After Life ve Son Tiryaki

After Life

Yine çok güzel bir Netflix dizisi, karakomedi. Sadece 25 dakikalık 7 bölümden oluşuyor. Bir Ricky Gervais yapımı olması yanında beni en çok etkileyen yanı da İngiliz Country side’ında geçiyor olması. Bayılırım o arka plana.
Çok sade bir anlatımla her bölümde yarım adım daha ileri geçerek nerden nereye varıyorsunuz, kahramanla birlikte.
“sadece kendimiz için değil başkaları için de yaşıyoruz. ”
“kendimize acıyıp başkalarını da mutsuz etmenin manası yok. ”

*

Son Tiryaki-Öykü Kitabı

Ülkemiz sınırları içinde faaliyet gösteren düşsel edebiyata katkıda bulunan yazarların ne kadar önemli olduğunun en büyük kanıtlarından biri Müfit Özdeş. Kitabın yazılışı 20 küsür yıl öncesine dayansa da, içinde çok daha eski öyküler mevcut. Üstelik ben daha yeni okudum! (yerli kitap ve kurgulara ilgisizliğim maalesef kötü bir ihmalkarlık )Yazar, yıllarca biriktirdiği öyküleri bu yapıtında bir araya getirdiğini söylüyor.

Müfit Özdeş‘in çok beğendiğim bilimkurgu öykülerinden FİRAR
ve diğer öykülerini de sayfasından okuyabilirsiniz, gerçi ben kitabını alarak nadir bulunan yerli bilimkurgu yazarına katkıda bulunmanızı arzu ederim.
*
Yeniden The OA

Devamını oku “After Life ve Son Tiryaki” →

Phantom Thread ve 2018 Oscarları

Phantom Thread

“Yılın en iyileri arasına girmesine rağmen yalnızca Kostüm Tasarımı ödülü ile yetinmek zorunda kalan Phantom Thread, biraz The Shape of Water’ın göz boyayan reklamı ve politik meselesi, biraz da hikâyesinin durağan üslubu sebebiyle bu senenin talihsiz yapımlarından biri haline geldi. Fakat hepsinden öte Phantom Thread’in şanssızlığı, sıra dışı öyküsünün seyirciye yeterince geçememiş olmasından ileri geliyordu ki bunun sebebi, filmin ana karakterleri olan Reynolds Woodcock (Daniel Day-Lewis) ile Alma’nın (Vicky Krieps) daha önce hiç şahit olmadığımız türden bir aşk ilişkisine sahip olmalarıydı.” Kaynak
 
