Sanal Şifa: Plasebo

Tıp ve bilim dünyası, her dakika insan sağlığı için uzun uğraşlarla elde edilen yeni bilimsel yöntemler keşfederken uzun yıllardır kullanılan epey farklı ve aslında çözülememiş ilginç bir yöntem mevcut: Plasebo.

Hastanın bilgisi dışında kullanılması sebebiyle bazı toplumbilimciler tarafından (John. Forrester-Hakikat Oyunları) bilimsel tıbbın utancı diye nitelendirilen Plasebo, Latincedir ve kelime anlamıyla ‘hoşnut olacağım’ demektir. Hoşnut olmak deyimi özelleşerek, bugün artık ilaç veya deva niyetine alınan, aslında bilimsel olarak etkisiz olduğu kabul edilen bir şeyin özel olumlu etkisini anlatmakta kullanılmaktadır.

Plasebo olgusu, klinik Farmakolojide ( ilaçbilim) yeni ilaçların deneylendiği aşamada önemli bir karşılaştırma unsuru olarak yaygın olarak kullanılmaya başlandıktan sonra şaşırtıcı sonuçlar getirmiştir tıp dünyasına. Aslında plasebonun etkisinin ne olduğuna dair tartışmalar çok daha eski tarihlere kadar gider.

Klasik tıbbın “Plasebo”ya bakışı

Tıp tarihinde hastalıklar kabaca iki tipe ayrılarak olgulanmıştır. Hipokratif veya varlıkbilimsel olarak adlandırılan birinci bakış açısında, hastalık kendine özgü bir varlık alanı olarak değerlendirilir. Bunun tersini savunan Fizyolojik Tıp ise bireyin biyografisini esas alır. Kısaca, Hipokratif Tıp insandaki hastalığa, Fizyolojik Tıp, hastalık içindeki insana odaklanır. Bugünkü modern tıp biliminde Hipokratif Tıp anlayışı yaygın biçimde üstünlük sağlayıp egemen olmuştur. Hipokratif Tıp anlayışı, hastalığın kendisine odaklandığından sadece o hastalığın kendine özgü etkenlerini araştırmaya yönelip, çevresel, toplumsal, kişisel etkenleri devre dışı bırakarak ilerlemiştir. Özgül ve özgül olmayan diye adlandırılan etkenlerin karşılaştırılıp tartışılması, aslında doğrudan doğruya plasebo olgusunu da ilgilendirmektedir. Çünkü Hipokratif Tıp, plaseboyu özgül olmayan etkenlerin içine koyup aşağılamıştır.

1950’lerde psikofarmakoloji ve davranışsal farmakolojinin ortaya çıkmasıyla, özgül olmayan etkenler diye kabul görmeyerek bir tarafa atılan etkenlerin hasta ve hastalıkta sanılandan çok daha önemli olduğu tekrar kabul görmeye başlamıştır ve plasebo olgusu da farklı bir önem kazanmıştır.

Plasebo çalışmalarında, yeni bulunan bir ilacın hasta üzerindeki etkisini gerçek anlamda tespit edebilmek için yapılan deneylerde hastalar gruplara ayrılır. Hastalığın özelliklerine göre alt gruplara da ayrılan deney gruplarından birine yeni ilaç kullandırılır ve iyileşme aşamaları gözlemlenip tespit edilir. Diğer bir hasta grubuna ise bilimsel olarak aslında ilaç olarak kabul edilmeyen basit maddeler ilaçmış gibi verilir. Hasta bu aşamada hastalığına iyi geleceğini düşündüğü bir ilacı aldığını sanırken aslında tuzlu su- şeker tabletleri- zararsız maddeler içeren sahte kapsüller vb almaktadır. Beklenen gelişme, bilimsel gerçeklere göre hakiki ilacı alanların gösterdiği iyileşmenin çok daha fazla olmasıdır. İşte asıl gizem bu sonuçlarda görülür ki, sahte plasebo ilacı alan hastaların iyileşme oranı gerçek ilacı alanlarla neredeyse aynıdır genellikle.

Parkinson hastalığına yakalanmış kurbanların beyinlerinin bazı bölümlerinde nöron faaliyetlerinde belirgin bir artış gözlemleniyor. Bu da ellerin titremesine neden oluyor. Bir çalışmada bu hastalara tuzlu bir sıvı veriyor ancak bunun çok etkili yeni bir ilaç olduğunu söyleniyor. Bu hastalar o derecede ikna oluyorlar ki, beyinlerindeki artmış nöron faaliyetinde dikkat çekici bir düşüş oluyor. Sonuç olarak da, ellerin titremesi kesiliyor.

Bir başka deneyde sabah bulantılarından şikayet eden hamile kadınlara doktorların bu sıkıntıları gidereceği konusunda garanti verdikleri haplar veriliyor. Gerçekte bu ilaç kusmayı tetikleyen bir ilaçtır. Yine de kadınların büyük bir bölümü ilacı kullandıktan sonra çok daha iyi hissettiklerini ve midelerinin sakinleştiğini rapor etmiştir. Plasebo etkisi ilaca üretiliş amacının tersine bir etki kazandırmıştı üstelik.

