AV II

sonsuz çemberler çiziyorduk. İç içe… Her defasında daha çok daralan, daraldıkça detaylanan… Koşuyordum. Kaçmam gerektiğini düşünüyordu. Oysa sadece koşuyordum. Erki hissetmek istiyordu. Saygı duyuyordum. Zaten çok sıkılmıştım. Bir av gibi ölmemin ikimizi de çok mutlu edeceğini düşündüm.”
AV II

Çünkü takip ediyordum. Onu takip ederek geldiğim yer bir tesadüften çok; onun, olmamı istediği yer. Bunu biliyorum ve nasıl kendini avından ayırır bir avcı asıl sorun bu. İç içe geçen iki çemberin kusursuz ahengi içinde sanırım kayboluyorum, sanırım yeniliyorum ve sanırım derimi yüzüp sıcak karnıma elini sokup kemiklerimle gece ateşin başında eski bir ritüelle hades’i ziyaret eden o olacak ve kesinlikle kurtarmak için gideceği ruh benim ruhum olmayacak. Bunu biliyorum.

—Sanıldığı kadar görünmez değildir kuytu bir ormanda gece. Gecenin içindeki tehdit. Kan ve ter kokusu. Tiz kahkahalı tekinsiz bir gezinti. Sanıldığı kadar değildir.-

Gece, ne kadar da büyük bir korku ve özenle dinlenirdi sesler. Karanlıkta hiçbir ses tanıdık değildi ve tanıdığımızı düşündüğümüz sesler kesinlikle tanıdığımız varlıklara ait değildi. Muhteşem karmaşa.

Ve ormanın kuytularında avcılar kuşların yuvalarını dinleyerek buluyordu. Susmayı öğreninceye kadar ölmek gerekiyordu, yaşayabilmek için türünüzün bir an önce öğrenmesi ve de…

Gerçekliği, içine git gide küçülen dairelerle çeken dip akıntısı. Korkacak bir şey olmadığını söylemek sanırım yersiz olacak. Ama öyle. İlkel olanın, zihninizin ve bedeninizin sınırları içinde varlığını sürdüren uyuma(-ki bunun için uğraşmıştık. Bilginin verdiği acıdan haz alışımız bu uyum içindi.)saldırdığını düşünüp vahşet anınıza bilgece bir tavır takınarak bakmanız korkunç değil komik olabilir ancak.

Bunu öğrenecektik.Ormanın derinliklerinde dönüş yolunu bulabilmek için kusacaktık.kusacaktık…ve takip bittiğinde kesinlikle ölmek isteyecektik……………………………………………………….

“sizi daha önce görmüş olmalıyım. Sizi de.

Daha önce de burada olduğuma dair izler var burada…sadece anımsamıyorsunuz beni..”

İşaretleri nasıl okuduğunuz, yorumladığınız ve ne kadar doğru takip ettiğiniz önemlidir. Sizi üzmek istemeyiz ama takip daima izafidir.

Siyah leoparımın ardından ilerliyorum ormanın derinliklerinde. ona ulaşmalı ve şöyle demeliyim: kararlı salınımlarla döndüğüm ve çemberimi çizdiğim ateşe bilincimi değersiz ama çok değersiz ve kesinlikle bütün olmayan bir emanet gibi sunmak istiyorum.ne kadar da ince sınırımızı çizen, bizi birbirimizden ayıran çizgi.bir adım daha atarsam sen olacağımı hissediyorum.izin vermiyor ilkel asaletin,daima geri çekilmek zorunda kalan ben oluyorum ve biliyor musun anlamayı istemek senin yaratılışından çıkartılmış

Kan kaybetmeliyim. Kan kaybetmeli ya da. İzini sürmeliyim. ve kabul ediyorum tüm olacakları. Şiddetimin gerisinde yok oluşumdan alacağım haz gülümsüyor. Sonsuza dek acı çekmek için tanrı olmak gerek. Sonsuza dek acı çekmek için tanrı olmak.(ilerliyorum kuytu ormanımda)sonsuza dek acı çekmek için tanrı.(bir adım daha atınca birleşecek tüm eksik parçalar)sonsuza dek acı çekmek için.(biliyorum)sonsuza dek acı.(bir adım daha)sonsuza dek.(ayaklarımın altından kayıyor yeryüzü)sonsuza.(düşüyorum)…Göz göze geliyoruz. Saldırmıyor bile.