Sahnelerin hepsi, roller muhteşemdi. Konu incelikli ve psikolojik bir altyapıya dayanıyordu. Reynolds biraz narsistlik sınırına yakın, Alma ise muhteşem gülüşüyle parıldıyordu. Alışkanlıklarına ve yaptığı işe aşık bir adamın bile gözünden kaçamayan bir pırıltı! Dönem filmlerini pek sevmeyen biri olarak bu yılın oscar en iyi film adaylarının nerdeyse hepsi dönem filmi ve çok iyiler. Demek ki 2017 yılı önceki yıla göre verimli geçmiş. Önceki yılın Oscar adaylarının çoğu hüsrandı diye hatırlıyorum.
Phantom Thread filmi izlenmeli, kaçırılamayacak denli nitelikli bence.
*
The Post
The Post’ta çok iyi oyunculuklar ve iyi bir kurgu var. İzlenmeli bence. Oscar adaylığını hakkıyla almış fakat heykelciği bu kez Spielberg evine götürememiş görünüyor. Bu film, yönetenler sizi kandırırken doğruya ulaşmanızı sağlamak adına verilen savaşı anlatıyor. Ve bu yüzden, belki de Amerikalılardan sonra en çok bizim izlememiz gerekiyor! Yani, o savaşı daha verenlerin büyük bedeller ödediği vermeyenlerin ise gazeteci olarak hava attığı bir ülkede yaşayanların… Girdiği her role hakkını veren ve oynadığı her filme değer katan Meryl Streep’in, daha önce hiç Spielberg’le çalışmadığını biliyor muydunuz? Sinemanın 2 efsanesi; hatta Meryl Streep’e eşlik eden Tom Hanks ile beraber 3 efsanesi ilk kez aynı filmde bir araya geliyor. Fil, 1971’de Pentagon belgeleri etrafında dönen yasal süreci konu alıyor. Washington Post çalışanları editör Ben Bradlee (Hanks) ve yayıncı Katharine Graham (Streep) ordu analisti Daniel Ellsberg tarafından yazılan ve sızdırılan Pentagon belgelerini yayınlama kararı alırlar. Belgelerin, Johnson yönetiminin Vietnam Savaşı’nda ABD askerlerinin rolü hakkında kamuoyuna ve kongreye yalan söylediğini, Nixon yönetiminin gizlice savaşı tırmandırdığını ortaya koymaları büyük skandal yaratır. Nixon yönetimi The Post’un bunları yayınlamasını durdurmaya çalışır acaba yönetim mi, yoksa özgür basın ilkesi mi baskın gelecektir.Bu kararı verebilmek The Post’un sahibi için kolay mıydı? Nelere mal olabilirdi?
*
Böylece 90.cı Oscar en iyi film adaylarının hepsini izlemiş oldum, üç tanesinin doğrudan biyokrafik olması (muhteşem kurgularla), toplamda galiba 7 tanesinin dönem filmi olması dikkatimi çekti. Bu dokuz filmden yalnızca Lady Bird, hoş bir film olmasına karşın en iyi film adayı olamayabilrdi dedim. Diğerlerinin ise en az altı tanesi oscarı gerçekten alabilirdi. Eh bi tanesi aldı, Shape of the water, hayırlı olsun.
*
Sound of My Voice
2050 yılından gelen bir kız, neolduğunu bilemeden çırılçıplak sokaklarda dolaşırken bir yardımsever onu alır ve sonra işi bir tarikata çevirir. Müridler edinmeye başlarla, ki bunun amacı nedir bilinmiyor. İki araştırmacı bu konuyu haber alıp gizlice müridler arasına girerler. Bazı ritüeller yapılır. Filmin sonunda her şey açıkta kalır, ne bu kızın (Brit Marling) bir sahtekar olup olmadığı, ne kendini FBI diye tanıtan ama tek başına çalışan iri yarı zenci kadının ne olduğu, hiç bir şey yerine oturtulmaz. Muhtemelen sonrasında yapılan The OA isimli çok ilgi gören ve aynı baş rol oyuncusuyla karşımıza çıkan diziye ilham vermek için yapılmış gibidir!
*
MULTIPLE SARCASMS
 2010 yapımı ilginç bir film MULTIPLE SARCASMS. İçeriği hakkında pek bir şey yazmak istemiyorum sürprizleri bozulmasın diye.Sunumu harika olmuş, karakterlerin en az birini ya da çoğunu hayatınızın bir döneminde bulabilirsiniz. Şüphesiz ki kültürler arası farktan dolayı bizim yaşamlarımıza ters diye düşünülen tepkiler bulacaksınız; fakat sadece tepkiler farklı olacak yoksa olan bitenin gerisinde, dibinde aynı şeyler var. İnsan her yerde insan. Mimar Gabriel’in bir oyun yazarı olma serüveni de bunlardan biri.

