Phantom Thread ve 2018 Oscarları

Phantom Thread

“Yılın en iyileri arasına girmesine rağmen yalnızca Kostüm Tasarımı ödülü ile yetinmek zorunda kalan Phantom Thread, biraz The Shape of Water’ın göz boyayan reklamı ve politik meselesi, biraz da hikâyesinin durağan üslubu sebebiyle bu senenin talihsiz yapımlarından biri haline geldi. Fakat hepsinden öte Phantom Thread’in şanssızlığı, sıra dışı öyküsünün seyirciye yeterince geçememiş olmasından ileri geliyordu ki bunun sebebi, filmin ana karakterleri olan Reynolds Woodcock (Daniel Day-Lewis) ile Alma’nın (Vicky Krieps) daha önce hiç şahit olmadığımız türden bir aşk ilişkisine sahip olmalarıydı.” Kaynak
 
Sahnelerin hepsi, roller muhteşemdi. Konu incelikli ve psikolojik bir altyapıya dayanıyordu. Reynolds biraz narsistlik sınırına yakın, Alma ise muhteşem gülüşüyle parıldıyordu. Alışkanlıklarına ve yaptığı işe aşık bir adamın bile gözünden kaçamayan bir pırıltı! Dönem filmlerini pek sevmeyen biri olarak bu yılın oscar en iyi film adaylarının nerdeyse hepsi dönem filmi ve çok iyiler. Demek ki 2017 yılı önceki yıla göre verimli geçmiş. Önceki yılın Oscar adaylarının çoğu hüsrandı diye hatırlıyorum.
Phantom Thread filmi izlenmeli, kaçırılamayacak denli nitelikli bence.
*
The Post
The Post’ta çok iyi oyunculuklar ve iyi bir kurgu var. İzlenmeli bence. Oscar adaylığını hakkıyla almış fakat heykelciği bu kez Spielberg evine götürememiş görünüyor. Bu film, yönetenler sizi kandırırken doğruya ulaşmanızı sağlamak adına verilen savaşı anlatıyor. Ve bu yüzden, belki de Amerikalılardan sonra en çok bizim izlememiz gerekiyor! Yani, o savaşı daha verenlerin büyük bedeller ödediği vermeyenlerin ise gazeteci olarak hava attığı bir ülkede yaşayanların… Girdiği her role hakkını veren ve oynadığı her filme değer katan Meryl Streep’in, daha önce hiç Spielberg’le çalışmadığını biliyor muydunuz? Sinemanın 2 efsanesi; hatta Meryl Streep’e eşlik eden Tom Hanks ile beraber 3 efsanesi ilk kez aynı filmde bir araya geliyor. Fil, 1971’de Pentagon belgeleri etrafında dönen yasal süreci konu alıyor. Washington Post çalışanları editör Ben Bradlee (Hanks) ve yayıncı Katharine Graham (Streep) ordu analisti Daniel Ellsberg tarafından yazılan ve sızdırılan Pentagon belgelerini yayınlama kararı alırlar. Belgelerin, Johnson yönetiminin Vietnam Savaşı’nda ABD askerlerinin rolü hakkında kamuoyuna ve kongreye yalan söylediğini, Nixon yönetiminin gizlice savaşı tırmandırdığını ortaya koymaları büyük skandal yaratır. Nixon yönetimi The Post’un bunları yayınlamasını durdurmaya çalışır acaba yönetim mi, yoksa özgür basın ilkesi mi baskın gelecektir.Bu kararı verebilmek The Post’un sahibi için kolay mıydı? Nelere mal olabilirdi?
*
Böylece 90.cı Oscar en iyi film adaylarının hepsini izlemiş oldum, üç tanesinin doğrudan biyokrafik olması (muhteşem kurgularla), toplamda galiba 7 tanesinin dönem filmi olması dikkatimi çekti. Bu dokuz filmden yalnızca Lady Bird, hoş bir film olmasına karşın en iyi film adayı olamayabilrdi dedim. Diğerlerinin ise en az altı tanesi oscarı gerçekten alabilirdi. Eh bi tanesi aldı, Shape of the water, hayırlı olsun.
*
Sound of My Voice
2050 yılından gelen bir kız, neolduğunu bilemeden çırılçıplak sokaklarda dolaşırken bir yardımsever onu alır ve sonra işi bir tarikata çevirir. Müridler edinmeye başlarla, ki bunun amacı nedir bilinmiyor. İki araştırmacı bu konuyu haber alıp gizlice müridler arasına girerler. Bazı ritüeller yapılır. Filmin sonunda her şey açıkta kalır, ne bu kızın (Brit Marling) bir sahtekar olup olmadığı, ne kendini FBI diye tanıtan ama tek başına çalışan iri yarı zenci kadının ne olduğu, hiç bir şey yerine oturtulmaz. Muhtemelen sonrasında yapılan The OA isimli çok ilgi gören ve aynı baş rol oyuncusuyla karşımıza çıkan diziye ilham vermek için yapılmış gibidir!
*
MULTIPLE SARCASMS
 2010 yapımı ilginç bir film MULTIPLE SARCASMS. İçeriği hakkında pek bir şey yazmak istemiyorum sürprizleri bozulmasın diye.Sunumu harika olmuş, karakterlerin en az birini ya da çoğunu hayatınızın bir döneminde bulabilirsiniz. Şüphesiz ki kültürler arası farktan dolayı bizim yaşamlarımıza ters diye düşünülen tepkiler bulacaksınız; fakat sadece tepkiler farklı olacak yoksa olan bitenin gerisinde, dibinde aynı şeyler var. İnsan her yerde insan. Mimar Gabriel’in bir oyun yazarı olma serüveni de bunlardan biri.