Kuşkusuz kaçabilirdim, kaçmayı deneyebilirdim,saldırabilirdi ,yenilebilirdim, kısa ve huzurlu bir son olabilirdi.koşuyorum.koşuyorum.

Koşuyorum(ayak bileklerimden öç alıyor çalılıklar )

Koşuyorum(göğsümde hırıltıyla takip ediyor sesim beni)

Koşuyorum(hırıltıyla takip ediyor başka sesler beni)

Koşuyorum(karanlıkta gölgeler yolumu kesiyor)

Koşuyorum(bir rakun öfkeyle ortasından geçiyor koşumun)

Koşuyorum(karanlıkta her şey bir çift göz)

Koşuyorum(kendimi izlediğimden şüphelenerek)

……………………

Çember.kusursuz geometri.çiziyorum.iz bırakmak.hiç de akıllıca değil.iz bırakmak sizi ölümsüz kılmaz.takibinizi ve öldürülüşünüzü kolaylaştırır.çünkü emin olun izinizi süren daima sizden daha bilgedir.Ve ayırıyorum kendimi izlerimden.gizliyorum henüz hiç tanığı olmayan parçalarımı.kendimden gizlenerek av ya da avcı olandan kaçıyorum.hangisi?.uzun,kaygan ve kesinlikle ilkelin yitirilişinin son ve en büyük zinciri olan dilimi kopartıp yadsıyorum kusursuz ve parlak,ancak tabiatın bir yedeklemesi olabilecek yapay gerçekliği.koşuyorum.ayaklarımın altından kayıyor yeryüzü.bir avcı silahını doğrultuyor uzakta sadece elleriyle asla öldüremeyeceği avına.sesini duyuyorum avcımın.geceyi ter ve sıcak bir koku ikiye bölüyor.koşuyorum.gücümün ve acizliğimin.gücümün ya da acizliğimin sırrına ererek ölmeyi ya da öldürmeyi diliyorum.

Kıpırtısız ve endişeli

Kıpırtısız ve korkak

Kıpırtısız ve ümitsiz

Kıpırtısız ve sakin

Kıpırtısız ve dingin.sonsuz dingin. Daha önce öldürdüklerimi anımsıyorum ansızın.

güzel sözlerle öldürülerek değerli olduğunu düşünmeyi son ana kadar isteyebilecek denli zavallı olduğunu derinden bilen avların başka vakitler başka yerlerde,şiddeti sonuna dek kullanmak avcılığın vazgeçilemez kuralıymış gibi avları üzerinden rüşt ispatlayarak gövde gösterisinde bulunuşları nasıl açıklanabilir.ve her şey ne kadar da süslü,naif bir katliama dönüşürken.karanlık ve gürültülü kuytularına çekilebiliyor oluşları……

Çekiliyorum bir kez daha geriye.daha geriye.beni olmamış kılacak hattın gerisine.var oluşa ait tüm algılarımın silinişini izliyorum.kutsal bir suda.suda halkalar oluşturan bir taş gibi zihnim. Karanlık.Hızla geriliyor bir damar incecik.sinir uçları arasında hızla gidip gelen yıkıcı güç..Hiddetin ve şiddetin ince çizgisinde beni sonuma götürecek avcımın izini sürüyorum.izler..kelimeler.kelimeler.

Kelimeler izler

Kelimeler dinler

Ve asla anlatmazlar.

siyah ve bu son kuytuda şimdi ben bir öncekiyim ve çağırıyorum gelecekten sonumu.bu kuytuda beklediğim; bir kurtarıcı değil.ağır ve kararlı salınımlarla gözlerime bir sır veriyormuş gibi bakıp bu sonsuz eksilişi dindirecek olan.

Bir tapınağı ve o tapınağa ait kutsalı terk ettim ve çağlar öncesine ait bir hayvanın sesiyle ağlayarak lanet olası avcımın beni bulmasını bekliyorum.kesinlikle buradan başka bir yere gidecek değilim.

Karanlık ve kalabalık bir uykudan çıkıp gelmis gibiydi yüzü. Daha fazla kaçmak için nedensizdim….

