Karanlıklardaki Işıklar – 2


”Seni anlıyorum theo, belki yaşım senden çok küçük ama, beyninin içindekileri hissedebiliyorum. Nasıl olduğunu anlamış değilim. Minik bir ses bana oradaki zorlu ve mücadelelerle dolu yaşamı fısıldıyor. Belki bir zamanlar karanlık düşüncelerle dolu ve hatalar yapmana neden olan bu beyin, şimdi belki de sana en büyük arzuyu sunarak , o karanlıklarda güçlü bir ışık yakmana neden oldu. Ne dersin? ‘

”Sevgili şule en büyük arzum bu sözlerinde haklı olmandır. Şu gördüğün beyaz saçların her teline bir roman yazsan yine de bitiremezsin. 80 yıllık hayatımda ne acılara,,,ne öfkelere,.. ne sevdalara,.. ne haksızlıklara ve dramlara şahit oldular. Kolay mı her şeye göğüs gererek mutlu olmaya çalışmak. Simsiyah olan bu saçlarım şimdi sanki kar yağmış gibi bembeyaz bir örtüyle kaplandı. Her beyaz telinin bana sunmuş olduğu deneyimleri sevgiyle kabulleniyorum.”

La cramia mundi…Dünyanın gözyaşları, duygusal yoğunluğun sakince deşarzı… Koskoca bir evrende yapayalnız kalmıştım. Korkuyla sığınmak için ağaç dalı ararken, güçlü kocaman gövdesiyle ihtişamlı dalları olan bir çınar ağacı bulmuş bir kuş… Nasıl olurdu? işte o bendim. Theo benim çınar ağacımdı.
Ve o çınar ağacı dallarını bana doğru uzatmıştı. Beni fırtınalı havalardan, yırtıcı hayvanlardan açlıktan, yokluktan tüm kötülüklerden korumak için orada bekliyordu.

Artık kaanla hayatımızdaki boşluk theonun bürosundaki günlerimizde dopdolu geçiyordu. Heti (Hatice) ile de arkadaş olmuştuk. Ona bakınca ne kadar şanslı olduğumu düşünüyordum. Onun da benim gibi bu çınar ağacında bir evi yuvası vardı. Hayatı tam bir dramdı. Küçük yaşta halasının oğluyla evlendirilmişti. Gaziantepli, 4 çocuk annesi… İşin acı yanı, iki çocuğu gayet sağlıklı olmasına rağmen diğer ikisinden biri epilepsi hastası, diğeri ise cam çocuktu. Eşi alkolik ve her akşam körkütük evine gelip hayatındaki tüm olumsuzlukların, yaptığı hataların bedelini onu döverek ve hırpalayarak hetiye ödetiyordu. Bu dayanılmaz yaşama birde kuma eklenince evden kaçarak, her şeyi arkasında bırakmış Almanyadaki ablasına sığınmıştı. Ablasının ona sunduğu yaşam, yaşlı bir adamla evlendirilmek olmuştu. Adam onunla sadece imam nikahı yapmıştı. Bir kere başladı mı hayatta olumsuzluklar, ne kadar kaçsan da arkandan seni kovalayıp tekrar yakalar ya ! Zavallı heti ( Hatice) yağmurdan kaçarak doluya tutunmuştu. Aynı kader yine onu bulmuştu. Başka bir kadın Çocuklarından ayrılmanın acısına bir de bu eklenince artık hayat omuzlarında kaldıramadığı bir yük olmuş ve çareyi intihar etmekte bulmuştu. Hastanede yatarken, bir arkadaşını ziyarete gelen theo hiç dilini anlamadığı, kimsesiz bu kadının gözlerindeki acıyı algılayarak ona sahip çıkmıştı. Sonradan yanında getirdiği bir tercümanla hayat hikâyesini öğrenmiş ve o günden sonra theonun bürosunda onun hizmetine bakmak üzere işe alınmıştı. Theo hayatları değiştirmek için var oluyordu. O karanlıklarda bir umut ışığı idi. Kimsesizlerin sığındığı koca çınar, yere düşen hetinin ellerinden tutarak ayakları üzerine basmasını sağlamıştı. Kaçak olarak ikamet eden heti’ye öncelikle oturma müsaadesi almış ve ona bir ev tutmuştu. Bir sene içinde de tüm çocuklarını getirtmişti. Cam çocuk olan Mehmet sakatlar okuluna yerleştirilmişti. Diğerleri ise normal okullara… Theonun onuruydu heti Heti ise bu vefakar yaşlı adamın sunduklarını, geçmişindeki yaşadıklarının acısını çıkarır gibi meyvelerini topluyordu. Arada yaşanmış olumsuzlukların yüreğinde açtığı yaralarla kurtarıcısına kaprisler yapıyor ve şımarık bir çocuk gibi isteklerini yerine getirmesi için theoyu zorluyordu. Theo asla şikayet etmezdi. Bazen yorulur ve kendini aşan istekleri olduğunda olmadık bahanelere sarılarak konuyu değiştirirdi. O zaman da araya mehmet girerdi. Ona karşı theo süt dökmüş kedi olur ve yapılan tüm duygusal şantajlara boyun eğerdi. Hüzünlü kraliçe ne kadar arkasında bıraksa da geçmişin izlerini silip atamıyordu hayatından… Hüzün onunla artık özdeşleşmişti. Onu dinler ve mutlu olması için ne kadar çok sebebi olduğunu çaresizce anlatmaya çalışsakta maalesef tüm çabalarımız sonuçsuz kalırdı. Seçimi hüznü içinde büyütmekti. Onun var oluşu ise hüznünde gizliydi.