Darkest Hour- İnception ve Kış Kralı

Dün gece Darkest Hour filmini izledim.Nerdeyse nefes almadım diyebilirim o derece güzel bir film yapılmış. En iyi film ödülünü alamaması enteresan. Churchill’i oynayan ve hatta bunu biraz ileri götürerek adeta Churchill olan Gary Oldman’nın en iyi erkek oyuncu Oscarını almış olması film adına biraz olsun rahatlatıcı. Gary Oldman’ın internetteki fotosuna bakıyorum ve bir de dün gece 2 aat boyunca izlediğim Churchill’i düşünüyorum ve bunlar aynı kişi olamaz diyorum. İşte sinemanın büyülerinden biri de bu denebilir. Diğer yönden Daha dün yayınladığım Dinkurk filminin Darkest Hour’u açılımlayan ona büyük anlam katan bir film olduğunu da şimdi anlamış durumdayım. Bu iki filmi de izlediğinizde o zamanın gerçeği daha belirgin hale geliyor. Peki bu iki film aynı sezona nasıl denk geldi? Tesadüflere inanmak pek tarzım değlil, yönetmenler mi yapımcıları mı yoksa İngiltere mi bu tuhaflıkta rol oynadı? Cevabı bilenler söylesin. Tarih, siyaset, özel tarihi şahsiyetleri sevenler için bulunmaz bir film. Not: Aşağıda güzel bir eleştiri sunuyorum, benim hoşuma gitti, tıklayınız

*

 

Göbeklitepe’nin Yas Bulutları

Kitabı bu hafta sonu bitirmiştim ve aslında okumakta da çok geciktim fakat o kadar çok şey oldu ki ardı ardına burada sayıp kendimi bile sıkmak istemiyorum. Biz sonuca bakalım deriz pratik olanlar, kitap gerçekten çok lezzetli, kolay okunuşunun yanında gerçekten memleketimizde ihtiyaç duyduğumuz türden bir yaratım/çalışma, eser artık nasıl değerlendiriyorsanız.
Bir kere kitabın başında da belirtildiği gibi, yazar Kaan Demirdöven, ilgi alanları çok ve değişik,uzun yıllar felsefe,tasavvuf,mitoloji ve kadim bilgelik öğretileri alanında araştırmalar yapmış, kendini genç yaşta yoğurmanın disiplinine tutunmuş. Tüm bu vasıfların üstüne nefis bir “masalcı” üslubu edinmiş (bir önceki kitaptan oldukça farklı bir tarzda). Ben çok sevdim, umarım okuyanı bol olur, arzu ederim ki başka dillere de çevrilsin, eşsiz Anadolumuzun ve Göbeklitepe’nin adı başka insan kardeşlerimizce de bilinsin, ola ki Akınış kitabesi’nin sessiz harflerinin oluşturduğu armoniyi duysun.
Teşekkürler Kaan.
*