AV I

Sinirlerinizi asıl bozan bir neden bulamıyor oluşunuz. oysa sakin ve bir bitki kadar dolaysız bakabilseniz bunun gereksizliğini siz de fark edecek ve o ana kadar görmemiş olmaktan dehşete düşeceksiniz. Bütün var oluş izlerinizi silecek olmamız burada olmayacağınız halde neden rahatsız ediyor ki sizi. Hızla tohuma kaçmak, döl tutmak istediğinizi biliyoruz fakat bilmelisiniz ki sayılar, çokluklar tekil bir bilmecenin işini zorlaştırmaktan başka bir işe yaramaz. Ormanın derinliklerinden size seslenen kederli avınızın ya da hiddetli avcınızın aynı varlık olabileceği düşüncesi sizi ne kadar da mevsime paralel yaşantısını tamamlayan bir bitki kadar sessiz kılıyor. Kabul etmelisiniz. Bu yüzden öldürmüştünüz. Gücünüzün, şiddetinizin bir başka varlık üstünde sınanışı sizin için yeryüzünü güvenli ve yaşanır bir yer gibi kılıyordu. Oysa şimdi size seslenen, büyülü sözlerle sizi çağıran bu bilinmez özne belki de şiddetinize maruz kalacak nesne sizi kendinizle sınayacak denli ilkel bir güdünün hizmetinde. Var olmaya sizin yüklediğiniz anlamları yüklemeyen biri için sizin ölümünüz ya da kendisinin katledilişi sanıldığı kadar üzücü değildir. Bunu bilerek ilerlerken kendinize acıyor oluşunuz, tüm kâinat nazarında yüce değerlere sahip bir varlıkmış gibi davranıyor oluşunuz sizi tabiat nezdinde sadece daha çok zavallı göstermekten başka bir işe yaramayacaktır. Nasıl unutursunuz gümüş tepsilerde sunuluşunu izlediğiniz görkemli ve belki sırf o halde durduğu için asil kurbanlarınızın yarım, öfkeli ve şiirsel bir akde ait gözlerini… hasmınızın öldürülüşünden aldığınız hazzı gizleyebilecek kadar aittiniz türünüze ve artık uzun bir geceye günah çıkartmalısınız.amen.

Bunu siz tasarlamadınız biliyoruz.ama dilediniz ve biz sezdik.ve tüm bu dekor sizi biraz olsun maddenin tabiatıyla gizlemek içindi.şimdi sıkıldık.artık ölümsüz ve sonsuz kutsalmış duruşunuzu izlemek istemiyoruz.sizi herhangi bir tabiat olayından ayıran,özel ve ayrıcalıklı kılan nedir.hayır.tabiî ki siz herhangi bir şeysiniz.bütün canlılara ait hiyerarşide basamağınızı işgal ediyorsunuz.hepsi bu.ne olduğunuzu söylemek güç ama kesinlikle siz bir eşya değilsiniz.değilsiniz değil mi?oysa ne kadar da tozlarını alır oldunuz kendinizin.kırılmamak için pamuklara sarıp kırk günde bir gün ışığına çıkarıp bundan da tebasını selamlayan bir hükümdar kadar mutluk duyar oldunuz.çok iyi saklanmış.küçük hasarları özenli müdahalelerle onarılmış asla yitirilmeyecek eşyalara olan benzerliğiniz sizi emin olun varlığınızın ait olduğu sondan kurtaramayacak.

çünkü çok sıkıldım ve biliyorderinliklerinde kendi sesinizi duymaya başladığınızda yenilirsiniz.

Elbette ki bu takipten zaferle çıkan ben olacağım.iyi mızrak kullanır,iyi işitir,iyi koku alırım.kesinlikle derisini yüzüp kadeh kaldırmak büyük bir haz ve benim gibi biri için çocuk oyuncağı.

Sizi bir av köpeğine bu denli benzer kılan nedir?evet yanılmaz av köpekleri, gözleri keskindir,en derin sesi işitir kulakları ve en gizli kokuları alır burunları ama avcı daima bir başkasıdır ve yanlışınızı düzeltmek için söylüyoruz, asla dişlerinin arasındaki henüz sıcacık avı yemeyi düşünmez av köpekleri.

Burada biraz sonra olacaklardan haberim olmasaydı belki daha az acı çekecektim ve her şey uzun bir öğleden sonra bir talihsizlik gibi görünecek ve belki uysallaşarak saygı duyacaktım son bir an avcıma.oysa şimdi korkuyorum.midem bulanıyor ve hiçbir fikrim yok nasıl av olmaz bir insan.

