Kadın yöneticiler, klasik tabiriyle çalışması zor insanlardır. Bir kadın olarak kadın yöneticilerle hep sorun yaşadım. Gözlemlediğim kadarıyla kadınlar da kadınlarla, erkekler de kadınlarla çalışmayı sevmiyorlar. Belki bu bende artık bir önyargıya dönüştü ancak üstüm kadın olduğunda ve elbet bir talebim varsa ayaklarım kendiliğinden geri gitmeye başlıyor. Meslektaşlarımla bu konuyu konuştuğumda hemen hepsi “yakınlık kur, yalakalık yap” tarzında önerilerde bulunuyor. Yöneticim kadın olmasa da tampon görevinde bulunan müdüre yakın olan aracı konumundaki bir kadın yöneticisi olan bendenize önerileriniz nelerdir? Taktiklerinizi, önerilerinizi; olmadı çözüme kavuşmuş hikayelerinizi bekliyorum.
Etiket: Peyote
Aynı anda iki yerde birden olabilmek mümkün mü?

Einstein haklı çıktı
“Aynı anda 2 yerde olabilme” deneyinde büyük ilerleme kaydedildi
ABD’de California Üniversitesi bilim adamları, aynı anda iki farklı enerji durumunda bulunabilen bir aygıt geliştirerek Albert Einstein’ın öncülerinden olduğu “kuantum teorisi”ni haklı çıkardı. Yılın buluşu kabul edilen aygıt, toz zerresi kadar küçük bir metal parçasını “mutlak sıfır” kabul edilen eksi 273 dereceye yakın bir sıcaklığa kadar soğutuyor ve enerjisini bir kuantum artırıyor. Madde, bu noktada günlük hayatımızda karşı karşıya olduğumuz Newton fiziğinin kurallarından çıkıp Einstein tarafından tanımlanan kuantum yasalarına göre hareket etmeye başlıyor. Saniyede 6 milyar kez titreşen madde, algılanabilir bir elektrik akımı yayıyor ve aynı anda hem yüksek, hem de alçak enerji düzeyinde varolabiliyor.
EINSTEIN VAZGEÇMİŞTİ
Bilim adamları, henüz maddenin Einstein’ın mümkün olduğunu iddia ettiği gibi “aynı anda iki yerde birden bulunması”nı sağlamayı başaramadı; ancak bu buluş sayesinde bu hayalin gerçekleştirilebilir olduğu ortaya koymuş oldu. Einstein, kuantum fiziğinin gelişiminde öncü olmuş, ancak daha sonra bu teoremin “evreni belirsizleştirdiğini” iddia edip ”Tanrı evrenle kumar oynamaz” diyerek reddetmişti.
Bir gazetede okudum bugün. Sitedeki özellikle fizikçilere sormak istiyorum; aynı anda iki yerde birden olabilme konusunda fikirleri nedir? Bazı insanlar rüyalarında çok uzaklara gidebildiklerini iddia ediyorlar. Evliyalar iki yerde birden olabilirlermiş. Ne dersiniz? Mümkün müdür? Bu yukarıdaki olayla benzer nitelik taşıyor mu?
Buhran
Bu şiir, sonsuzus’un nadir gördüğümüz üyelerinden yunus’un bulduklarından.. Ona da, tüm üyelere de selam olsun. Hüzün iyidir, açın kollarınızı damardan giriversin.
Buhran
çok fazla
çok az
ya da çok geç
çok şişman
çok zayıf
ya da çok kötü
kahkaha
ya da gözyaşı
ya da kusursuz
kayıtsızlık
nefret edenler
sevenler
ellerindeki şarap şişelerini sallayarak
önlerine çıkanları süngüleyip
kadınların ırzına geçen ordular
ya da ucuz bir pansiyon odasında
Marilyn Monroe’nun fotoğrafıyla yaşayan bir ihtiyar
o denli büyük ki dünyadaki yalnızlık
onu saatin kollarının ağır hareketlerinde
bile görebilirsiniz.
o denli büyük ki dünyadaki yalnızlık
onu Vegas’ta, Baltimore’da ya da Münih’te
yanıp sönen neon ışıklarında görebilirsiniz.