Devamını oku “Darkest Hour- İnception ve Kış Kralı” →

Call me by your name ve Get Out

Bu yıl oscarlarda en iyi filme adaylardan biri “Beni adınla çağır.”
Konusu itibariyle, muhafazakarlaşan ülkemizde gösterimi planlanmamış fakat bu adaylık olunca gösterime girmiş deniyor.
Mısır doğumlu edebiyat tarihi profesörü André Aciman’ın romanından uyarlanan filmin senaryosu usta sinemacı James Ivory’ye ait. Ivory, “Günden Kalanlar” ve “Howards End” başta olmak üzere çok sayıda klasikleşmiş filmin, şimdi 89 yaşındaki yönetmeni. Yaşı ilerlediği için, özellikle de yapımcısı ve hayat arkadaşı Ismael Merchant’ı da kaybettikten sonra çok nadir film yapar oldu.
Elio ve Oliver’ın öyküsü bu film. Sene 1983. Elio, entelektüel bir ailenin 17 yaşındaki oğlu. Yazlarını geçirdikleri taşra evine, her sene olduğu gibi sanat tarihi profesörü babasına hem asistanlık etmek hem de kendi tezinde yardım almak için Amerika’dan bir üniversite öğrencisi geliyor. Bu sene seçilen Oliver’ın yaşıysa 24. Elio, tam kanı kaynayan bir dönemde ve cinsel olarak son derece aç. Akranı bir genç kız olan Marzia ile flört halindeler. Fakat Elio’nun gözünün sürekli Oliver’da olduğunu fark etmekte gecikmiyoruz.
Filmin son sahnesinde jenerik akmaya başladığında film henüz bitmiyor, yönetmen bizi çok duygusal bir atmosfere adeta hapsediyor.
*
Get Out
90.cı Oscarlarda En İyi Özgün Senaryo ödülünü kucaklayan filmdir kendisi. Korku dalında diye prezante edildiği için ya hiç izlemeyecektim ya da en sona bırakıp merakıma yenilmeyi bekleyecektim. Fakat dün akşam birden bi cesaret geldi izledim 🙂
Chris sıradan bir siyahi gençtir. Sevgilisi Rose ile mutlu bir ilişkisi vardır. Rose bir gün Chris’i ailesinin mülküne davet eder. diye başlayan epeyce metaforik öge taşıyan bu filme korku hatta gerilim denmez bence. Chris’in oyunculuğunu beğenmeyenler var gibi görünüyor ama bana hiç öyle gelmedi. Tam da senaryonun yansıtmak istediği sıradan, cin fikirli olmayan, aşık bir delikanlıyı gayet iyi oynuyor. Sonrasında düştüğü KAPANı çabuk kavrıyor ve kendisini devamlı uyaran siyahi arkadaşı ile iletişim kurarak evdeki tuhaflığı iletme başarısını gösteriyor.
Partideki Bingo oyunu da rasgele değilmiş, bunu sonradan öğreniyoruz. Taze av Chris’in kime kalacağı ile ilgili bir ritüelmiş! Bir de sonlardaki şu sahneyi beğendim, küçük bi detay gibi ama aslında Avcı/av ilişkisinin kısa bir an için görülüvermesi; Rose’un yeni avını internetten aradığı sahne!
Gerçek konu, hipnozun başarısı ve beyazların bu yöntemle siyahiler üzerinden ölümsüz bir hayata kavuşabilmelerini anlatıyor. Bu sanki tek bir aile, bir büyüsel ayin gibi verilse de filmde aslında amerikada olan biteni sorgulatmayı amaçlıyor bence. Ben beğenerek izledim. En azından geçen yılın en iyi filmi Lalaland’dan on kat daha iyiydi bana göre.
*
Dinkirk
Dunkirk, II. Dünya Savaşı’nın seyrini değiştiren en önemli olaylardan Dunkirk Tahliyesi’ni konu alıyor. Film, Almanlardan kaçan İngiliz ve Fransız birliklerinin, Kuzey Fransa’da yer alan ve filme adını veren “Dunkerque” sahilinde sıkışıp kalmasını ve oradan tahliyelerini anlatıyor. Yaklaşık 400 bin askerin tahliyesiyle İngiliz ve Fransızlar İkinci Dünya Savaşı’na devam edebiliyor.
Savaşın dönüm noktası ise bugün halen gizemini koruyan Hitler’in ordusunu durdurma kararı.
Hitler’in ordusunu durdurmasıyla yolcu feribotlarıyla, balıkçı tekneleriyle 338 bin 226 İngiliz ve Fransız askeri olağanüstü bir şekilde tahliye edildi.
Tam bir belgesel tarzında çekilmiş, başrol oyuncusu yok, kadın oyuncu yok, duygusal diyaloglar yok.
Peki Böyle bir savaş belgeseli çekmek niye Christopher Nolan’a düşmüş! İşte ben bunu anlayamadım!
Sen ki bilimkurguların fantastiklerin -benim gözümde- ilahısın, ne işin var bu filmle diye sorup duruyorum aylardır. Cevabı öğrenirsem mutlu olacağım ve kızgınlığım (beklentimin karşılıksız kalması nedeniyle) da geçecek doğal olarak. Evet mühim bir olayı iyi çekmişsin ama bunu çekebilecek yüzlerce yönetmen vardı bre Nolan! belki sen daha iyi çektin ama kimin umrunda! Senin yapımlarının onda birine ulaşamayan ve fantastik diye sunulan bir film, shape of water en iyi film oscarını aldı sayende! Oturup buna sevin diyeyim bari.
Bu arada film, oscarlarda 3 ödül aldı: “En İyi Kurgu”, “En İyi Ses Kurgusu” ve “En İyi Ses Miksajı” ödüllerini kazandı. Hayırlı olsun!
Dunkirk’ü çekerken Nolan, Oscar Ödüllü savaş filmi Saving Private Ryan‘ı çeken Steven Spielberg‘e danışmış. Nolan, kendi savaş sahnelerinin nasıl hazırlanacağına dair bir fikir edinmek için, Saving Private Ryan filminin ilk kopyasını görmek istemiş ve Spielberg’in fikirlerini almış. İşte Spielberg’in tavsiyesi:
“Chris’in dünyanın en yaratıcı film yapımcılarından biri olduğuna inanıyorum ve ona saygı duyuyorum. Bununla birlikte ona tavsiyem, benim de “Ryan”da yaptığım gibi hayal gücünü terk etmesi oldu.”
Buradan anladığım kadarıyla, birkaç konuda süper olsan bile yine de kendine başka konularda meydan okumadan duramıyorsun. Bu bana tanıdık bir duygu. Şimdi onu biraz anlayabildim ama istediğim şeyi alabilmek için en az bir yıl bekleyeceğim gerçeği ortada durup kaldı
*
Yanılsamalar Kenti