Ah..bu kadar naif,bu kadar korkulu olmayı nasıl başarıyorsunuz.anlamadığınız şu, bunu düşünmezsiniz yani bu düşünerek çözümleyebileceğiniz, sayısal ya da sözel verileri olan bir problem değildir.belki de ilk ve son kez izleyici olmanın dışında bir anınız var ve siz bunu bile farkında olmadan yaşamayı dileyebilecek kadar talihsiz bir zihinsiniz.neden sizi de tıpkı diğerleri gibi akşam yemekleri, mısır patlakları, gürültüler arasında izleyip unutacaklarını düşünüp üzülüyorsunuz ki.sizi bir öncekinden farklı kılan ne olabilir .elbette anlıyoruz.şiddete tabii ki karşıyız. Tüm kalbimizle. Ama bunları söylemek yersiz.

Siyah ve kalabalığız.çünkü her gün başımızın üzerinden akıp giden karanlık bulutlara benziyoruz.mağaralarımızın girişlerine kurduğumuz tuzaklar işe yaramıyor.nihayetinde öğrenen hep biz oluyoruz. Sonsuz belleği tabiatın.aslında bütünüyle bildiğimiz her şeyi ilk günden.ilk andan.bir çığlıkla böldüğümüz kendimizi.kendimizi ayırdığımız bir çığlıkla sonsuz kutsal,kusursuz ve muhteşem sadelikten ve yola sezerek devam etmek zorunda kaldığımız.gülünç değil mi. Aslında hatırlamak değil bu unutmak.tekrar tekrar.yaşayabilmek için.gülünç.evet hem de çok gülünç.detayları anımsayamıyorsak bilgi tehlikelidir.şiirsellikle yitirilen bellek.sayıların ve sözcüklerin çoğalan,çoğalarak büyüyen kaosu içinde karşılaştığımız her fırsatta mağaranın girişine götürüp bulutları gösterdiğimiz kendimiz aslında bir başka tasarının nesnesi olabilseydi bu denli acı çekmeyecekti.evet.elimde parlayan ve ışıltısıyla görüş ve takip mesafemi daraltan bu objeyle kendime benim dışımda,benden ayrı bir özne gibi davranarak yalnızlığımı ve karanlığımı alt etmeye çalışıyorum.ah ne kadar da eksik hatırlıyoruz her şeyi ve kayıtsız bir bellek için neler vermezdik ya da kusursuz.

Şeklimizi yitirdik.amorf bir duruşla selamlıyoruz birbirimizi.çokluğa ve sayılara ihtiyacımız var çünkü karanlıkta bizim olmayan bir ses duymazsak daha fazla ilerleyemeyeceğiz.

Siyah leoparımı tanıdım.karanlıkta beni bu kişiliksiz sürüklenişten kurtaracak olan özne bu.

-sonra tabiat ananın bir sürü meyvesi varmış.çocukları aç kalmasın diye.bahar gelince türlü türlü kurtlar türlü türlü kuşlar hep bu meyvelerden yiyerek kışa hazırlanmış ve uslu durmuşlar.hiç kimse de kırmızı başlıklı kızın sepetine göz dikmemiş.

Büyülü ve ilkel bir benlikten çalınmış sözlerle yaktığınız ateşin başında ne yapacağınızı bile bilmeyen ve hiç de tanrısal olmayan bir his eşliğinde birbirinizin kanını içiyorsunuz.ve tüm bunlar olurken nasıl da bir vahşet sahnesi gibi görünüyor gözlerinize bir çakalın bir karacayı parçalayışı.bunu anlamıyorsunuz.bunu aklınız almıyor

Marcel Nerede/bölüm II

-Peki, o halde Marcel’e ne olduğunu siz söyleyin. Günler ve geceler boyu konuştuğunuz, Varka ile Gülşah’tan söz ettiğiniz de yalan değil herhalde?

—Marcel’in bir oyun kahramanı olduğunu afişte gördüğünüz adamın ben olduğumu ve bu nedenle bana Marcel diye seslendiklerini yalanlayacak değilim. Ama inanın bundan sonrası algılayamayacağım kadar fantastik.

—Bakın beyefendi. Ortada kaybolan biri ve kendisini onun rolünü oynamakla görevli sanan ikinci bir kişi -ki bu siz oluyorsunuz var. Ve inanın size nasıl seslendikleri umrumda değil.Tekrar soruyorum Marcel nerede??!

—Şehir merkez postanesinde Marcel’e gönderilmiş 54 mektup var ve görevli eşkalinizi tanıdı.

—mektuplarımı mı okudunuz?

—marcel’in mektuplarını. Bu ne şimdi. Bakın beyefendi bu şekilde davranmaya devam etmeniz işleri karıştırmaktan başka hiçbir işe yaramaz ama ben cevapları hep bulurum. Beni anlıyorsunuz değil mi?

—Anlamaya çalışıyorum.

