AŞK VE ÖLÜM

Herkesin kaçınılmaz bir şekilde mutlaka ve mutlaka tecrübe ettiği tek bir olay vardır. En güçlüsünden en güçsüzüne, en akıllısından en delisine, en sağlıklısından en hastasına, en mutlusundan en mutsuzuna, en zengininden en fakirine tüm insanların ortak ve son yaşam tecrübesidir ölüm…

Hem de öyle bir tecrübedir ki, diğer tecrübeler gibi geride kalıp onu henüz yaşamayan tek bir kişiye aktarılamaz, anlatılamaz. Geriye dönüşü yoktur yaşamın, ölüm geldiğinde… Ölümün kesinliği ve mutlaklığı, ölümden sonrasının belirsizliği insanın içini ürpertir, kanını dondurur, nefesini keser çoğu zaman. Dünya yüzündeki insanları eşit kılan tek özellik ve olaydır ölümün eli. Onun elinin değdiği herkes, bir anda bütün dünya zenginliklerinden, edindiklerinden, sevdiklerinden ve hikayesinden arınıp, tüm insanlığın eşit olduğu o bilinmez boyuta ve huzura çıkar. Sağlıklı yaşama, genç kalma ve ölmeme çabaları bir gün mutlaka onun gelişiyle son bulur. Kaçınılmaz ve amansızdır ölüm bir gün, yaşamanın doğan güneşe doymak bilmeyen aç hırsına rağmen…

O gelince borç olarak aldığımız bütün mutluluklar biter ve söylenmemiş sözler kolumuza takılıp bizimle gelir. Acısını unutamadığımız dünlerimiz el salladığımız son iskelede kalır. Yaşamadığımız sevdalarımız öksüz ve yetim, boynu bükük ardımızdan öylesine bakakalır. Geride bıraktığımız kötü izlerimizi temizleyemeden, affettiremeden, gideriz çoğunlukla. Vakit hep yetmemiştir kendimizi arındırmaya kötülüklerimizden. Arkamızda kalan sebep olduğumuz gözyaşlarında yıkanıp, ruhumuzu temizlemeye fırsat kalmamıştır artık o geldiğinde… Elimizde ne varsa hayata ve yaşanmışlığa dair dünyaya emanet eder, güneşten yıldızlardan, günden, geceden, çiçekten, kelebekten, candan, canandan, dosttan, düşmandan özür dileyerek ayrılırız her birinin huzurundan. Her bir zerremizi dünyanın kara bağrına bereket olsun diye bırakır, aldığımız borcu eda ederiz sonsuz teslimiyetle. Yetişmeyen yarınların ufkuna baka baka, merhametsiz yaşanmışlıkların köleliğinden azat oluruz kafesinden kurtulmuş bir kuş misali.

Ve biz ona rağmen vefasızlıklara, bencilliklere, hatalara, gururlara, tüketmelere, dürtülere, sevgisizliklere yenik düşeriz tekrar tekrar usanmadan. Başka insanlara köprü kurmak yerine kendi çukurumuza gömülmeye, duvarlarımızı her gün bir sıra daha yükseltmeye, hayatı kullanma kılavuzumuza yanlış talimatlar yazmaya devam ederiz fütursuzca. Kendi yazdığımız yanlış talimatları uygulayıp bütün devrelerimize kısa devre yaptırmayı seçeriz yeniden ve yeniden.

Bize; ‘ hükmünü sürdür, kendi duruşunla dur’ diyen hayatın kendi öz diyalektiğinden vazgeçmesini bekleriz aptalca.‘ Korkma, sen ol,’ diye türkü söyleyen hayatın melodisine kapatırız kulaklarımızı. Kendi yarattığımız kafesimizde aslında var olmayan sanal parmaklıkları tutar, dışarıda uzanamadığımız mutlulukları içimizdeki acı veren gıpta ile seyrederiz çaresizce. Kendi kaderimize lanetleri yağdırır, hayata küfrederek tatmin olmaya çalışırız. “Adaletsiz dünya” terimi, yaşama yapıştırdığımız en masum etikettir, diğer küfürlerimizin yanında.

Oysa hayatın kendi kılavuzunda inanılmaz hassas bir adalet mekanizması vardır ve onun işletim sisteminde zıtlar birbirini çekerek dengede tutar yaşamı. Kendine güvenen insanın bir çekincesi olmaz ve aklına olumsuzluğu getirip derdi belayı çekmez hayatına, çünkü kendi vicdan mahkemesi beraat kararını vermiştir kendisi hakkında. Herkes kendi cezasını, kendi vicdanının mahkemesinden çıkan kararın ürünü olan korku düşüncesi ile çağırır kendine. Vicdan; asla şaşmayan, eninde sonunda sahibini yargılayan, kararından kaçılmayan en acımasız mahkemedir ömrümüzde. Suçun amansızca cezaya doğru tek yönde koşması bu yüzdendir. İlahi adalet denilen en büyük mahkemeyi de tüm insanlığın vicdanlarının ortak şuuru oluşturur, tıpkı her derenin dönüşsüz ona aktığı bir havuzu doldurur gibi. Yaşamaktan, yaşarken hata yapmaktan, yargılanmaktan ve cezalandırılmaktan kurtulamazsınız; doğduysanız ve bilinciniz, vicdanınız verilmişse bir kere…

Yaşamın ne olduğu her bireyde değişik cevaplanır. Doğduğu aile, parçası olduğu toplum, eğitim, görgü, kültür, olanaklar, beklentiler, düşünceler, hayat felsefesi, hedefleri belirler her bireyin yaşam tarifini üşenmeden tek tek. Ne kadar insan varsa o sayıda evren ve yaşam vardır ve her birey ne zaman bir karar almaya kalksa kendi evreni bir başka evren daha doğurur. Çoğuldur yaşam; böylesine sonsuzdur, iç içe geçmiş, sayılamaz iplik yumakları gibi. Bu çoğulluğun içinde aslında her anın üzerinde inanılmaz güzel mutluluklar mevcuttur ‘ne zamanki’ elimizi uzatıp tutacağımız her yerde. Orda durup beklerler bizim gözümüzdeki perde kalksın ve görelim diye. Hangi gözlükle, nereden ve kimden bakıyorsak görünen sadece bu üçlüye aittir gizemli bir şekilde. Tıpkı bir hapishanenin aynı penceresinden bakan iki adamdan birinin mavi gökyüzünü ve beyaz bulutları, diğerinin yerdeki balçık çamuru ve kara böcekleri görmesi gibi…

Yaşamın öz cevheri ise aşktır. Aşk; yaradanın içimizde yaktığı, ezelde tutuşturulmuş, ebede giden, elden ele geçen, sönmeyen bir ateştir ve yaşadığımız sürece biteviye yanar durur, kimi gün gür alevler halinde kimi gün mum titrekliğinde. Heyecan ve tutkular iç alemimizin geriye yansımasıyla alevi canlandırır, korku ve çekinceler ateşi cılızlaştırır.

Yaşamın sırrı; o emanet ateşi hiç söndürmeden yangınlara çevirmek, o alevlerin kızılında ve ışığında resimler çizmektir. Yaşam bir beyaz kağıt gibi verilir elimize, renkli kalemlerle birlikte. Nereyi siyaha, nereyi pembeye boyarsak, hangi köşeye hangi şekli koyarsak onu seyrederiz elimize aynayı aldığımızda. Hayat ateşi bizim elimizde ve içimizde sönmeye yüz tuttuğunda, işte o dönülmez kapıdan geçmenin vakti gelmiştir bizim için. Meşaleyi geride kalanlara teslim eder, vaktimiz varsa bir selam verir, yürür gideriz ölüme doğru. Geriye dönüp bakmak sadece geçen ömrü sıkılarak tekrar seyretmekten başka bir şey kazandırmaz. Hayat filmimizi izlerken belki sadece bir kaç kareyi makaslamadan yerinde bırakırız emanet olarak ve ömür boyu hangi yaşam türkümüzü bestelemişsek onu dinletiriz arkamızdan.

Yahya Kemal Beyatlı’nın dediği gibi; ya lale açmıştır göğsümüzde yahut gül…

Dönülmez akşamın ufkundayız,
Vakit çok geç.
Bu son fasıldır ey ömrüm,
Nasıl geçersen geç.
Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile,
Avunmak istemeyiz böyle bir teselliyle.

Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan.
Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan,
Geçince başlayacak bitmeyen sükunlu gece.

Gurûba karşı bu son bahçelerde keyfince ah,

Ya şevk içinde harap ol,
Ya aşk içinde gönül.
Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahut gül,
Ah dönülmez akşamın ufkundayız vakit çok geç.

O ufka doğru giderken bütün yollardan ne için geçirildiğimiz sorusunu ne zaman kendimize sorsak cevaplar birbirine karışır:

Doğmak için mi, ölmek için mi, aşk için mi, yalnızlık için mi? Doğarken niye geldik, ölürken niye gidiyoruz, aşk mı, yalnızlık mı başarmamız gereken?

Aşklar yaşar, “bir” olur, sonra da yalnızlıklara ve ıssızlıklara yanaşırız, demir alınmayan limanlar gibi. Döner dururuz kaderimizin çemberinde sadece kendimize döndüğümüzü bilmeden. Herkes kendi yolunda yürür yalnız ve tek başına… Acı verse de bu yalnızlık asla değişmez. Birilerinin hayatına girdiğini ve yaşamı paylaştığını sanırsın ama zaman dilimleriyle sınırlanmış sanılardır onlar sadece… Gün gelir, an gelir farkına varırsın ki yanında devamlı kalan tek kişi sensin. İnsanların kendi dünyaları, duyguları, acıları kendinedir ve herkes kendine dönmek zorundadır, tüm itirazlara rağmen.

Terk edilmenin acısı dizeler döktürtür bazen;


Ve sen gittin,

Hiç acımadan…

Ve yine benleyim…

Dönüyorum kendime, hiç bıkmadan…

Ölümle terk edilmek, terk edilmelerin en acımasızı, en çaresizi, en umutsuzudur. Hep sevdiklerimizin acısını hissederiz içimizde, onların hasretini, özlemini hissederiz ama bazı gerçekler var farkında olmadığımız. Aslında biz sadece tecelliyiz bu dünyada, yani yansıma… Gerçek ruhumuz ve özümüz sevdiklerimizle hep beraber ve birbirimizi her an duyup, hissedebiliriz. Görmediğimiz sadece bu dünyadaki aynalara yansımalarıdır. Zamanı gelince onları yine bir aynada seyredebiliriz. Hangi gözde veya hangi gülümsemede bize tekrar yansıyacaklarını, onları yaşayacağımızı ve bulacağımızı önceden bilemeyiz. Çünkü asıl olan biz, sadece buradaki biz değiliz.

Bize buldurtulmaya çalışılan gerçek acaba bu mu, yoksa neden bu ayrılıklar terk edilmeler, yalnızlıklar ve anlaşmazlıklar?

Bu gerçek tekrar tekrar yaşamın içinde bir köşelere saklanır, kimi zaman anlar ve bulur gibi olsak da ömür boyu peşinde koşarız. Bu sonu gelmez mücadele aslında gerçek benliğimizin yazdığı ve bize oynattığı bir oyun gibidir. Gerçek benliğimiz hangi konuda pişmesi ve öğrenmesi gerektiğini kendisi belirler ve o konuyla ilgili olayları kendi üzerine doğru çeker. Çekim yasası, bizim benliğimizin bize oynadığı bir strateji oyunudur. Bu oyunda, hayatı film seyreder gibi daha fazla farkındalıkla seyredebilirsek, buranın bir perdeye yansıtılan görüntüler olduğunu hissedebiliriz. Perdenin arkasındaki el ölümün eli mi, yoksa gerçek yaşamın ve ezelde meşalesi yakılan aşkın eli mi?

Bir gün bu film bitecek ve biz, kendimize dönüşümüzdeki bu yolda, ölüme kendimizden yeniden doğacağız ve aşk ile yanan ruhumuzla yüzleşeceğiz…

Yaşadığımız ve oynadığımız bu filmin içinde sahip olduğumuzu sandığımız hiçbir şeyin bizim olmadığını unutmadan yaşamalıyız. Aslında biz bu hayatın emanetçisiyiz ve hayat emanet olarak ne bulduğumuz değil ne yarattığımızdır. Bulduklarımız dündür, biz ise bugün olmalı ve bugünü yaratmalıyız. Yaratacağımız ve hükmümüzü sürdüreceğimiz ve bizim olan tek şey ise sadece bizim tarafımızdan bestelenen coşkuyla söylenecek kendi türkümüzdür.