insanlar yorgun,
hayat tarafından cezalandırılmış,
ya sevgiyle ya da sevgisizlikle
sakatlanmış.
yeni hükümetlere ihtiyacımız yok
yeni devrimlere ihtiyacımız yok
yeni kadınlara ihtiyacımız yok
yeni yollara ihtiyacımız yok
şevkate ihtiyacımız var.
müşfik davranmıyoruz
birbirimize.
müşfik davranmıyoruz.
korkuyoruz.
nefretin gücü simgelediğini
sanıyoruz.
cezalandırmanın
sevgi olduğunu.
daha az sahte bir eğitim bize gereken
daha az kural
daha az polis
ve daha iyi öğretmenler.
bir odada
bir başına acı çeken
öpülmemiş
dokunulmamış
bir başına bitki sulayan
olsa da çalmayacak
bir telefondan yoksun
insanın dehşetini unutuyoruz.
müşfik davranmıyoruz birbirimize
müşfik davranmıyoruz birbirimize
müşfik davranmıyoruz birbirimize
boncuklar sallanır, bulutlar örter
köpekler gül bahçesine işer
bir çocuğun kafasını koparır cani
dondurma külahından bir ısırık alır gibi
okyanus bir gelip
bir giderken
anlamsız bir ayın esaretinde.
müşfik davranmıyor insanlar birbirine
Charles Bukovski
BEKLEMEK KIRMIZIDIR
Biliyorum, ölümüne en çok kadınlar üzüldü. Odetta da üzülmüştür biliyorum. Ama ben onu, Odetta’dan daha önce sevmeye başlamıştım. Sahnedeyken sesi, nefis alçalış ve yükseliş sergileyen adamın, sık sık sesi kısılırdı dışarıda. Bir kere beni sevdiğini söylerken kısılmıştı. Ses kısıklığını, bana karşı sahiciliğinin bir göstergesi olduğuna inanmıştım gururlanarak. Pek safmışım! Benden ekmeği uzatmamı istediğinde sesi kısılınca anlamıştım. Bir kere de ışığı söndürmemi istediğinde kısılmıştı. Ona içten içe kırılmıştım. Hatta kızının “Babama nasıl kıydın!?” demesine belki bu cevabı vermeliydim. Çünkü ekmeği uzatmamı isterken sesi kısılmıştı. O bilmez babasını, Odetta da bilmezdi. Ben bilirdim. O acımasız bir adamdı. O alçak bir adamdı.
Sahnede tiratlar atarken, şiirler okurken o korkunç adamı Don Juan sanan o aptal kadınlar da bilmezdi. Kulisin kapısı hep kadın hayranlarıyla dolu olurdu. Kimi getirir gül verir, kimi bir kart yazıp telefonunu bırakır, kimi bir mektup. Kimi de direkt evine çağırırdı. Ama o, sahnesi biter bitmez bana koşardı. Hazırladığım yemeğe bile dokunmadan, hatta ben kapıyı açar açmaz üzerime atlardı. Hemen her gün sevişirdik. Aslında bunları, tüm bunları anlatmalıydım hakime ama, ama yapamadım. Herkes, herkes benden nefret ediyordu. Onlara onu sevdiğimi söylemedim, söyleyemedim. İnanırdım o da beni severdi.