—Gelelim Marcel’in bir oyun karakteri oluşuna. Şehir tiyatrolarındaki kadrolu işinize alkol bağımlılığınız nedeniyle altı ay önce son verilmiş. Hımmm. Şurada olacaktı… hımmm. Ha evet. İşte. Kurul kararıyla….falan filan…. Tazminat bedeliyle… hıııı. Sonra. Elbette çok üzücü bir olay. İntiharınız… Sen o kadar yüksekten atla. Büyük bir travmanın ardından yaşama dön ve şimdi de sorgulan. Sizi cidden anlıyorum. Sonra bir telefon. Eşkalinizin şüpheli şahıs diye merkeze bildirildiği. Bir ayda 23 kez merkez postanesine gidişiniz. 54 farklı adres 54 sahibi bulunamadığı için geri dönen mektup ve bir kayıp.

—bakın size istediğiniz cevapları vermem ancak soruları anlarsam mümkün olacak. Tam olarak neyle suçluyorsunuz beni.

—suçun tam olarak adını koymak hiçbir zaman bizim işimiz değildir beyefendi. Her şeyin bir sırası vardır değil mi ama?

-??!

-bir kez daha soruyorum; Marcel nerede beyefendi??!!

—Mektupları iletmek için sormuyorsunuz sanırım.

—Bakın siz eğleniyor olabilirsiniz ama sanırım henüz durumun vahameti hakkında bilgi sahibi değilsiniz.

—ben de tam o bilgiyi öğrenmek istiyorum işte.

—Hayır, anlamıyorum farklı postanelere gitmek de mi gelmedi aklınıza.

—neden farklı postanelere gitmem gereksin ki.

—şu sebeple beyefendi. Ortada 54 farklı adres. 93 adet postanede kayıtlı Marcel abonesi. Yine 54 kayıtlı iade mektup. Hepsi de şehir içi adresli.

—öyle sanıyorum ki bana sadece kamu davası açabileceksiniz memur bey çünkü bu olay sizin terfinize neden olabilecek bir şey değil. Yani üzgünüm. Mektuplar postaneye gitmek, postaneye gitmek şehre inmek, şehre inmek bulvar pastanesinden üzümlü ayçöreği almak, bulvar pastanesinden üzümlü ayçöreği almak çay içmek için pétit kare’ye oturmak, çay içmek için de pétit kare’ye oturmak insan içine çıkmak için bahaneydi sadece. Sadece bahane bunu anlıyor musunuz?

—Sadece bahane mi?

—evet. Takıntılarım var benim. Yerine getirmek durumunda olduğum işlem basamaklarım. Böyle yürürüm örneğin. (ayağa kalkar üç adım bir küçük es hemen ardından hızlı bir adım ve ardından ayağın daha uzağa uzandığı ikinci bir adım. İlkinden daha kısa bir es. Etrafa bakıyormuş gibi. Kısacık bir duruş. Dükkânlar. Camekânlar. Taşıtlar. İlanlar. Duvarlar. Kediler. Köpekler. Karşıdan karşıya geçenler. Koşanlar. Birine çarpıp duranlar. Vs. vs. bakıyormuş gibi. Ama her seferinde birisine bakıyormuş gibi. Sonra tekrar. Üç adım bir küçük es fazla dikkati çekmez.)

-…

—Marcel sadece bir oyun kahramanı. İntiharımın ardından oynadığım ilk oyunculuk kariyerimde ise son oyunun kahramanı olduğu için.

—ifadesine bakılırsa komşunuz marcel’le konuştuğunuzu söylüyor. Bunu da takıntılarınıza paralel şizoid bir durumla açıklamayacaksınız umarım.

—hayır. Marcel’le konuşmak yan anlamlı bir şey burada. Yani onu anlarsanız sahneleyebilirsiniz değil mi?

-…?

—söyleyebileceklerim bu kadar. Dolayısıyla bulmanız gereken bir marcel yok. Şehir postanesindeki zarif hanımları rahatsız eden bir ben var hepsi o kadar.

—siz öyle sanın.

-???

—terfim konusunda da bu kadar acele etmeyin isterseniz.

-Marcel’e ne olduğunu söyleyeyim. Hepsi gibi okundu ezberlendi hatırlandı sahnelendi makyajı silindi ve bitti. İnsanlara biletlerinin tamamen zamanlarınınsa kısmen bedelleri ödendi. Bu kadar. Sizin kimi aradığınızı bilmem için çaba sarfetmemi ama benim kimden bahsettiğimi anlamak için hiç zahmet etmemeyi tercih ediyor oluşunuzun meslekte geçirdiğiniz uzun ve yorucu yıllarla bir ilgisi var mı bilmiyorum ama çok saçma.

