiz zerafetini ve sonsuz yumuşak tadını Batıya taşırken, ‘Baharat Yolu’ çeşnilerle birlikte kokuları da, koklamaktan utandırılan Batılı insanın burnuna sokuverdi. Hızlı yaşamanın ve sayısal çokluğun hüküm sürdüğü Batı, dokunmaya ve koklamaya ne kadar uzaksa, ince yaşamanın ve niteliğin egemen olduğu Doğuda koku o denli merkezî bir yerde olageldi.

Bu yüzden, varoluşunu ve dolayısıyla var edildiği gerçeğini unutan Batı felsefesinin iki ünlü temsilcisi Darwin ve Freud’un, tam da ‘şimdi ve burada’ yaşadığımızı ve var edildiğimizi bize hatırlatan kokuyu ilkellik olarak bir kenara itmelerine, keskin bir varoluş tadı veren kokunun insan ruhundaki esintisine burun kıvırmalarına şaşmamak gerek.

Aslında, koku, hayatımızda sürekli işlev görüyor; ona öylesine alışığız ki, tıpkı balıkların suyu unutmaları gibi kokuyu da unutuyoruz.. Dilimizde koku alamama hâline denk gelen doğrudan bir kelime yoktur meselâ. Sesi duyamama durumunda ‘sağır,’ ışığı görememe hâlinde ‘kör’ oluyoruz, ama kokuyu alamama hâlinde birşey değiliz. En fazla biz doktorların yedekte tuttuğu bir tabirle anıyoruz koku körlüğünü ya da sağırlığını: ‘anosmi.’ Oysa hayvanların dünyasında koku, ses ve ışık kadar ‘hayatî’ öneme sahip. Bu konuda en âşina olduğumuz köpekler ve fareler yiyeceklerini koklayarak ‘görüyorlar,’ çevrelerinin sınırlarını kokuyla çiziyorlar, kendi çocuklarını ve eşlerini kokularından tanıyorlar. Karınca ve arı gibi sosyal hayvanlar nereye gideceklerini, nasıl davranacaklarını kendi aralarında yaydıkları kokuya göre belirliyorlar, kokulu kimyasal sinyaller sayesinde kuruyorlar cumhuriyetlerini. Şu halde, “Hayvanlar koklaşa koklaşa anlaşır” sözü haklılık kazanıyor. Biz insanlar ise çevremizi daha çok göz ve kulaklarımızla algılıyoruz. Burnumuzu pek işin içine sokmuyoruz. Kokulu uyarılara çoğunlukla önem vermiyoruz. Nedense, koklamada ‘köpeksi’ bir aşağılık ya da ‘fare gibi’ ezilmişlik duygusu vehmediyoruz.

Şükür ki, koku duyusunun bitimsiz derinliğini dilimiz metaforlarla itiraf ediyor. Koklamak, müphem ve sezgisel algılamamanın bir ifadesi olarak tekrarlanıyor sık sık. “Havada tuzak kokusu var,” “Memleket burnumda tütüyor,” “Para kokusu alıyorum” gibi ifadeler, koku hafızasının uzunluğuna ve genişliğine eşlik eden şuuraltı derinliğe göndermeler yapar. Bir olayı ‘olmadan önce sezmek’ gibi metafizik algılamalar koku algısının dayanılmaz kesinliği ile ifade edilir.

Diğer taraftan, insan-insan ilişkisinin mahrem yakınlıklarında koku olağanüstü bir ‘temas’ vesilesi olur. Örneğin, anneler bebeklerine has kokuyu bilirler, bebekler de annelerini kokularından tanırlar. Anne karnında ilk hissettiğimiz şey kokudur; içinde yaşadığımız amniyon sıvısının kokusu… Yaşadığımız ortamlardaki kokular, sağlık ve mutluluk hâlimizi derinden etkiler. Kokunun özellikle cinsel duygular üzerindeki tanımsız fakat karşı konulmaz etkisi, modern zamanların parfüm sanayiini doğurmuştur.

Aşklara ve iştiyaklara konu olan edebî metinlerde çiçeklere yüklenen onca mânânın sadece çiçeğin rengiyle ve güzelliğiyle sınırlı kaldığını düşünmemek gerekir. Bir çiçeğin adının zikredildiği her yerde, çiçeğin kokusunun yaydığı o âşinalık duygusunun, koku hafızasının bir anda çağırdığı vuslat lezzetinin de sözün arasına ruh gibi nüfuz ettiğini hatırlamalı. Derin özlemleri ifade eden, ‘burun sızısı’ anlamındaki ‘nostalji’ kelimesi, söze sığmayan duyguların kokular gibi soluklanabildiğini haber verir. Koku, sanki duygulara renk veren bir zarf gibi, ruhanî halleri buğulaştıran bir cam gibidir.

Ne güzel ki, dünyamızda ruhun sızıntısı olan ıtır da, sonsuzluğu yankılandıran ışık da hep aynı yerde buluşuyor. Çiçekler üzerinde… Yapraklarda ışığın emilip renge ve kokuya bürünmesinin ardından, çiçeklerin ‘gül yüzü’nde renk ve rayiha bütünleşir, en sonunda meyvelerin latif teninde, leziz etinde eşsiz bir renk-rayiha-lezzet buketi sunulur.

Bir meyvede buluşan koklama, tatma ve görme duyuları, koku duyusunun aslında insan hayatındaki gizli fakat temelli, vazgeçilmez fakat kolayca unutulur rolüne işaret eder gibidir. Zira, koku renge can katar, tada derinlik kazandırır. Koku duyusunu bir şekilde kaybedenler, yıllar içinde damak tatlarını ve sonunda görme zevklerini de yitirirler. En azından burnumuzun koku alma kabiliyetini yitirdiği nezleli günlerimizi hatırlarsak, yemeklerin tadının koku olmaksızın uçuverdiğini de hatırlayabiliriz.

Dr Senai Demirci