19 mart 2003
Mesa/Ankara

Karanlıklardaki Işıklar – 1

‘Biliyormusun theo bir gün seninle benim hikayemi yazacağım. Karşılaşmamızı, hayatımın bir dönemecinde bana ve gelişimime ne kadar katkıda bulunduğunu anlatacağım. Sevgiyi unutmak üzere olan bu dünyada sevgiyi yeşertmeye çalışan ve salt insanlara yardım etmeyi amaç edinmiş, koşulsuz sevgiyi sunan seni anlatacağım.’

‘Benim sevgi dolu boticelli angelim, ben senin o çoçuksu masum gözlerinde bir ışık yakabildiysem bu yeter bana. Biliyorum ki ne kadar anlatsanda beni, hiç birinin yüreğinde senin yüreğindeki yerim olmayacak ama şunu bil ki, ben o senin bildiğin insan olabilmek için bir zamanlar ne kötülüklere imza attım. Acaba tüm yaptığım bu iyilikler bir zamanlar yapmış olduğum kötülükleri affedirebilecekmi? Gökyüzünün krallığında bana da bir yer olacak mı dersin?’

Karanlıklardaki Işıklar -1

Sevgili Şule

Seninle birlikte, sevgiyle tutunarak açgözlü, hırslı ve saldırgan insanlarla bir çok olumsuz olaylar yaşayıp mücadele etmek zorunda kaldık.

Eğer dünyamız sevgiyle dolu olmuş olsaydı, haksızlıklar ve savaşlar bu dünya üzerinde var olamazdı. İşte o zaman bizler yeryüzünden göklerdeki bulutlara yükselebilirdik.

İnsanlık olarak endişe duymalıyız, en azından, birazcık olsun sevgiyi yaşamımıza getirebilmek için….

                                                            Senin theo rangs

Olumsuzluklarla yaşamaya alıştığımız dünyamızda zorluklara rağmen yılmadan çalışan sevgiye, dostluğa, yardıma ihtiyacı olan herkese din, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin sevgiyle kapılarını sonuna kadar açmış olan bu insanı anlatmak için içimde dayanılmaz bir dürtü hissediyorum.

Aslında kim ve ne olduğunun onun açısından artık bir önemi olmadığını biliyorum.

Birey olarak o da herkes gibiydi. Seven, sevilen, nefret eden, acı çeken ve mutlu olan, mutsuz olan herkes gibi.

Belki bizim her zaman duymayı istediğimiz belki de hiçbir zaman duymayı istemediğimiz bir ses!

Her ne olursa olsun, sevgi dolu o insanla aynı frekansta olanlar onu duyacak ve hissedebilmenin yollarını arayacaktır.

Kabul etsek de etmesek de hayatta bazı değişmez iyi ve kötü değerler vardır ve ne yazık ki, bu değerleri değiştirebilme şansımız yok.

Evrende yaşadıklarımız, mücadelelerimiz, karşılaştığımız zorluklar özünde hep aynı. İyi ve kötü yaptığımız her eylemde bir tek şey için uğraşıyoruz o’da VAROLABİLMEK!