Ve türküler aşksız söylenmezler…

Ne kadar söz varsa
Düne ait.
Şimdi yeni bir şeyler
Söylemek lazım.

(Mevlana)

Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. Aşk’ın hiçbir sıfat ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır; merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde… (Şems 40. kural)

Hayat bir hediyedir, kabul edilmeli…

Hayat üzüntüdür, yenilmeli…

Hayat bir gerçektir, yüzleşilmeli…

Hayat bir görevdir, yerine getirilmeli…

Hayat bir oyundur, oynanmalı…

Hayat bir gizemdir, anlanmalı…

Hayat bir fırsattır, yakalanmalı…

Hayat bir yolculuktur, tamamlanmalı…

Hayat bir güzelliktir, övülmeli…

Ve Hayat bir şarkıdır, söylenmeli…

Kendi türküsünü ölüme inat, aşkla söylemeyi başaranlara ve sevgili Adnan Şerifoğlu’na…

Nesrin Dabağlar
Kaynak
http://indigodergisi.com

Kader DNA’nın Neresinde

DNA VE GENLER

Çözüldükçe sırrı artan çok bilinmeyenli bir bulmaca gibi DNA’larımız…

Hücrelerimizde çok sayıda DNA taşırız. Genetik bilgi bir dil gibidir. Alfabemizdeki harfleri bir araya getirerek kelimeleri, sonra da kelimeleri birleştirerek cümleleri, sonra paragrafları ve kitapları yazarız. DNA’da:

• Alfabe sadece 4 harften ibarettir

• Her harf baz veya nükleotid denilen kimyasal bir molekülü temsil eder

• Kodon adı verilen genetik kelimeler bu harflerden oluşmuştur

• Genetik dilde bütün kelimeler (kodonlar) sadece 3 harften oluşmuştur

• Bu kelimeler bir araya gelerek genler adını verdiğimiz cümleleri oluştururlar

• Bütün cümleler bir araya gelerek genetik bilginin tamamını içeren bir kitabı yani genomu meydana getirirler.

(DNA (Deoksiribonükleik asit); karbon, hidrojen, oksijen, azot, fosfat atomlarından oluşan ve hücrenin bütün hayati fonksiyonlarında rol alan dev bir moleküldür. DNA’yı oluşturan nükleotidler üç bölümden meydana gelmişlerdir. İnsan hücrelerinde bulunan DNA yaklaşık 3 milyar baz çiftinden oluşmuştur ve yaklaşık 1 metre uzunluğundadır.)

HURDA DNA NEDİR?

Genler; “İnsanın tüm özelliklerini belirleyen bilgileri kodlayan zincirler” olarak tanımlanırlar. Genlerimiz DNA’nın %10 luk bir kısmını oluşturur ve proteinleri kodlayarak fiziksel ve fonksiyonel özelliklerimizi belirler. Geriye kalan %90 lık DNA kısmına ise “kodlamayan DNA” denir. Kodlamayan DNA kendi içinde üç gruba ayrılmıştır.

  1. Genler arasında sıkışmış durumda bulunan intronlar,

  2. Aynı nükleotid dizisinin art arda sıralanmasıyla oluşmuş daha uzun zincirler meydana getiren tekrarlı (repetitive) DNA’lar,

  3. Genlerdeki kompleks dizilimi andıracak şekilde sıralanmış sahte genler(pseudogene).

2000 yılı başlarına kadar %90’lık bu DNA grubuna; Junk DNA yani (çerçöp – hiçbir işe yaramayan anlamında) hurda DNA denmiştir. Evrimcilerin tanımlamalarına göre evrimsel süreçten arta kalan gereksiz yığınlar olduğu iddia edilmiştir. 2001 yılından itibaren DNA’nın hurda denilen kısmına ait yapılan ilginç çalışmalar, “var olan hiçbir şeyin anlamsız olmayacağı” gerçeğini bir kez daha hatırlatmıştır insanoğluna. Tıpkı bir zamanlar bademcik ve apandist için işe yaramayan vücut parçaları denmesini hatırlayıp insan doğasında bulunan hiçbir şeyin çöplük olmayacağı aslında hiç tartışılmamalıdır. İhtiyatlı davranıp “şimdilik neye yaradığını çözemedik” demek daha akıllıca ve bilimseldir. Son on yıllık süreçte epigenetik çalışmalar ile kodlamayan ve fiziksel bir fonksiyonu yok diye kenara atılan hurda DNA’ların doğrudan protein kodlamasalar da bizim şimdiye kadar bilmediğimiz farklı komutlar ve kodlar taşıdığı ortaya çıktı.

Hurda DNA’lar Asıl Genlerin Kodlayıcıları Mı?

İşe yaramaz dediğimiz çöp DNA’lar, kodlayan DNA’ları (yani genleri)kodluyormuş meğer! Yani hiyerarşik bir yönetim kadrosu gibi kademeli ve gizli bir komut sistemi var imiş DNA’larımızda…

• Hangi proteinin nerede, nasıl ve ne kadar, ne zaman kodlanacağını; ne zaman durdurulup ne zaman başlatılacağını;

• Hangi genin hangi genle ya da hangi proteinin hangi proteinle birleştirileceğini; nereden nereye götürüleceğini;

• Hangi hücre ve dokunun hangi organda ne kadar ve ne zaman yapılacağını;

• Büyüme ve gelişmenin nerede nasıl düzenleneceğini;

• Kök hücrelerin nerede hangi hücre, doku ve organlara dönüşeceğini;

• Hangi genin hangi koşullarda susturulup çalıştırılmayacağını ya da daha önce sessiz kalıp fonksiyon göstermeyen hangi genin hangi koşullarda yeniden çalışmaya başlatılacağını;

• Bir gen okunurken hangi bölümün okunup hangi bölümün okunmayacağını, ne zaman, nereden nereye atlanacağını;

• Hücrelerin hangi koşullarda çoğaltılacağını ya da öldürüleceğini;

• Ne zaman kanser geliştirileceğini, hücre çoğalma ve bölünmesini, kromozomların yapısını, belirleyen bir nevi şalter konumunda bekliyor hurda DNA’lar… O şalterleri neyin komutladığı ise bir üst programda yazılı ve şimdi artık sıra bunun gizemini araştırmakta…

KADER YÖNETİLEBİLİR Mİ?

Canlının biyolojik yaşamının neredeyse tümünün, hangi koşullarda ve zaman düzenleneceğini baştan sona belirleyen, yani sabit genlere dinamizm verip programlayan, kısacası zamanı devreye sokan bu komutları okuyunca sizlerin aklına ne geliyor bilemem ama benim aklıma tek bir ifade geldi: Kader ve kaderin yönetimi…

Aslında kader kelimesi; belirlenmiş yörünge anlamına gelen bir kökten üremiştir ve göklerle ilgili bir manadan doğmuştur. Yani sistemli ve ölçülü bir dönüşü tekrarlamak anlamındadır. Yörünge ilahi bir kudret tarafından çizilmiştir ve insanın kudreti o yörüngenin dışına çıkmaya muktedir değildir. Özellikle İslam dininde ve bu dinin toplumlarında yaşamsal ve bilimsel bir ataleti doğurmuştur yüzyıllarca, bu inanç ve tanımlama… Oysa biraz düşününce aklımız bize sorgulatır:

“kader yazılmış mıdır, ben birey olarak kaderimi nereye kadar belirlerim?”

“kader varsa ve bunu Allah çizdiyse, ben niye yaptıklarımdan sorumlu olup cennet ve cehennemle ödüllendirileceğim” diye.

Pratikte bu kadar teslimiyetçi değildir insan, aklıyla sorgulamanın ve ölçmenin önüne geçemez, doğasına aykırıdır. Bu çelişki, çeşitli bunalımlar doğurur bireysel benlikte ve sosyal toplumda. Kilise ile caminin müridi arasındaki gelişmişlik ve teknolojik farklılığın ölçüsünün arası çok fazla açılmıştı uzunca sürelerce. Son yüzyılda yakalanan yakın takip ile aradaki fark azalmış görünse de özdeki inanç aslında değişmemiştir hala Müslümanlarda.

Kaderimiz yazılı mı, yazılı ise kim niye yazdı noktasında; çöplük denen hurda DNA ile ilgili çalışmalara mercek koyup incelememiz gerekli; bu tartışmalara tarafsız bir bakışla yeniden bakabilmek için…

DNA YAZILIM PROGRAMI

Hurda DNA ilgili en ilginç çalışmalardan birisi Prof. Chang’a ait.

Hurda DNA’ların üzerinde çalışmak isteyen Chang, Wall Street türev güvenlikleri uzmanı genç bir teorik fizikçi olan Dr. Lipshutz’den yardım istedi.

Lipshutz insan Genom Projesinin çok büyük veri tabanını birleştirerek, kodlanmamış dizilerin Kolmogorov entropisini hesapladı ve bunu düzenli, aktif genlerin entropisi ile karşılaştırdı ve kodlanmış DNA’lar ile kodlanmamış DNA’ların etropisinin (düzensizliğin ölçüsü) şaşırtıcı şekilde aynı olduğunu gördü.

Her iki grupta da gürültü ve ses vardı ve bu seslerin içerdiği bilgileri çözmek için belki eski lisanları bilmeye ihtiyaç vardı. Mısır, İbrani, Sümer lisanları açısından elde ettiği bilgilerin çözümlenmesi mümkün olabilirdi ancak bu alandaki hiçbir uzman kendisine yardımcı olamadı.

Sonunda Chang bulduğu mesajları çözmek için kriptologlara başvurdu. Ermeni Cumhuriyetinden bir kriptolog Dr. Adnan Mussaelian sabırla çalışmaya devam etti. Sürekli olarak kodlanmamış dizilerin tek kısa bir DNA çizgisinden önce geldiğini fark eden Dr. Adnan biyologların ALU (artithmetic logic unit) diye adlandırdığı en genel genin peşine düştü. Bilgisayar programcılığı eğitimi alan Dr. Adnan bu gene bilgisayar kodu muamelesi yaptı. 0-1 kodları yerine 0-1-2-3 (genetik kodun dört bazı) kodlarını kullandı.

Eylemsizliğe neden olan koddaki en genel sembolü uyuyan bir kod yığını takip ediyordu. Adnan bir kaynak kod yakaladı ve deşifre etmek için sembollerle kullanılan bir program kullandı. Bulduğu semboller arasında en yaygın olan ( / ) sembolü yani yorum sembolüydü. İki taksim işareti arasındaki kodun asla uygulanmadığını gördü. Yani aslında taksim işaretleri arasındaki şey kod değil kodun yorumu idi ve bir komutla önündeki kodu uyandırmaya hazır bekliyordu.

Bu olağanüstü bir keşifti, Adnan din eğilimliydi ve bunun tanrının işi olduğunu düşündü. Ama kodları iyice analiz ettikten sonra kullanılan bazı komutların dikkatsizce programlanmış olduğunu gördü. Sanki bu kodu dikkatsiz bir Mikrosoft programcısı hazırlamıştı ve bu dikkatsiz programcı Adnan’ın mükemmel Allah’ı olamazdı.

Bu hatalı programlamayı test etmek için bilinen bir kanser geni ile yaptığı kontrolde geni kodlayan hurda DNA’nın diziliminde olması gereken (/) sembolün olmadığını görünce kanserin komut zincirindeki eksiklik yüzünden bir programlama hatası olduğuna emin oldu.

DNA YAZILIM PROGRAMINDA NEDEN HATA VAR?

Biraz bilgisayar programlama bilgisi gerektiren bu bilgilerin bizim dilimize tercümesi, “hurda DNA’nın, kodlayan DNA’ları kodlayarak yönlendirdiği, fakat bu kodlamalar arasında bu olağanüstü düzeni bozan komut hataları ve eksik semboller olduğu” dur.