-ben sizi inanın hiç merak etmiyorum beyefendi. İlgilendiğim şey 1,70 boylarında kumral, kahverengi gözlü, 27 yaşlarında bir Marcel ve inanın o gerçek.

  • gerçek Marcel! Size şunu söylemeliyim hayatım boyunca hiç gerçek Marcel tanımadım tıpkı gerçek bir ıssadore, florance , ısac tanımadığım gibi.

  • tanrım. Felsefe için doğru bir zaman olduğunu sanmıyorum beyefendi.

-Tanrım aklımı koru! Felsfeden bahseden kim. Sadece zaman değil doğru yer ve insan da değil. Saydığım isimler karakterler. Yani cisimsiz ya da doğru bir ifadeyle cisimleri değişebilir karakterler. Öte yandan gerçekten hiç Marcel isimli tanıdığım biri olmadı.

-…..

-sizin için bir kez daha özetleyeyim. Marcel bir oyun karakteri ve benim fütursuzluğundan oldukça ilham aldığım bir karakter. Şehir postanesine Marcel’e mektup göndermek için inişim özetle şehre inişim için bir mazaret hepsi bu. .olmayan birini var etmek.

-öte yandan var olan gerçek birinin yokluğuyla ilgili olduğunuzdan şüphelenilmesini nasıl açıklamamı bekliyorsunuz raporlarda. …..Adam kaçık, hayali bir Marcel’e mektup yazmış geri kalan her şey bir tesadüf. Bu mu?

-bence gayet iyi.

-………

-ha bu arada tam sayıyı hatırlamam elbette güç olacak ama ben 54 mektuptan fazlasını gönderdim…

BÖLÜM III

Elbette marceli tanıyorum.

İnkar etmiyorsunuz yani…(tutanağa böyle geçilsin lütfen diye direktif vererek)

Hayır, elbette inkar etmiyorum, neden edeyim ki.

Kendilerinden 72 gündür haber alınamıyor desem.

Şehir dışındadır belki..sıklıkla çıkar.

Bakın beyefendi bir insanın ailesinin bile onun nerede olduğunu 72 gün boyunca bilmemesi için o insanın büyük olasılıkla gezegen dışına çıkması gerekir…sizce de öyle değil mi…

Yani..

Yani mi

Evet yani.

Yani bu kadar kayıtsızca yani….üstelik arkadaşınız kaybolsa bile mi

Öncelikle marcel için “arkadaş” ifadesini kullanmak pek doğru olmayabilir zira “arkadaş” olduğumuzu söylemedim.

                                  Devam edecekJ

Marcel Nerede….

İşte. Buradan izlemiştim sizi. Tam bu noktadan. İçeriden birine bir şeyler söylüyor gibiydiniz.

-konuşuyor muydum.

—tam anlamıyla konuşmak denemez buna…

-..?

—dinliyor gibi yapmak sanırım daha doğru bir ifade olacak.

—akademisyen misiniz?

—hayır. Neden sordunuz?

-….gibi yapmak sanırım daha doğru bir ifade olacak. Bu diğerinden daha belirgindir. Bunu doğrulamak mümkündür. Mümkün müdür ya da..vs.

—hayır, ben sadece kelimeleri dikkatli kullanmaya çalışıyorum.

—anlıyorum.

—anladığınızı sanıyorum.

—peki. dinliyormuş gibi yapıp ne yapıyordum gerçekte.

—bunu söylemek zor… Bakıyordunuz.

—bakmak?

—evet.

—nereye bakmak, kime bakmak, neye bakmak, neden bakmak, nasıl bakmak…

—o sırada bunu ben de sormuştum kendime. Size bakarken.

—fakat size bakmam olası değil sanıyorum.

—hayır. Varlığımdan habersizdiniz çünkü. Bir tesadüf eseri karşılaşmamız da matematiksel nedenlerle mümkün değildi zaten. Tabi siz şu an burada bulunduğunuz o an da benim durduğum bu noktaya yüzünüzü dönmüş olsaydınız durum değişirdi.

—kendinizi gizleme ihtiyacı duyar mıydınız?

—hayır. Sizin yaptığınız gibi yapmayı tercih ederdim.

—nasıl?

—bakardım.

—anlamaya çalışıyorum.

