OL SADECE OL…

OL SADECE OL…

Var oluşta kendin ol.

Her şey ol.

Evren ol,

Akışta ol,

Hiç bir şeye sahip olmadan yaşam ol.

Gökyüzü ol, gökyüzünde huzur ol.

Toprak ol, topraktaki bitki ol, filiz ol.

Rüzgârın esintisiyle savrul, her yerde her şey ol.

Vadi ol, yağmur damlası ol, damladaki su ol.

Şelale ol, okyanus ol…

Ateş ol, sıcaklığınla kavrul, kül ol, küllerinle savrul, yeniden var ol.

Var oluşunla hiç ol, sadece kendin ol, varlığınla yokluğunla var ol.

Hiç ol, var oluştan gelen yokluğunla hiç ol.

Aşk içinde yanmak, semaya çıkmak, semada aşk olmak, aşkın ateşiyle yanmak…

Yandıkça semada, var oluşla bütün olmak…

Aşk; sen benden beni, benden seni aldın.

Aşkla yok oldum, yandım kül oldum..

Küllerimden evrenle var oldum.

Var oluşumla her şeyle var oldum.

Seni benden, beni senden eyledin, küllerimden yok oldum…

Yokluğumla aşk oldum, gökyüzündeki yıldız kadar var oldum…

Topraktaki her suda, kilde, çamurda sen oldum.

Filiz oldum, ağaç oldum, vadi oldum, güneşinle yandım, ateşinle yok oldum…

Her yok oluşumda küllerimden yeni kendim oldum…

Kendimi senden seni kendimden aşkımla var ettim.

Sahiplenmeden, bağlanmadan AŞK OLDUM…

………………………………………
Her dokunduğunuz aşk olsun.

AŞKLA KALIN… AŞKTA KALIN.

PERVİN CÜLCÜLOĞLU

Kaos Kuramında Hem Hem mantığı Ve Haluk Berkmen

Her şey çok kötü gidiyor sanki… Dünyanın enerji boyutundaki fotoğrafı karmaşık bir sis perdesiyle kapkara görünüyor. Evrenden galaksimize doğru inerken masmavi bir gülümseyişle bizi karşılayan Dünya anamız, o uzaklıktan görünmeyen ama her birimizce hissedilen bu kara sisin içinden, küçük ama güçlü ışık huzmeleriyle parlayan enerjileri de o mavi bağrından evrene doğru yansıtıyor bir taraftan. Böylesine tezatlıklar evrenin doğasında öyle çok ki, bazı güzellikler karanlık sislere rağmen parlıyor.

Hem karanlık, hem ışık…

Bu güzellikler, her şeye rağmen bir taraftan ilerlemeye devam eden bilim ve felsefe çalışmalarında parlayan insanların ışıklarında gizli…

Bazen sessizce hayatımıza giriyor, bazen de gümbür gümbür değiştiriyor hayatımızı bilimsel çalışmalar. Pozitif bilimde olduğu kadar, elle tutulur gibi görünmeyen fizik ötesi konularda çağı tepetaklak edecek teoremler, kuramlar son sürat yayılıyor. Bunlardan bir tanesi de Kaos Kuramı…

Kaos Kuramı, son yılların en ilgi çekici kuramsal bilgi alanı haline geldi. Bir bilim dalı olarak ayrışma aşamasına henüz gelmemiş olsa da, geleceği hissedebilme ya da yaratabilme yolunda duyarlılığa sahip olanlar tarafından parlayacak bir bilim olacağı kolayca öngörülebiliyor.

Bunu öngörenlerden birisi de Doç. Dr. Haluk Berkmen… Fizik Doçentliğini kavramsal bilimlerle zenginleştiren Haluk Berkmen, zengin anlatımlarla, bizler için bazen anlaşılması zor olan kuramsal bilimler konusunda bir ışık gibi parlıyor. Kendisini önceleri yazılarıyla ve dil araştırmalarıyla takip edip, makalelerimde bazen başvurduğum bilgi kaynağı olarak tanırken, zamanın bir noktasında yolumuz kesişti ve yüz yüze tanışma şansına da eriştim. Hiçbir şey tesadüf değil sanırım. Bir yola düştüğünüzde, yola revan olmayı, en sonunda yol olmayı başarabilmeniz için taşlar önünüze sıralanıveriyor. Haluk Hoca’nın değerli bilgilerini kendi ağzından dinleyip, verdiği zihnimi zenginleştirme şansım için evrene teşekkür ediyorum.

Haluk Hoca zaman zaman seminerler verir değişik mekânlarda. Bu mekânlara TuVa adında yeni bir sanat merkezi eklendi. TuVa’da her cumartesi ilginç ve popüler bir konuyla seminerlerine devam edecek olan Haluk Hocamın ağzından vereceği yeni seminerin konusu duyunca kendimi tutamayıp birkaç soru sordum ve dinlediklerimi paylaşmak istedim. Daha önce kendisiyle aynı kuramla ilgili teknik bilgileri içeren bir röportaj yapılmasına rağmen ben farklı bir açıdan aktaracağım Kaos Kuramını…

Kaos Kuramının içinde sözü edilen hem yeni bir mantık yapısını, hem Kaos Kuramı ile ilgili gelecek öngörüsünü; Haluk Hocanın dilinden, benim kalemimle aktarmaya çalışacağım.

N.Dabağlar- Kaos kavramını ve son yıllarda revaçta olan Kaos Kuramını nasıl tanımlarsınız?

H.Berkmen- Doğadaki canlı ve cansız varlıklarda beliren karmaşık görüntüleri klasik fizik kavramlarıyla açıklamak, tüm gayretlere rağmen, bugüne kadar mümkün olmamıştır. Bu bakımdan, Kaos kavramı klasik Newton fiziği ile açıklanması mümkün olmayan doğal ve karmaşık oluşumlar ve hareketlerle yakından ilgilidir. Bir diğer deyiş ile: Kaos, klasik fiziğin bittiği yerde başlar.

Son yıllarda Kaos ile ilgili pek çok kitap, makale yayınlanmış, konferans ve sempozyum düzenlenmiştir. Kaos Kuramı, matematik ile görsel sanatı birleştiren ve bilgisayarlar sayesinde gelişen ciddi bir kuramsal bilim dalı olmak yolundadır.

N.Dabağlar-Kaos kuramı ilk defa nasıl ve kimin tarafından dile getirildi, bu kuramın temel ilkesi nedir?

H.Berkmen- Kaos ile ilgilenen ilk kişi Los Alamos’un kuramsal bölümünde çalışan Mitchell Feigenbaum adlı matematikçidir. 1974 yılında, hızlı bilgisayarlar henüz yokken, Feigenbaum bir el hesap makinesi ile kendi üzerine dönüşümlü denklemlerle ilgilenmeye başlamıştır. Kendi üzerine dönüşüm olayına “iterasyon” denir ve bir denklemin sonucu olarak elde edilen sayıyı aynı denkleme yeniden başlangıç şartı olarak yerleştirme tekniğidir. Yani, iterasyon “geri besleme” olayıdır.

N.Dabağlar– Koas Kuramı ile doğa olayları arasındaki ilişkiyi açıklayabilir misiniz?

H.Berkmen- Doğadaki canlı varlıklara baktığımız vakit onların gelişimlerini ve yaşamlarını geri besleme metodu ile sürdürdüklerini görüyoruz. Örneğin her bitki bir tohum üretir ve bu tohum toprağa düştüğünde önce bir fidan, daha sonra da gelişmiş bir bitki ve nihayet yeni bir tohum üretir. Yani, başlangıç ve sonuç tohumdur. Hayvanlar ve insanlar da bir embriyo hücresinden yaşama başlarlar ve gelişmiş canlı varlıklar çiftleşerek yeni embriyolar üretirler. Kaos kuramı bu geri besleme ve tekrardan oluşan benzeşme mekanizmasının en genel matematik temelini oluşturmuştur. Artık rahatlıkla diyebiliriz ki; sadece canlı varlıklar değil, evrende var olan tüm canlı ve cansız sistemlerin temelinde iterasyon ve dolayısıyla Kaos vardır. Zira cansızlar da dönüşerek değişirler.