Chang ve Dr. Adnan’ın yaptıkları açıklama en sade biçimiyle şöyledir:

“DNA’mızda gördüğümüz şey iki ayrı versiyondan oluşan bir programdır; Büyük Kod ve Temel Kod… Programımızı yazan her kim, ya da her neyse “Büyük kodu” yazdı, uyguladı, bazı fonksiyonlarını beğenmedi, bunları değiştirdi veya yenilerini ekledi, tekrar uyguladı. Büyük kodun tüm hatalarını silerek temel programı temizlemek yerine, bunları yorumlara dönüştürdü ama orada burada yorumlarda birkaç /* sembolünü unuttu; bu nedenle insanlarda kanser olarak bildiğimiz hücre kitlelerinin mantıksız büyümesi sonucu ve diğer hatalı fizyolojiler doğdu. Tüm hatalı (/ ) sembollerini çıkaracak ve temel kodu büyük kod ile tam bir program olarak çalıştıracak kapasitede olabilsek mükemmel insanı yaratabiliriz. Eğer canlı bir insanın kromozomlarına genler sokabilseydik, yenilikçi keşfimiz gelecekteki tüm kanser vakalarını anında tedavi etmek anlamına gelirdi, en azından programcı görüş açısından. Teorik olarak, bunu laboratuarda yapabiliriz, ancak yasayan bir özneye onarılmış DNA aşılamak ileride gerçekleşecektir.”

DNA’DA DÜNYA DIŞI YAZILIM MI VAR?

Chang daha sonraki söyledikleri çok ilginç bir düşünceyi anlatıyor:

Bu program kesinlikle dünyada yazılmadı ve genler tek başına tekamülü açıklamak için yeterli değildir. Hurda DNA, temel kodumuzun gizli ve uyuyan güncellemesinden başka bir şey değildir. Bir süredir bazı kozmik ışınların DNA’yı modifiye etme gücüne sahip olduğunu biliyoruz.

Programcı tüm /./ sembollerini uzaklaştırmak, kendisini büyük kod (hurda DNA) ile kaynaştırmak ve tüm DNA’mızı çalıştırmak için temel koda talimat veren bir enerjiyi evrenin herhangi bir yerinden bize doğru kullanabilir. Bu bizi ebediyen olumlu ya da olumsuz yöne doğru değiştirebilir. İçimizdeki yazılım ya kısa ve hastalıklı bir ömür veya uzun ve sağlıklı bir yaşama sahip süper zeki bir varlığın potansiyelini taşıyor. Temel kodun indirgenmesi dikkatsiz programcılar tarafından mı yapıldı, yoksa büyük kodun yetkisizliği istendiğinde uzaktan kontrol vasıtası ile iptal edilebilen kasıtlı bir eylem mi idi?

HASTALIKLARI DURDURAN ŞALTERLER

Yine insan vücudundaki kodlanmamış bölüme ait proteinlerle yapılan başka bir çalışma, Danimarka Kopenhag Üniversitesi Novo Nordisk Protein Araştırmaları Merkezi ve Almanya Max Planck Biyokimya Enstitüsü’den bir grup araştırmacıya ait. İnsan bedenindeki hücrelerde proteinde, bilim dünyasının şimdiye dek ancak birkaç yüz tanesini bildiği 3600 kontrol proteini tespit ettiler ve bunları ‘moleküler şalter’ olarak isimlendirdiler. Protein aktivitelerini kontrol eden bu şalterler, yaşlanma, hastalık başlangıcı ve tedavisinde adeta ‘on’-‘off’ düğmesi gibi görev yapıyor. Zamanında ve düzgün çalışmadıklarında hastalıklara yol açıyor.

OKU EMRİ VEREN KİTAP AYRACI

Temmuz ayında tanıtılan ve bilim dünyasında büyük yankı uyandıran bu çalışma için ‘tedavi kavramına yeni bir bakış açısı getirdi’ deniyor.

Araştırmacıların çok ileri ve hassas bir teknoloji kullanarak ortaya çıkardığı ve haritaladığı moleküler şalterler, genetik kodun okunabilmesinde ve bu koddan alınan bilgilerin oluşturduğu proteinleri modifiye ederek kullanışlı hale getirilmelerinde bir tür aç-kapa düğmesi ya da ‘şu bölümü oku’ işareti veren kitap ayracı görevi görüyor.

Çalışma komisyonunun başkanı olan Prof. Mann; “Proteinler, hücre büyümesi, bölünmesi ve ölümü gibi tüm önemli faaliyetleri gerçekleştiren birimlerdir. Moleküler şalterlerle aktivitelerini kontrol edebiliriz. Örneğin Cdc28 fonksiyonunu (insanda patojen olan maya mantarında bulunan önemli bir büyüme proteini) ilgili şalteri kaldırarak engellemeyi başardık” diyor.

Söz konusu şalterlerin çok çeşitli yollarla iş gördüklerini belirten Prof. Mann şöyle devam ediyor: “Mesela, bu şalterler proteinlerin enzim aktivitelerini düşürüp arttırabilirler, hücredeki lokasyonlarını değiştirebilirler ya da diğer proteinlerle olan ilişkilerine etki edebilirler. Protein faaliyetlerini arttırıp azaltabilme yetkisine sahip oldukları için proteini aktif hale getirebilirler ya da durdurabilirler. Eğer doğru zamanda, doğru yerden, gerekli esneklikte açamazsa genetik kod okunamaz ve protein yapmak için doğru bir kalıp çıkartılamaz. Bu da kronik hastalıkların başlangıcı demektir. Tümör oluşumuna sebep olan ‘şalter’ indirildiğinde, hücreleri bölüp çoğaltan proteinler de çalışmalarını durduracaktır. Protein aktivitelerinin kusurlu bir şekilde düzenlenmesi yaşlılık ve hastalıkların gelişmesinde en önemli etkendir. Şalterler aracılığıyla kusurlu protein aktivitelerini düzenleyebiliriz. Hasarlanmış protein düzenleyicilerini kontrol etmek demek kanserin tedavisini bulmak demektir. Biz şimdilik bir buçuk yıl süren çalışmamızda şalterlerin yerlerini belirledik. Bundan sonra bu şalterlerin görevlerini belirlemeye yönelik yapılacak çalışmalar çok önemli” diye sözlerini tamamlıyor.

HURDA DNA NEDEN ASIL GENLERİN DOKUZ KATI?

Kodlanmamış DNA, yani hurda DNA’nın genleri kodlayan ve komutlayan bir dizin olduğunu anlayıp bir de asıl genlerin tam dokuz katı olduğunu düşündüğümüzde hayal gücümüz inanılmaz noktalara varabilir.

Yüzde 90’lık bu protein grubunun bizim üzerimizde olumlu ya da olumsuz yönde değiştirebileceklerinin sınırını tahmin etmek zor. Genler ile hurda DNA arasındaki oranın bu kadar fazla olması ve değiştirilemez gibi görünen sabit genlerin kendisinden miktarca çok fazla olan DNA’lar tarafından yönetiliyor olması; yazılmış programın (yani genlerin- temel kodun) çok fazla değişken komutlarla (eğer istenirse) epeyce fazla sayıda versiyonunun yaratılabilecek olmasının bir kanıtı olabilir mi? Bu yeni versiyonların yazılımında benim irademin ya da diğer faktörlerin etkisi ne kadardır?

Basit söylemiyle; “kader var mı, varsa hangi ölçüde var, ben kaderimi yönlendirebilir miyim, ya da kaderimi neler yönlendirebilir?”

Bu noktaya kadar hurda DNA’nın kodlanmış DNA’yı komutlandırıp kodladığının ispatlarını açıklamaya çalıştık. Peki, hurda DNA’yı yönlendiren ve harekete geçiren asıl komuta merkezinin ne ya da neler olabileceğini; ayrı ayrı kendimize, dine, ya da bilime sorarsak cevaplar ne olabilir?

KODLANMAMIŞ DN’YI KODLAYAN NEDİR?

İlahiyata ‘bilinen yorumlarıyla’ sonuna kadar inanan ve fazlaca sorgulamadan korkanların cevabı elbette “Allah” olacaktır. Bu noktada araştırmaktan ve sormaktan vazgeçip Allah’a sığınır, bir atalet ve kadercilik anlayışı içinde yaşamaya devam edebiliriz. Son noktayı koymuş olduğumuzdan buradan öteye geçmenin anlamı kalmaz. Oysa bilim soru sormaktan usanmaz, yola devam eder ve gerçek ibadet bilimsiz olamaz. Kodlanmamış DNA kısmını neyin yönettiği sorusuna bilimle cevap vermeye çalıştığımızda birçok konu başlığına bakmamız gerekir ve ana iki başlıkta toplanır.

a) insanın kendi özgün iradesi, b) çevresel faktörler.

İNSAN KENDİ İRADESİYLE DNA’SINI DEĞİŞTİREBİLİR Mİ?

Beyin Dalgaları ile DNA Aktivasyonu

Beynin çeşitli duygu durumlarında farklı dalga boylarında titreştiğini biliyoruz. Beynin Teta boyutu şifalanma ve değişim boyutudur ve teta bandında kalmayı başaran pek çok kişinin şifayı kendi kendine başarabildiği artık bilimsel olarak da ispat edilmiştir. Son yıllardaki pek çok örnek bilim tarafından incelenmiş ve kanıtlarıyla sunulmuştur.

Öz İnanç Sistemi Nedir?

Kendimizi hissettiğimiz durum, sağlığımız ve yaşama bakış açımız, inanç modellerimiz ve bilinçaltı programlanmamız tarafından belirlenen inanç sistemi, öz inanç sistemimizdir. Kendi realitemizi biz yaratırız ve kendi sağlık ve sıhhatimizin anahtarını biz taşırız.“Yeterince akıllı değilim”, “Yeterince güzel değilim”, “Para şeytandır”, “Ben yetersizim”, “Hayatımı değiştiremem” “Benim her işim ters gider”, gibi algıları ve inanç kalıpları istenirse değiştirilebilir. Beden, herhangi bir fiziksel hastalığı yenebilir ve kendiniz için istediğiniz yaşamı size sağlayabilir. Çünkü her şeyin sırrı yine kendinizdedir. Bunun yolu bu blokajları yenip öz inanç sistemimizi değiştirmekten geçer. Öz inanç sistemi dört kademeden oluşur;

  1. Öz (bilinçaltı) seviye

Doğumdan bugüne dek öğrendiğimiz şeyler öz seviyemizdedir. Çevremizdeki insanlardan, özellikle hayatımızda önemli yer tutanlardan duyduğumuz sözleri ve duyguları bilinçaltımızda saklar inanç kalıpları oluştururuz. Bu inançlar öz seviyededir. “Sen aptalsın” veya “Sen işe yaramazsın” şeklinde hitap edildiğinizde değersiz olduğunuz bilinçaltı inancına sahip olabilirsiniz ve herhangi bir şeye erişemediğiniz için kendinizden nefret edebilirsiniz.

  1. Genetik seviye

DNA iplikçiklerinin etrafında “morfogenetik alan” olarak adlandırılan garip bir bilgi alanı vardır. (kodlanmamış DNA) DNA hücresinin içinde ve DNA’nın bu yapısı içinde, en azından yedi nesil geriye giden genetik hafıza bulunur. Genetik inançlarımızı bu morfogenetik alan içinde buluruz. Böylece, üç kuşak önceki büyük annemiz veya babamız ile aynı inanca ve özelliklere sahip olmamız çok şaşırtıcı değildir.

  1. Geçmiş Seviyesi

Geçmiş yaşam anılarını (genetik hafızanın ötesinde), kolektif bilinçliliği kapsayan farklı bir hafıza vardır. Bu geçmiş seviyesi olarak adlandırılır. Çoğu insanın ırksal önyargısı bu seviyeden kaynaklanır. Çoğu insanın para kazanma ve parayı kabul etme yeteneğini bloke eden en önemli faktör, bu seviyede bulunan “yoksulluk yemini”dir. Bu durum geçmiş seviyesi ile ilişkisi olan “ruh parçalarının” enerjisidir. Ruh parçaları, sizin veya “ailenizin” başka bir yerde veya zamanda kalmış olan kendinizin parçalarıdır. Geçmiş seviyesinde çalışırken, ruh parçalarının yeniden kazanılması gerekir. Ruh parçaları şimdiki yaşamınızda birçok durumlarda arkada kalmış olabilir.