Turneye gidince, her şey turneye gidince değişti. Altı hafta, sadece altı hafta görüşemedik. Beni her gün, her gün arayacağını söylemişti. Aramıştı, bir buçuk hafta beni her gün dediği gibi aramıştı. Ama demeliydim sevgili hakimim, işte yalanının ispatı demeliydim. İşte bu beni kandırdığının kanıtı, yalancılığının kanıtı! Aceleyle pek önemsiz bir şeymiş gibi, Alman müdürün kızını anlatmıştı. Odetta. Odetta’nın hayatı tiyatro sahnesinde geçmiş. Hatta bir Türk dadısı varmış Odetta’nın. Çocukluğunda Türkiye’ye gelmişler, İstanbul’da iki hafta kalmışlar. Türk oyuncuları görünce kızın hevesi artmış belki ekibe katılıp onlarla gelebilirmiş. Odetta, Nazım Hikmet’i bilirmiş. Kızın ısrarı üzerine ona Piraye’ye yazdığı şiirlerden okumuş. Odetta birden bire ağlamış. Odetta’ya bunun nedenini sorduğunda Nazım’ın acısını hissettiğini söylemiş kız. Bak demişti, Nazım nasıl da etkileyiciymiş. Telefonlar azalıp da kesilmeseydi, Odetta’yı hatırlamazdım bile. Ama, ama Odetta’dan sonra telefonları kesilmişti. Ben, her gün onu aramıştım. Bıraktığım notlara sadece üç kez cevap vermişti, sesi her seferinde soğuklaşmıştı. Duvarlaşmıştı. Ben de, artık ne bir arkadaşımı görüyordum, ne bir kitap okuyabiliyordum, ne yemek yiyebiliyordum, ne de uyuyabiliyordum. Sabahları başım yataktan kalkmıyordu, yorgun hissediyordum. Bir de rüyalar vardı. Hakime bu rüyaları anlatmalıydım. Anlatamadım. Rüyalarımda -sanki tüm Almanlar mavi gözlüymüş gibi- mavi gözlü -sanki tüm Almanlar sarışınmış gibi- sarışın, zayıf ve güzel –ama benden güzel- bir kız görüyordum. Sonra onun sanki bir sahnedeymiş gibi “Seni seviyorum Odetta” deyişini duyuyordum. Odetta da kahkaha atıyordu, ama bizim gibi değil başka türlü. Sonra bir hapishane görüyordum, içeride Nazım. Dışarıda binlerce kadın, içeride bu kadınları bekleyen adamlar. Nazım’ın Piraye’nin gelemeyişi acısını görüyordum. Odetta’nın hıçkırıklarını duyuyordum. Sonra onun, Odetta’ya sarıldığını görüyordum. Her akşam, bir şişe şarap deviriyordum. Evde şarap şişeleri, değişik odalarda, hatta banyoda da bulunuyordu. Telefonlarını beklemiyordum ama gelecekti, biliyordum. Onu bekliyordum. Onu beklerken şarap içiyordum. Ama kırmızı. Bu yüzden beklemek deyince aklıma kırmızı şarap gelir. Beklemek, kırmızıdır. Belki hakimim, bu kırmızılık yüzünden olmuştur her şey.
Geldiğinde iki yabancı gibiydik. İkimizin de hareketleri tutuktu. Konuşmak istemiştim. Aramayışının, yalancılığının hesabını sormak, en çok da bağırmak! Ama, ama ne de olsa gelmişti, bana gelmişti. Önce pencereyi açmıştı, şişeleri birlikte toplamıştık, o duşa girmişti. Ben mutfağa girmiş, bir şey yapmış olmak için ve başka yemek de bilmediğim ve kolay olduğu için omlet yapmıştım. Ama o uyuyacağını söylemişti. Yorgunmuş. Uyanmasını beklemiştim. İki saat sonra o hala yatarken onu beklemekten yorulduğumu hissetmiştim. Şarap içmiştim. Sonra ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum, sanırım saat epey geç olmalıydı telefon çalmıştı. Bir kadın İngilizce konuşarak onu sormuştu. Uyuduğunu söylemiştim, Odetta’ymış uyanınca lütfen söyler miymişim. Uyanınca Odetta’dan söz etmiştim. Gözünde bir parlaklık görmüştüm.