Değişik hastalıklarda tekrarlanan deneylerin çoğunda bu konuda şaşırtıcı sonuçların alınması, bilimsel tıbbı gerçekten zor ve komik durumlara sokmuştur çoğunlukla. İlaç firmalarının korkulu rüyası olan bu deneyler, farmakoloji dışında salt plasebo etkisinin araştırılması için de yapılmıştır. Tıp ve farmakoloji literatüründe yer alan ilginç örneklerin sayısı epeyce fazladır ve Plasebo etkisi, bugün bilimin çözemediği önemli on olayın içinde yer almaktadır.

Yakın zamana dek doktorlar plasebo etkisi ile alay etmekteydiler. Ama artık araştırmalarda ortaya çıkan bir gerçek var ki, plasebo kullanıldığında bir etki ortaya çıkıyor.

Bu etkinin sinir sisteminde biyolojik bir kaynağı var ve vücutta ölçülebilir değişimlere neden oluyor. Şimdilerde geleneksel homeopati, fitoterapi, enerji dengeleme ve akupunktur gibi tedaviler yeni bir ışık altında inceleniyor. Tedavi tıbbi açıdan bilimsel görünmese bile eğer vücudun doğal iyileşme gücünü aktive edip etkili olabiliyor. Şifacı olduğu düşünülen kişilerin ne yaptığına bir de bu açıdan tekrar bakmak gerek.

Neden hastalar ilaç aldıklarını düşündüklerinde gerçekten daha iyi hissetmeye başlıyorlar? Neden hasta kişiler genellikle aldıkları gerçek ilaç olmadığı halde iyileşebiliyorlar?

Plasebo’ya spritüel bakış

Tıbbın ve bilimin bakış açısından çözümsüz kabul edilen plasebo etkisini anlayabilmek için belki de çok farklı bir bakış açısından hareket etmek gerekiyor.

Yaşamı deneyimlemek üzere büründüğümüz beden, bir sürü sistemin ve milyarlarca hücrenin barınağıdır. Mucize gibi fonksiyonların her saniye mükemmel bir düzende işlediği bedenin sırlarını tam olarak bildiğimiz söylenemez. Sağlıklı bir bedende yaşamak için pek çok etkene ihtiyacımız var ki, listesi sayfalara sığmaz.

Spritüalistler, maddi bedenimizden başka bedenlerimiz de olduğunu söyler. Ruhsal beden, zihinsel beden, duygusal beden, eterik beden olarak adlandırılan bu bedenlerin yapısı hakkında bildiklerimiz ise çok sınırlıdır.

İnsan bedenini çevreleyen gözle görünmeyen manyetik bir alan mevcuttur ve aura olarak adlandırılır. Aura dört ayrı katmandan oluşur.

Fiziksel bedenimizi çevreleyen ilk katman eterik bedendir. Fiziksel bedenin üzerine giydirilmiş bir elbise gibidir ve sağlıklı bir insanda 15-20 cm yi bulur. Üst katmanlardan gelen enerjileri fiziksel bedene ulaştır ve hastalık durumlarında genişliği azalır.

Eterik bedenin sadece insanlarda değil hayvanlarda ve bitkilerde bulunduğu da tespit edilmiştir. Kirlian fotoğraf tekniği ile bir bölümü kopan bitki ve hayvanlarda kopan bölümün eterik bedenin varlığının sürdüğü ispat edilmiştir.

Eterik bedenin üstünde duygusal beden yer alır ve değişken gökkuşağı renklerine sahiptir. Değişen duygu durumlarında bu katmanın taşıdığı renk değişir, örneğin kızgınlık ve öfke halindeyken kırmızı görünüm aldığı bilinir. Üst katmanlardan gelen etkiler burada bir süzgeçten geçirilir ve alt bedenlere iletilir.

Zihinsel beden duygusal beden ile ruhsal beden arasında bulunur ve sarı renklidir. Fikir ve düşüncelerimizin yapısını barındırır. Bu katmandaki durum pek çok hastalığımızın sebebidir. Düşünce sistemimizdeki yanlışlıklar hastalık olarak sırasıyla alt bedenlere iletilir. Zihinsel bedenimizin zayıflığı diğer insanların yönlendirmesine veya farklı etkilerine maruz kalmamıza neden olur. Kendimiz olmaktan uzak olduğumuz bu zayıflık hali, gerçekte bedenimizde oluşan pek çok hastalığın hakiki sebebidir. Hastalıkları izah etmek için elle tutulur bir sebep gibi görünmese de bilim aslında bunun ispatını çoktan yapmıştır ve parçalanıp birleştirilmemiş puzzle parçaları gibi gözümüzün önünde dağınık durmaktadır sadece.

Ruhsal bedenimiz en son katmandır ve titreşimi çok yüksektir. Bütün ile bağlantımızı sağlayan bu beden evrensel enerjileri aldığımız bedenimizdir. Ruhsal bedenin genişliği kişinin ruhsal gelişimiyle bağlantılıdır ve kilometrelerce genişlikte olabilir. Ruhsal beden kendisine en uygun evrensel enerjileri alır, uyumlayarak kendi iç bedenlerine yönlendirir. Ruhsal gelişimleri üstün olan insanların yanında huzur ve sükunet duyarız.