  1. Ruhsal seviye

İnançlar ve programlar ruha kadar inebilir. Ruhsal seviyede bulunan bazı inançlar nefret ve kendine acımaktır. “içim ağlıyor ben değil” programına sahip olduğunuzu keşfettiğiniz zaman bunun ruhsal seviyede olduğunu anlamanız gerek. Ruhun sürekli olarak öğrendiği ve kendi var oluşunda yaşaması beklenen asıl amacına yönlendirildiği asıl gerçektir. Kendi asıl var oluş sebebimizi bulmak gerçek ruhumuza kavuşmamızı sağlar.

DNA’da, gen fonksiyonu ve gen statüsünün (kusurun ne olduğu) gerçek kayıtlarının, gen ile ilişkili olan anıların, duyguların, bedenin ve gelecek bedenin kayıtları, o gen tarafından belirlenen bedenin parçalarının şimdiki işlevlerini etkiler. Yani, bu modeller şimdiki bedenin nasıl davranacağını etki eder. Biz sadece bizim başımıza gelenlerin anılarını saklamayız, ayrıca bu anılar ile ilişkili olan duyguları da saklarız. Örneğin, miyobu olan bir gencin sorunu büyükannesinin etrafındaki üzüntüleri görmek istemeyişi ile ilgili olabilir. Büyük annenin taşıdığı duygular bedeni ile o gende bir kusur veya zayıflık bırakmış ve torununa aktarılmış olabilir.

İnsan beyninin kendini yeniden kurma yeteneği ve DNA aktivasyonu bizlere hayata ve değişen koşullara uyum şansını vermektedir.

DNA aktivasyonu aynı zamanda manyetik alan dengelemesini de içerir. Geliştirilen tekniklerin bir arada kullanılması ve süper genlerin ortaya çıkarılması ile değişen koşullara kolaylıkla uyum sağlamak mümkündür. DNA aktivasyonu uyum yeteneğimize kuantum düzeyde etki ettiğinden sonuçları son derece hızlı ve kalıcı olmaktadır. Aktivasyonunun gündelik yaşamdaki tezahürü, zihninde, yaşamdan ne istediğinin resmini oluşturabilmek; sonra da bunu evrene gönderebilmektir. DNA aktivasyonu sayesinde, DNA iplikçiklerimiz değişerek yol alır ve daha yüksek bir benliğe ulaşırız. Düşündüklerimizin gerçekleştiğini görebiliriz.

Sonuç olarak pozitif duygular ve sevgi içinde olmayı başarabilen insan kendi DNA’sını değiştirebiliyor. Bunu yapabilmesinin sebebi tüm her şeyi kapsayan bir enerji ağının mevcut olmasıdır. Bizler kendi titreşimlerimizi etkileyebildiğimiz gibi bu yaratılış ağını da etkileyebiliyoruz. Karşılıklı bu titreşimlerin itme ya da çekme derecelerini henüz sayısal olarak isimlendirip ölçemiyorsak da, gelecek zamanlarda bilimin titreşim ve kuantum alanındaki çalışmaları arttıkça sorular cevaplarını bulacak.

Aslında, her birimiz Yaratan’ın bir parçayız… Hepimiz tekiz. Var olan her şey bu tekliğin bir parçası ve O’nun içindedir. Bu kimliğin duyguları, arzuları, niyetleri ve iradesi vardır. En önemlisi, bu kimliğin düşünceyi tezahür ettirme gücü vardır. Çünkü her birimiz, Tanrı, Allah, Yaratan, İlahi Güç gibi isimlerle andığımız bu kimliğin birer parçası, aynadaki birer yüzüyüz. İlahi Güç tezahür ettikçe, onun küçücük parçaları olarak bizlerin de tezahür kabiliyeti vardır.

Kendi Öz İnanç Sistemimiz’in içeriğini konumuza uygun tanımlamaya çalışılırsak karşılığı; Hurda DNA’nın kimyasının açılımıdır. Öz inanç ile Hurda DNA bir formüldeki eşitlikteki gibi karşı karşıyadır ve Öz inanç üzerinde yapacağımız çalışma ve talepler, hurda DNA üzerinde kendi belirlediğimiz komutlar ile moleküler şalterleri çalıştırabilir ve iyileşme yaratabilir. Eşitliğin bir tarafındaki değişim diğer tarafı da değiştirir. Bu iyileşme ya da değişmenin ne kadar olacağı ise bizim gücümüze olduğu kadar diğer etkileyen faktörlere de bağlıdır. Çünkü eşitliğin bir tarafında öz inanç ile birlikte başka etkenler de yer almaktadır.

ŞİFA YARATMAK İÇİN KULLANILAN ARAÇLAR NELERDİR?

Kendi kendimizi değiştirme ve şifalanma kimi zaman bir aracı ile gerçekleşebilir. Klasik Tıbbın kabul edip uyguladığı tedavi yöntemleri arasında Hipnoz ve Akapunktur da bulunmaktadır.

Akapunktur, vücuttan geçtiği düşünülen enerji meridyenleri üzerinde pozitif etki yaratarak organlara ulaşır ve iyileşme sağlar. Vücuttaki tüm fonksiyonları yaratan organların ve diğer birimlerin bu enerji meridyenlerine bağlı olarak çalıştığı düşüncesi esastır akapunkturda. Akapunktur düşünsel değil de fiziksel bir olayla tedavi ettiği için (gümüş iğneler ile verilen uyarı) kısmi olarak konumuzun dışında kalsa da Hipnoz düşünsel ve ruhsal planda yardım ettiği için, bizim düşünce yoluyla tedavi alanımızın içindedir. Hipnozla yapılan uygulama da bizim inanç sistemimiz üzerinde değişiklik yaratmak amaçlıdır. Bilinçaltı, geçmiş ve ruhsal seviyede yapılacak pozitif yüklemeler DNA seviyelerimize de ulaşabildiği için muhtemelen tedaviyi başarabilmektedir.

Kendi kendimizi direkt ya da aracı yoluyla şifalandırma ve DNA boyutunda değişimi sağlama amaçlı çalışmaların örnekleri isim olarak çok fazladır. NLP, kuantum dokunuş, teta şifa, yeniden bağlanma, sonsuz şifa, reiki, yoga vb gibi sayısız isim alsa da temelde kökleri aynı noktaya bağlanmaktadır. Bu noktaya kadar yaptıklarımız kendi gücümüzün varabileceği sınırların içindedir.
DNA’yı Etkileyen Dış Faktörler

Bilimsel bakışla Hurda DNA’yı kodlayan faktörler üzerinde yol almaya devam ederken çevresel etkenlere geldiğimizde sayısız etkileyen ile karşılaşırız.

• Yakın çevre (aile- eş- çocuk-iş)

• Dünyasal çevre ( iklim olayları- tabiat- atmosfer)

• Teknik çevre ( insanın yarattığı teknolojinin dünya üzerindeki etkileri, elektrik ve manyetik alanlar, kimyasal etkiler)

• Güneş sistemimiz ( ayın ve bütün gezegenlerin çekim ve manyetik alanları)

• Kendi sistemimiz dışından(dünya dışı) bilmediğimiz gezegen ve galaksilerin etkileri ve kozmik olaylar.

Bu son maddenin ardından Prof. Chang’e ve onun iddialarına tekrar dönebiliriz. Dışarıda bilmediğimiz bir evren ve kuvvetler var, elimizle tutamasak da henüz ölçemesek de var olduğunu ne din, ne bilim inkar edemiyor. Chang, Dünya dışı yaşam iddiasını ortaya atan ilk kişi değil elbette ama programlama dili ile anlatılan ilk iddia olduğundan ve DNA’lar boyutunda bir fotoğraf ile karşımıza çıktığı için mikro boyutta tanımlanan bir savdır. Makro boyutta dünya dışı iddiaları uzun yıllardır biliyorduk zaten.

Prof. Chang “Dünya üzerindeki her yaşamın dünya dışı kuzenlerinin genetik kodunu taşıdığını ve tekamülün düşündüğümüz şey olmadığı inanılmaz fikri ile ciddi bir şekilde ilgilenmek zorunda olacağız.” diyor.

Bilimsel keşiflerin görünür anlamları olduğu kadar saklı anlamları vardır ve bütün keşifler asıl yolunu ve yorumunu keşfedildiği anda değil çok sonra alır ve sonradan kabul edilmek zorunda kalınan sıra dışı iddialar dünyanın tarihinde inanılmaz sayıda çoktur. Dünya dışı iddiası sadece yaşadığımız bu yılların ya da Chang’in değil, binlerce yıl öncesinin, yüzlerce bilim adamının ve dünya dışı varlıklarla teması olduğunu söyleyen binlerce insanın iddiasıdır.

Nesrin Dabağlar
kaynak:
http://indigodergisi.com

GEN Mİ ÇEVRE Mİ? (NATURE- NURTURE)

Bugün artık bebek daha anne karnındayken tespit edilen hatalı genlerin değiştirilmesi ile yapılacak “genetik tedavi” tıp dünyasının en büyük hedeflerinden birisi haline gelmiş ve bu yolda önemli adımlar gerçekleştirilmeye başlanmıştır.

Sadece tıp dünyasının değil farmakolojinin, genetik mühendisliğinin ve biyoteknolojinin de araştırma alanına giren genlerin tespiti, değişimi ve tedavisi geliştikçe, temel bazı konuların tekrar değerlendirilmesine ve yeni bakış açılarına, hatta bilimde devrimlere sebep olmaktadır. Çalışmalar hayal gücünü bile aşan öyle noktalara varmaya başlamıştır ki, vaktiyle bilimsel ve teknolojik çalışmalara din adamları karşı çıkarken, bilim adamları artık kendi kendilerini durdurmak üzere aralarında anlaşmalara yapmaya başlamışlardır. Bu konudaki en önemli anlaşmalar insan embriyosu ile yapılacak çalışmalar ile ilgilidir.

Yeni doğacak bebek merakla beklenir “acaba kime benziyor” kaygısıyla…

Doğar doğmaz herkes bir fikir beyan eder, babasına, annesine ya da dayısına vs benziyor diye… İnsan bir taraftan ideal canlı diye tanımlansa da pek çok özelliği kritize edilerek iyi ya da kötü diye değerlendirilir. Fiziki kusurların yanı sıra, olumsuz huylar için de ayrıca değerlendirmeler yapılır ve hiç kimse yeni doğan bir bebeğin kötü diye tanımlanan fiziki, ruhsal ya da psikolojik özellikleri almış olmasını istemez. Eşler birbirlerine tahammül edemedikleri konulara atfen, çocuklarına kızdıklarında “kör olasıca babasına benzemiş” ya da “çekmez olası annesine çekmiş” gibi yargılarda bulunurlar. Kim değerlendiriyorsa iyi taraflar kendine, kötü taraflar kızgın olunan eşe mal edilir komik bir biçimde. Hala toplum içinde “anasına bak kızını al” hükmü geçerlidir. Önemli işler söz konusu olduğunda, şirketler alacağı elemanın diğer özellikleriyle birlikte geçmiş soyuna bile dikkat eder titizlikle. Siyasette atalarının bu konuda bir tecrübesi varsa adayların öne çıkma eğilimi vardır, tam tersi örneklerin çokluğuna rağmen. Pek çok başarılı babanın oğulları siyasette denenmiş ve başarılı olamamıştır oysaki. Eş seçimi konusunda özellikle mezhep ayrılıklarında aileler hala tutucudur, soylarının devamını düşünerek…

Epigenetik Değişimler

Bu konudaki ısrarlı bakışın sebebi, insanın gen yapısının atadan oğula miras olarak geçtiği bilgisidir. Biyologlar elli yıldır kalıtımın temel unsurunun DNA olduğunu söylüyorlarsa da, son yıllarda sadece DNA’nın kendisinin değil, molekülü etrafında meydana gelen karmaşık kimyasal değişimlerle, yani epigenetik değişimler ile de bir takım özelliklerin kuşaklar arasında aktarıldığını savunan bilim adamları mevcuttur. (Epigenetik, DNA dizisindeki değişikliklerle açıklanamayan, mitoz veya mayoz yoluyla aktarılan gen ifadesi değişikliklerini inceleyen bilim dalıdır.)Bu konuda yapılan çalışmalar genetik ile ilgili yazılan kitapların değişmesine yol açacak kadar önemli boyuttadır. Epigenetik kalıtım tezi ile ilgili çalışmalar İsrail, Fransa ve İngiltere’de halen devam etmekte. Konuyla ilgili ilk tezi İsrail’den Eva Jablonka 1995’re ortaya atmasına karşın o zaman pek kabul görmedi. Jablonka’nın tezi, zoolog Lamarck’ın da iki yüz yıl önce “koşulların etkisiyle doğanın insanlara kazandırdığı ya da kaybettirdiği özellikleri gelecek kuşaklar için sakladığı” teziyle aynı doğrultudaydı ve Lamarck’ın tezi o zaman Darwin tarafından kesinlikle reddedilmişti. Darwin evrim konusunda tartışılmaz bir otorite olarak görüldüğünden Jablonka da pek dikkate alınmadı.