Şu halde Kaostan Kozmos türemekte veya karmaşa, düzeni oluşturmaktadır. Bu kuram sayesinde Kaos korkulan ve kaçınılması gereken bir kavram olmaktan çıkmış, doğadaki oluşumların ve hareketlerin temel nedenine dönüşmüştür.

Kaos kuramına göre hiçbir sistemin uzun süre düzenli kalması da mümkün değildir. Nasıl ki karmaşa düzen oluşturursa, düzen de belli bir süre sonra karmaşaya dönüşmek zorundadır. Yaşamı ve ölümü bu şekilde açıklamak mümkündür.

N.Dabağlar – Kaos kuramını doğal yapılarla ve basit örneklerle açıklamak mümkün müdür?

H.Berkmen- Kaos Kuramı doğadaki karmaşık yapıları bilgisayar teknolojisi sayesinde görsel olarak bizlere sunmaktadır. Bir ağacın dallarını ve yaprakların damarlarını incelediğimizde hiçbir ağacın veya yaprağın bir diğerine yüzde yüz benzemediğini, her birinde küçük fakat belirgin farkların bulunduğunu görürüz. Demek ki doğa determinist (belirgin) olmayıp karmaşa (belirsizlik) içermektedir. Bu belirsizliği Kaos Kuramından bir hayli önce Kuantum Kuramı ileri sürmüştür. Şu halde Kaos Kuramı ile Kuantum Kuramı çelişmeyip, aksine birbirlerini destekleyen ve tamamlayan kuramlardır.

Bedenimizdeki kan damarlarında, parmak izlerimizde, akciğerlerimizin içyapısında, hatta sinir dokularımızda karmaşa bulunduğunu görmekteyiz. Kaos kuramı sayesinde bu yapıların açıklanabildiğini ve görsel olarak sunulabildiğini söyleyebiliriz. Doğadaki bulutlar ve kıyı şeritlerindeki görüntüler ile gökadaları da aynı şekilde kaos içerirler.

N.Dabağlar- Kaos kuramının temel taşları denilen, kelebek etkisi ile Fraktal geometri tanımları için bize neler söyleyebilirsiniz?

H.Berkmen- Kelebek etkisi başlangıç şartlarına duyarlı sistemler için geçerlidir. Kelebek etkisini basit olarak tanımlamak istersek, “Avustralya’da bir kelebeğin kanat çırpışı Avrupa’da fırtına oluşturur” diyebiliriz. Ancak bu durum sönümlü olmayan ve kendi üzerine dönüşerek tekrarlanan sistemler için geçerlidir. Özetle “küçük etkilerden büyük sonuçlar doğabilir” sözünün metaforu kelebek etkisidir.

Kelebek etkisini denklemlerle ilk ifade eden ve bilim dünyasına sunan kişi Avustralya’lı meterolog (iklim bilimci) Edward Lorenz’dir. İklim değişikliklerini, 1961 yılında, bir bilgisayar programı ile modellemeye çalışan Lorenz, başlangıçtaki küçük farkların birçok iterasyon sonucunda büyük farklara yol açtığını göstermiştir.

Ancak, kendi üzerine dönüşerek gelişen ve değişen sistemlerin görüntülerine Fraktal adını veren kişi Polonya doğumlu ve Amerika’da yaşayan Benoit Mandelbrot’dur. Fraktal sözünü, kesirli anlamına gelen “fractional” sözünden türemiştir. Zira Fraktal geometri bizlere kesirli boyutların varlığını kanıtlamaktadır.

N.Dabağlar – Kesirli boyutlara örnekler verebilir misiniz?

H.Berkmen- Yukarıda verdiğim tüm örnekler kesirli boyut içerirler. Örneğin, bir deniz kıyısının gökten çekilmiş görüntüsünü ele alalım. Uçaktan çekilen fotoğraftaki görüntü ile çok yakından çekilmiş bir fotoğraftaki görüntü arasında önemli bir fark yoktur. İki fotoğraf bire bir aynı olmasa da aralarında temel bir benzeşimin bulunduğunu söylemek yanlış olmaz. Yani, ölçek değişse de yapının aynı kalışı ve temelde bulunan özelliğin kendini koruması durumuna kesirli boyut diyoruz. Zira tam sayılı – bir, iki veya üç- boyutlu nesneler birbirlerinden yapısal farklılıklar içerirler. Kesirli boyutlu nesnelerde bu farklılıklar ortadan kalkar.

Bir deniz süngerini düşünün. Hiçbir deniz süngeri bir diğerine benzemese de temelde ortak bir yapıları vardır. Bir deniz süngeri ne iki boyutlu ne de üç boyutludur. İki ile üç arasında bir boyutu olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü deniz süngerindeki delikli yapı onu hem iki boyutlu hem de üç boyutlu olmasını sağlamaktadır. Deniz kıyısı gibi deniz süngerinin de Fraktal yapıya sahip olduğunu söyleyebiliriz.

N.Dabağlar – Kesirli boyut kavramı ve karmaşa ile düzen arasındaki yakın ilişki, ikili mantık düzeninden uzaklaşmamız gerektiğine ve vahdete, yani tekliğe yaklaşmamız gerektiğine mi işaret ediyorlar?

H.Berkmen- Eğer olaylara katı bilim açısından değil de, yaşam felsefesi ve insani düşünce yapısı açısından bakarsak bu görüşe tamamen katılırım. Zira insanın bir fizik, yani (bedensel) boyutu olduğu gibi bir de metafizik (ruhsal) boyutu vardır. Gerek Kuantum Kuramı gerekse Karmaşa Kuramı bu ikili yapımıza destek vermektedirler. Örneğin, Kuantum Kuramına göre bir nesne, ister küçük ister büyük olsun, hem parça hem de dalga özelliği taşımaktadır. Demek ki, ayırımla ve karşıtlıkla değil, birliktelikle ve bütünsellikle düşünmenin zamanı gelmiştir.

Bunun için de yeni bir mantık yapısına gereksinim vardır. Bu yeni mantığa ben Hem-Hem mantığı diyorum. Bu mantığa göre karşıt kavramlar temelden yoktur ve bu karşıtlıklar bizim beynimizin ürünüdürler. Karşıt kavramlar birer zan iseler, kaçınılmaz olarak vahdet, yani teklik kavramını kabullenmek durumunda kalacağız. İnsanlık henüz o noktaya ulaşmış olmasa da oraya doğru yaklaşmakta olduğunu söyleyebiliriz.

N.Dabağlar – Kaos Kuramının gelişimi için gelecek öngörünüz nedir, nereye varabilir, bizi nereye taşıyabilir? Bu konuda ne kadar uzağı, yani geleceği tahmin edebilirsiniz, düşüncelerinizi paylaşabilir misiniz?

H.Berkmen- Kaos Kuramı önümüzdeki yıllarda temel bilim özelliğini kazanacak ve üniversitelerde ders olarak okutulacaktır. Nedeni de bilgisayar teknolojisinin çok hızlı bir şekilde gelişmekte oluşu ve gittikçe daha büyük bellekli bilgisayarların kalem ile kâğıdın yerini alışıdır. Artık fizikçiler ve matematikçiler doğrusal ve sürekli analitik denklemler yerine kendi üzerlerine dönen ve süreksiz iterasyonlarla gelişen denklemlerle uğraşacaklardır.