Kimimiz zenginliğimizle, kimimiz kariyerimizle, kimimiz resimlerimizle, yazılarımızla kısacası iyi ve kötü her davranışımızla kendimizi ifade etmeye ve varolabilmeye çalışıyoruz.

İşte, biz de Theo ile bir var-olabilme çabası içindeydik . Bizim var-olabilmek için gittiğimiz yol sevgi yolu idi. Koşulsuz, şartsız, çıkar gözetmeden bize ihtiyacı olan her insana imkanlarımız el verdiğince hatta çoğunlukla insan üstü bir çaba sarf ederek yardım elini uzatmak, evrende yaşayan yaşama savaşı veren her varlığa saygı duymak, hiçbir şeyi yargılamadan olduğu gibi kabul etmeye çalışmaktı.

Yaşlı bir adam; yolun sonuna yaklaşmış beyaz kar gibi saçları, yüzünde harita gibi çizgiler oluşmuş, aşağı düşmüş göz kapaklarının altından ışıl ışıl parlayan mavi gözleri “ben hala ayaktayım, yapacak çok işim var” diyordu sanki .

Bitmek bilmez bir yaşam enerjisi ile dopdoluydu. Onun temposuna hiç birimiz yetişemezdik. Her sabah erkenden kalkar, sadık köpeği İngo’yu yürüyüşe çıkarır, onun ve kendisinin kahvaltısını hazırlardı.

Rutin olarak gerçekleştirdiği sabah faslından sonra saat 9.00 da bürosuna geçer, işine başlardı. İşi dünyanın en zor işiydi. O sorunları olan insanları dinlerdi. Onlar için ne yapabilirdi, nasıl yardım edebilirdi? Haksızlığa uğramış insanların haklarını nasıl savunabilirdi? Hep çıkış yollarını araştırırdı. Bazen öylesine bir öfke ile dopdolu bağırırdı ki sesini 500 metre ilerden duyabilirdiniz ve o zamanlarda herkes çekinir yanına yaklaşmak istemezdi. Oysa ki onun isyanı düzeni bozuk, dünyaya, sevgiyi unutmuş insanlığaydı. Eğer sizin de bir yalanınız, yanlışınız varsa asla onun hışmından kurtulamazdınız. Deyim yerindeyse insan sarrafıydı. O, kim iyi, kim kötü hemen anlardı. Aldatmak aldatılmak , onun literatüründe yoktu.

İşte ben de bir gün umutsuzluğa düşmüş bir anımda tanıdım onu. Eşimle beraber bürosunun salonunda otururken içerden korkunç bir gürleme sesi geliyordu. Herkes sırayla odaya giriyor ve birisi onları azarlıyor, bazısı gülerek, bazısı ağlayarak, bazıları da sinirli bir şekilde odadan çıkıp gidiyordu.Kendimi öylesine tedirgin, savunmasız hissetmiştim ki, bir an oradan kaçıp gitmek geldi içimden ama, artık çok geçti. İsminin Hatice olduğunu söyleyen uzun boyalı sarı saçlı, çok üzgün ve yorgun ifadeli, 35 yaşlarında bir kadın, içeri girme sırasının bana geldiğini söyledi. Ürkek adımlarla yürüyerek büroya gelip yavaşça kapıyı tıklattım.

Sert bir ses ‘evet, içeri gelin’ dedi. İçeri girdiğimde tek gördüğüm arkasındaki duvarda bir yığın resimlerin, madalyaların bulunduğu, yine duvardaki gibi kalabalık bir masada oturan, beni keskin bakışlarıyla süzen yaşlı bir adamdı. Korkuyordum. Yeni öğrenmiş olduğum Almanca ile derdimi ne kadar anlatabilecektim. Masasının karşısındaki koltuğu işaret ederek oturmamı söyledi. ‘Size ne konuda yardımcı olmamı istiyorsunuz’ diye sordu.