Ruhsal, zihinsel, duygusal ve eterik bedenlerin gerçeklikleri fizik ötesi gibi algılanmaya devam etse de modern tıbbın çalışmaları artık bu bedenlerimizi de dikkate almaya başlamıştır. Fiziksel bedenin etrafını çevreleyen diğer bedenlerin tanımlarının içinde yer alan kelimeler ışığında plaseboya tekrar baktığımızda onun etkisinin özelliklerini daha ayrıntılı incelemek zorundayız.

Plasebo etkisinin özellikleri, üç nedenle dikkat çekicidir. Bunlardan ilki, plasebonun “deneye dayalı bilimsel tıbbın savlarının test edilmesine yarayan bir ilaç” şeklinde sağlık bilimlerinde yaygın bir kullanışı olmasına rağmen, plasebo etkisinin asla bu tanımla sınırlı olmadığıdır. Hatta öyle ki plasebo etkisini tanımlama gereği bile duymadan bazı hayvan deneylerinde bile plasebo kontrol grupları kullanıldığı görülmektedir.

İkinci özellik, Plasebo etkisinin olabilmesi için hastanın kendisine yapılanlardan habersiz olması gerekir ve hatta plasebo etkisinin en güvenilir biçiminde, hastayla birlikte hekimin ya da diğer meslek erbabının da bir bütün olarak yapılandan habersiz olması zorunludur. Plasebonun bu özelliğinin “hile”, “aldatma” ve “yalan”la bağlantılı olması ve plasebonun üçüncü dikkat çeken özelliğine de buradan geçilir. Plasebo etkisi, özellikle aldatmayı zorunlu görmesi yüzünden, tıbbi tedavi etiğine ilişkin son dönemde ilgilerin üzerine toplandığı bir odaktır. Oysa etik olarak şu sorunun tartışılmasına gereksinim vardır:

Hastanın aldatılmasını zorunlu kılan herhangi bir tıbbi tedavi biçimi haklı olabilir mi?

Tedavinin etikliğinin tartışılması mutlaka gereklidir ama sonuç olarak ortaya çıkan gerçek bizi çok başka bir soruyu tartışmaya götürür.

İnsan inandığında bedeninde ve beyninde neler değişmektedir ki bu inanç, sonuç olarak onu iyileştirmektedir?

Bu sorunun cevabını modern tıp ve bilim veremediği sürece cevabı fizik ötesinde(şimdilik kaydıyla!) yani manada aramaktan başka kaderimiz yoktur. Bu yüzden fiziksel bedenimizin üzerinde olduğu söylenen diğer bedenlerimiz konusunda biraz daha derine inmek gereklidir.

İnsan, bir dil, bir anlam ağı içine doğan ve sürekli onun içinde kalan bir varlıktır. Bilincinin açık olduğu her anda insan bir anlam dünyasının içindedir ve sürekli olarak yorum yapmakta, anlam üretmektedir. İnsanın bu yorumlama ve anlam üretme etkinliği yaşamına farklı renkler katar ve paradigmalar oluşturur.

İnsan hastalığına da bu hastalığı iyileştirmek için yapılan girişimlere de bir anlam ve bakış açısı yüklemektedir. Her insan, insan olması nedeniyle kaçınılmaz biçimde bu yorumsal üretimi yapmaktadır. Plasebo etkisinde belirleyici olan, tedavi sürecine katılan deneklerin herhangi bir şeyin “iyi geleceği”ni düşünmesi onun anlam ağına güçlü bir etken katmaktadır.

İnsanın bu düşünce ile yeniden yapılanması esnasında zihinsel bedeninde ciddi değişimler meydana gelir ve değişiklikler en altta bulunan fiziksel bedene kadar ulaşır. Spritüel bakış açısına göre çok kolay tanımlanan bu sav aslında bugünkü görüntüleme ve tespit çalışmalarıyla pozitif olarak da tespit edilmiştir.

Beynin fonksiyonları konusunda yapılan çalışmalarda manyetik dalga boylarının düşünce yoluyla değiştiğinin ispatı çoktan yapılmıştır ve bize geriye parçaları birleştirmek kalır. Beynin dalga boylarının değişmesi ile DNA’nın da değişim gösterdiği gerçeğini bir kez daha hatırlamak plasebonun etkisindeki mucizeyi anlamakta birinci yardımcımız olacaktır.

Pozitif bilim kaynakları Plasebonun etkisini hala çözülemeyen olaylar sınıfında ele almaya devam etse de, mevcut tıp bilgileri ve tedavi yöntemlerinin; hastalığa özgü etkenlerin dışında kalan diğer etkenlerin de çok önemli olduğunu kabul eden Fizyolojik Tıp anlayışına yaklaşarak gelişmeye devam etmesi zorunludur.

Bilimsellikten henüz uzak kavramlar olan umut, beklenti ve inanç gibi etkenlerin de değerlendirilebileceği bir tıp bilimi gelişirse; niye iyileşme beklentisi ve umudu fazla olanların olmayanlara göre tedaviden daha çok yararlandıkları açıklanabilecektir.