Bu yeni yaklaşımın felsefi etkileri de kaçınılmaz olarak gerçekleşecektir. Zira her bilimsel yenilik bir süre sonra felsefi düşünceye de yansımaktadır. Bu durumun geçmişte birçok örneği olduğu gibi gelecekte de kaçınılmaz olarak etkileri görülecektir. Sadece felsefi düşünceyi değil, mantık denen düşüncenin iskeletini de temelden değiştirecektir.

Kaos Kuramının bir diğer etkisi pozitif bilimle sanatı yakınlaştıracağı ve bilim adamlarını sanatçıya dönüştüreceğidir. Her ne kadar bilim adamı “bilim adamı” ve sanatçı “sanatçı” olmaya devam etse de aralarındaki kapanmaz gibi görünen uçurumun azalacağı görüşündeyim. Özetle, önümüzdeki on veya yirmi yıl hem düşünce tarzımızda hem de davranış şeklimizde önemli değişikliklere gebedir.

……………………………………………………………..

Bu yeni kavram, kim bilir önümüzdeki yirmi yıl içinde neleri nasıl değiştirecek? Artık kesin öngörüde bulunmak için hangi hızla kehanette bulunmak gerek kestiremiyorum açıkçası. Bu tabii ki benim yapabileceğim basitlikte bir öngörü olamaz ama sürprizlerin bizi beklediğini hissedebiliyorum.

Şu anki dünya tablosu ne kadar sisli puslu görünse de unutmuyorum ki; tek bir kuram bile aydınlanmak için yol açabilir… Çünkü bir tek mum bile koca bir odadaki karanlığı etkisiz kılar. Teşekkürler Haluk Berkmen… Işığınız için…

Samire Sehhar

Yunus Gibi Gülümse

Hiç aralıksız, durmaksızın gülümseyebilir misiniz? Tabi ki yapamazsınız bunu… Ama sürekli gülümseyen birileri var bu dünyada, kimler onlar? Elbette yunuslar…


Öylesine güzeldirler ki onlar, tenlerine dokunmak istersiniz. Estetik harikası olan anatomik yapıları iç okşar adeta. Eğer denemediyseniz hemen şimdi deneyin lütfen… Bir yunus resmine bakın, nasıl içinizdeki duygular sevgi ve huzura doğru koşacak… Çünkü onlar gülümsemenin boyutu Alpha’nın varlıklarıdırlar ve sizi o boyuta taşırlar.

Bu eşsiz güzellikteki canlının özellikleri uzun yıllardır insanın araştırma sahasına girmekten tabi ki kurtulamamış ve araştırmalar değişik alanlarda çalışmalara ve sonuçlara neden olmuş. Aslında sonu yok gibi görünüyor bu sonuçların, çünkü yunuslar gerçekten gizemli varlıklar.

Yunusların ilginç özelliklerine bir bakalım beraberce.

Yunus burnu taklit edilerek yapılan gemi pruvalarında % 25 oranında yakıt tasarrufu sağlanıyor. Concorde uçaklar yunus vücudu modellenerek yapılmıştır.

Denizaltılarda yunusun süngersi vücut yapısı taklit edilerek yapılan modelleme onların hızını 2.5 kat arttırmıştır. Yunus derisi üç tabakadır. Dıştaki tabaka ince ve çok esnektir; içteki tabaka kalındır ve plastik kıllı bir fırça görünümünü sağlayan esnek kıllardan oluşmuştur. Tabakaların üçüncüsü olan ortadaki ise süngerimsi bir maddeden yapılmıştır. Son hızla yüzen yunus balığına etki edebilecek ani bir basınç iç katmanlara iletilerek söndürülür. Alman denizaltı mühendisleri, dört yıllık bir araştırmayla aynı özelliklere sahip sentetik bir kaplama yaptılar.

Bu kaplama iki kauçuk tabakadan oluşuyor ve tabakalar arasında yunusun deri hücrelerine benzeyen kabarcıklar bulunuyor. Bu kaplamaların kullanılmasıyla denizaltıların hızlarında % 250 oranında bir artış meydana geldi.

Yunusların ses dalgaları ile kurdukları iletişim, bilim ve teknik dünyasında çığır açmıştır. Yunuslar başlarının önündeki özel bir organdan saniyede 200.000 titreşimli ses dalgaları yollarlar. Bu titreşimlerle sadece yollarındaki engelleri hissetmekle kalmaz aynı zamanda, yankının özelliklerinden cismin yönünü, uzaklığını, hızını, büyüklüğünü ve şeklini de ayrıntılarıyla hesaplayabilirler. Sonarın çalışma prensibi yunusların bu algısıyla aynıdır.

Otago Üniversitesi’nden David Lusseau, 7 yıl boyunca 64 adet yunustan meydana gelen bir grubu inceledi. Bunun sonucunda yunuslar arasındaki, insanlar ve insan yapımı şebekelerdekine benzer bir iletişim ağının varlığını keşfetti. Lusseau, yunusları izlerken, daha sık bir araya gelen bireylere odaklandı. Bu yunusların daha çok erişkin dişilerden meydana geldiğini ve topluluk iletişiminin merkezleri olarak görev yaptıklarını anladı. Lusseau “çap” ismi verilen bir ölçme yöntemini kullandı. Yunusları, yüzgeçlerine koyduğu işaretlerden izleyen Lusseau, iletişim merkezleri olarak görev yapan yunusların gruptan ayrılması durumunda ise topluluğun büyük bir esneklik ortaya koyduğunu anladı. Yunus topluluğunun iletişimi, anahtar roldeki bireylerin eksikliğinde bile etkilenmiyordu. Yunus topluluğundaki bu esneklik, nüfusun üçte biri yok olsa dahi, topluluğun birliğini sürdürmesini mümkün kılıyordu. Bu kusursuz iletişim ağının insanların kullandığı internet ağı gibi iletişimlerde modellenmesiyle mevcut kusurların giderilebileceği düşünülüyor.

Yunusların bir diğer ilginç özellikleri; beyinlerinin yarısıyla uyumalarını sağlayan bir yöntem geliştirmiş olmaları.

Yunuslar ‘uyanık kalarak uyumak’ için beyinlerinin yarısını kapatırlar, beynin diğer yarısı, nefes almak gibi hayati işlevlerin denetimini sağlar. Beynin yarısının uyuduğu sırada metabolizmanın yavaşladığı ve yunusların neredeyse hiç hareket etmedikleri belirlendi. Bu durumda, yunusların bir yüzgeçlerinin su yüzünde olması nedeniyle suyu dalgalandırdıkları ve böylece fark edilebildikleri kaydedildi. Yunusların, beyinlerinin iki kısmını dönüşümlü olarak harekete geçirdikleri ve her seferinde diğer gözlerini kapadıkları ifade edildi. Tek taraflı uyumanın laboratuarlardaki testlerde de kanıtlanabildiği, bilim adamlarının beynin ‘uyuyan’ kısmında yavaş beyin dalgaları, ‘uyanık’ kısımda ise hızlı beyin dalgaları saptadıkları, 20 dakika sonra da bu tablonun tersine döndüğü ve yunusların günde 8 saat bu şekilde uyudukları tespit edildi. Uykuda ölmelerini engelleyen bu yöntem kim bilir hastalıklarda ilham kaynağı olacaktır.