Sesimin titremesine mani olmaya çalışarak ‘ben ebe hemşireyim. Evlilik dolayısıyla burada bulunuyorum ve bir oğlum var. Mesleğime Almanya da devam etmek istiyorum. Bu konuda ne gibi prosedürleri uygulamam gerektiğini bilmiyorum. Eğer bana izlemem gereken yol konusunda yardımcı olabilirseniz size minnettar olurum.’dedim. Sessizce beni dinlerken sanki bakışları gözlerimden içeri girmiş ruhumu okuyordu. Okuduğu şeyden memnun olmuş olmalı ki, aniden karşımdaki yüz sevimli, sevgi dolu bir ifade ile doldu.

Yumuşak bir sesle ‘ne kadar zamandır buradasınız‘ diye sordu.

‘Bir buçuk yıl oldu efendim, hamile kaldığım için şu zamana kadar bir girişimde bulunamadım. Aslında, çocuğum henüz küçük fakat ekonomik şartlarımız o kadar iyi değil‘ diye cevap verdim.

Gülümsedi, ‘çocuğum, burada senelerce kalan insanlar senin kadar düzgün Almanca konuşamazken sen gayet iyi konuşuyorsun. Bu kadar tedirgin olmana gerek yok. Öncelikle bunu bil. İkinci olarak, sana yardım edeceğim. Bana gerekli evraklarının hepsini tercüme ettir ve konsolosluktan tasdik ettir. Son olarak, buraya günde bir yığın insan geliyor hepsinin kalbi senin kadar temiz, dürüst değil. Üstelik gerçekten yardıma ihtiyacı olan insanlara Allah yardımcı olur. Kendinizi çaresiz hissedip, endişe etmeyi bir kenara bırakın. Lütfen adınızı, soyadınızı, adresinizi Heti’nin vereceği forma yazınız. Şimdi gidebilirsiniz’ dedi.

Şok olmuştum. İçimdeki fırtınaları, yeni tanışmış olduğum ve on dakika konuştuğum bir insan nasıl bu kadar çabuk anlayabilmişti. Sadece teşekkür ederek odasından çıktım. Daha fazla konuşmam gerekseydi herhalde şaşkınlıktan tek kelime bile edemezdim. Acizliğim bu kadar belli miydi? Eşimin yanına gelerek olanları anlattım. ‘Heti kim’ diye sordum. Beni içeri alan kadın ‘benim, Theo bana Heti diyor. Buyrun bu formu doldurunuz’ dedi. Formu doldurduktan sonra eşimle beraber evimizin yolunu tuttuk.

Eşim ‘adamın biraz çatlak, huysuz bir ihtiyar olduğunu söylediler ama isterse yapamayacağı şey yokmuş, istediği evrakları hemen yaptırırız’ dedi. Küçük oğlumuz pusetinin içinde sessizce uyuyordu. Ona sevgiyle bakarken aklımdan geçirdim, çalışmaya başlarsam ona kim bakacaktı? Gözümden akan yaşlara mani olamadım. O kadar küçüktü ki… Ekonomik zorluklar içindeyken ona bakıcı bulmak bir problemdi. Her şey bir yana, o kişi ona iyi bakabilecek miydi? Eşim yüzüme bakarken ‘bu kadar büyütülecek bir şey yok, şimdi ne diye ağlayıp canımı sıkıyorsun’ diye söylenmeye başladı. Konuşmanın bir anlamı yoktu. Onun beni anlamasını beklemiyordum. Çünkü o kadar farklıydık ki… Yetiştirilme tarzımız, yaşantımız… Aramızda uçurumlar vardı ve gün be gün daha da büyüyordu.

                                                         devam edecek.....

Gerçekleştirmek istediğimiz güzellikler yaşayacaklarımız olacaktır.
Ş. T

Korkmadım…

Ben ben olduktan sonra
Tepkisizlik ağaçının altında öfkeler değil,
Sevdalar bıraktım dokunmalara…
Yüreğimde sevdalar biriktirdim
Karanlık akşamların koynunda…
Umarsızca dokunmaları seçenlere,
Beraber olmanın birliği tatmanın huzuru içinde.
Karanlık gecelerde karga seslerine ,
Beyaz baykuşun çığlıklarıyla tempo tuttum ışıkla.
Gecelerin siyahında sevdim karanlığı…
Gözlerim gecelerde kilitlendi yanlızlığa…
Korkmadım karanlıklardan…
Biliyordum ki yeni güneşler doğuyordu gecelerde!
Gözleri kamaşanlar kör oldu yokluğun kollarında,
Saldıranlar hep korkuyu seçenler oldu:)))
Korkmadım karanlıklardan,
Bilirim karanlıklarda da var olmayı ışıkla…
Derinliklere dalarken, oksijien tüpü nedir bilmeden:))
Yine de korkmadım boğulmaktan…
Çünkü…
Biliyordum ki, biz beraber güçlüydük karanlıklar ormanında
Sevmeyi sevilmeyi bilenlerle…
Severiz karanlığı da ışıkla…