Plasebo artık bir sır olmaktan çıkmıştır ve her şey gibi onun da gizeminin anahtarı aslında yine kendi içimizdeki hakikatte saklıdır. Tıpkı yüzyıllar önce bir büyük insanın dediği gibi, her yol kendimize çıkıyor nedense…

Hararet nardadır, sacda değildir. Akıl baştadır taçta değildir. Her ne ararsan kendinde ara, Mekke’de Kudüs’te Hac’da değildir.-Hacı Bektaş-i Veli-

Yolumuz ışık olsun hep birlikte…

Nesrin Dabağlar

http://indigodergisi.com

Beyin Dalgalarının Gizemi

Bütün dünyanın “Secret” (Sır) yasasını konuştuğu son günlerde “titreşim” kelimesi günlük yaşamımızda çok fazla yer almaya başladı. “Çekim yasası var mı, yok mu?” tartışmasını bir tarafa bırakıp, evrendeki her şeyin titreşerek bir arada duran parçacıklardan oluştuğu gerçeğini kabul etmeye sanırım kimsenin itirazı olamaz.

İnanan ya da inanmayan herkesin bir arada yaşadığı bu evren, sayılamaz titreşimlerle bir şeyleri bir şeylere çekiyor ya da itiyor! Galiba tartışılması gereken çekim yasası değil, titreşim yasası… Katı ve cansız cisimlerde maddenin özelliklerini de belirleyen titreşim, canlı organizmaların tümünde çok daha karmaşık ve çoğunlukla da gizemli pek çok şeyin sebebidir. Özellikle İnsan beyninin üzerindeki çalışmalarda keşfedilmesi gereken gerçek “secret”lar hala sayılamayacak kadar çok.

Beyin titreşimlerinin tespiti ilk defa Richard Caton tarafından 1875 yılında yapıldı. Bugüne kadar geçen yüz otuz yıla rağmen bu konuda hala sırlarını çözemediğimiz beyin, değişik dalga boylarında titreşiyor. Taşıdığımız bir sürü duygunun ve ruh halimizin beynimizde titreşimsel bir karşılığı olduğunu öğrenmek ise yıllarımızı aldı.

“Ona aşık oldum galiba, gördüğümde her yerim tir tir titriyor; o kadar sinirlendim ki onu parçalamak istedim; duyduklarım beni o kadar rahatlattı ki bir denizde yüzüyor gibiydim; öğrendiğim bu bilgi kafamda pek çok soru oluşturdu; karşıma çıkacak sonuçtan o kadar korkuyorum ki kalbim yerinden çıkacak…”

Yukarıdaki cümlelerin içinde saklı duyguların her birinde beynimiz, ayrı dalga boyunda frekanslarda titreşimler yayıyor. İsimlendirilen her dalga boyunun salınımı, duygu değişimleri sırasında frekansını değiştiriyor.

Beyin dört ana dalga boyunda titreşiyor

Alpha -Tetha- Beta- Delta adlı dört ana dalganın hangisinde hangi duyguda ve durumda olduğumuz artık rahatlıkla tespit edilebiliyor.

ALPHA:

7.5 – 12 Hz arasında değişen alpha dalgaları; rahatlığın, farkındalığın, sakin ve huzurlu kavrayışın, uykunun ilk evrelerinin dalgaları olarak tanımlanıyor. Sakin ve huzurlu olunan ama asla uyuşukluk yaşanmayan, dünyayı ve gerçekleri algılamada en uygun titreşimlerin olduğu bu dalga boyu, dünyamızın da ölçülen frekansıyla aynı. Dünyanın manyetik frekansına “Shumann” frekansı deniyor ve 7,8 ile 8 arasında tanımlanıyor. (Fakat son yıllarda bilim adamları Shumann frekansının epeyce yükseldiğini ifade ediyor.)

Gözler kapanıp derin nefes alındığında ve dış dünyadan alınan mental etkiler azaldığında Alpha boyutuna geçiyoruz. Alpha dalgalarındayken yaptığımız işlerde başarımız artıyor. Derin uyku ya da endişe ve korku halinde bu dalga hiç görülmüyor. Meditasyon, Yoga, Reiki gibi çalışmalar esnasında beynimiz Alpha boyutundadır. Zihin açık ve uykunun derinliğine dalmadan önceki geçiş koridorunda hissettiğimiz o duyguların yaşattığı huzur, ilginç bir şekilde dünyanın titreşimiyle aynı dalga boyunda.

TETHA:

Frekansları 4 ile 8 arasında değişiyor ve stresin hiç olmadığı, derin iç dünyamızda olduğumuz dalga boyu olarak tanımlanıyor. Öğrenmenin en yüksek boyutuna geçmeden önce bu dalgada yaşıyoruz ve derin uykudan uyanırken açılan algılarımızın yaşattığı bir durumu temsil ediyor. Alacakaranlık boyutu ismi de kullanılıyor bu dalga boyu için. Yani aydınlanmadan önceki karanlık…

Çok usta meditasyoncuların derin meditasyon halindeyken bu dalga boyunda olduğu tespit edilmiş. Derin düşünüş ve sezgisel kuvvetin en canlandığı bu frekansta sanatsal yeteneklerin zirveye çıktığı düşünülüyor. Özellikle ressam ve müzisyenlerin sanatsal üretimleri esnasında beyinlerinde Tetha boyutunun en yüksek, Alpha frekansının en düşük seviyede olduğu biliniyor. ( yani 7 ile 8 arası) Onların kendi içe dönüşlerinden bize hediyelerle geri dönmeleri ne güzel…

Yapılan bazı araştırmalara göre şifacıların Tetha bandında uzun süreli ve kontrollü olarak kalmayı başarmaları nedeniyle şifa yeteneklerinin geliştiği ortaya çıkmış.