Bu konuyu destekleyen eski bir çalışmada ise, İkinci dünya savaşı sırasındaki kıtlıkta doğan düşük kilolu bebeklerin devam eden soylarında da aynı düşük kilonun tekrar görülmesi dikkat çekiciydi. Koşullar iyileşmiş olsa bile doğan düşük kilolu ikinci ve üçüncü kuşak bebekler için klasik genetik teorileriyle bir cevap bulunamamış ve araştırma sonuçları rafa kaldırılmıştı. Klasik kalıtım kurallarına göre; sonradan oluşan koşullarla ilgili bu değişim, gelecek kuşaklara aktarılmamış olmalıydı.

2000’li yıllarda yapılan bir araştırmada çocukken çok iyi beslenen kişilerin torunlarının şeker hastalığına yakalanma riskinin çok yükseldiği tespit edildi. 9 -12 yaşları arasında yetersiz beslenenlerin torunlarının ise daha uzun yaşadığı gibi ilginç bir sonuç bulundu. Yine bir çalışmada 10 yaşından önce sigaraya başlayanların torunlarının obez olduğu saptandı. İlginç olan, çevresel faktörlerin yaptığı varsayılan değişikliğin birinci kuşakta kayıt edildiği ve ortaya çıkmadığı, ancak ikinci kuşakta mutasyon sonucunun gözlendiğidir.

Sorunsuz DNA

Birçok rahatsızlığın genetik olarak kuşaktan kuşağa geçtiğini kesinlikle bilmemize rağmen ruhsal rahatsızlıkların mutlaka ve mutlaka aktarıldığına dair kesin kanıt olmadığı kabul edilir. Birbirinden ayrı büyüyen ve ailesinde ruhsal rahatsızlık bulunan tek yumurta ikizlerinin, ayrı ve farklı ortamlarda büyüyen kardeşlerin izlenmesi ve incelenmesi bu konuda en önemli gözlem verisidir. Aynı ailenin içinde görülme sıklığı fazla olan bir ruhsal hastalığın geçiş aracı tek bir gen değil de genler grubu olarak biliniyorken, şimdi epigenetiğin de faktörlerin arasına katılması ile durum daha karmaşık bir hal almıştır. Epigenetiğe göre; atadan oğula aktarılan sorunsuz DNA değişmeden geçtiği halde, taşıyıcı başka proteinler sorunlu özelliği gelecek kuşağa taşımaktadır. Bu noktada hem DNA’nın, hem de DNA dışı taşıyıcıların değerlendirme kriterleri içine sokulması gerekmektedir.

Şizofrenide kalıtım durumu

Önemli bir hastalık olan şizofrenide kalıtım durumu incelendiğinde düşünülmesi gereken ilginç rakamlarla karşılaşırız. Şizofrenik bireylerin kardeşlerinde hastalığın görülme sıklığı %8, şizofrenik ebeveynin çocuklarında görülme sıklığı sadece bir ebeveyn şizofrenikse %12; her iki ebeveyn de şizofrenikse %40 dır. Şizofrenik bir bireyin eş yumurta ikizinde şizofreni görülme sıklığı ise %48′ e kadar yükselmektedir. Her şey sadece DNA’ya bağlıysa aynı genleri taşıyan kardeşlerin şizofreni oranı % 100 ya da buna yakın olmalıydı oysaki.

Bu tür inceleme ve sonuçlar; bize genetik hastalıklarda bile bütün aktarımların sadece genlere bağlı oluşmadığı konusunda yeterince kanıttır.

“Doğuştan taşıdığımız genetik miras mı, yoksa sonradan kazandığımız kültürel-çevresel etkenler mi davranışlarımızın şekillenmesinde önem taşırlar” ikilemini yıllardır tartışırız.

Doğa mı yetiştirme mi ( nature – nurture) tartışmasının, taraflardan biri lehine kesin bir cevabı yoktur ve insan doğaya karşı direnmeye ve kendini değiştirip pozitif geliştirmeye doğru hızla evrimleşmektedir. Bütün değişimlerin pozitif olmayacağı gerçeğinin tartışılmaz doğru olması noktasında, epigenetiğin ne kadar önemli bir konuyu incelediği önemlidir. Epigenetik, genetik bilimi içinde açılmış önemli bir parantez gibidir.

İnsanın davranışlarını genler mi, bilinç mi belirler veya hangi oranlarda belirler sorusunun cevabı, bizi hem bilim, hem ahlak konusunda bilgilenmeye zorlar. Bu bilgiler ise düşünce ve dinler tarihinin uzun yıllardır sürdürdüğü tartışmalara götürür. İnsan davranışlarını inceleyip nedenlerini aradığımızda, insanın kalıtsal yanının ne kadar davranışsal sonuçlara ulaştığını genetik bilimi bir ölçüde açıklayabilmiştir. Fakat insan var oluşunun, karmaşıklığı ve zenginliği dolayısıyla, basitçe genlerin etkisiyle açıklanamayacağı gerçeğini görmezden gelemeyiz.

Düşünce Gücüyle Değişme ve İyileşme Gerçekleşebilir mi?

Eskiden bilimdışı kabul edilen enerji dengeleme, düşünce gücü, şifalanma, telekinezi, uzaduyum, astral seyahat gibi bazı kavramlar artık modern insanda çok fazla ilgi uyandırıyor. Düşünce gücünün üzerinde yapılan çalışmalar ve yazılan kitaplar zaten eskiden beri var olan ama isimlendirilip bir konu başlığında sunulmamış bir kavramı ortaya koydu: “Bilinç ve düşüncenin değiştirebilme ve iyileştirme gücü”.

İnsan; kendi kendine telkin, iyiyi ve güzeli, başarıyı hedefleyip kendine çekme ve amaca odaklanarak mutlak gerçekleştirme yöntemleri konusunda doğal seyrinden çıkıp, bu konuda yazılan eserlerle, danışman ve rehberlerle karşılaşınca, bilinç ve düşünce alanında yükselen ani bir ivme gösterdi. Bilim- din- bilinç üçgeninin içinde kalan kendi gerçekliğini daha fazla değerlendirip, kendini kendi gücünle değiştirmeye başladı. Bu durum daha fazla ego sahibi olmasına neden olsa da, taşıdığı gücün farkında olması ile kendine daha fazla fayda sağlayabilmesi, insanlığın toplam ilerleyişi için de pozitiftir aslında. Dengelemesi gereken ego şımarıklığı, ilerleyen zaman içinde tabiatın doğal eleme yöntemi ile mutlaka doğru çizgiye çekilecektir. Evren kendi doğallığına ters gelen keskin köşeleri vakti geldiğinde düzeltmekte ustadır.

DNA ve psişik yetenekler

İnsanın kendini değiştirmesinin yanında, etrafında ona etki edecek binlerce maddi ve manevi etmen mevcut. Teknolojinin yaydığı manyetik alanlardan tutun da güneşin ısı ve ışığına, atmosferin değişen içeriğine, çevre ve gürültü kirliliğine, toplumun sosyal değişiminden doğan kötü olaylara, kişilerden aldığımız iyi, kötü etkilere kadar binlerce etki faktörü ile her an karşı karşıyayız. Kullandığımız sözcüklerin ve içerdikleri titreşimlerin bile DNA yapısını değiştirdiği de bilimsel olarak öngörülüyor.

DNA’nın yüksek iletişimsel yapısını da gözler önüne seren bir araştırmada DNA’nın protein üretmek için kullanılan %10’luk potansiyelinden geriye kalan %90’lık sözde işe yaramayan potansiyelinin psişik yetenekler için kullanıldığı hakkında önemli ipuçları içeriyor. Yaşayan dokudaki DNA özü, sözcüklere göre uygun frekanslara ayarlanan lazer ışınlarına ve radyo dalgalarına pozitif tepkiler veriyor. Bu şekilde, X ışınları ile bozulan genetik yapının onarılması bile mümkün oluyor. Ayrıca sağlıklı bir genin yapısı, sağlıksız genin yapısına aktarılarak yeniden sağlıklı bir yapıya ulaşılabiliyor. Böylece DNA’ya yapılan küçük bir müdahale ile iyileşme gerçekleştirilmiş oluyor. Böylece, kelimelerin ve düşüncelerin DNA üzerindeki gücü de bilimsel olarak açıklanmış oluyor.

Su kristalleri deneyi

Burada bir parantez açarak Masaru Emetu’nun su kristalleriyle ilgili inanılmaz çalışmasından bahsedebiliriz. Su kristallerinin düşünceleri, duyguları kaydettiğini ve değişip farklılaştığını kesin olarak ispatlayan bilim adamı, insanın %70’in su olduğu düşünüldüğünde olağanüstü bir bakış açısı yaratmıştır. Hücreler ve proteinler dolayısıyla bütün yapıtaşlarımız su olduğu için, DNA boyutunda da düşünce ve duygu ile değişebiliriz demektir.

DNA’ya Bilimsel Müdahale hangi Noktada

Bütün bu çalışmalar sadece genlerimizin doğasının değil, çevrede ve düşüncemizde oluşan her türlü koşulun değişim ve gelişim için bizi etkilediği kesinlikle ortaya çıkıyor. Üstelik bu değişimler sadece bizde oluşmakla kalmayıp bizden sonraki kuşaklara da taşınabiliyor. Bu taşınma seçiminin neye göre yapıldığı ise en kritik soru. Milyonlarca hatta milyarlarca etkinin sonuçları DNA’mızda ya da farklı hücre yapılarımızda depolanırken hangisinin bir sonraki kuşakta dominant görünüme kavuşacağı olasılığı sanırım matematikçileri zorlayan bir üslü çokluğu gösteriyor.

Çevredeki tüm materyaller, olaylar, bilinç ve hatta kelimeler bile DNA yapımızı değiştirirken, insanoğlunun bilimsel bilinçli müdahalesi sonucu genlerde yaratacağı değişiklikler, gelişim ve değişimin hızını katlayarak arttıracaktır. Buna örnek bir çalışmanın sonuçları yeni açıklandı ve belki de bilim dünyasında yeni bir çağın başlangıcı olacak.

Bilimadamları, DNA’ya özgü bilgi saklama özelliğine sahip bir molekül dizisi üretmeyi başardılar. Danimarka’nın Kopenhag Üniversitesinden Prof. Dr. Peter E. Nielsen ve ekibinin 15 yıllık çalışmalarının ürünü olan bu polimer meleküle PNA (Peptid Nükleik Asit) adı verildi. PNA molekülünün, DNA’nın hücrede üstlendiği genetik kodların saklanması ve çoğaltılması işlevini gördüğü açıklandı. Hücreye enjekte edilebilen PNA’nın bir başka özelliği ise 3’üncü sarmal olarak DNA’ya eklenebilmesi. Eklenen 3’üncü sarmal, DNA’ya destek olup hatalı proteinlerin üretilmesine engel olacak ve hasar görmüş DNA’nın onarılmasında etkin rol üstlenecek. PNA ile yapay yaşam oluşturulabilecek ve yaşam nasıl oluştu sorusunun cevabı verilebilecek

Nature – nurture tartışmasının dönüm noktası olabilecek bu keşif, her şeyi değiştirebilir. Genlerin aktarımına müdahale edilebilecek, hatalı gen üremesine engel olunabilecekse, insanın doğal seyrinin rotası değişecek demektir. Kendi fıtratımızdan çıkıp programlanan bir insan yapısına doğru gidiyoruz. Bir süre sonra doğacak bebeğimizi beklerken şimdiki kadar merak ve endişede olmayacağız. Doğacak bebeğin hatalı genlerini değiştirip, istediğimiz özellikleri yükleyip, bize daha az benzeyen çocuklar yaratacağız. “Anasına bak kızı al” deyimi tarihe karışacak.