Tüm insanlara kucak dolusu muccckkkk:)))
27.06.2008
Mesa/ANKARA

Mavi düşlere yolculuk…


Yaprakları dökülmüş kuru bir ağaç gibi yanlız
Mavi düşlerimde parlayan güneşlere yolculuğum
Çakan şimşekler pusulam
Ruhuma fısıltıyor ismini delice esen meltemler
Ne kadar ızdırap , o kadar güç
Ne kadar sevgisizlik ,o kadar sevgi
Ne kadar zor, o kadar kolay
Düşler ülkesinin perdeleri aralanıyor
Kilit vuramazlar özgür ruhuma
Büyülü rüyalarda varım ben…
Kayıp bir tablonun fırça darbelerinde bedenim
Dantenin denkleminde yüreğimin haritası
Sonsuzluğun kollarında eşsiz dansım…
Bulabilirsen eğer mavi düşlerinde beni
Ne kadar aşk, o kadar sen…
19.07.2008
Mesa/ ANKARA 00.30

Oyuna farklı bir başlangıç…

Bir sabah açtım gözlerimi uyandım kendime. Hemen farkettim farklı bir uyanıştı bu, sanki bir başka göz daha vardı göz bildiklerimden başka ve o açmıştı kendini bu güzel dünyaya, doğduğumdan beri ilk defa. “Merhaba” dedim içimden gülümseyerek, “herşeye merhaba”

Gözlerimi gezdirdim etrafta herşey aynı gibi duruyordu, ama aynı değildi sanki. Ellerime baktım uzun uzun, sonra fırladım yataktan koştum aynaya kendime baktım, gözlerimde ne engin bir güzellik varmış, ne çok şey anlatmaya çalışırmış anladım. “Merhaba dedim içimdeki muhteşem varlığa “seni çok seviyorum”

Sonra çıktım sokağa yüzümde kocaman bir gülümseme, atladım arabaya gitmeye başladım her gün geçtiğim yollardan. Herşey konuşuyordu bana. “Nihayet gördün ben’i” diyordu ne kadar muhteşemim değil mi? “Evet” dedim “evet, harikasın, bütünüyle harikasın”. İnsanların yüzlerine baktım hepsi bir’in bir parçası, göz kırpıyorlardı bana. “İşte perde açıldı, hoş geldin yeni dünyaya”.

Sevgi taştı içimden anladım herşeydim ben, herşey de ben. Sevgiyi hissettim her zerremde , sevmeyi ne kadar özlediğimi anladım birden önemli değildi sevilmek, sevmeyi özlemiştim ben, kimbilir kaç zaman önce bırakmıştım bu güzel duyguyu, kaç zaman önce kapatmıştım gözlerimi, saklanmıştım perdenin arkasına , çabalayıp duruyordum, yarattığım dramlarla ağlayıp, içime sinmeyen kahkahalarla yetiniyordum. Hep bir eksiklik vardı. Sevilmeye çalışıyordum önce sevmenin gerekliliğini unutarak. Zannediyordum ki sevilmek di hayatı mutlu kılan. Oysa bu uğurda her çabaydı beni gerçek ben’den uzaklaştıran. Sevebildiğimi de sanırdım üstelik oysa ne kadar uzakmış yaşadıklarım bu tanımdan. Sevmek karşındakinin içteki muhteşemliğini görmekti öncelikle, sonra dış ta oynamayı seçtiği yüzüne kabul vermekti, saygı duymaktı varlığına, olmasına izin vermekti, değiştirmeye çalışmadan. Bütünü görüp severek, her bir parçayı kucaklamaktı yaşadığım. Ne muhteşem bir zeka vardı bu oyunun arkasında, hayran kaldım gördüklerime, o an yaşadıklarıma.