BETA:

13- 30 Hz arasında olduğu biliniyor ve uyanış frekansı olarak tanımlanıyor. Aktif öğrenme, uyanık olma, her şeyiyle hayatı yaşama, dinamizm, konsantrasyon, problem çözme hallerimizde içinde bulunduğumuz dalga boyu olduğu için yaşamı temsil ediyor. Çok yükseldiğinde stres, gerginlik, öfke gibi negatif uç duygulara varabiliyor.

DELTA:

0 – 4 frekansında bulunan dalga boyudur ve derin uyku ve dış dünyadan kopuş boyutudur. Bilinçsiz bir huzur halini yansıtır. Beynin en az çalıştığı döneme aittir ve bu dönemde büyüme hormonu salgısı artar. Çocuklarda fiziksel büyümeyi, yetişkinlerde ise güzelleşmeyi ve dinç kalmayı sağlar.

Bu dört ana dalga boyunun dışında son yıllarda tespiti yapılan Gama frekansı, 40 Hz’in üzerinde tanımlanıyor. Üst benlik bağlantı çalışmaları sırasında üretildiği ve Hindu Monkların meditasyonları sırasında ölçümlendiği biliniyor. (Hinduizmde kendini mabede adamış kişilere Monk denir.)

Beyin dalgaları kontrol edilip değiştirilebilir mi?

Beyin dalgaları, duygu ve ruh durumuna göre kendiliğinden değişirmiş gibi görünse de o titreşimleri bilinçli ve istediğimiz yönde kontrol edip değiştirebileceğimiz ve kendimizi istediğimiz duygu frekansına çekmeyi başarabileceğimiz gibi bir gerçek de mevcut. Bunu nasıl yapabileceğimiz aslında yine kendi titreşimlerimizin içinde saklı bir bilgi. Sadece o frekansı duyabilmeyi ve ayırt etmeyi başaracak bilime ve bilgeliğe ulaşmanın zamanını kendimizde yakalayabilmeyi öğrenmemiz gerekiyor.

Çoğu zaman farklı Hz’lerde pek çok titreşimin içinde kayboluyoruz. Özellikle de 30 Hz civarında dolaşıyor tüm dünya. Yani şiddet, savaş, bencillik ve paylaşımsızlık frekansında…

Günlük hayatımızda genellikle küçücük şeylere takılıp, öfkeleniyor, hırslanıyor, kıskanıyor, geriliyor, üzülüyoruz. Sevgi- sadakat- şefkat- minnet- huzur-neşe gibi duygulara az kulak veriyoruz nedense…

Düşüncelerimizin bütün bu çeşitliliğine göre beynimizden ve hücrelerimizden değişik frekanslarda yayılan titreşimlerle tüm vücudumuzun etrafında bir enerji alanı oluşuyor. Bu enerji alanı anlık değişimlerle, ruh ve vücut sağlımızı yansıtıyor gözle görünmese de. Son yıllarda alternatif tıp alanı altında kabul edilen enerji dengeleme yöntemlerini kullanarak tedavi sağlama tekniklerinin sayısı epeyce arttı ve gitgide bilimsel olarak desteklenmeye başlandı.

Tedaviye yardımcı olduğu iddia edilen meditasyon ve Reiki, NLP çalışmaları artık bilimsel tedavilerin yanında yardımcı olarak yer almaya başladı.

Amerika’da pek çok hastanede bu konuda ciddi ve resmi uygulamalar yapılıyor, kemoterapi birimlerinin yanı başında Reiki uzmanlarının da bölümleri açıldı, hemşireler ve doktorlar hızla Reiki öğreniyorlar.

Türkiye bu tür çalışmalarda biraz tutucu tavır sergilese de beyin dalgalarının kontrol edilmesi ve değiştirilmesi için Reiki ve meditasyondan daha bilimsel bir yöntem olan Neurofeedback yöntemini kullanarak stres, down sendromu, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, otizm, kişilik bozuklukları gibi hastalıkları tedavi etmeye çalışan merkezler ve hastaneler açılmaya başlandı.

Meditasyon, Yoga, Reiki, Neurofeedback adı ne olursa olsun bütün bu yöntem ve tekniklerin peşinde olduğu tek bir amaç var:

Beyin dalgalarını istenilen frekansa çekebilmek ve uygun dalga boyunun titreşimsel ışınımını yakalayarak DNA üzerinde pozitif değişiklik yaratabilmek…

Işık ve titreşim DNA üzerinde değişiklik yaratabilir mi?

Her organımızı ve beynimizi de oluşturan en küçük özgün birim olan hücrenin 1980 li yıllarda bilim adamlarının yaptığı çalışmalarla foton yaydığı tespit edilmiş. Hücre fotonunun frekansı ölçülmeye başlandığında ise yan yana gelen iki ayrı hücrenin aynı frekansa girdiği ölçülmüş. Yani iki ayrı enerji birbirinden etkileşiyor ve ya iterek ya çekerek birbirlerini değiştiriyorlar.