The OA efsane bir dizi olmaya aday

Alejandro Jodorowsky’nin El Topo filmiyle başladım.
Bu filmi kitabını okumadan önce izlemiş olsaydım, hele kova görünümlü uzman akrep olup henüz boğanın çaylak sularına bile varmadığı çok gençlik yıllarında yaptığını bilmeseydim, en fazla on dakikasını izlerdim 🙂Bakalım 3 sene sonra holly Mountain’da bir şeyler belirginleşmeye başlamış mı?
Holly Mountain kesinlikle daha olgunlaşmış bir ifade ama ben Alehandrodan daha iyisini bekliyorum. Sıra La danza de la realidad filminde sanırım epeyce yakın bir tarihte 2013 de gösterime girmiş. Arkası yarınn…
Bütün günüm Alejandro ile geçti, öğleye kadar kitabını (Psiko-Büyü) okudum, öğleden sonra El Topo ve Holly Mauntain filmlerini izledim, bugünlük bu kadar, yarın kısmetse yakın tarihe gelirim, sanırım son filmi La danza de la realidad…
Not: Özellikle kuzey ay düğümü Boğa olan kovaların tanışması gereken bir şahsiyet
Önceki 2 filminden sonra oldukça yakın tarihli, 2013 yılında yönettiği La Danza de la realidad filmi ile bilinçaltından, rüyalardan bu gerçekliğe anlaşılabilir şeyler getirebilmeyi başarıyor Alejandro. Kendisinin akrep güney düğümü iki saatlik filmin her karesinde seçilebiliyor. Çarpıcı sahneler var. kendi küçüklüğüne dair bir çeşit biyografik film de denilebilir ama bana göre tam bir psiko drama, psiko büyü performansı olarak işlev görüyor. Ben beğendim
*
The OA efsane bir dizi olmaya aday görünüyor.
TOA dizisinin ilk sezonunu bitirdim, toplam 8 bölüm. Ne kadar yavaştan almaya çalışsam da her şey gibi o da bitti. Bir gutup olarak başka bir boyuta -bilinçli olarak- gitmenin öyküsünü Castaneda’dan sonra en iyi anlatan kurgu bence bu dizi.
Westworld büyük ve ilginç bir yapım olmasına karşın 13th floor filminin modern bir tekrarını andırdığı için üzerimde büyük bir etki bırakmadı fakat TOA türünün bence İncepton gibi ilk görsel örneği -zaten ikisi de Castaneda’nın başlattığı fikri görselleştiren kurgular- olarak sarsıcı bir etki yaratıyor. İnception filminden çıktığımda 4 saat ayağım yere basmamıştı! Bu dizide de oldukça sarsıntılı geceler geçirdim.
Ezber bozan bir tanecik yetişkin olması bile tüm gidişatı değiştirip dönüştürüyor. Bu hikayede öğretmenin kilit bir rolü var. OA onu görmeye ilk gittiğindeki sahneyi hatırlıyor musunuz? Kadın nasıl da ezberindeki öğretmen repliğini söyleyen bir roldeydi, gözünü bile kırpmıyordu! OA gülümseyerek ona dokundu ve gizli dille numarayı kesmesini söyledi(söylediği böyle değildiama enerjisi buydu) ve öğretmen anında silkindi ve robot kimliğinden çıktı… ve bir daha da dönemedi. tüm kurgu boyunca gurubun kısmen biz izleyiciler tarafından bile müsamaha görmesi bu yiğit kadın-öğretmen sayesinde oldu. Bu da yetmedi, 50.000 dolarlık çekini gözünü kırpmadan yoldan çıkmış genç üyeyi geri almakta kullandı! hangimiz bunu yapabilirdik? Böylece tam zamanı gelidiğinde beş kişi olabilmeyi mümkün kıldı. Seyrederken hep içimden Allah razı olsun senden yiğit kadın diye hislerle dolup taştım. O kadın olmasa o çocuklar gurubun disiplinle bir araya gelmesini sağlayamazdı. düşünsene olabildiğince garip bi işe kalkışmışsın ama yanında öğretmenin de var, nasıl bir güven gelir çocuğa.
 Castaneda’ya kitaplarını film yapmak için Hollywood büyük paralar öneriyormuş ama O Don Juan’ı Anthony Quinn’in oynamasını istemediği için kabul edemediğini söylemiş. Bunlar bizzat Alejandro ile bir otel odasında konuşulmuş. Castaneda Alejandro’ya birlikte film yapma önerisinde bulunmuş. Heyecanla proje yapmaya başlamışlar, tam o sırada Castaneda’nın karnına ağrılar girmiş ve ishal olmuş, Alejandro’nun da karaciğerine ve sağ bacağına şiddetli ağrılar saplanmış.Acıyla odanın ortasında yerlerde süründüklerini söylüyor. Alejandro bir taksi çağırıp Castaneda’yı oteline bırakmış. Kendisine de sonrasında büyücü-şifacı Pachita tarafından karaciğer ameliyatı yapılmış. Üç gün yataktan çıkamamış ve kalktığında Castaneda’yı aramış ancak gittiğini öğrenmiş. Onu bir daha görmemiş, hayat bizi ayırdı diyor.
Sonuç olarak Castaneda’ya filmini seyretmek nasip olmadı. Bence TOA’yı izlese beğenebilirdi. Hem Anthony Quinn de yok :)))
Sibel Atasoy
https://blog.sonsuz.us/what-remains-ile-hafta-basi/