Kendi kendimize nerede dur diyeceğimiz ise büyük bir meçhul!

Nesrin Dabağlar

www.indigodergisi.com’dan alıntıdır

KAYIP TANRILAR NEREDE

İnsanoğlu geçmişte Dünya dışından etki ve müdahale görmüştür, bu müdahaleler hala devam etmektedir.

Yaradılışımıza dair geleneksel öyküyü hepimiz biliriz. Adem ile Havva, yılan-iblis, yasak elma, Nuh tufanı, melekler, şeytan, günahlar, cennet- cehennem gibi olgularla dolu dine dayalı eski var oluş hikayelerinin karşısına Evrim teorisi denen ve bilimsel platformda ciddi kabul gören bir sav çıktığından beri, yaratılış öyküsü ile Darwinizm savaşır durur. Çünkü dinler, bir yaradan tarafından ideal olarak birden yaratıldığımızı, Evrim ise tek hücreden bugüne dönüşerek ve evrimleşerek uzun zamanda kendiliğinden oluştuğumuzu söyler.

İnsanlığın kökeni ve gelişimiyle ilgili bu alışılmış düşünceler, 21.yüzyıl adına artık yeterli görünmüyor ve Evrim’cilik ve Yaratışcılığın yazdığı geriye dönük olası senaryoların verdiği cevaplar, tarafsız beyinlerde soruların tam karşısına oturamıyor. Çünkü iki taraf tüm kanıtlarını sunsa da parçalar arasındaki boşluk, bugünkü insanın dünya üzerindeki geçmişini mantıklı bir düzleme koymamıza engel oluyor. Şüphesiz ki eldeki somut verilerle gerçeğin tamamına erişmemiz henüz söz konusu değil ama bu durum, bizim bazı olasılıkları yok saymamızı gerektirmiyor. Sıra dışı senaryoların gerçek olabilme ihtimalini düşünmeden edemiyoruz. Geçmişimiz üzerinde tartışmaya, düşünmeye, araştırmaya elbette devam edeceğiz, ta ki somut ve tam gerçeğe ulaştığımızı bütün insanlık olarak kabul edene kadar. Tabii ki mevcut sistemik rantlara tehdit oluşturan sıra dışı fikirleri dile getirenlerin tarihte başına gelenleri bilmemize rağmen…

Metafizik olguların; insanın yaratılışına dair geleneksel bilgilerin içinde, tek tanrı tarafından yaratılmışlık ya da Evrimcilik kalıbından taşan bambaşka bir savunusu var ki, o da insanın yaratılışında bir takım dış etkilerin bilinçli müdahalesi olduğudur. Güncel söylemiyle UFO’lar ya da uzaylılar tarafından ademoğluna etkilerde bulunulduğu düşüncesi son yıllarda çok fazla taraftar buldu ve işte bu noktada son elli yıldır yaratışçılık ve evrimcilik söyleminden çıkıp metafizik bir bakış açısına yönelme yolu açıldı:

İnsanoğlu geçmişte Dünya dışından etki ve müdahale görmüştür, bu müdahaleler hala devam etmektedir.

Biraz sıra dışı gelse de bu iddia çok ciddi kanıtlarla her geçen gün daha fazla gerçekliğiyle karşımıza çıkıyor. Öncelikle arkeolojik keşifler reddedilemez durumda artık. Özellikle son otuz yılda, öncelikle çok da ciddiye alınmayan Daniken’den sonra Sitchin ayakları daha yere basan iddialarda bulundu. 12.Gezegen’le başlayan kitaplar dizisi bize Nibiru ve Anunnakiler kelimelerini tanıştırdı. Sitchin’in Dünya kronolojisi olarak hazırladığı liste, şimdiye kadar bildiğimiz her şeyin üstüne çizik atıyor ve bambaşka bir senaryo yazıyor:

EVRİMİMİZ KENDİ DOĞAL YOLUNDA DEĞİL

Gökyüzünden yere inen tanrılar, maymun kadının yumurtası ile kendi spermlerinden bir Adamu yarattılar ve üreyen yeni ırkla yeryüzünde medeniyetler kurdular, şehirler yönettiler. Geçmiş uygarlıkların kalıntıları ve genlerimiz onların izlerini taşıyor. Dünyalı ırk, Göksel tanrıların medeniyetleri için kölelik yaparken, uzaylı tanrılar birbirlerine düştüler, kavgalar ve savaşlar sonucunda yeryüzünden çekildiler ve insanoğlunu kendi kaderinle baş başa bıraktılar.(ya da biz öyle sanıyoruz!) Ve hala bizi yine “gözlemeleri” ve kurtarmaları için dönmelerini bekliyoruz, Mesih, Mehdi, İsa ya da herhangi başka bir isimle…

Çözümlenen binlerce Sümer tableti sanki bir bilim kurgu filminin senaryosu gibi Sitchin tarafından önümüze atıldı, ister filmin kahramanlarından birini oynayın, ister sinema locasından patlamış mısır yiyerek seyredin! Seçim sizin…

Üstelik Sitchin bu konuda yalnız ve desteksiz de değil, Graham Hancock, Peter Thomson, D.S Allan gibi isimlerin arkeolojik ve kayıtsal araştırmaları mit olarak kabul edilen bazı gerçeklerin kabulünü sağlamaya yardımcı oldu. Çünkü sadece Sümer’ler değil, mevcut dinlerden önceki diğer eski mitlerin ve uygarlıkların gizemleri de, “dış müdahale” savunusunun altını hızla dolduran hikayeler içerir.

Uçan Tanrılar, insanla konuşan kanatlı melekler, gökyüzünde giden ateş arabaları, tanrının ateş saçan okları, denizin üstünde dolaşabilen, gökyüzünden insana korkunç seslerle seslenebilen tanrılar gibi mitsel olgular eskisi kadar hayal ürünü sayılmıyor artık. Hint – Maya – İnka –Sümer- Göktürk vb. bir sürü yaratılış efsanesindeki göksel etkiler, birbirinden epey uzak coğrafyalarda bile ortak noktalar taşır. Birçok efsane ve mit; köklerimiz ve medeniyetlerimizin başlangıç noktasında göklerden gelen bir takım sıra dışı tanrısal olgulardan bahseder. Bu hikayelerde dünyayı ziyaret eden göksel tanrıların, birbiriyle gökte savaştığı, insanlara teknik ve yaşamsal bilgiler verdiği, insanlarla cinsel ilişkiye girdiği, dünyada medeniyetler ve hanedanlıklar kurduğu anlatılır.

Dünyanın pek çok yerinde hala ayakta kalan olağanüstü mimari taşıyan eserlerin nasıl yapıldığı gerçek anlamda bir sır. Mısır’daki piramitler, Lübnan’daki Baalbek, Bolivya’da Titicaca gölü yakınındaki Tiahuanaco, Peru’daki Machu Picchu, Kamboçya’daki, Angkor Wat tapınağı, Meksika ve merkez Amerika’daki büyük tapınaklar, Çin’deki piramitler örnekleri teşkil etmektedir. Türkiye’deki 8000 yıllık Çatalhöyük’te son derece iyi parlatılmış obsidiyen ayna, modern teknoloji ile yapılabilecek küçük delikleri olan taş boncuklar ve madenlerin eritilip kullanılması ile ilgili mevcut bilimin kabul ettiği hiçbir mantıklı açıklama yoktur. Somut arkeolojik eserler kadar bilim, matematik, astronomi, takvimler ve ezoterik bilgiler ile ilgili ilk kaynakların yolu hep gökyüzünden gelen tanrılara çıkar.

ANUNNAKİLER KİMDİ?

Birçok uzman ve araştırmacıya göre Sümer tarihindeki anlatılar Tevrat’a oradan da İncil’e aksetmiştir. Ve Sümer yazıtları “dış müdahale”nin en ayrıntılı kanıtlarıdır. Sümer’lere göre; Güneş sisteminin bizim tanımadığımız bir gezegeni olan Nibiru ‘dan gelen Anunnaki’ler dünyadaki altını çıkarmak üzere işçi yaratmak istemiş. Dünyadaki ilkel dişinin yumurtası ve Anunnaki spermlerinin birleştirilmesi ile laboratuar koşullarında oluşan zigot, (bugünkü tüp bebek) taşıyıcı Nibiru kadının rahmine yerleştirilmiş ve güçlü maden işçisi yaratılmış (homo sapiens sapiens olduğu düşünülüyor). İlk yaratılan erkeklerden sonra taşıyıcı annelerin zorlanması sebebiyle kendi kendilerine üresinler diye ilk Adamu’nun hücrelerinden dişisi yaratılmış. Bu ilk yaratılan Anunnaki – insan melezi çiftinin kutsal kitaplardaki Adem ile Havva olduğu iddia ediliyor.

Kendileri kadar uzun ömürlü ve zeki olmasını istemedikleri Adamunun yüzünden, Niburu’nun devrik komutanı Anu’un oğulları (Anu dünyayı iki oğlu arasında paylaştırmış) Enlil ve Enki birbirlerine düşmüşler. Yeni oluşan insan ırkına yardım eden tanrı Enki olmuş. (zira Adem onun genlerini taşıyormuş) Adem ve Havva dünya yüzünde çoğalmış ve Anunnakilerden öğrendiği bilgilerle medeniyetler yaratmış. Sitchin’in kronolojisinde 300.000 yıl öncesinde başlayan bu yeni ırk M.Ö 11.000 de oluşan Tufana kadar, ilkel işçi Adamu’dan, düşünebilen, konuşabilen, üreyebilen, olağanüstü kentler kuran, astronomi öğrenen, matematik bilen, tanrıları adına savaşabilen, tanrılara benzemek için gökyüzüne çıkmanın ve ölümsüzlüğün sırlarını bulmaya çalışan, dünyasal hırsları olan insana dönüşmüş.

11.000. yılda olan (kaçıncı olduğunu tam bilmediğimiz) Tufanın sebebi; Sümer yazıtlarına göre geçiş gezegeni olan Nibiru’dur. (Yörüngesi 3600 yıldır) Onun geçişinden oluşan çekim alanından dünyada meydana gelecek etkiler Anunnakiler tarafından bilindiği için dünyalı Zuisudra, (muhtemelen Enki’nin dünyalı bir dişiden olan oğlu) Enki tarafından gizlice uyarılmış. (Enlil yaratılan Adamu ırkının yok olmasını istiyormuş) Zuisudra kendisi ve diğer canlılar için Enki’nin tarif ettiği gibi bir gemi yapmış. Tufan sonrası ise nehirlerin taşan sularına bentler yapıp, tarım ve yerleşim için Zuisudra’ya ve beraberindekilere yardım etmiş. Medeniyet yeniden oluşturulmuş ve tarım yeniden başlatılmış. Yeni medeniyet döneminde de kardeş komutanlar arasında devam eden güç ve paylaşım sorunları bitmek bilmeden uzun sürelerce devam etmiş hatta dünya üzerinde bilinen ilk Nükleer savaşa (Sodom ve Gomora) neden olmuş. Bugün kutsal kentler olarak bilinen pek çok şehir o zamanın uzay üstleri ve kritik komuta merkezleriymiş.( özellikle Kudüs) Altının üretim, kontrol ve ulaştırma merkezleri olmak üzere kurulan şehirlerde savaşlar olmuş. Sina çölünde bugün bile izleri olan ve uzaydan görülebilen etkiler bırakan savaş medeniyetin de sonunu getirmiş ve Anunnakilerin (M.Ö2023) dünya yönetiminden çekilmesine neden olmuş. Tevrat’ta Anunnakilerin adı Nefilimler olarak geçer ve İngilizceye “devler” olarak çevrilmesine rağmen gerçek kelime anlamı “gökten inenler” ve “gözcüler”dir.