Bir şey yemeden dışarı çıkmıştı. Bir şubat günüydü. Dışarıda kar vardı. Ve saat gece yarısını epey geçmişti. Paltosunu alıp dışarı çıkmıştı. Küçük penceremden onun kar içinde gidişini izlemiştim. Odetta aramış ve o, gece ayazında karları yara yara yürümüştü. Sokağın sonuna kadar onu izlemiştim. Bu şekilde Almanya’ya kadar gidebileceğini düşünmüştüm. Kar, ne kadar temiz bir beyazdı. Belki her şey bu beyazlık yüzünden olmuştu. Sonra bir kedinin onun ayak izleri üstünden sokağı dönüşünü izlemiştim. Canım şarap çekmişti. Başımı pencereye dayayarak onu beklemiştim. Cam soluğumdan buğulanmıştı. Karın pencereme çarpmasını izlemiştim. Pencereyi açıp elimi dışarı doğru uzatarak açmıştım. Avucumda bir avuç kar biriksin istemiştim. Ama ne kadar durdum hatırlamıyorum, elim buz gibi olduysa da her kar taneciği avucuma dokunur dokunmaz erimişti. O zaman, işte o zaman avucumun acıdığını hissetmiştim. Çok ama çok acı çekmiştim. Yüreğimde de aynı soğuk acılığı vardı. Belki her şey bu acı yüzünden olmuştu.
Eve geldiğinde sanki saatler değil, günler geçmişti. Bu halimde neymiş böyle yine mi içmişim, elimdeki şarap şişesini şiddetle çekerek almıştı. Bu ne çocukça hareketmiş, ne yaptığımı sanıyormuşum, artık beni tanıyamıyormuş, ne olmuş bana böyle? Pencereyi aceleyle kapatmıştı. Bu soğukta pencereyi hangi mantıkla açık bırakmışım, deli miymişim? Paltosunu çıkarıp kanepeye atmıştı. Paltosunun kolu, elime düşmüştü. Kolu elimi tutuyordu. O an elinin elimi tutmasını istemiştim. Ayağa kalkmıştım. Arkasından yatak odasına gitmiştim. Uyumuştu. Horluyordu. Elimi tutsun, bana sarılsın istemiştim. Yatağa, yanına gitmiştim, sarılmıştım belinden. Ellerin çok soğuk deyip beni itmişti. Şişemi alıp yere, onun yüzünü görebildiğim tarafa oturmuştum. O, umarsızca uyumuştu. Üstelik horluyordu. Şişeme sarılmıştım. Öylece uyuyakalmıştım. Sabah, beni sarsmasıyla uyanmıştım. “Kalk be kadın, sen delirmişsin” diye bağırıyordu. Başım dönüyordu. Kafam yerden kalkacak gibi değildi. Kapıyı çarptığını duymuştum. Çok ama çok üşüyordum.
Şarap yere dökülmüştü. Kırmızı, kıpkırmızıydı yer. Ayağa kalktım ve yatağa uzandım. Onun tarafında uyudum. Uyandığımda karşımdaydı. Yeni oyunun hazırlıklarının başladığını söylüyordu. Benim yüzümden kafasını toplayamıyormuş. Replikleri sürekli unutuyormuş. Gidecekmiş. Bu sürede ben de kendimi toparlamalıymışım. Böyle giderse bu eve bir daha gelmeyebilirmiş. Sonra banyoya girmişti, çıktığında elinde bir kova ve bir bez vardı. Yüzümün olduğu tarafa eğilmiş, dökülen şarabın kırmızı kalıntılarını siliyordu. Yattığım yerden onun çalışmasını izliyordum. Elinde beyaz bir bez vardı. Beyaz bez ve su kırmızılaşıyordu. Elinden kırmızımsı su damlıyordu. Belki her şey bu kırmızımsı su yüzünden olmuştu. Yüzüme bakmıştı. Gözleri hınç doluydu. Aklımda hiçbir şey yoktu. Sebebini ben de bilmiyorum, “Beni seviyor musun?” diye sormuştum. Elindeki bezi kovaya atmıştı. “Foşt!” diye bir ses çıkmıştı sudan. Hakime, bu sesten de söz etmeliydim.
Kovayı kaldırıp banyoya götürmüştü. Kar hala yağıyordu. Doğrulup penceremden gökyüzüne bakmıştım. Griydi. Tek bir mavilik yoktu. Belki her şey bu grilik yüzünden olmuştu. Ellerim çok ama çok soğuktu. Mutfaktan kızartma sesleri geliyordu. “Gel” demişti, “Bir şeyler ye.”

