Barometre ile yükseklik ölçümü

Bu soru Kopenhagen’daki bir üniversitenin fizik sınavından alınmıştır:

“Bir gökdelenin yüksekliğini barometre ile nasıl bulursunuz, anlatınız.”

Öğrencilerden birinin cevabı:

“Barometrenin ucuna bir ip baglarsınız.Sonra gökdelenin tepesinden asıp sallarsınız. Barometre yere değdiğinde ipin boyuyla barometrenin boyunun toplamı gökdelenin yüksekliğini verecektir.”

Bu oldukça orijinal cevap hocayı çileden çıkartmaya yetti ve öğrenci dersten kaldı.

Öğrenci cevabının doğruluğu konusunda itirazda bulundu ve üniversite durumu çözmek için başka bir hoca gönderdi. Bu noktada öğrenci hakkında ne düşünürdünüz? Sizin kararınız ne olurdu ? Çocuk kalmalı mı geçmeli mi ?
Devamını oku “Barometre ile yükseklik ölçümü” →

Aç kal, budala kal

O üniversite mezunu değildi. Okurken terketmişti üniversiteyi. Fakat inişli çıkışlı hayatı, onu dünyanın en büyük üniversitelerin birinde bir mezuniyet programında onbinlerce üniversite mezununa seslenme fırsatı sunmuştu. Evet o başarıları sayesinde dünyanın en büyük üniversitelerinden biri olan Stanford üniversitesinde onbinlerce mezuna seslenmişti. O, Steve Paul Jobs. Apple ve Pixar Animation firmasının CEO”su (yöneticisi). Apple dünya bilgisayar devi, Pixar ise dünyanın en büyük animasyon şirketi. Steve Paul Jobs ise Microsft”un da yararlandığı (bir nevi kopya ettiği) ilk kişisel bilgisayarı oluşturan (Mac-Machintoch) kişi. Yani bugün evimize giren ve her işimizi halleden kişisel bilgisayarın mücidi…

Siyah cübbenin altında kot pantalon ve sandaletleriyle Steve Jobs. Stanford Üniversitesi mezuniyet töreni. 12 Haziran 2005. Stanford Stadyumu; 4.662 mezun, 23.000 izleyici.

“Bugün dünyanın en iyi üniversitelerinden birinin diploma töreninde sizlerle birlikte olmaktan onur duyuyorum. Ben üniversiteden hiç mezun olmadım. Doğruyu söylemek gerekirse, mezuniyete en yaklaştığım an da bu an!

Sizlere hayatımla ilgili üç hikaye anlatacağım. Hepsi bu. Büyütülecek birşey değil. Sadece üç hikaye.

İlki noktaları birleştirmekle ilgili.

İlk 6 aydan sonra Reed Üniversitesinde derslere girmeyi bıraktım, ancak gerçek anlamda okulu bırakana kadar bir 18 ay kadar daha okulda kaldım. Okulu neden bıraktım?

Olay ben doğmadan başlamıştı. Biyolojik annem genç, evlenmemiş bir üniversite mezunuydu ve beni evlatlık vermeye karar vermişti. Beni üniversite mezunu bir çiftin evlatlık almasını çok istiyordu, sonunda da bir avukat ve karısı tarafından alınmam için herşey hazırdı. Tek sorun, ben ortaya çıktıktan sonra, beni evlat edinecek çiftin esasında bir kız çocuğu istediklerini anlamış olmalarıydı. Bir gece yarısı, bekleme listesinde olan müstakbel aileme bir telefon geldi: “Elimizde beklenmedik bir erkek bebek var, onu istiyor musunuz?”. Onlar da “tabii ki” diye yanıtladılar. Biyolojik annem, annemin üniversiteyi, babamın ise liseyi bile bitirmemiş olduğunu öğrendiğinde evlatlık verme işlemini tamamlayacak son kağıtları imzalamayı reddetti. Ancak birkaç ay sonra, ailemin beni üniversiteye yollayacaklarına dair söz verdikten sonra ikna oldu.
Devamını oku “Aç kal, budala kal” →

Gizemin varlığını kabul etmek

Siyular aslında buffalo olduklarını söylerler, bunun sebebini ilerde anlatacağım ama önce Lame Deer’in küçüklüğünden bir anı aktarmak istiyorum. Biliyorsunuz eski öykülere bayılıyorum.