Hissettim kendi gücümü, anladım birden bana anlatılmaya çalışanları. Uzun zamandır zaten olduğum şeyi olmaya çalışıyormuşum ben anladım. Derin derin uğraşlar veriyormuşum, çabalıyormuşum. Oysa zaten ben mişim. Zaten sevgiymişim, zaten ışıkmışım. Bunları gördüğümde sanki bir kalıbın aktive olması gibi başladı sistem çalışmaya,uyandı tüm bilgiler güzel bir ışık yayılmaya başladı etrafa.

O an anladım endişelenecek hiçbir şey yoktu bu oyunda. Herşey olması gerektiği gibi en uygun çözümle yaratılıyordu olması gerektiği anda. Oyunun şifresi çözülmüştü artık. Tüm cevaplara ulaşabiliyordum bir anda. O andan itibaren karşıma çıkan her sorun karşısında bunalmak yerine söylediğim tek şey vardı “ bu sorun çoktan halledildi ve çözüm gelecek bana en uygun anda”. Nerden di bu güven? Ben’den. Bendim yaratıcı, bu oyunu kurgularken ve oynarken her sorunun cevabını da yazıp kaldırmıştım bir rafa. Hepsi ama hepsi duruyordu orada. O kaynağı unutmuştum sadece. Hatırladığımda oyun şekil değiştirdi bir anda. Herşeye gülmek geliyordu içimden , “bakalım bunun cevabı neymiş gelince görelim” diyordum her sorunda. Anladım ki görmemiştim o ana kadar bütünün zekasını oynadığım oyunda, kendi küçük penceremden bakmaya çalışıp çözmeye çalışmıştım, çözümden uzaklaşa uzaklaşa.Oysa yarattığım cevaba güvenmemek, beklememekmiş bütün aldatmaca.

Birde herşey kendisi olmalıymış sadece kendisi için varsa güzelmiş bunu anladım bir anda. An’da yaşamak dedikleri buymuş aslında. O an da yapılan, yaşanan ne ise onu tatmakmış ve farklı sorumluluklar yüklememekmiş hiçbir konuya. Sevmekse birini sadece sevmek olmalıymış ilişkilerde amaç. Oysa ne çok beklenti yıkmışım ilişkilerime yıllarca. Sevmek sevilmek ve sevgiyi hissetmek kenarda köşede kalan bir ayrıntı olmuş hiç farkında olmadan. Sadece “sevgi için olmalı” dediğim an o cevap ta çıktı geldi kısa sürede karşıma. Artık beklentim yoktu ve olmayacaktı bu duygulardan başka.

Anladım ki anda yaşanırmış herşey ya da hiç yaşanmazmış farkında bile olmadan. Geçmiş öldürürmüş bizi gelecek ise boğarmış. Gerçek olmayan bu iki kavrama odaklandığında yaratıcı gücümüz ne yapacağını bilemez susarmış, çünkü bu olmayan zamanlarda yaratım da olamazmış. Bir karmaşa saramış benliğin dört bir yanını, an’a gitmeye özlem duyarmış tüm benlik, çünkü yaratıcılık sadece an da varmış. Oysa ne çok uğraşmıştım geçmiş ve gelecekle, ne çok uzak kalmıştım an’dan. Hiç olmayan kavramlarla uğraşıp kendim de olmamayı seçmiştim uzun zamanlar boyunca. An’da gördüm var olan herşeyi, an da tattım, an da yaşadım. Ben an’da isem varım anladım.

Şimdi ne mi yapıyorum? Her sabah gülümseyerek başlıyorum bu güzel oyuna. Oyunun yaratıcısı olduğumu bilerek güvenle sarılıyorum hayata. Tad alıyorum kendime çektiğim her olaydan, yaratımdan. Karşıma çıkan her sorunda görüyorum bana yola çıkmış gelen cevabı, bekliyorum yüzümde kocaman bir gülümseme.Cevaplar geldikçe kahkahalar atıyorum yaratıcılığımın büyüklüğüne.

Seviyorum her an içimde sevginin muhteşemliğini hissederek ve sevilmeyi çekiyorum içime her anını hakettiğimi bilerek. Bir çocuk gibiyim kendi muhteşemliğinden başka bir şey bilmeyen. Birazda şımarık bir çocuk, aksi söylendiğinde gülüp geçen. Oyunum önemli bir tek, her sabah oynamak için kalkarım. “Ben’im ben” bunu söyler, her an bunu yaşarım.
Piraye Erdoğan

www.ruhsalplatform.com