—anlamaya çalıştığınızı sanıyorum.

—neden bu kadar kuşkucusunuz. Emin olduğunuz, inandığınız şeyler yok mu.

—kuşkuculuk? Hayır, bu kuşkuculuk değil; inanmaya çalışmak. Diğer sorunuza gelince kesin, değişmez kanılara ve bilgilere sahip olunamayacağını düşünmeme karşın kesin ve değişmez sanılara ve inançlara sahibim ve aslında budur öyle görünmese bile beni bilimsel kuşkuculuktan uzaklaştırıp septik biri yapan..ve belki kötümser.

—sizi anlamaya çalıştığımı sanmanızı istiyorum.

—buna benzer bir şeyi daha önce okumuş muydum tam olarak anımsamıyorum ama şöyle demek istiyorum… Bu’dur işte ikimizin arasında konuşulan dil ve bizi iletişim halinde ve birbirimiz için anlamlı kılan. ..

—bunu sevdim.

—tıpkı Cezanne’ın bir meyveyi anlamlı kılışı, bir meyveden şaheser yaratışı gibi…

—bir meyveyi anlamak zor olmasa gerek.

—bu ontolojik açıdan meyvenin mi sizi anlamlı kıldığı yoksa sizin mi meyveyi anlamlı kıldığınız sorusuna verilecek cevapla değişebilecek üstelik Cezanne örneğinde üzerinde biraz daha dikkatli düşünülmesi gerekilen bir durum.

— kabalık etmiş olamazsam buraya gelme nedenime dönmeyi isteyebilir miyim?

—elbette. Neden kabalık olsun. Görevlilerin olaydan önce ya da sonra evde sizden başka kimse olmadığını söylediklerini duydum.

—yoktu.

—peki siz.

—bir repliği çalışıyordum sadece.

—peki, sonra o repliği…

—evet. Oyunda sırası gelince diğer repliklere karışıp gitti o da. Zaten bunu ilk kez size söylüyorum.

— belki anlamsız olacak ama repliği öğrenmek istesem?

—aslında durumla ya da olayla hiç ama hiçbir ilgisi yok repliğin Marcel bir ayağı üst üste yığılı boş meyve kasalarının üstünde sigarasını içerek düşünceli düşünceli manava neden bu kadar sıkı bağlıyorsun bunları diyerek ıspanakları gösterir hemen akabinde sigarasını yere atıp ayakkabısıyla gergin bir ifade izlenimi uyandıracak şekilde bir sola iki sağa ya da tam tersi bir hareketle bastırarak izmariti söndürür ve oyun gazeteci çocuğun yazıyor yazıyor Nicola’nın ölümünü yazıyor… üç haftada yitirilen taht… yazıyOoor… sesleriyle devam eder…

—Bolşevik Devrimi’nin hüzünlü bir yanı da vardır.

—Belki. Ama siz de biliyorsunuz ki tarih; olayları böyle değerlendirmez. Pekala bir çar da öldürülebilir herkes gibi ve tarih bunu olabildiğince hissiz anlatabildiği ölçüde objektifdir öyle değil mi?

— haklısınız. Ama hüzünlü bulduğumun Çar’ın ölümü olmadığını söylemeliyim.. Size gelince anlamaya çalışıyorum fakat hak verirsiniz ki çok zor, bir replik ve ardından korkuluğa çıkıyorsunuz.

  • Korkuluk.. İlk kez şimdi düşünüyorum bu kelimeyi. Ne kadar tuhaf sanki korkuya engel olması istenirken korkuyla sarmalanan bir şey gibi.

— evet. Korkuluğa çıktınız. Kollarınızı iki yana açmaya çalışarak kısacık minicik bir denge denemesi yaptınız ki o sırada ben size kırk beş derecelik bir açıdan bakan penceremin önünde hayretten dehşete düşmüş sizi izliyordum ve şimdi düşünüyorum da o an göz göze gelseydik sanırım gerçekten kendimi gizlemek isterdim sizden..

—neden bakmaktan vazgeçtiniz? az önce göz göze gelseydik sizin gibi yapardım demiştiniz.

—Size daha önce size baktığımı hissettirmediğim, bu pencereyi ve buradan görünen şeyleri sizin dalgın siluetinizle anlamlı kıldığımı ve bu pencere önünde saatlerce günlerce ve aylarca çalışırken uzağa bakarken kırk beş derecelik bir açıdan görünen balkonunuzdan sizin bakma eylemimi anlamlı kıldığınızı size daha önce söylememiş olduğum için utanç duyardım ve sanıyorum bu nedenle göz göze gelseydik kendimi gizlemeyi isterdim.