LD, küçük bir çocukken babası ile yolculuk yapıyormuş ve bir ara bir poker salonunda durmuşlar. Kızılderililer oyun oynuyor çene çalıyormuş. Salonun sahibinin genç ayısı da yan odada köşede oturmaktaymış. Derken Siyahlar giymiş iri yarı bir beyaz adam girmiş salona, yanında gerçekten dev bir buldogla. Bara oturup büyük bir puro yakmış, gördüğüm kadarıyla burada bi evcil hayvanınız var ama benim buldog onu sakız gibi çiğner demiş. Mekanın sahibi ise “senin buldog ancak hiç bi şeyden iyice, benimkini incitemez!” Demiş. Böylece bir kapışma gösterisi için bahisler açılmış. Kızılderililer bahisli oyunlara bayılıyor anladığım kadarıyla. LD’nin babası genç ayıya yüz dolar yatırmış. Bi süre hararetli konuşmalar ve bahisler devam etmiş, ortadaki para öylesine büyümüş ki, LD için rastlanmamış bir durummuş. Sonunda iki hayvan karşı karşıya kalmışlar. Genç ayı hala oturduğu yerde duruyormuş. Beyaz adam buldogu hırslandırmak için talimatlar yağdırıyormuş. Buldog yerinden bile kıpırdamayan ayının çevresinde korkunç hırıltılar çıkararak dolaşmış. Ayı ayağa kalkmış ancak bir adım attıktan sonra yeniden oturuvermiş. Açık ağzından bembeyaz dişleri görünüyormuş. Pençesiyle yerden biraz toz alıp kafasına sürmüş. Sahibinden daha yakışıklı görünen buldog ise havlıyor, hırlıyor ama aralarındaki mesafeyi de koruyormuş. Fakat neticede ayının pençe mesafesine girivermiş ve genç ayı keskin bıçaklarla donanmış gibi görünen pençesini yalnızca bir kere sallamış, zavallı buldogun gırtlağı kesilmiş ve anında ölmüş. Ve küçük ayı ölüm çığlığını atmış: “harrrnh”, bir Siyu Kızılderilisi gibi.

LD’nin babası bu bahisten 700 dolar kazanmış, zaten bardaki tüm Kızılderililer yavru ayıya oynamışlar çünkü onun güce sahip olduğunu biliyorlarmış.

LD, tıpkı bir buffalo (bizon) gibi diyor; onlar güce ve bilgeliğe sahiptirler. Bir Siyu’nun buffalo olduğunu anlatır, bunun iki önemli sebebi vardır; ilki kendilerince her şey demek olan kutsal pipo taşının bir buffalo kadın tarafından topluluklarına getirilmiş olması (bununla ilgili efsaneyi detaylıca anlatır), ikinci ise bir buffalo öldürdüklerinde onu her bir organı her bir saçı ve tırnağına kadar kullanıyor olmalarıdır. Hayatlarının her anında, her eşyalarında ya da kutsal nesnelerinde Buffalonun bir parçası vardır. Buffalo bilgedir, Meksikalıların fabrikasyon boğalarına benzemez, onlar da cesurdur ama zeki değillerdir. ”Onsuz biz hiç bi şeyiz” der LD.

Hayvanlar dünyasıyla ilgili birçok bilgi verir, anımsadığı öykülerini anlatır. Kızılderililer gerçekten de nasıl bir gizem içinde yaşadıklarının farkındadırlar. Aynı şeyi Carlos Castaneda’nın kitaplarında da görürüz; Yaqui Kızılderili büyücüsü Don Juan, bir gizem örtüsüyle sarılı olduğumuzu sıkça söyler. Fakat biz beyazlar (*) gizemin varlığını kabul etmekle birlikte onu çözülüp bitirilecek bi şeymiş gibi algılarız. Oysa bir Kızılderili onu yaşanacak sonsuzca bir giz olarak algılıyor.

*

Lame Deer, bir büyücü hekim olarak kendisine de kuşların bir şeyler söylediğinden bahseder. Örneğin Kartal ve baykuş gibi. Kartal bilgedir ve büyük gücü vardır. Eğer bir kartal öldürmek istersek iyi düşünmemizi de öneriyor çünkü bir kartal bunu zaten önceden bilirmiş. Ayrıca siyah şeritli geyikte bilgedir. Bu tür bir geyiğe ateş ederseniz, kurşun size geri döner. Tıpkı bumerang gibi bir durum söz konusudur. Hani derler ya söylediğin kötü şey sana geri döner diye.