Anunnakiler, yeryüzünden çekilirler fakat bıraktıkları ezoterik bilgiler binlerce yıl pek çok kültürün ve topluluğun içinde şifrelenerek saklanır. Bu grupların içinde Simyacılar, Mecusiler, Kabalistler, Gnostikler, Şövalyeler ve masonlar vardır. Masonluğun kurucusu kabul edilen Hiram Abif, 3000 yıl önce Küdüs’te Solomon tapınağını yaparken gerçek Anunnaki ile İsrailoğullarının YHVH adını verdiği tanrı arasındaki bağlantıyı biliyordu. Bu bilgisi yüzünden İsrailoğullarıyla ters düştüğü için öldürüldü. Ve bu bilgilerin hala sır olarak Masonlarda olduğu söylenir.

Eski mitlerden sonra var olagelen dinlerde ise dış dünya müdahalesi peygamberler aracılığıyla devam eder. Örneğin Ezekiel peygamber “ alevli bir arabayla” yukarıya kaçırılmıştır. (İncil 8. bölüm) Nuh ve Enoch’un da uzaya götürüldüğünden bahsedilir. Kutsal kitaplarda ve dinlerde yer alan Tanrı, melek, şeytan, günah, cennet, cehennem gibi olguların ilk çıkış noktaları dünya dışı varlıkların dünyalı ile oluşan ilişkisi sonucu meydana gelen olaylardadır.

Uzaylı tanrılar kendi aralarında paylaşım ve iktidar kavgaları yaparken insanoğlu da bu kavgalardan nasibini farklı şekillerde almış. Kendi bilinci yükseldikçe bağımsızlığı için verdiği tepkiler ortaya çıktıkça dost olan Anunnaki’lerden de yardım almaya devam etmiş. İyi tanrılar insana yardım ettiği için kötü tanrılar tarafından sürgüne gönderilmiş ve tarih her seferinde kazanan tarafından yeniden yazılmış.

Tanrıların çekildiği M.Ö 2023 den itibaren dünya çok hızlı değişimler gördü ve terk eden tanrıların adını kullanıp korku yaratarak, Adem ırkını kandıran güç merkezleri, kendi aralarındaki ittifaklarla 4000 yıl içinde inanılmaz ilerleme kaydettiler. Güç sahibi olanlar kiliselerle işbirliği yaparak yeni icatları kendi lehlerinde kullandılar. Zenginleştikçe halkı etkisiz hale getirdiler, aç kalmaktan korkan işçi sınıfı oluştu. Batı dünyası yüzyıllarca kilise engizisyonu altında inledi, binlerce kadın yakıldı, milyonlarca insan eğitimden, bilgiden uzak kaldı, bilgilenmeyi günah saydı. Bilimin, politikanın para tuzaklarına düşmesiyle oluşan dar görüşler, metafizik deneyimleri anormal, bilincin en önemli unsurlarını ise paranormal olarak karaladılar, bireysel bilinç uyuşturuldu ve toplu bilinç geriledi. Resmi ve maddeci bilim endüstriyel gücün elinde uşak oldu. Şehirsel yanlış büyüme, otobanlar, kutu gibi binalar, fabrika ve maden atıkları, çöpler, gürültü ve kirlilikle uçan araçlar doğal eko sistemimizi yok etti. 21. yy girdiğimizden beri kuantum düşünce ile fizik; bilinci yeniden keşfetmiştir, psikoloji insana bütünsel açıdan odaklanmıştır, tıp kendi kendini iyileştirme gerçeğiyle karşı karşıya kalmıştır. Doğal bilim, spiritüalizm, felsefe hak ettiği yere çıkmaya başlamıştır.

Metafizik ve tarihsel kayıtlara göre insanoğlu var olduğundan beri fiziksel olmayan varlıklardan bilgi almış, görüntüler görmüş, sesler duymuş eterik ya da etten kemikten varlıklarla karşı karşıya gelmiştir. Bu bilgilerin doğruluğunu kabul etmeden önce gerçekliğini kontrol etmeliyiz ve bunun yolu tüm bilgi felsefesi yöntemlerini verimli şekilde kullanmaktan geçer.(epistomoloji) Epistomoloji ise bizi eski mitlerden, kutsal kitaplardan, gen bilimden, coğrafyadan, arkeolojiden, tarihten, dilbilimden, astronomiden metafiziğe kadar geniş bir yelpazede gezdirir.

Bu gezintilerden birisi de DNA çalışmalarının takibidir. Science dergisince “kafa karıştırıcı buluş” olarak adlandırılan bir açıklama yapıldı. İnsan genetik yapısında bulunan 223 genin, genetik evrim ağacında bulunması gereken evrimsel öncelleri yoktu! İnsan, bu genleri nereden almıştı acaba? Bakteriden omurgasızlara ve nihayet modern insana doğru uzanan evrimsel gelişmede, bu 223 gen omurgasız aşamada hiçbir biçimde yoktu. Bu nedenle, bilim adamları bu genlerin varlığını açıklamakta zorlanıyorlar ve tahminlerde bulunmaktan başka bir şey yapamıyorlar. Daha önce yapılan çalışmalarda Mitokondriyal DNA ile yapılan tespitlerde tek bir kadından ürediğimiz kesinleşmişti ve 223 farklı gen açıklaması ile Evrim teorisi bir yara daha aldı.

Bilimsel çalışmalar birbirinden ilginç sonuçlarla her geçen gün dünya dışı varlıklar mitine bizi biraz daha yaklaştırırken son yıllarda raporlanan UFO olayları resmi olarak ülkelerce kabul edilmeye başladı. Geçtiğimiz yıl ülkemizde (Kumburgaz) Yalçın Yalman tarafından çekilen UFO görüntüleri araştırmalara göre bilinmeyen varlıklara ait. Kabul edilen bilinç henüz dünya dışı yaşamı kabul etmese de evrendeki yerine ait parçaları bir araya getiren yenilikçi ve bağımsız düşünürler çok boyutlu, bilinçli, çok varlıklı bir evrende yeni bir kozmolojiyi gözümüzün önüne seriyor.

Matematiksel gerçeklere göre de evrende yalnız olmamız mümkün değil. Bütün kanıtların gerçekliğine rağmen insan tarihinde gelişmiş dünya dışı varlıkların etkisini yok sayıp başımızı kuma gömmeye devam edebilir miyiz? Yoksa çok boyutlu ve bizden başka varlıkların da yaşadığı evren gerçeğini kabul etmeye başlayacak mıyız? Türümüzün bölünmüş kişiliğini doğal bütünümüze tamamlamaya çalışacak mıyız?

Kayıp Tanrılar acaba şimdi neredeler, bizi ziyaret etmeye devam ediyorlar mı?

Bekleyip göreceğiz…

Nesrin Dabağlar
İNDİGO DERGİSİ

AYNI TENGRİNİN ÇOCUKLARI

Türklerle Kızılderililerin ataları aynı mı?

İnsanların birbiri ile iletişim kurmasının en bilinen yolu konuşmaktır ve bunun aracı da dildir… Dilin söylediğini unutmamak ve duymayanlara aktarabilmek için “yazı” denen sembolleştirme yöntemine ihtiyacımız vardır. Yeryüzünde bugün mevcut olan yüzlerce farklı dil ve yazı; aynı atadan geldiğine inanılan insanı ne yazık ki “iletişimsizlik” konumuna düşürmüştür. Evrensel dil yapılma çabasında olunan İngilizcenin, ‘ Tüm’ halkları birbiri ile nasıl iletiştirdiği ise tartışılır bir konu bence…

Yazı ve semboller olarak elimizde bulunan tüm kaynaklar şimdiye kadar doğru yorumlanabilmiş midir?
Bizim klasik bilgilerimizle uygarlık tarihimiz 6.000 yıla dayanıyor olsa da, acaba tüm gerçek bu kadar mıdır?

İlk yazıyı Sümer’ler mi kullandı gerçekten?

Sümer’lerin kendi dillerine ait sesleri semboller halinde tabletlere geçirmiş olmaları ve bunun çözümlenmesine kadar geçen 5500 yıl, insanın var oluş cetvelindeki bütün uygarlığı temsil etmekte yeterli midir?

Yazının Sümerlerden intikal ettiği söylenen; Akadlar, Elamlılar, Babilliler, Asur, Hitit ve Urartu sıralaması ve dağılımı ne kadar doğrudur?

Bu soruların sayısı epeyce arttırılabilir.

Aslında son yıllarda bilinen bazı gerçeklerin o kadar da “ gerçek” olmadığı yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlasa da, Arkeolojik yaş tespiti için kullandığımız eski metotların yerini alacak yeni yöntemler, geçmiş tarihimizin yeniden yazılmasını sağlayana kadar bazı şeyler sadece iddia olmaktan öte geçemeyecek bir süre daha.

Bu iddialardan bir tanesi var ki çok ilginçtir:

Türkler ile Kızılderililer’in ataları aynı (mı)?

Asya’da uygarlık yaratan Türkler ile Amerika kıtasında yaşayan eski uygarlıklar Maya- Aztek- Olmek uygarlıkları arasında sembollerle başlayan benzerlik, bir sürü konuda şaşırtıcı noktalara ulaştı.

Asya’da Hitit Güneşi olarak bilinen semboldeki TENGRİ (yani evrenin her yerindeki tanrı) ile Maya ve Aztek tanrısı Quetzalcoatl ‘ın sembolü arasındaki benzerlik karşılaştırmaya değer. Hele bu tanrının adını “kutsal katlı” olarak okuduğumuzu düşünürsek anlamsal ve sembolik benzerlik iyice artar. (Kutsal katlı, Tengri ile aynı anlamdadır)

Maya ve Aztek tanrı isimlerinde Türkçe ile başka hoş benzerlikler de mevcuttur.

Chac: Yani “Çak” Mayaların yıldırım ve şimşek tanrısıdır. Çak şeklinde okunan bu sözcük halen bile dilimizde “Şimşek çaktı” şeklinde varlığını sürdürmektedir.

Kinich Ahau: Maya güneş tanrısıdır. Kinich veya Küniş, Türkçe “Güneş” kelimesi ile neredeyse birebir aynıdır. Eski Türk inancında “Künhan” Güneş-Han adı kutsal güneşe verilen isimlerden biridir. Ahau ile Han sözlerinin yakınlığı ise dikkat çekicidir.

Xiuhtecuhtli: ateş ve zaman tanrısıdır, çifte göreve sahiptir ve çifte kutlu olarak okunabilir.
Tezcatlipoca: Tez = hızlı, Katlı = Kat eden (hareket eden) ve B den P ye dönüşümle Bora sözü “poca” şeklini almış olabilir. Tezkatlıbora rüzgâr tanrısıdır.
Xochiquetzal: Güzellik ve çiçek tanrıçası idi. Burada “quetzal” sözünün kutsal olduğunu Xochi’nin çok olduğunu kabul edersek bu durumda “Çokkutsal” adı ortaya çıkmış olur.
Aşağıda sıralanan Kızılderili dilinde kullanılan kelimeler ile Türkçe arasındaki benzerlikler gerçekten dikkat çekici.

Yat-kı: yatılan ev

Tamazkal: Hamam, temiz kalmak

Yanunda: yanında

T- sün: uzun

Misssigi: Mısır

Tepek: tepe

Hu: selam

Türe: töre

Tete: dede

Atış-ka: ateş

Aş- köz: yemek

Yu: su

Yu-mak: yıkamak

Köç: göç

Tekun: tekin

Atağ: ata

Yaşıl: yeşil

Çakira: çakır

Kün: Gün

Atapaskan: Kızılderili kabilesinin adı

Ata-Hualpa: Son Maya kralının adı

Kalakmul, Uaxactun, Kopan: Maya şehirlerinin isimleri

Kızılderili kelimeleri ile Türkçenin karşılaştırıldığı bu birkaç örnek dışında Fransız dilbilimci Dumesnil, Kızılderililerin kullandığı 320 kelimenin Türkçe ile aynı olduğunu tespit etmiştir. Tarihçi Ord.Prof. Denis Sinor’ un araştırmalarına göre, töre, kültür, inanış, din, semboller, dil ve gelenekler arasında çok ciddi benzerlikler mevcut. Bazı bilim adamı ve tarihçilere göre genetik incelemelerde de ciddi kanıtlar tespit edilmiştir. (Gen araştırmaları etiklik açısından genellikle gizli yapıldığı için kaynaklarımız sınırlı ne yazık ki.)
Türk kelimesinin tarihine baktığımızda Sümer tanrıçası İnanna ile karşılaşırız, tıpkı Anadolu kültüründe olduğu gibi…

Tarihteki araştırmalara göre Kızılderili gelenekleri ile Türk gelenekleri arasında aşağıda listelenen benzerlikler tespit edilmiştir.