Yunuslar çok karmaşık neokortekse (beyinde problem çözme, farkındalık vb. zekâ belirtileri ile ilgili bir birim) sahipler. Araştırmacılar yunuslarda Von Economo sinir hücreleri denilen hücreler de buldular. Bu hücreler insan ve maymunlarda duygular ve sosyal algılamalar ile

bağlantısı olduğu bilinen hücre gruplarıdır. Yunuslar aynada kendilerini tanıyabiliyorlar. Bu birçok hayvanın yapamadığı bir özellik. İnsanların sergilediği farklı mimiksel anlatımları anlayabiliyorlar. Ya da özel su altı klavyesindeki tuşlara basarak oyuncak istemeyi öğrenebiliyorlar. Öğrenme biçimleri tıpkı küçük çocuklarda gördüğümüz biçimlere benziyor.

Ve geldik yunusların en mutluluk verici özelliklerine…

Yunuslarla yüzmek; mutluluk ve insan beyninde rahatlama, huzur sağlamakta, bağışıklık sistemini güçlendirmekte, farkındalığı, dikkati ve kendini kontrolü ilerletmekte ve bireyin sınırlarını ve kendine güvenini hissettirmekte. Bu özellik daha eski yıllardan beri bilinmekle birlikte ilk olarak 80’li yıllarda Down sendromlu bir çocukla Dr. Nathonsan’ın yaptığı bir çalışmada dikkati çekti. Çocuğun davranışlarında farklılıklar ortaya çıktı ve araştırmalar devam etti.

Yunuslar, insan vücudundaki bir uyumsuzluk ve farklılığı güçlü sonar sistemleriyle fark edip değiştirebiliyor. Yunuslar beyinlerinde bulunan boş bir odacıkta yüksek titreşimli sesler üretirler. Bu ses dalgalarını birbirleri ile iletişime geçmek, yönlerini tayin etmek, balık sürülerini bulmak için etraflarına yayarlar. Duyma eşiğimizden yüksek olan bu ultrasonik sesleri bizler duyamayız ancak çok tiz sesler olarak ya da su içerisindeyken ense kökümüzde birtakım titreşimler olarak algılarız. Yüksek titreşimdeki ses dalgalarının maddelerin içinden geçme (ultrason) özelliği vardır. Yunusların ürettiği ses dalgaları insan vücudunun içinden geçerler. Bu geçiş sırasında omurga ve beynin rezonans titreşimine girdiği ve bunun da sinir sisteminde sistemin daha iyi çalışmasını sağlayan çeşitli biyokimyasal maddelerin üretimini tetiklediği anlaşılmıştır. Yunuslarla yarım saat yüzmek çocuğun dış dünyaya farkındalığını ve merakını arttırmaktadır. Yunus terapisinde çocukların başaramadıkları becerileri birdenbire yapabildikleri görülür. Gülmek, ilk sözcüklerini söylemek, cümle kurmak, göz teması kurmak gibi…

8,3 W/cm2 lik yunus yankı sistemi yoğunluğu ve 200.000 Hz e çıkabilen frekansları ile fiziksel hücre ve dokuların değiştiğini; sinir hücrelerindeki etkisini yunustan bize ulaşan rezonans (tınlaşım) ile açıklayabiliriz.

Yunuslarla iletişim sonrası, sağ ve sol beyin yarı kürelerinde eş güdümlülükte artış görülmüş, artı olarak Alpha ve Theta spectrumundaki yavaş beyin dalgalarında yüksek derece tespit edilmiştir. Yunus terapisi öğrenme işlemini normale göre 10 kat daha artış sağlamakta ve bu gelişim 6 aydan 1 yıla uzayan sürede kesin etki sağlamaktadır.

Yunus terapisi zihinsel, bedensel ve ruhsal rahatsızlıkları bulunan hastaların sağlıklarına tekrar kavuşabilmeleri ve ya rehabilite olabilmeleri için yeni kapılar açmıştır. Beynin Alpha ve Theta dalga boylarının tedavisel özellikleri son yıllarda kesin olarak ortaya çıkmıştır. Üretilen Alpha ve Theta dalga boyu cihazları ile mutluluk ve öğrenme terapileri yapılmaktadır. Yunusların bu tedaviler için esaret altına alınıp kullanılması doğabilimin gerekleri düşünüldüğünde, yunuslar açısından sakıncalı yanlar da taşımaktadır. Bu yüzden onlara zarar vermemek için dikkatli çalışmalarla onların özelliklerini taklit etmeye ve onları incitmemeye zorunluyuz.

Bize her özelliğiyle mutluluk için modeller deşifre eden bu güzel varlıkların gülümseten enerjisi, önümüzdeki yıllarda kim bilir hangi sırlarını hediye edecek…

Son yılların sıkıntılı ve gergin dalga boyundan çıkıp Yunusun gülümsediği Alpha boyutunda buluşmak dileğiyle…

Empati ve Ayna Nöronlar

“Beni yargılamadan önce, benim makosenlerimle dolaşmalısın!”

Empatinin tarifini bilgece yapan bir Kızılderili söylemi bu…

Duygusal ve sosyal zekânın en önemli bileşenlerinden birisi olan empatinin sözlük anlamına baktığımızda; kendimizi bir diğer kişinin yerine koyup, onun gibi hissedebilmek ve düşünebilmek olarak tariflenir. Latince’deki “iç, içine, içinde” anlamına gelen “em” ön eki ile Grekçe’deki “duygu, acı, ıstırap, algılama” anlamına gelen “patheia” sözcüğünden türetilmiştir.

Empatinin üç önemli aşaması vardır, önce gözlemleme sonucunda “o”nun gibi bakabilmek, sonra “o”nun gibi hissetmek ve düşünebilmek, son olarak da “o”na bunu ifade edebilmek…

Empati kurmak, ilişkileri oluşturmakta ve doğru sosyalleşmede doğru kullanılması gereken önemli bir özelliktir. Doğru dozda empati sahibi olmak, hem özel, hem sosyal, hem iş ilişkilerinde başarıyı sağlayan faktörlerden birisidir. Genellikle anlaşmazlıklar esnasında dile getirilen klasik bir cümle vardır: ” Beni anlamıyor, algılamıyorsun” Bu cümlenin söylenişiyle biten ya da çıkmaza giren pek çok ilişki vardır. Karşılıklı sevgi ve uzlaşma isteği olmasına rağmen ortada bir anlayamama problemi mevcuttur. Bu anlayamama ve algılayamama sorununun temelinde yatan eksiklik empatinin doğru kullanılmamasıdır aslında… Ya kolayına kaçar ve sadece kendi gözlüğümüzden bakmayı seçeriz, ya da empati kurmayı gerçekten bilmeyiz.

Temelde ya empati yokluğundan ya fazlalığından doğan farklı durumlar empatinin dengelenmesi ile kolayca çözümlenebilir. Özellikle modern toplumda dozu şaşan ( daha çok azalan) empatiyi dengelemek ve aile ile iş ilişkilerinde doğruyu bulmak için empati kursları- testleri uygulamaları başlamıştır artık doğal olarak…

Empatinin dozu açısıyla bakıldığında, az empati yapan kişilerin genellikle sadece kendi doğrularını kabul ettiklerini, bir diğerine kabul ettirmekte güç (eğer varsa) kullandıklarını, kuralcı, sert ve prensipli göründüklerini kolayca söyleyebiliriz.