Büyük vizyonlarımdan birisi şuydu diye devam ediyor LD: Vizyon, kanatlı yaratıklar kuşlarla konuşurken dağda gelmiş, aniden annesinin ölüm günündeymiş, onunla el ele oturuyorlarmış ve annesi ona “çok yazık” demiş. Bunu kendisi için değil oğlu için söylüyormuş çünkü onu – zavallı bir Kızılderili olan oğlunu- beyazların dünyasına bırakıp gidiyormuş. Bu vizyon LD’i çok üzmüş, hayli ağlamış, yardım dilemiş ve sonra battaniyesini başına çekmiş, zaten sahip olduğu tek şey bir battaniye, bir pipo ve biraz da tütünmüş. Başka ne bekleyeceğini de bilmiyormuş.  İşte tam o anda güce dokunmak onu hissetmek istemiş. Kendini yukarı çekmek istemiş hayatına bile mal olsa fark etmiyecekmiş. Böylece kendimi rüzgarlara, doğaya verdim, bana ne olacağını hiç dert etmedim. Sonra aniden bir kuşun çığlık atarak kanadıyla sırtıma dokunduğunu duydum. Bir kartalın ağladığını duyuyordum. Hatta öyle ki diğer kuşların sesini bastıracak ölçüdeydi ve şöyle dedi: Seni bekliyorduk, geleceğini de biliyorduk. Şimdi buradasın. Seni hayat öykün buraya doğru sürdü. Bırak sesimiz sana rehber olsun. Biz senin arkadaşlarınız. Bütün iki bacaklılar, dört bacaklılar senin yakınınız. Hatta küçük olanlar, sekiz, on iki bacaklı olanlar yeryüzündeki tüm yaratıklar senin arkadaşınız. Her birimizin sahip olduğu gücü seninle paylaşacağız. Sen yanında bi hayaletle olacaksın, yani bundan sonra hep  bir diğer senle birlikte olacaksın.” Düşündüm de diyor LD, benden başka bi şey değildi bu, değişikti ama yine de bendi. Gerçekti. Önce korkutmuştu fakat onu arayıp bulmak bir hayat boyu sürdü.

 

Lost Girl ve Baba Yaga

Lost Girl’de Baba Yaga motifi biraz basite alınmıştı, doğrusu daha iyi bir görsellik beklerdim. Yine de Baba Yaga’nın bizim dünyada yaşamıyor oluşu gayet net vurgulanmıştı, onun dünyasına ancak bir aynadan ya da sudan geçiş yapılabiliyor oluşu ne kadar da Don Juanvari! Ayrıca lanet konusu oldukça iyiişlenmişti, didaktik değildi ve anlaşılabilirdi. Tabi tüm izleyenler kendi açılarından anlayacaklardır. Benim anladığım, bir kişiyi lanetlediğinizde ve bunun sonuçlarını görüp bundan etkilenmediğinizde bir sorun yok eğer sonuçlardan dolayı vicdan azabına düşerseniz vay geldi başınıza işte ozaman Baba Yaga’nın yiyeceği oluyorsunuz. Tabi bana göre en rahatı kimseyi lanetlememektir çünkü en azından bu birinci seçenekten daha kolay ve insani 🙂 Ayrıca dikkat çeken diğer bir husun öteki gerçeklikte buradaki güçlerin/kabiliyetlerin geçersiz hale gelmesiydi.
Yine bir önceki bölümde gece kabuslarını işlemişlerdi ve gerçekten de insanın kendi zayıflığının oluşturduğu bir hayalde nasıl yüzlerce yıl tutsak kalabildiğini, her şeyin nasıl da korkularımız ya da arzularımız doğrultusunda şekil değiştirebildiğin en sade şekilde görebiliyoruz. Bunu izlerken Fringe’deki şekildeğiştirenler geldi aklıma , biliyorsunuz orada da temel konu paralel diğer dünya ile başlamış ve uzunca süre bu minvalde ilerlemişti.

Lost Girl gerçekten ilginç bir fikir, muhtemelen Castaneda, psikoloji, ve mistisizmi iyi çözüp yeni yere bağlayan yazarlarla karşı karşıyayız. İkinci sezon 3. bölümde artık durumlar öyle hal aldı ki, insanların başına gelen her hoş ve nahoş şeyden bir çeşit fae sorumlu! Animistik döneme modern dönüş derim ben buna. Aslında tam olarak bi ismi var, Entegral düşünce… Acaba Ken Wilber bu diziyi izliyor mudur?

Yine dizinin ikinci sezon7.ci bölümünde Kurtlarla Koşan Kadınlar Kitabından Fok Derisi -Ruh Derisi masalı ele alınmıştı.  İsterseniz kontrol edin –tıklayınız