Sümer Tanrıçası İnanna’yı sembolize eden “Ay kayığı”simgesi olan hilal şeklindeki, boğaza takılan kolyeye Tork denilmektedir. (Anadolu’da Hitit devleti kurulmadan evvel yaşayan Tork-lar (Torkom) Hitit devleti sonrası kralları Pamba devrinde Hititlere boyun eğmek zorunda kalmışlardı.)

Tork isimli, hilal şeklinde kolyeyi tıpkı Torkom’lar gibi Bozok kabileleri olan sarışın Kızılderili kabilelerinden Navajo’lar, Şanı’lar, Ocibya’lar kemikten yapılmış olarak boyunlarına takmaktadırlar. Bu “Tork”ları, Çokta Kızılderilileri hilalin ortasına yıldız koyarak göğsü kaplayan geniş bir Ay yıldız kolye olarak kullanırlar.

Mayalar kendi dillerine aynı bizim ifademizle Mayanca demektedirler. Maya’ların Orta Amerika’daki önemli yerleşim yerlerinden olan “Yuka-tan” isminin Türkistan’ın Yok-Tan bölgesinden gelme olduğu anlaşılmıştır. Bu bölge Sümer Türklerinin Mezopotamya’ya göçmeden evvelki yerleşim sahası idi…

Tahiti adasına ayak basan Kaptan Cook Kızılderililerin başlarına taktıkları çiçekten başlığa Türk adı verdiklerini 1769 yılında tespit etmiştir.

Fiji adalarında Rotuma yerlilerinin dillerinin Altaik dil olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca Endonezya adalarının dillerinin de Altay dillerinden olduğu anlaşılmıştır.

Doktor kelimesi yerine Ah-men, kırık çıkıkçıya Kak-bak, şifacı hekime Ah-bak, çocuk doğurtan ebeye ilk-alan-zah derlerdi. Bütün Altaylılar gibi Kızılderililer birbirlerine amca, baba, teyze, hala, ağabey diye hitap ederler. Maya Kızılderililerinde 1878 yılında el öpme adeti tespit edilmiştir.
Mohavk Kızılderilileri uzun eşek oyunu da dahil 12 Anadolu oyununun 11 tanesini bilmektedirler. Güreş ise bütün Kızılderili kabilelerinde dua ile başlanılan en önemli ata sporu olarak tatbik edilmektedir.

Anadolu Türklerinin parmaklar arasına sicim gererek oynadıkları sicim oyunu Atapaskan ve Keçuva kabilelerinde de oynanmaktadır. Üstelik figürler ve isimler de aynıdır. Eğer Anadolu’da bir figüre yıldız deniliyorsa, Kızılderililerde de yıldız denmektedir.

İnka’lar kök sülalesine “Ay-ullu” yani ulu soy demekle beraber, kendi yöneticilerine Kur-Hakan demekteydiler.

İnka’lar çocuklarına bir kahramanlık gösterene kadar ad vermezlerdi. Ad verme işlemi merasimle yapılırdı bir kişi ölene kadar bir düzine ad ve nam sahibi olabilirdi. (Dede Korkut Hikayelerinden Boğaç Han’ın Hikayesini hatırlatıyor.)
Kına yakma bütün Kızılderili kabilelerinde, Anadolu ve Orta Asyalı Altaylılar gibi uygulanmaktadır. Beşik kertmesi töresi aynı şekilde yaygın bir töredir.

Loğusa kadın bütün Altaylılar gibi kutsal sayılırdı. Loğusanın kırkını yaparlardı. Ölülerini bütün Altaylılar gibi, silahları ve atı ile birlikte “Kur-gan”lara gömerler. Kan davası bir töre olarak uygulanırdı.
Mayalar ölüm yıl dönümünde Yıl aşı verirler, cenaze törenlerinde erkekler yüzlerine kara boyalar sürerlerdi.

Toltek Kızılderililerinin gebelik ve bereket tanrısı Tez Katlı Poka (Tez katlı boğa)dır. Kızılderililerde cennet ve sırat köprüsü kavramı vardır. Cennete Vakui (Akui-(Altından ırmaklar akan yer) derlerdi.

Siu Kızılderilileri’nin 1870 yılı sonlarında Papıti, Muhave, Kalamat, Şoson, Irok gibi kabilelerinde “Hu” çekerek Bektaşi semahlarına benzeyen ayinler yaptıkları tespit edilmiştir.

İnkalarda Kopuz benzeri bir saz kullanıldığı tespit edilmiştir. Aztek ve Mayalar Ç-şıra (şıra) isimli içki içerler. İnkalar ise bu içkiye Çira derlerdi.

Tarihte Türklere ait heykel başları
Meksika’da Parque Muzesindeki Olmec heykel başları

Bu ilginç benzeyişlerin gerçek sebebi ne olabilir?

Peki ama dilde, sembolde, dinde, kültürde bu kadar benzeşmemiz biraz şaşırtıcı değil mi? Biz daha motorlu gemileri ve uçağı yeni bulmuşken, binlerce yıl önce aradaki koskoca Pasifik Okyanusu nasıl aşılabilmiş ve aynı genlere, aynı dile, aynı törelere, aynı törenlere, aynı sembollere nasıl sahip olmuşuz acaba?
Bu sorunun cevabını ararken karşılaştığımız kaynaklar bize şimdiye kadar öğretilen tarih bilgisinin eksiklerle ve yanlışlarla dolu olduğunu göstermeye yetiyor bence. Resmi tarihte bulunan eksiklikler, maddesel kanıtların yokluğundan kaynaklanmaktadır ama Dilbilim söz konusu olduğunda dillerdeki benzeyişler yeterince kanıt olmalıdır.

Atatürk’ün ilgisi

Yıllar öncesinde Atatürk’ü epey heyecanlandıran bir araştırma Türkiye’de ortaya çıkabilmek için yıllarca beklemek zorunda kalmıştır. Türk tarihinin ve coğrafyasının araştırılmasını isteyen Atatürk, ilkel diller uzmanı ve tarihçi-diplomat Tahsin Mayatepek’i görevlendirmiş ve ömrünün son yıllarında ilginç kaynaklara ulaşmıştır. Mayatepek’in sunduğu ön raporda Güney Amerika uygarlıklarından Maya uygarlığının dil ve kültürleriyle Anadolu ve Orta Asya kültürleri arasındaki benzerlik dikkat çekiciydi. Süreci inceleyip Atatürk’e raporlar halinde iletmesi için 1935’de Meksika’ya maslahatgüzar atandı ve Arkeolog William Niven’in Meksika’da yaptığı kazılarda bulduğu yaklaşık 15 bin yıl öncesine ait tabletlerin deşifrelerinden ve ardından James Churcward’ın Hindistan’da bulduğu benzer tabletlerin çevrilerinden Atatürk’ü haberdar etti. Sağlığının bozuk olmasına rağmen Atatürk, Türkiye’ye getirilen kitaplarla çok ilgilendi ve hızlıca çevirilerini yaptırıp, bizzat kendisi geceler boyu okuyup üzerlerinde notlar aldı. Halen Anıt kabir’de bir kısmı sergilenen kitaplar ancak 2000 li yıllarda Türkçeye çevrilebildi. (Kayıp Kıta Mu , Mu’nun Sembolleri)

Günümüzde bile bilimselliği hala tartışılan adres, MU kıtasından başka bir yer değildi. Mu kıtası üç büyük kara parçasından oluşuyordu, günümüzde küçük adacıkların olduğu bölgede dört ayrı ırk, tek tanrılı bir din, sembolizme dayalı bir öğretim sistemi ve gelişmiş bir uygarlık mevcuttu. Kıtadaki uygarlık devam ederken Asya’da ve diğer kıtalarda koloniler kurmuşlardı. Bu kolonilerden bir tanesi de Uygurlardı.

Azımsanmayacak sayıda bilim adamına, mevcut ve geçmiş medeniyetlerdeki pek çok ortak noktanın kaynağının Mu kıtası olduğunu düşündüren kanıtlar ciddiye alınmayacak gibi değil. Sadece yazılı kaynakların değil, imgelere ve simgelere dayanan kültürel tarihin de incelenmesi bugünkü geçmiş tarih bilgimizin değişmesini sağlayacaktır. Buzul çağından önce yani, günümüzden 30.000 ile 15.000 yıl öncesi göçlerle oluşan Maya, Aztek, İnka kültürlerinin incelenmesi, efsanelerinin tekrar gözden geçirilmesi bakış açımızı mutlaka değiştirecektir.

Mu kıtasının Pasifik Okyanusta batacağını anlayan uygarlığın yaşamın devamını sağlayabilmek için diğer kıtalara göçler yaptığı Dil ve kültür araştırmalarında ortaya çıkmaktadır, tıpkı yıllardır konuşulan Kızılderililer ile Türkler arasındaki benzeyişler gibi…

İstanbul Üniversitesi Mezunları Derneği USA (IEMEZUSA) 26 Ocak tarihinde New York’ta İki kültürün benzerlikleri konusunda bir panel düzenledi:

Türk dünyası ile Kızılderililer arasındaki ortak bağlar?

Panel konuşmacıları:

Prof. Türker Erdoğan (George Washington Üniversitesi), Prof. Timur Kocaoğlu (Michigan Devlet Üniversitesi), Araştirma Profesörü Marjorie Mandelstam Balzer (Georgetown Üniversitesi & Eurasia Antropoloji ve Arkeoji Dergisi Editörü), Doçent Carol Lujan, Ph.D , (Amerikan Kizilderilileri Araştirma Bölümü, Arizona Devlet Üniversitesi)

Diliyorum ki; Milliyetçi bakış açılarının o ince tehlikeli çizgisinde sınırlı kalmadan, sadece Kızılderililer ile Türk dil ve kültürlerinin değil, bilinen eski uygarlıkların bıraktığı tüm maddesel ve sembolik kanıtlar, bütün dünya ülkelerinin katılacağı geniş kapsamlı sempozyumlarla araştırılır ve Mu Kıtasının gerçekte var olup olmadığı anlaşılır bir gün…

MU kıtasının var olduğu iddiasını savunan kaynaklar:

Dr. William Niven’in 1921-1923 yılları arasında keşfettiği, günümüzde Mexico Müzesi’nde bulunan 2600 tablet. Yucatan’da hazırlanmış eski bir Maya kitabı olan ‘Troano El Yazması’. (British Museum’da bulunmaktadir) Maya kitabı olan Cortesianus Kodeksi. (Bugün Madrid Ulusal Müzesi’nde bulunmaktadır.) Paul Schlieman tarafından Tibet’teki bir Budist tapınağında keşfedildiği ileri sürülen “Lhassa Belgesi”. Yucatan’da (Meksika) Churchward’un batan Mu kıtasının anısına inşa edilmiş olduğunu ileri sürdüğü Uxmal tapınağındaki (bana uç mahal kelimesini hatırlattı nedense) yazıtlar. Bu tapınaktaki yazıtlarda “geldiğimiz yer olan Batı ülkelerinin anısını korumak için inşa edilmiştir” ifadesi bulunmaktadır. Meksiko şehrinin 96 km. güneybatısında yer alan Xochicalo Piramiti yazıtları. (Bu piramit, üzerindeki yazıtlara göre, “Batı ülkelerinin yıkımının anısına” inşa edilmiştir. ), Perezianus ve Dresden kodeksleri.

Kaynağımız neresi olursa olsun hepimiz aynı Tengri’nin çocuklarıyız!

NESRİN DABAĞLAR indigo dergisi