Bu hafta Ursula’nın arada kaçırdığımı bildiğim kitaplarından birini de okudum, harikuladeydi. Öylesine huzur verdi ki anlatmak zor.

Devamını oku “Call me by your name ve Get Out” →

Moonlight -Ay ışığı

Yeni bir dizi başladı; Big Little Lies. İlk bölümünü izledim ve beğendim, bunları “yeni nesil diziler” olarak adlandırıyorum. This is us dizisini andırıyor. Çok kaliteli bir yapım. Başta nicole Kidman olmak üzere bir çok ünlü rol alıyor. Hırslı anneler, iki arada kalan çocuklar, zarif bir mekan, arka plan. tam psikoloji dersi. Madeline’in dediği gibi “nazeketimizle öldürürüz!”
Hakikaten de birini öldürmüşler, ilk bölümde kimliğini öğrenemedik ama oldukça vahşi bir cürüm olmuş. Bu arada yedi yaşında bir kız aynı yaşta bir oğlanın boğazını sıktığını iddia ediyor. Boynunda morartılar var. Oğlan ben yapmadım diyor. Anneler ve taraflar suçlama ve savunmaya girişiyorlar.
Çok mucuk görüntülerin ardında hastalıklı bir şiddet var, ama kim onlar?
*
Moonlight filmini izliyordum da, daha ilk sahneden dikkatimi çekti; Kavgaya, sataşmaya, itilip kakılmaya, küfüre ve kabalığa aynı şekilde cevap vermeyen biri EZİK midir? Ezikliğin kanunu ne zaman ve kim tarafından yazıldı?
Bunun ingilizcede kavramsal karşılığı looser olarak biliyrum. Yani kaybeden! Peki neyi kaybediyorsun?
Efelik taslamayı, lider sayılmayı filan mı acaba?
Yaşayabilmek için mi gerekiyor yoksa?
Belki sadece içe dönüklüktür. Duyarlılıktır belki? Pasiflik mi bu gözü korkutan şey? Yoksa sessizliğin ardındaki güç mü hissedilir de korkulur ondan?
Filmi bitirdikten sonra:
Tam da tahmin ettiğim gibi bir süreç gelişti, spoiller olmasın izlemeyenler için fakat ben Chiran’ın kendi gibi olmak isteyen ve bu sebeple sürüye katılmayan çok cesur bir çocuk ve genç olduğunu anladım. Onun aksine Kev, kendi olmadığını ve yaşamak için aslında hiç de desteklemediği bir tavrı ve arkadaşları kabullendiğini itiraf etti. En azından henüz iş işten geçmeden, henüz otuzunu devirmeden bunu anlayıp yolunu çizdi.
Gördüğüm kadarıyla Moonlight, Oscar yarışında Arrival’ın rakibi olabilecek bir film. Hem de tipik zenci filmlerinin ezberini bozduran bir hikaye.
Veee büyük ödülü de aldın.
Arrival’ı anlayamamış olsanız da, Moonlight’ı anlamanızla huzur bulacağız. Teşekkürler Akademy
not: Bu filmde pek güzel bir kapak açıklama da vardı: çocuğa ibne de denmişti, manasını bilmiyor ve soruyor, cevabı veren yardımcı erkek oyuncu oscarını alan M.Ali şöyle cevapladı: “eşcinsellerin kalbini kırmak için kullanılan bir kelime!”