What Remains ile hafta başı

 What Remains,  4 bölümlük kısa bir İngiliz polisiye dizisi. Ardı ardına izleyince dört saatlik bir maraton oluyor. Agatha Christin’in modernize edilmişi gibi bir tat bıraktı. Gerçekten çok güzeldi. İngilizlerin dizi ve filmlerde güzel kadın yakışıklı erkek tasasına düşmeden sıradan insanlara benzer oyuncular, fakat çok iyi oyuncular kullanmaları hep dikkatimi çeker. Acaba bunun sebebi nedir diye düşünürüm, belki de kendilerine çok güveniyorlar. Diyaloglar mimikler her şey doğal. Ah bir de şu tuhaf aksana evrilmeselerdi 🙂
Bu hikayede tam da Agatha stilinde önce bir bir suçlandırılan sonra tekrar bir bir boşaltılan, ana olaya bağlı ve bağımsız gelişen dramları izliyoruz, senarist de çok iyi, ser verip sır vermiyor. Eski bir ev, dört saat boyunca gıcırdayan tahtalar, ingiliz tuhaflıkları ve aşırı şiddet olmayışı da etkin oluyor tabi.
*
Alejandro Jodorowsky’nin El Topo filmiyle başladım.
Bu filmi kitabını okumadan önce izlemiş olsaydım, hele kova görünümlü uzman akrep olup henüz boğanın çaylak sularına bile varmadığı çok gençlik yıllarında yaptığını bilmeseydim, en fazla on dakikasını izlerdim 🙂Bakalım 3 sene sonra holly Mountain’da bir şeyler belirginleşmeye başlamış mı?
Holly Mountain kesinlikle daha olgunlaşmış bir ifade ama ben Alehandrodan daha iyisini bekliyorum. Sıra La danza de la realidad filminde sanırım epeyce yakın bir tarihte 2013 de gösterime girmiş. Arkası yarınn…
Bütün günüm Alejandro ile geçti, öğleye kadar kitabını (Psiko-Büyü) okudum, öğleden sonra El Topo ve Holly Mauntain filmlerini izledim, bugünlük bu kadar, yarın kısmetse yakın tarihe gelirim, sanırım son filmi La danza de la realidad…
Not: Özellikle kuzey ay düğümü Boğa olan kovaların tanışması gereken bir şahsiyet
Önceki 2 filminden sonra oldukça yakın tarihli, 2013 yılında yönettiği bu filmle, bilinçaltından, rüyalardan bu gerçekliğe anlaşılabilir şeyler getirebilmeyi başarıyor Alejandro. Kendisinin akrep güney düğümü iki saatlik filmin her karesinde seçilebiliyor. Çarpıcı sahneler var. kendi küçüklüğüne dair bir çeşit biyografik film de denilebilir ama bana göre tam bir psiko drama, psiko büyü performansı olarak işlev görüyor. Filmdeki baba kendini yüksek ideallere bağlı zanneden bir rol (Alejandro’nun gerçek babası) ve film -geri planda onun şifası için bir performans- onun kendi içindeki Stalin’i Şilinin diktatörünü bulup onları yakmasıyla bitiyor denebilir. Diktatörlük rol modelini en çok eleştirenlerin onu kendi içlerinde bulacakları gün kaçınılmazdır. Bu şifaya olanak veren olaylar hep simgeler yoluyla açıklanıyor filmde, özellikle annenin tüm film boyunca SADECE şarkı yoluyla konuşması ve şamanik yöntemleri buna hiç bir isim koymadan doğası gereği önermesi ve uygulatmasını çok beğendim.
*
The OA efsane bir dizi olmaya aday görünüyor.
TOA dizisinin ilk sezonunu bitirdim, toplam 8 bölüm. Ne kadar yavaştan almaya çalışsam da her şey gibi o da bitti. Bir gutup olarak başka bir boyuta -bilinçli olarak- gitmenin öyküsünü Castaneda’dan sonra en iyi anlatan kurgu bence bu dizi.
Westworld büyük ve ilginç bir yapım olmasına karşın 13th floor filminin modern bir tekrarını andırdığı için üzerimde büyük bir etki bırakmadı fakat TOA türünün bence İncepton gibi ilk görsel örneği -zaten ikisi de Castaneda’nın başlattığı fikri görselleştiren kurgular- olarak sarsıcı bir etki yaratıyor. İnception filminden çıktığımda 4 saat ayağım yere basmamıştı! Bu dizide de oldukça sarsıntılı geceler geçirdim.
Ezber bozan bir tanecik yetişkin olması bile tüm gidişatı değiştirip dönüştürüyor. Bu hikayede öğretmenin kilit bir rolü var. OA onu görmeye ilk gittiğindeki sahneyi hatırlıyor musunuz? Kadın nasıl da ezberindeki öğretmen repliğini söyleyen bir roldeydi, gözünü bile kırpmıyordu! OA gülümseyerek ona dokundu ve gizli dille numarayı kesmesini söyledi(söylediği böyle değildiama enerjisi buydu) ve öğretmen anında silkindi ve robot kimliğinden çıktı… ve bir daha da dönemedi. tüm kurgu boyunca gurubun kısmen biz izleyiciler tarafından bile müsamaha görmesi bu yiğit kadın-öğretmen sayesinde oldu. Bu da yetmedi, 50.000 dolarlık çekini gözünü kırpmadan yoldan çıkmış genç üyeyi geri almakta kullandı! hangimiz bunu yapabilirdik? Böylece tam zamanı gelidiğinde beş kişi olabilmeyi mümkün kıldı. Seyrederken hep içimden Allah razı olsun senden yiğit kadın diye hislerle dolup taştım. O kadın olmasa o çocuklar gurubun disiplinle bir araya gelmesini sağlayamazdı. düşünsene olabildiğince garip bi işe kalkışmışsın ama yanında öğretmenin de var, nasıl bir güven gelir çocuğa.

Devamını oku “What Remains ile hafta başı” →