—Bunları şimdi söylüyor olmanız da çok anlamlı bence. Hastanede notunuzu aldığımda şaşırdığımı söylemeliyim. Birkaç ay geciktim ama yine de başarısız intiharımı sizden dinlemek için buradayım. Şahit olduğu olayın nesnelerini öznesine anlatabilecek yegane tanık..! ama şimdi düşünüyorum da varlığınızı bilmenin o an ve o andan önce benim için neleri değiştirip neleri anlamlı ya da anlamsız kılabileceğini tüm bunlar olduktan sonra düşünmek hüzünlü bir şey. Evet, sadece hüzünlü. Tabi benim için böyle. Sizin için de eylemim başarılı bir biçimde gerçekleşseydi sanırım böyle olacaktı ve biliyor musunuz haklısınız. Parçaların toplamı olabilir görünenler ama önemli olan hangi parçanın hangi parçayı nasıl anlamlı kıldığı ve bu da sizin dediğiniz gibi üzerinde dikkatli düşünülmesi gerekilen bir durum.

SÖZCÜK EVİ III./ Oyun Sonu – La Celestina’nın odası

Dinozorlar kadar yaşadım la celestina ve kemiklerimle fal bakıyor pazaryerlerinde ucube kadınlar….hoşçakal…
Buydu. Sadece bu yazıyordu mektupta. Kağıda kağıttaki özensiz yazıya baktı. Kağıdı dörde katlayıp cebine yerleştirdi. La celestina yine o parka gideriz değil mi demişti. Bunu anımsadı… gitmiş olamazdı… gülümsedi. Kesin buralarda bir yere saklanmış beni izleyip dalga geçiyordur üç kağıtçı!. Elma dersem çıkma elma dersem çıkma.. la celestina oyun bitince nereye gideceksin peki…
SÖZCÜK EVİ III./ Oyun sonu – La Celestina’nın odası
Üç vakte kadar gelmiş olmalısınız yoksa sizi aramak için buradan çıkacağım. Dönüş yolunu bulamama olasılığıma karşın gerekli sözcükleri ve onların yan yana gelerek oluşturdukları anlamlı olduklarından şüphe duyduğum bütünleri ve tüm eksiklerimi yanıma alıp burayı terk edeceğim. Bunun eğlenceli olduğunu düşünüyorsanız bilmelisiniz ki değil. Şimdi bir bakalım elimizde ne var..
Afrika tarihi özet ve elli yılın fotoğrafları
Afrika dansı
kahve pişirme teknikleri ve iyi bir Irısh Coffee’nin sırları
kadın hakları sorunsalı
günün kelimesi: tenha
…….
…….
…….
bu odayı fosforlu kağıtla kaplama fikrini vermeden dahası kaplamadan önce bana bunları anlatabilirdin. Bir de bakmışsın yokum la celestina… diyebilirdin lanet olası…. Sakin olmalıyım. Sakin… nefes, doğru nefes tekniklerinin öfke kontrolüne yardımcı olacağı bilgisi… burundan alıyoruz…. Bekle. Bekle… yavaşca bırakıyoruz. Ve ben de sana bunun çok kötü bir fikir olduğunu söyleyebilirdim.. gülümseyip ne hoş bir fikir demezdim işte. Üstelik sayıların karşıladığından farklı bir gerçeklik ve görecelikle dinozorlar kadar yaşadım da ne demek şimdi.. en son benim daha yaşlı olduğuma karar vermemiş miydik. Burada kalmak istediğimi kim söyledi sana. Butik bir odaya çevireceğim o halde burayı. Üç vakte kadar…. Görürsün. Gerçek acı neymiş Ulysses’in yerini “renginizi keşfedin, uğurlu taşlarınız, günleriniz, otlarınız boklarınız kitapları alınca bakalım ne yapacaksın.. evet böyle olacak kesin. Misi’nin bıyıklarını kesip adını değiştireceğim. Kokumu değiştireceğim. La celestina lütfen yapma diyeceksin. Ama duymayacağım… üç vakit evet sadece üç vakit daha bekleyeceğim..
……
……
……
bu kedinin adı Milord’dur ve bıyıkları yoktur
Uyumlu burçlar kitabı 8. raftadır
Exciting Dominik greyfurtu, yeşil yapraklar, şeftali, vadi zambağı, frezya karışımı iyi bir kokudur