Masaya oturmuş, kendine bir rakı doldurmuştu. Peynir, patates kızartması, domates ve maydanoz vardı tabağında. Bir meyve tabağı duruyordu masanın ortasında. Bir küçük, meyve bıçağı ve yarısı kesik bir elma. Masanın üstünde bir kağıt vardı, ara sıra onu eline alıyor, sesini alçaltıp yükselterek okuyor, sonra kağıda bakmadan aynı sözleri tekrarlıyordu. Beni ayakta görünce “Otursana kadın! Lahavle” demişti. Bu çok ama çok sinirime dokunmuştu. Belki her şey bu lahavle yüzünden olmuştu. Elmanın yarısı, paslanmış rengindeydi. Bıçak keskin ve ışıldıyordu. Her şey sinir bozucuydu. “Beni sevmiyorsun artık değil mi?” demiştim. “Ne diyorsun sen?” diye çıkışmıştı. “Sen Almanya’ya gittiğinden beri beni sevmiyorsun” demiştim. “Saçmalık bu! Saçmalık!” demişti. Saçmalık onun ağzından daha inandırıcı gelmişti. Saçmalık diyen sesi içimdeki acılığı bulmuş, orayı kanırtmıştı. Canım çok ama çok yanmıştı. Bu acıdan kurtulamayacağımı sanmıştım. Elmanın paslanmış yarısı da canımı sıkmıştı. Canımın acımasından, sinirimden ağlamaya başlamıştım. Oysa, oysa ben onun sarhoşken nasıl gülünç olduğunu bilirdim. Sesinin nasıl bozuk çıkabildiğini! Öfkeliyken ve küfür ederken sesi, nasıl şeytanileşir bilirdim. Odetta bunu bilmezdi. Ona nasıl kıydığımı soran kızı bunu bilmezdi. O hayranlık uyandıran şairane sesin, o kadınları kendine aşık eden sesin –evet kadınlar onun sesine aşık olurlardı- nasıl vahşileşebildiğini bilirdim. “Sen, sen bir şeytansın” diye bağırmıştım. O, bir anda sandalyesinden kalkmıştı. Öyle sert kalkmıştı ki rüzgarından masasındaki tüm beyaz kağıtlar yere savrulmuştu. Elini paltosuna atmıştı. Gitmesini istememiştim. Almanya’ya gidecekti bu kez, kesin giderdi. Ama, ama ben benimle kalsın istiyordum. İyi bir şeyler söylemek istedim ama, ama nedense “Şeytansın sen!” diye göğsünü yumruklamaya başladım. Ellerimi tutmuştu. Beni sarsarak iteklemişti. Yere düşmüştüm. Aklıma elmanın paslı yarısı gelmişti. Ve ışıltılı bıçak! Belki her şey bu ışıltı yüzünden olmuştu. Ben koşmuştum ve her şey kırmızılaşmıştı.
Yüreğini Tanımak!
CC’nin, 1961 yılında DJ tarafından çömez olarak kabul edildikten sonraki yaşadıklarını kendince bir dizgeyle ( ve antropolog kimliğiyle) sunma çabasında olduğu ilk kitaptan bazı izlenimlerimi aktarmak istiyorum.
Nedense peyote konusunu aklına takmış olan CC, bu bitki ve etkileri konusunda bilgi edinebilmek için pek çok kereler DJ’ye sorar ancak O buna yanaşmaz. Muhtemelen bu yaklaşım CC’nin merakını tahrik etmiştir ve bu isteğini sık sık dile getirir, işte onlardan biri şöyle:
“Peyoteyi öğretir misin bana Don Juan?”
“Neden istiyorsun böyle bir öğrenime girişmeyi?”
“İçimden öğrenmek geliyor da ondan. Salt istemiş olmak yeterli bir neden değil midir?” (Sibel’in notu: neden sorusunun tamamıyla yanlış anlaşıldığını görüyoruz bu cevapta, CC sanki “neden” kelimesini izinle karıştırmış gibi. Oysa bunu yapmayacak denli akla ve dil bilgisine sahip. O halde burada O sadece “neden” sorusunun gerçek cevabını saklamak için bu kaygan yola başvuruyor ve bunun DJ’yi kandırabileceğini varsayıyor!)