Lion ve Urban Myths

Oscar yolculuğunun 4. durağı Lion‘u az önce seyrettim. Çok güzel bir film olmuş. Konu itibariyle sıradan görünüyor -dışardan bakıldığında- çünkü kayıp çocuk vakası insanlık olduğundan beri yüzbinlerce kez yaşanmış olmalı. Fakat yönetmen, kayıp çocuk Saroo’nun gerçek hikayesinin içine bizi boylu boyunca daldırdığında olay birdenbire sıradanlıktan çıkıp derinleşiyor. Hikayeyi görsel anlamda da içerik olarak da çok güzel, duyarlı, abartısız anlatıyor. Ganj nehri gibi hayatlara uğrayıp ayrılarak dağılarak ve toplaşarak size sunuyor. Aslında ilk bir saatte çok iyi durumdaydım, metanetle seyrediyordum ama son onbeş dakikaya girildiğinde dayanma duvarım çöktü! Bir ağla bir ağla durumları…
Gerçekten de ölüm Allahın emri, ayrılık olmasaydı..
Çok sevdim bu filmi, oscara aday olmayı hak ediyor bence.
*
İkinci kez aldatılınca aklım başıma geldi! Oscar aday filmlerini seyretmek isteyen onca talep var tabi, piyasada da bazı siteler size aradığınız filmin ismiyle konusuyla her şeyi yazarak başka film izletiyorlar. Örneğin Manchester bye the see yerine bana the finest hours filmini resmen izlettiler!
Fakat bu film öylesine güzel bir film ki bu aldatılma için gıkımı çıkarmıyorum şu an. Adeta adrenalin çarpması oldum! Gerçek bir olaydan esinleniyor ve bence Aslında oscara aday olmalıydı.
Casey Affleck müthiş
*
Eğlenceli, düşündürücü yeni bir dizi keşfettim:  Urban Myths
İlk 3 bölümünü izledim. Harika başlangıç 🙂
20 dakikalık mini diziler, İngiliz yapımı ve konularını şehir efsanesi diyebileceğimiz gerçek kişi ve olaylara dayandırıyor.
Adolf Hitler gençliğinde resimle uğraşmış, 1907 yılında viyana güzel sanatlar akademisine başvurmuş, fakat yeterli bulunmadığı için kabul edilmemiş. Eğer kabul edilseydi Adolf Hitler belki de ünlü bir ressam olacaktı ve dünyanın kaderi bambaşka olacaktı kimbilir?
I.Dünya savaşında katılmadan önce Adolf Hitler’in 2000 e yakın resmi ve çizimi olduğunu ben ilk kez duydum.
Acaba Viyana güzel sanatlar akademisinin değerlendirme kurulu üyeleri, sonradan “ne yaptık biz tanrım” demişler midir?
Dr.Who bu konuyu da işlemiş miydi acaba, hatırlayamadım.
Urban myths dizisinin 3. bölümü bu konuyu irdelemiş. Tabi sorular bana ait 🙂
(Bir BAK performansında sormak isterdim)
İnsanların aşağılık kompleksleri, tatminsizlik ve sevgisizlik kaygıları ne diktatörler, seri katiller ortaya çıkarıyor. Ve bu yaralar en iyi din bahanesine sarılıyor, pansuman ediliyor.
Tekrarlayan üzücü insanlık rüyaları!