Yüksek empati sahibi kişiler ise yoğun bir duygusallığa sahiptirler, bu nedenle karşılarındaki kişinin acısından ve kötü talihinden çok etkilenirler. Örneğin, bu insanlar bir kitabı sadece okumazlar, yaşarlar; dolayısıyla potansiyel olarak büyük tehlike altındadırlar. Ancak güçlü bir karakter ve savunma mekanizması zarar görmelerine engel olabilir. Objektif ve gerçek gözlem yaptığımızda bu insanların bu dünyaya bilinen ölçülerde tutunamamış olduğunu fark edebilirsiniz. Bu tür insanların üstün pek çok özellik ve kabiliyetinin yanı sıra gereğinden fazla empatiye sahip oldukları için kendi öz haklarını gerçek anlamda koruyamamış olduklarını tespit edebilirsiniz ve sürekli karşısındakini hissetmeye çalışmaktan ipin ucunu kaçırıp, kendilerini savunmasız bıraktıklarını kolayca görebilirsiniz. Bu durumun patolojik bir hale gelmesiyle fazla empatiye sahip insanların, hayatlarının bir döneminden sonra bıkkın, bezgin ve kırgın olarak yaşamaya devam ettikleri bir gerçektir. Bu tür insanlar belki o güçlü savunma mekanizmasına sahip olmadıkları için, belki de bu savunmayı kullanmayı tercih etmedikleri için zarar görmeye devam ederler ömür boyu…

Genel tariflerin ve psikolojik empatinin dışında, empatinin çoğunlukla telepati ile iç içe geçmiş parapsikolojik alt durumları ve özelleşmiş empati olguları vardır. Çoğu zaman birer fenomen olarak tanımlanmaya uyan bu özel durumlar sanılanın aksine pek çok bilimsel araştırma alanının içinde kendine yer buluyor aslında. Bilinç -düşünce-irade- kader ve hatta akıl okuma olgularını yakından ilgilendiren ilginç araştırmalara her gün yenisi ekleniyor.

Taklitçi Hücreler: Ayna Nöronlar

İnsan bedeninin ve beyninin bir örneği empatide olduğu gibi keşfedilmesi gereken milyonlarca faaliyeti vardır. Gülmek, esnemek, ağlamak, karamsarlık, neşe, coşku, hüzün vb. gibi pek çok davranış ve duygu biçimi insanlar arasında kolayca yayılabilen ve taklit edilen duygulardır.

İnsan beyninin işlev gören kısmının nöronlardan oluşur ve bu nöronlar elektrikle çalışır. Her bir nöron yüz mili volt elektrik enerjisi üretildiğinde aktif olarak çalışır hale gelir. Buna aksiyon potansiyeli ismi verilir. Beynimizde yaklaşık yüz milyar nöron vardır. Bu nöronların çalışması günümüzde EEG denilen aletle, elektrik akımı ölçülerek incelenebiliyor.

Beynin çalışması fonksiyonel manyetik rezonans (fMR) ve pozitron emülsiyon tomografi (PET) cihazlarıyla da araştırılabiliyor.

Nöronların çalışmasıyla açığa çıkan enerji çok yüksektir. Bu enerji pek çok soruya kaynak olabilir.

“Beyin bu yüksek miktarda enerjiyi nasıl kullanıyor, parapsikolojik olaylarda bu enerjinin rolü var mı? “

İşte bu gibi sorulara cevap aramak için yapılan bir araştırmada on yıl öncesine kadar bilinmeyen bir nöron yapısı keşfedildi.

İtalya’da Parma Üniversitesi’nden Giovanni Rizzolatti, Vittorio Gallese ve ekibi 1996 yılında, makak maymunun beyninin ön lobunda ‘ayna nöron’ adını verdikleri değişik bir motor nöron hücresi keşfettiklerini duyurdular. Yakın zamana kadar, motor nöronların yalnızca salgı bezleri ve kas devinimlerini denetleyen uyartıları gönderen sinir hücreleri olduğu sanılırdı. Bilim adamları beyin hücrelerini, nöronları test etmekteydiler ve maymunlar ne zaman bir fıstık alsalar nöron aktivitelerinden tespit edilmiş özel bir ses duymaktaydılar. Daha sonra bir gün maymunlar hareket etmeden dururlarken bir bilim adamı fıstıklara uzandı ve maymunun nöronu sanki kendileri uzanıp alıyormuşçasına aynı aktiviteyi gerçekleştirdi.. Bu durum bir şeyi açıklığa kavuşturuyordu: “Bir şeyi görmek ve bir şeyi yapmak aynı şeydi!” Yani, bu nöron birisini bir şey yaparken seyrederken sanki kendisi yapıyormuş gibi aktive olmaktaydı.

Bu nöronlar tabii ki insanlarda da mevcut. Katıla katıla gülen kendimizi alamayıp gülmeye başlarız. Bunun gibi gerginlik, gerginliği; neşe, neşeyi bulaştırır. Mutlu yüzlere bakan insanların, gülerken gerilen kaslarının, kızgın yüzlere bakanların ise kaşları çatan kaslarının resme baktıktan 700 milisaniye içinde kımıldadığı saptanmış. Çevremizde biri esnese çok geçmez tek tük başka esneme sesleri ardı sıra dizilir. İnsanın ayna nöron sistemi, maymunlardan farklı olarak sol yarı kürede ve özellikle dille bağlantılı Broca alanında toplanmıştır.

Ayna nöronların varlığının empati ile ilişkilendirilmesi ile konunun içinde pek çok parantez açılması sağlanmıştır. Parantezlerin her biri ise bilimdışı bildiğimiz pek çok olgu için açıklayıcı kaynak olmuştur. Birkaç paranteze birlikte bakalım:

• Sürü psikolojisinin temel nedeninin ayna nöronlar olduğu konusunda ileri sürümler var. Bilkent Üniversitesi Psikoloji Bölümü Başkanı Yard. Doç. Dr. Emre Özgen, bir konferansta yaptığı konuşmada, 10 yıl önce tek hücreli ölçümlerle bulunan “ayna nöron”ların, son yılların çok ilgi gören nöropsikolojik buluşlarından biri olduğunu belirmiş. Konferansta Fransa Jean Nicod Enstitüsü Öğretim Üyesi Pierre Jacob’un ekip çalışmasından dayanakla, çete davranışları ve sürü psikolojisi gibi öğelerin altında insan beynindeki ”ayna nöron”ların bulunduğunun düşünüldüğünü söylemiş…

• Ayna nöronlarla ilgili bir başka çarpıcı parantez, otistik çocukların ayna nöron mekanizmasının arızalı olmasıdır. Otizm, Yunanca autos (kendi) sözcüğünden geliyor. Türkçeye kendicilik diye çevrilebilir. Otistik çocuğun çektiği temel zorluklardan biri, metafor (eğretileme) ve metonim (düzdeğiştirmece) gibi söz oyunlarını anlayamamalarıdır. Örneğin, ‘Yumruğunu sık!’ denildiğinde, çocuk bir eliyle yaptığı yumruğu öbür eliyle sıkıyor.

• Parapsikolojik kabul edilen başka bir konu var ki, akıl okumak diye de adlandırılır… Bazı insanlar bir diğer kişinin beyninin içinden geçeni rahatça algılayabiliyorlar. Özellikle empati duygusu fazla olan insanlarda gelişmiş olan akıl okuma yeteneği, telepati adını da alabiliyor ve empati ile iç içe geçiyor bu noktada. Ayna nöronlar ile ilişkilendirilerek açıklandığında telepati bilimsel bir izaha kavuşabiliyor:

Birinci şahsın bilinç dışında bulunan duygu, hayal gücü veya sezgiden sorumlu kısımlarında elektriksel aktivite oluşur bu aktivite bilinç dışında bulunan telepatiden sorumlu ayna nöronlarını uyarır ayna nöronlarından enerji açığa çıkar bu enerji evrene yayılır, alıcı kişiye ulaşır ve alıcı kişideki ayna nöronlarını uyarır. Burada oluşan aksiyon potansiyeli duygu durumu değiştirir bir his bir sezgi açığa çıkarır, çoğu kişi bu bilinçli zihinleriyle bu hisse bir anlam veremeyebilir, ancak altıncı hissi kuvvetli diye tabir ettiğimiz kişiler ile trans haline girmek suretiyle bilinçlerinin engelleyici etkisini kapatmayı öğrenmiş kişiler buna daha iyi anlam verebilirler.