Kuantum biyologu olan Dr. Vladimir Poponin tarafından yapılan basit mantıklı ama derin bir deneyde önce bir kabın içi boşaltılıyor. Kabın içinde bir vakum yaratılıp içine fotonlar bırakılıyor. Fotonların kabın içinde rast gele bir şekilde dağıldıkları görünüyor ve sonra kabın içine DNA’lar bırakılıyor. Kabın içindeki fotonların DNA’ların dönüşüne göre uyum göstererek düzenli ve sürekli döndükleri tespit ediliyor. Bir sonraki aşamada DNA’lar çıkarılıyor ve fotonlar tekrar izleniyor. Beklenen sonuç Fotonların yine rast gele dağınık olmaları iken DNA’ların ritim ve düzeniyle döndükleri görülüyor. Işık parçacıklarının neye bağlı olarak sistemli dönmeye devam ettiklerinin cevabı bulunamıyor.

Barışın ve Duanın Gücünün Bilimi” kitabının yazarı Gregg Braden buna benzer deneyleri de anlattığı kitabında bizim henüz tamamen algılamadığımız bir enerji alanının ve ağının tüm evrende mevcut olduğunu ve DNA’nın fotonlarla bu ağ ile iletişim kurduğunu kabul etmemiz gerektiğini söylüyor.

Başka bir deneyde epeyce sayıda deneğe plasenta DNA’ları taşıyan deney şişeleri veriliyor. DNA şişelerinin her biri için aslında her biri uzman olan deneklerden belli bir duygu üretmeleri ve hissetmeleri isteniyor. Her şişe için ayrı bir duygu ve bir denek kullanılıyor. Sonuçta DNA’ların iyi duygularda açılıp gevşediği ve kötü duygularda büzüşüp kapandığı görülüyor. HIV virüsü taşıyan deneklerin DNA’larında bu deney tekrarlandığında minnettarlık-sevgi-takdir-neşe taşıyan duygu titreşimlerinin DNA’yı önceden ölçülen dirence göre yüz binlerce kat daha dirençli hale geldiği tespit ediliyor.

Braden’e göre pozitif duygular ve sevgi içinde olmayı başarabilen insan kendi DNA’sını değiştirebiliyor ve bunu yapabilmesinin sebebi olarak da tüm her şeyi kapsayan bir enerji ağının mevcut olduğunu söylüyor.

Bizler kendi titreşimlerimizi etkileyebildiğimiz gibi bu yaratılış ağını da etkileyebiliyoruz. Karşılıklı bu titreşimlerin itme ya da çekme derecelerini henüz sayısal olarak isimlendirip ölçemiyorsak da, gelecek zamanlarda bilimin titreşim ve kuantum alanındaki çalışmaları arttıkça sorular cevaplarını bulacak.

Dün, bugün ve yarından fazla boyutu olan zaman, soruların cevaplarını “ŞİMDİ” de saklasa da biz henüz uzanıp alacak frekansla titreşemiyoruz. Evrensel titreşimden payımıza düşen frekanslarda hissettiklerimizle yaşadığımız kendi dünyamız, reel ya da sanal olduğunu aslında bilmediğimiz gizemli bir rüya sanki…

Nesrin Dabağlar

www.indigodergisi.com dan alıntıdır.

KAYIP KADINLAR

“Tanrı, kadının erkeğin hizmetçisi olacağına karar verinceye kadar erkek-kadın-doğa üçlüsü güzel bir bahçede mutlu- mesut yaşıyorlardı.”

Böyle yazar kutsal kitaplar… Anlattıklarının mevcut bilimselliğe uymadığından kasıtla, eski Çin ve Yunan uygarlıklarının bir takım efsanelerinde çok eskiden kadın ve erkeğin eşit ve yan yana dünyada yaşadıklarını anlatan hikayeler ise; hayal dünyasına aitmiş gibi kabul edilir.

Eski birçok uygarlığın bize bıraktığı çanak çömlekleri, resimleri, evleri, kullandıkları aletleri incelerken binlerce yıl önce yaşamış o ataların, sosyallikleri, kültürleri, örfleri, davranışları ve aile yapıları açısından da incelenmesi zorunludur. Bulduğumuz o eski tarihin kalıntıları içine saklanmış satır araları; bazen şaşırtan bir medeniyet tablosu gösterir ve çağdaş eşitlikçi düşüncenin sadece bizim çağımızın eseri olduğu yanılgısından bizi uyandırır oysaki… En yakın ve en müspet örneği olarak da kendi topraklarımızda yaşamış olan Çatalhöyük insanını inceleyebiliriz.

M.Ö 7000’li yıllarda var olduğu tespit edilen o uygarlık, pek çok alanda olduğu gibi kadın-erkek konumları açısından da ilginç bir durumdadır. Neolitik kültür diye adlandırılan bu dönemde; obsidyenin ustalıkla kullanılması neolitik dönemin en parlak çağı olmasının bir kanıtıdır. O çağda Çatalhöyük civarının ikliminin epey farklı ve bereketli olduğu tespit edilmiştir. Çatalhöyük’lülerin barış, refah, bolluk ve mutluluk içinde yaşadıklarının şüphe götürmeyecek kanıtları vardır. Çatalhöyük söz konusu olduğunda bugün bildiğiniz ne varsa unutmaya hazır olun, mekanları, araçları, iletişimi, teknolojiyi ve hatta inançlarınızı da bir tarafa koyun çünkü Çatalhöyük sizi bambaşka bir yaşam tarzının varlığına götürür. Tam 9000 yıl öncesine bir seyre giderken şaşırmaya hazır olun.