“Değildir! Yüreğini bir yokla bakalım, senin gibi bir delikanlı böyle bir öğrenime neden girmek istermiş, önce bunu yanıtla.”
“Sen kendin neden öğrendin öyleyse, don Juan?”
“Niçin soruyorsun?”
“Olasıdır ki ikimizin de nedenleri birdir.”
(Sibel’in notu: Bu konuşma ve kayganlık biçimini herhalde tanıyorsunuz, genel bir ismi var mı bilemiyorum fakat ben buna genelde avrupai diyebileceğim; “kendini açık etmeden karşıyı anlama çabası” diyorum, bilimsel değil fakat akademik denilen bir tarzı da anımsatıyor. Ayrıca bu yöntem karşıdaki kişinin anlama kabiliyetini fena halde küçümseyen üstelik empati kavramıyla hiç uyuşmayan bir biçim.)
“Hiç sanmam. Ben Kızılderiliyim. Yollarımız bir olamaz.”
(Sibel’in notu: DJ burada açıkça ayrımcılık yapıyor, gizlenme telaşı filan yok onun; çünkü fark varsa vardır! Bu bir aşağılama ya da hiyerarşi sorunu değil.)
“Öğrenmek isteyişimin tek nedeni, bilgi edinmektir. İnan bana don Juan, kötü bir amacım yok.”
(Sibel’in notu: Hala diretiyor, bişeyin nedeni “bilgi edinmek” olamaz, çünkü her neden zaten bilgi edinmektir! Kötü bir amacım yok deyişi bile kendi amacından kuşkuyu belli ediyor!)
“Sana inanıyorum. Dumanını çekmiştim.”
“Efendim?”
“Neyse önemi yok. Amaçlarını biliyorum.”
“İçimi mi mi okudun yani?”
“Eh öyle de denilebilir.”
“Demek ki öğreteceksin?”
“Hayır!”
“Kızılderili değilim diye mi?”
(Sibel’in notu: Gizli suçlamayı görüyor musunuz? Zeytinyağı gibi üste çıkmaya çalışıyor.)
“Hayır. Kendi yüreğini tanımadığın için! Önemli olan, bi işe neden girmek istediğini kesinlikle bilmendir.. Mescalito’yu öğrenmek çok ama çok ağır edimdir. Kızılderili olsaydın, yeterdi istekli olman bi başına. Pek az Kızılderili böyle bi şeyi istemiştir.”
Bu konuşmadan çıkarılacak öyle önemli hususlar var ki, üşenmeyip yazdım. Görüldüğü gibi DJ, onun içinde kötülük olmadığını biliyor fakat kötülük nedir? DJ bunu hangi kıstasa göre değerlendirmiştir bunu bilemiyoruz. Fakat belli ki mesele zaten kötülük meselesi değildir. Kızılderili olmanın ayrımı da son cevabında açıkça ortaya çıktı, diyor ki; Kızılderili bunu isterse neyi istediğini biliyordur, peyoteyi tanıyor ve sonuçlarına katlanmayı göze almıştır. Bu sebeple ancak çok az Kızılderili bunu istemiştir.
DJ’nin bu kısacık (her daim rastlanan) konuşmasındaki dersi; CC’nin kendi yüreğini tanımadığı gerçeğidir. Aslında beyaz adamların/kadınların hemen tamamına yakını aynı durumda, bunu zamanında onların şefleri de açıkça belirtmişti.
Ben buna yıllar önce kendimi ve çevremi gözlemleye gözlemleye, binlerce sayfa ağlayarak yaza yaza bir isim bulmuştum: Samimiyet eşiği!
Açıktır ki, DJ de öğretisini aktaracağı çömezin bu eşiği geçmiş olmasını tercih ediyor. Fakat olayların ilerleyişinden göreceğiz ki, bu kolay değil ve DJ bu eşiğin atlanmasını beklemeksizin yeni bir reçeteye başvuracak; CC’yi kendi silahıyla (kendi merakının altındaki) vuracak.