Gönderilen mesaj alıcıda bilinç seviyesinde anlaşılamazsa bir iç sıkıntısı olarak tezahür edebilir. Altıncı his, telepati, pozitif –negatif enerji gönderimi gibi parapsikolojik yeteneklerde bu konuyla ilgili nöron grupları tarafından gerçekleştirilir. Üzerinde çalışılırsa ustalık kazanılabilir. Ancak bazı kişiler doğuştan daha yeteneklidir. Uzaktan görme-işitme gibi psişik yeteneği olan insanlar, ABD ve İngiltere’de bazı çözümlenmesi mümkün olmayan adli olaylarda polis tarafından görevlendiriliyor. Bu insanlar nasıl oluyor da uzaktan görebiliyorlar düşünmek gerek. Uzaktan hissedebilme yeteneğinin gelişmesiyle beyin ve düşünce kontrolleri konusundaki komplo teorilerinin dayandığı bir takım bilimsel gerçekler olmasa üzerine kitaplar yazılmaz. (Adam Fawer- EMPATİ)

Biyoelektromanyetik dalgalarla, düşünme sırasında hücreler arasındaki iletişimin sağlanması ve ayna nöronları sayesinde bir diğer insan tarafından diğer kişi harekete geçmeden önce geriye kontrol eden ve durduran düşünceler gönderilmesi üzerine kurulu olan bu kitabın içindeki senaryo hiç de akla uzak gelmiyor doğrusu…

Derin hipnozlarda kişilerin astral yolculuk yapabildikleri söylenir. Uzaktan görme mekanizmasını açıklayacak olursak beyinde ayna nöron grubu uzaktaki bir olay için enerji gönderir. Enerji, gönderilen yerden geri yansır ve alıcı nöronlarca algılanır. Bu işlem aynı ultrasonla insan karnında bir görüntü oluşturmayı andırır. Görüntü bilinç dışında oluşur, çok net değildir. Bunu yorumlayacak şahsın bilgi, beceri, yetenek ve tecrübesi olaya açıklık getirir.

Evrene bakılırsa hemen her şeyin dalga hareketi (iniş- çıkışlar) yaptığı görülür. Gece-gündüz, siyah-beyaz, ses ve en önemlisi ışık; dalga hareketi yapar, örnekler çoğaltılabilir. Bir grup bilim adamı zamanın da dalga hareketi yaptığına inanıyor. Zaman dalga hareketi yapıyorsa, zaman içinde yolculuk mümkün olabilir.

Zamanın dalga hareketi yaptığı varsayımından yola çıkarsak, zamanın farklı boyutlarında, aynı yerde yaşamın cereyan ettiği düşünülebilir. Geleceği görebilen insanlar beyinlerindeki ayna nöronlarını kullanarak bunu bilinç dışlarından yapabiliyorlar.

Bütün bu parantezlerin açılımından çıkan sonuçları değerlendirirsek eğer birkaç şıkta toplayabiliriz:

• Ayna nöronlarının bulunduğu nöron grupları bilincimizin dışındadır.( doğal yapımızın içinde yaratılışımız gereği mevcuttur ve motor nöron adı verilir)

• Bu nöron gruplarından gelen verileri değerlendirmeyi engelleyen düşünce ve olaylar, doğru değerlendirme yapmamıza engel olabilir. (Fazla empati nedeniyle kişisel başarısızlık örneğinde olduğu gibi bilinçli düşünce ile motor olanı dengeleyememek)

• Ayna nöronlarından gelen verilerin doğru değerlendirilmesi için trans hali oluşturularak engelleyici düşüncelerin uzaklaştırılması gerekir.

(Motor özelliği olan bu nöronları tam algılayabilmek için diğer istemli düşünce ve duyuları durdurabilmek, meditasyon için istenen “düşüncesiz” kalmayı başarmak gerek)

• Ayna nöronlarından uyku esnasında da veri gelebilir (haberci rüyalar, istiareye yatmak)

• Bu yetenek geliştirilebilir.

Parantezlerin sayısı arttırılabilir ve gerçekten parapsikoloji – metafizik- bilimdışı kabul edilen pek çok şey için mantıklı açıklamalar oluşturulabilir. Sonuç olarak empati hayatımızın pek çok alanında doğru dozda kullanılması ve geliştirilmesi gereken bir yetenek. Azlığında duyumsamazlık, egoizm, iletişim sorunları, otizm, vicdansızlık, utanmazlık gibi hiç de istenmeyen negatif psikolojik olgulara neden olur. Gereğinden fazla ve tek taraflı kullanıldığında kişisel başarısızlık, yalnızlık, mutsuzluk gibi duygularla yaşamaya mahkum eder. Dozunda kullanılıp, geliştirildiğinde başarı ve çekicilik getiren bir sürü yeteneğe sahip olmayı sağlar. Empati hemen her ilişkide hüküm sürer. En güzel aşklar empatinin gelişmesiyle zirveye çıkar ve uzun süre yaşar. Empatisiz, ya da tek taraflı empatinin olduğu aşkın en tutkulusu bile bitmeye mahkumdur. Oyun bile oynayamayız empatisiz. Sanatçı kurduğu empati yoluyla yapıtını ortaya koyar ve izleyen, bu yapıtla kurduğu empati yoluyla baştaki yaşanmışı yaşar. Utanç, mahcubiyet duygularının haysiyet, şeref duyumlarının ardında da empati vardır. Belki en çarpıcı olanı, kendimizde bir başkasını yaşatarak bu bölünmenin, aynı konuda karşıt duygular yaşamamıza yol açmasıyla vicdanı olanaklı kılmasıdır.

Empatinin yanlış kullanılmasıyla; birbirine yürek kapılarını kapatmış, kendi kimliğinin ve egosunun ötesini duyamayan, her türlü ilişkisinde başarısız ve toplumsal bir otizmin pençesinde ya da sürü psikolojisinin tekdüze boyun eğmişliğinde kaybolmuş bulabiliriz kendimizi…

Ne güzel söylüyor atasözümüz;

OLMA KESER GİBİ HEP BANA, OLMA RENDE GİBİ HEP SANA, OL TESTERE GİBİ BİR SANA BİR BANA!

Bindiğiniz dalı da kesmemeniz dileğiyle…

Suyun Renk ile Dansı: Reng-i Su

(Burhan Ersan’ın Sonsuz Yolculuk Ebrusu)

Bin bir parıltının aynası olan Anadolu’nun; keşfedilmemiş köşelerindeki güzelliklerin, insan ruhuyla birleşip, değişik materyallere yansımalarıyla yaratılmış, kendine has sanat ve zanaatların ülkesidir Türkiye. Özgün ve eski ruhların her an yeni enerjiyle hem bütünleştiği, hem savaştığı ve her an kendini sonsuza tekrar doğuran bir toprağın resimleri gibidir Anadolu’da sanat…

Seramik, çini, hat, basma, yemeni, çömlek, minyatür, sedef, oyma, halı gibi dünyada eşi olmayan birçok sanat-zanaat örneğinin modern çağdaki çabukçuluk ve kolaycılık ilkelerine ters düşmesi nedeniyle kaybolmaya yüz tutmasını, binlerce yılda harmanlanmış sanat kültürünün son izlerinin de yok olmasını izlemek iç acıtıcı ne yazık ki. Ebru sanatı da; dünyada bizim adımızla tanınan, (Türk kâğıdı) Avrupa’dan yüzlerce yıl öncesinde sanatta soyutluğu Anadolu’da yaşatan eski bir Türk sanatıdır.