Bu uygarlıkta savaş yok, hiyerarşi yok, sanat hayatın tam merkezinde ve kadın erkek çelişkisi de yok. Bugünün Konya Çumra’sında bulunan Çatalhöyük’te değişik güçlerin tanrıları yerine, bereketi, gücü simgeleyen, şişman ve doğurgan kadın tasvirleri ve heykelleri var sadece. Önce eskiden yaşandığı söylenen anaerkil dönemlerin bir örneği olduğu sanılan Çatalhöyük’te araştırmalar ilerledikçe; kadın ve erkeğin eşit işleri, eşit aletlerle birlikte yaptıkları anlaşıldı. Bulunan kanıtlarla; birlikte buğday öğütüp, ekmek yaptıklarına ve ne erkeğin kadına, ne kadının erkeğe hükmetmediğine karar verildi. Liderlikte kadının ve erkeğin cinse bağlı bir ayrıma tabi tutulmadığı ve merkezi bir otoritenin izine rastlanmayan bu ilginç uygarlığın, yöneticisiz, rahat ve bireysel özgürlüğün ağır bastığı bir yaşam tarzına sahip olduğu sonucuna varıldı. Buyurun size kendi bağrımızdan ve hayal olmayan gerçek bir hikaye, hem de bütün elle tutulur kanıtlarıyla…

Şimdiki bizler, tam 9000 yıl öncesinde yaşanan bu eşitliğin, başka bir sürü farklı eski medeniyette örnekleri mevcut olsa da yok sayar ya da bilmeyiz ve bugün yaşadığımız toplum düzeninin başka seçeneği olmadığını, olamayacağını sanırız. Doğal bir kabul edişle ve sorgusuzlukla ataerkil düzenin içinde yaşar gideriz.

Ataerkil toplum düzeni, erkek merkezliği simgeleyen, insanların yaşamına yön veren ve erkeklerin etken durumunu haklı kılan sosyal durumdur. Bu düzeni sorgulamanın çoğu insanın aklına bile gelmemesi normal bir durum sayılır çünkü bunun alternatifi olmadığı ve insanlık tarihinin mevcut düzeninin uygar olduğu, ondan önceki düzenin ilkel ve barbar olduğu bize öğretilmiştir nedense.

Oysa 6000 yıl öncesine ve daha eskilere gidildiğinde anaerkil dönemlerin uzun süre devam ettiğine dair açık seçik kanıtlarla doludur tarihin çizgisi; tıpkı Çatalhöyük’te olduğu gibi…

İnsan soyunun ortaya çıkmasında; dişi cinsiyet başrolü oynamıştır. O günden sonra da yaşamın yarısı olan kadın, insanlığa, on bin yıl öncesine gelinceye kadar sürekli önderlik etmiştir. Bu önderliğini hiçbir zaman karşı cinsiyet olan erkeği sömürmek için kullanmadı, buna dair hiçbir kanıt yoktur tarihte… Çünkü bu anacıl düzenin hakim olduğu ilkel toplumun doğasına aykırıydı. Çünkü insanlığın bu aşamasında sömürü diye bir olgu yoktu. Doğurganlığı, çocuğunu beslemesi ve koruması, bitki toplaması, tohum devşirmeciliği, ekme biçme işleri, tane öğütmesi, hastalıklara ve yaralara bakması, hayvanların evcilleştirilmesi, kenara ayırdığı şeylerle geleceği düşünebilmesi dikiş dikme, çanak çömlek yapması, ev tasarımı, köy mimarisi gibi tüm bu çabalar kadının erkekten üstün olması için gerekli olan özel becerileridir. Tabiatı gözleyerek sırlarını ilk çözen kadındı. Kararları alan ve ilk tabuları belirleyen kadındı. Erkek ise kadının vasıflarını bilir, kadının buyruklarına boyun eğer, saygı duyardı. Yaratılışın eril ve dişil yanını betimleyen ve tekrar tekrar doğan ilah inancı Anadolu, Asya ve Mezopotamya’da her dönem var olmuştur. Ana tanrıça olgusu tarihin ilk kapsayan, koruyan ve var eden bütüncül düşüncesidir.

Eski ilkel dönemlerde avcılık ve toplayıcılıkla edinilen besinlerde, oranların %20-80 olduğu tahmin edilmektedir. Avcılık oranı 20, toplayıcılık oranı ise 80 idi ve toplayıcı yüksek oranla kadındı. Bu tür toplulukların yaşam biçimleri incelendiğinde kadınların hem soy devamı açısından, hem erk açısından önde ve sözü geçer konumda olduklarına hiç şüphe yoktur. Üretimde cinslerin ikisi de etken olmakta, ilişki daha çok dayanışmanın üzerinde inşa edilmekteydi. İnançlar ve normlar doğa ile bütünleşmekte, bundan dolayı da kadın daha saygın durumu almaktaydı, üremeden dolayı analık kavramı önemliydi yani ana soyluluk geçerliydi. Kadın tanrıça olarak algılanmaktaydı, bu tanrıça doğanın ve insanın bir parçası ve insan ile doğa arasında kutsal bir bağdı, tıpkı toprak gibi… Kadın hayat veren ve besin maddesi üreten yüce bir varlıktı, bu yüzden kadının değeri doğa ile eşleştirilirdi.