(Burhan Ersan’ın Özgürlük Ağıdı)

Ebru; sabır, sevgi, düşsellik ve devamlılık isteyen, harelerdeki soyutluğun içinde yaşayan, canlı bir sanattır. Ebru bir can gibi nefes alır, nefes alırken de onu yaratana ve izleyene nefes verir adeta…

Ebru’yu sanatçı kendi başına yaratamaz derler ve bu yüzden bazı eleştirmenler tarafından tam bir sanat olmamakla da tanımlanır… Sanatçının ruh haline; suyun akışkanlığı, renklerin enerjisi, akan zamanın dinamik dokunuşları katılır ve bir can bulur Ebru’nun kâğıdında. Bu yüzdendir Ebru’yu bir başına yaratamamak… Bütün bileşenler bir anda kâğıda mühürlenirken, ruhun su ve renk ile dansı ölümsüzleşir ve sanatın nefes alan yansıması baki kalır bize o andan. Bu konu aslında, doğaçlama ile yakından ilgili, performans sanatlarının son zamanlardaki popülaritesi ve eleştirmenlerce yapılan övgüler göz önüne alındığında üzerinde çok daha fazla düşünülmesi gereken bir konudur.

Ebru Sanatının Tarihi

Ebru’nun ne zaman nerde doğduğu belli değildir. Anadolu’da ilk örneklerine 1500‘lü yıllarda rastlanan, köklerinin 9. yüzyıla kadar uzandığı sanılan, Japonya’da 11. yüzyılda sudaki bir takım çalışmalar ile kokusu alınan ve nihayet Türkistan’da Çağatay Türkçesiyle Ebre adını alarak görülmeye başlanan, Türkistan’dan İpekyolu’yla İran’a geçerken Ebri adını alan belirsiz bir geçmişe sahiptir. 5 y.y.dan kalma keçe üzerine ebru örneklerinin bulunduğu, bunların Petersburg müzesinde bulunduğu, ve bu çalışmaları Rabloof’un yaptığı ile bilgi de mevcut.

Bir rivayete göre Hindistan’da Mir Muhammed Tahir tarafından yapılmaya başlanmış oradan İran’a ve İstanbul’a taşınmış, Avrupalı seyyahlar tarafından Almanya’ya, Fransa’ya, İtalya’ya Türk Mermer kâğıdı, Türk Kâğıdı adıyla yayılmıştır. Türkler ekonomik coğrafyada o dönemde kâğıtçılık yapıyorlardı. Çinlilerden öğrenmişlerdi. Kâğıt süslemeyle de ilgililerdi. Çinin o dönemlerde oldukça kapalı ve yabancılarla ilişkisiz olduğunu anımsayın.

Ebru’nun Çağatay’cadaki adı “Ebre” hare gibi damarlı demektir. İran’a geçince ab-ru ( su yüzü) ya da ebri (bulutumsu) adını almıştır. Ebr (bulut) kökünden ya da ab-ru kelimesinden hangisinin Türkiye’de bugünkü Ebru adını yarattığı tartışmalıdır. Anlam farklarına rağmen bütün kelimelerin Ebru’yu anlatması da ayrı bir mana taşır gizemlice…

Ebru ile ilgili ilk örnek; Arif’in Guy-i Çevgan adıyla bilinen 1539 tarihli eserinde sayfa kıyılarında görülmektedir. Yazılan önemli belgelerin tekliğini ve gerçekliğini korumak amacıyla zemin olarak Ebru kâğıdının kullanıldığı düşünülmektedir. Bugünkü paraların zeminin desenli oluşu da aynı mantıkladır.

Ebru ile ilgili en eski belge olan Tertib-i Risale-i Ebrî isimli 1608 tarihli elyazması eserde, kendisinden Şebek lakabıyla bahsedilen Mehmet Efendi, adı bilinen en eski Ebru sanatçısıdır. Eserde ayrıntılı olarak anlatılan Ebru yapımının detayları ve inceliklerinin bugün hala kullanılıyor olması, bu sanatın köklerinin çok daha eski olduğunun bir nevi kanıtıdır. Eser üzerine imza ve tarih atma geleneği olmadığından ancak son yüzyıllarda yapılan çalışmaların kimliklerine vakıfız.

Şebek Mehmet Efendi’den sonra gelen Hatip Mehmet Efendi’nin renklerle oluşan halkalara iğne ile şekil vermesi; çiçekli Ebru’nun başlangıcı olarak kabul edilir. Ebru’yu yirminci yüzyıla; babaları Özbekler tekkesi şeyhi Sadık Efendi’den öğrenerek taşıyan isimler ise Hattat Sami ve Aziz Efendi’dir. Ebru’nun günümüze gelişinde en önemli aşamasını ise Necmeddin Okyay gerçekleştirmiştir.

Çiçek desenlerini incelikle Ebru’da gerçekleştiren Okyay nedeniyle, çiçekli ebrular “Necmeddin Ebrusu” olarak Ebru tarihine geçmiştir. Okyay, oğulları Sami ve Sacid ile yeğeni Mustafa Düzgünman’a öğretmiştir Ebru sanatını. Düzgünman, çiçek desenlerini geliştirmiş, çalışmalara papatya figürünü eklemiştir ve uzun yıllar içinde pek çok usta yetiştirmiştir.

Çoğunlukla ustadan çırağa geçerek günümüze gelen Ebru, son yıllarda birçok farklı çalışma ve tarz yaratan sanatçılarla modern bir gelişme yakalamıştır. Klasik Ebru’dan yola çıkıp güneşin ağaçlar arasından batışını sudaki tekneye, oradan da kâğıda resmeden ya da mikro- makro evrenin boyutlarını sergileyen sanatçılarımız Ebru’da çok sesliliği yakalamıştır günümüzde…

Örneğin; Ebru sanatçısı Güzin Kayır’ın çalışmalarında ağaçların, çiçeklerin Suyun yüzünden yaşarcasına kâğıda geçirildiğini görebiliyoruz.

Yaşayan Ebru üstatlarından adını anmadan geçemeyeceğimiz Hikmet Barutçugil doğadan esinlenen bir tabakalaşma tekniği kullanarak soyut gölgelerde somut görüntüleri yakalayarak ebru kâğıdına mühürlemiştir. Yarattığı yeni Ebru çeşidine Barut Ebrusu denmiştir.

Ebru Yapımı Ve Çeşitleri

Ebru’yu yaratmak için kullanılan tekne; istenilen boyutta ve alüminyum, çelik, cam olabilir. Suyun içine konulan Kitre; Türkiye’nin her bölgesinde yabani olarak yetişebilen geven otunun salgısıdır. İki çorba kaşığı kitre, iki litre kadar su içinde 3- 4 gün bekletilerek kitrenin su içinde iyice şişmesi sağlanır. Kitreli su, boza kıvamında veya az seyreği olmalıdır.

Tarih boyunca kitre yerine aktarlardan sağlanabilen salep, ithal salep, metil-selüloz, ayva çekirdeği, boytohumu, denizkadayıfı gibi kıvam artırıcı malzemeler kullanılmıştır. Her bölgenin kitresi suya farklı bir kıvam verdiği için ne kadar suya ne kadar kitre konulacağı hakkında kesin rakamlar verilemez. Suyun kıvamını, yapılacak ebrunun çeşidi, ayrıca ebru ustasının niyeti de belirler ve etkiler.

Klasik Türk ebru sanatında suda erimeyen, asit ve kazein içermeyen ve ışıktan etkilenmeyen tamamen tabii boyar maddeler ve kimyasal ailesi metal oksitler olan toprak boyalar kullanılır.

Boyalar fırça veya çubuklar yardımıyla suyun üzerine damlatılıp yüzdürülür, çeşitli sivri uçlar ve taraklarla şekil verilip, motifler çizilir. Boyaların ne kadar açılacağı ve şekillerin son halinin ne olacağı kesin olarak bilinmez. Daha sonra üzerine kâğıt, deri, kumaş, cam, ağaç vs. serilir. Serilen nesne suyun üzerinden kaldırıldığında hazırlanan deseni tamamen alır.

Yaptığımız ebrunun tam olarak nasıl olacağını değil, yaklaşık neye benzeyeceğini bilebiliriz. Bu yüzden iki defa aynı ebruyu yapmak imkânsızdır. Yeni bir Ebru için aynı işlemler tekrarlanır. Her seferinde farklı bir görüntü ortaya çıkar. Çünkü Ebru yapımında malzemenin birbiriyle uyumu, havanın sıcaklığı, nemi, özellikle de sanatçının ruh halinden yansıyan elektrik yükü; alınan sonucu etkiler…

Boya, kitre, su, sığır ödü, kâğıt, tekne, fırça, bizler, neft, tarak ve sanatçının ruhu; zamanın içinde adeta dans ederek Ebru çeşitlemelerini yaratır.

Battal, gelgit, serpme, şal, hafif, taraklı, akkase, kumlu-kılçıklı, çiçekli, koltuk, dalgalı, somaki kaplangözü, bülbülyuvası gibi isimlerle bilinen ebruların; öncelikle tekneye boyaların dökülmesi sonrasında yapılan işlem türü ve sırasına göre adlandırılması da değişir.

(Bir Hikmet Barutçugil Ebrusu)

Geleneksel Ebru ve EbruYorum’a Dönüşüm

Bu gün geleneksel ebru, figüratif ebrular ve soyut çalışmalar şeklinde açılımlar vererek genişlemeye ve kültürel bir değer dönüşümü olmaya doğru ilerliyor.

Kendine özgü yeni teknikler geliştiren ve dönüşümde bir alan yaratanların arasında dikkati çeken isimlerden olan Burhan Ersan, Ebru çalışmalarını camın üzerine taşıyıp ve ulaştığı meditatif anlayışın adını Reng-i Su olarak isimlendiriyor. Ersan, kendi deyimiyle EbruYorum’un insanın iç özgürlüğünün, özgüveninin, geliştirmesiyle yaratıcılığın ortaya çıkarılabileceğini ve bunun ifade biçimlerinin oluşturulmasıyla yeni beğenilerin oluşabileceğini bu noktada suyun tüm yaşam etkilerini göz önünde bulundurarak, su –insan bütünleşmesinin yaratıcılıkta yeni bir adım ve olanak olduğunu belirtiyor. Burhan Ersan’ın tanımıyla EbruYorum:

“Ebrunun sağlamış olduğu renk zenginlendiğinden, soyut birikimden ve özellikle su yüzünün uyumlandırıcı ve yumuşatıcı etkilerinden yararlanarak, sanatçının kurguladığı renk öyküsünü anlatabildiği bir su resmi tekniği geliştirmek ve bunun için bilinen ebru tekniklerini basitleştirerek ve yeni renk etkileri yaratarak, su üzerinde, sanatçının kurguladığı kompozisyonları yaratması için seçenekler sunar. Basitleştirilmiş teknik yaklaşımların yaratmış olduğu en temel yenilik, sanatçının kurguladığı eseri ortaya koymak için su-boya-sanatçı ilişkisini tekneler, çeşitli kalıplar, su akışkanlığı, yeni renk etkileri, vb. öğelerle destekleyerek bir ifade biçimi yaratmak olarak tanımlanabilir.”

Batı soyutlamasından çok farklı olan, Doğu soyut anlayışının bugüne uyarlanması olarak tanımladığı, su resmi temelindeki sanat anlayışını, şiirle ifade etmek kadar doyurucu buluyor Ersan. Bir anlamda sözcüklerin yerine renkleri koymak suretiyle renk dizeleri, renk öyküleri oluşturmaya yöneliyor ve Ebru’da şiiri, şiirde Ebru’yu şöyle yaratıyor kendi dizeleriyle…

<strong>RENG-İ SU </strong>

<em>Mavi kanamış bir kavmin çocuğuyum,

Şiirin sessiz ölümü karşısında renklerin yardımını çağırıyorum. 

Şiir’in renginin sokak çocukları düşlerine sığındığı sularda; rengin şiirini kovalıyorum.
Kitreli gecelerde yosunların yeşiline morlar serpen balıkları
Aydınlatan ayı ya da gelinlik rüzgârlarının ışığını buluveriyorum. 

Bazen de renginden memnun sincaplarla,

Kırmızı yılanların yağmur buluşmasını izleyen kelebekleri yitiriveriyorum. 

Doğduğum kavmin bir yanı renklerin eşitliğine inanmıştır ki,

Yüzyıllardır onları kimliğini yitirtmeden aynı teknede rengahenk sunmuştur.

Diğer yanı sihirler, yani şiirler için sözcükler yaratmıştır. 

Mavi kanamış bir kavmin çocuğuyum, 

<img src="http://www.indigodergisi.com/53/ebru_sanati_ebruli_05.jpg" alt="" />


RENGİN ŞİİRİ OLSUN İSTEDİM;                    

Bize ait günlerin izini sürüp bugünlere ulaşsın,
Huyunu suyunu bizden alsın ama kollarını kavuşturup küskün küskün oturmasın, elini uzatsın
Diğer topraklara, kavimlere… Aşka! 

Rengin aşkını tanımak istedim, aşkı tanımak istedim,

Renkleri; şiir kadar barışçı, dayatılmayıp sunulan yaşam kadar özgür bıraktım.

Belki bir düş gördüm, belki semah döndüm.  

AŞKI GÖRDÜM


A.Burhan Ersan

Sadece boyaları su üzerinde rasgele şekillendirip kâğıda geçirmenin bir sanat olmadığını, sanatın; özellikle soyut sanatın mutlaka farklı bir duyarlılık ve felsefe taşıdığını Burhan Ersan’ın dizelerinde ve Ebru sanatı tanımlamalarında açıkça görebiliyoruz.

“Bütün insanlık bilgisi; insanın içine konmuştur ve sanatçılar bunu bir biçimde anımsayanlardır. Soyut sanat var olan düşünme kalıpları dışında bir biçimde izleyiciye yeni bir düşünme alanı yaratır. Bu düşünme alanı, günlük yaşamımızın çıkarların korumaya yönelik kurnazlıklarından, şartlanmışlıklarından farklı bir düşünme alanıdır; insan olmanın duyumsandığı, var olmanın keyfine varıldığı ve ruhsal dünyanın doygunluğunun, insana yeni duygu deneyimleri yarattığı bir dünyadır bu. İfade kaygısından öte bir yaklaşımdır, insan gerçeğine yaklaşma, insanla bütünleşme çabasıdır. Sadece kendi imparatorluğumuzun değil, binlerce yıllık uygarlıklar zincirinin son halkası Anadolu olarak; toprağın kokusunu, yerin ve göğün rengini, su ve ruhun akışkanlığı ile an’da yakalayıp geleceğe yansıtmak ve bütün insanlığa yeni bir tinsel alan yaratmak için en uygun sanat dalıdır Ebru…”

Böylesine güzel sözlerin ardından ilave edeceğim tek cümle olabilir:

Ebru sanatını daha fazla yaygınlaştırıp kültürel, sanatsal, felsefi ve meditatif faydalarını çocuklarımıza aktarmalıyız; gerçek usta’lar henüz bizden elini çekmeden…

Nesrin Dabağlar

http://www.sehharname.com – http://www.indigodergisi.com