Anaerkil dönemden sonra gerçekleşen değişim bir anda ya da kısa sürede ortaya çıkmış gelişmeler değildir. Ataerkillik düzenine geçiş ve kadınların saygın ve eşit durumunu kaybetmesi, barış bolluk içinde bir yaşam yerine şiddete dayanan, savaşı baş tacı yapan dönem yaklaşık MÖ. 4000–3500 yıllarında başlar. Bu yeni anlayışın coğrafik olarak nereden başladığı, sebeplerin incelenmesi açısından önemlidir.

Eski Dünya bölgelerinde yani, Orta Asya, Kuzey Afrika, Yakın Doğu’da çevresel yeni oluşumlarla, yağışlı koşullardan kurak çöl koşullarına geçerken toplum sistemleri de yavaş yavaş ama köklü bir şekilde değişime uğramıştır. Çölleşmiş bölgelerin terk edilerek göçlerin oluşması esnasında eski kültürler de; tıpkı kuraklık ve çölleşmenin sert ve acı verici olması gibi ana-çocuk ve kadın-erkek bağını bozmuş ve sertleştirmiştir. Zorlaşan hava koşulları hayatta kalma mücadelesini pekiştirip zorlaştırırken artık erkekler evden uzaklaşarak yiyecek bulmak zorunda kalmış, toplumdaki kadınlar çocuklar ile birlikte kalıp, onların bakımı tek başına üstlenmek durumundadır. Artık erkekler tarafından ayrıntı ve küçük işler olarak görülen çocuğun bakımı ve hayatın öğretilmesi kadının üzerine farz olmuştur bu dönem sonunda. Bu dönemin sonunda artık kadın- tanrıçanın yerini erkek-asker yer almıştır.

Dünyanın tek tanrılı dinlere geçişiyle ise dengeler tersine ve haksız yönde değişmeye devam etmiştir. Tevrat’a göre, İbrahim Peygamber, ilk ‘ata’ydı. İslam ya da Hıristiyanlık olsun, dünyadaki büyük dinlerde tanrı erkek ile özdeşleştilir, kadın ise günahkardır ve bundan dolayı cezalandırılmış, erkeğin tahakküm altında bulunan, insanoğlunun devamını sağlayan bir araçtır, insana hizmet etmek için yaratılmış bir varlıktır, ama asla erkek ile eşit değildir. Kadının, erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığı ve Adem sıkılmasın, yalnız kalmasın diye yaratıldığı kabul görmüştür. Tanrılı ve tanrıçalı dönemlerden tek tanrılı dine geçişte eski kaynaklar yakılmıştır, tanrıçalar ile ilgili kaynaklar yok edilmiştir. Bize ulaşan yazılı kaynaklarda kadının erkek ile eşit durumunda, ya da en az erkek kadar saygın durumunda olduğunu kanıtlayacak bulgular yok denilecek kadar azdır.

Ata erkil toplum, aile, özel mülkiyet ve devlet temelleri üzerine kurulmuştur. Aileyle, ondan sonra gelen özel mülkiyet arasında bir birine kenetlenmiş bir ilişki vardır. Tek ata, tek güç ve daha sonra ortaya çıkan devlet, hem özel mülkiyeti, hem de soy düşüncesini, mal ve unvanların babalardan oğullara geçmesini sağlayıp baba-ailesi sağlamlaştırmış ve yasal hale getirmiştir.

Bu çekişme sürecinde ana taraflı rakiplerin kazanmasını önlemek için kız çocukların öldürmesine bile gidilmiştir. Bir süre sonra kızların ‘başlık parası’ kazandıracak metalara dönüşmesi sağlanmıştır. Kızların evlilik konusu artık serbest ve isteğe dayalı değil, ticaret haline dönmüştür, bu da tabi ki kadının edilgen durumunu daha da yoğunlaşmıştır ve erkeğin hegemonyası altına alınmıştır. Kadın kendi yaşamı ve bedeni üstünde denetime sahip değildir ve koca eline bakan, ekonomik bir yük olarak görülen, boyunlarındaki ilmiği erkeklerin elinde olan ikinci sınıf bir meta gibidir ataerkil sistemde.

Erich Fromm

Erich Fromm ‘Anaerkil Toplum ve Kadın Hakları’ kitabında, toplumların kişilik tiplerini ikiye ayırır. İnsanların ana merkezli düzende büyümesiyle oral kişilik, baba merkezli düzende ise anal kişiliğe sahip olduğunu iddia eder. Anal toplum kapitalist toplumdur, doyum bilmeyen, hırslı, rasyonel, kendi din, kültür ve ırkının üstünlüğüne inanan, bireysel ve geleceği düşünmeyen, erkeği yücelten ve aynı anda da ayrımcılığa ve ikiciliğe çok yatkın olan toplumdur.

Akıl –Doğa, Erkek- Kadın, Zihin-Beden, Efendi -Köle, Ruh -Madde, Medeni- İlkel, Evrensel- Tekel, Kamusal- Özel, gibi ikicilikler iktidar tarafından oluşturulmakta ve kurumsallaştırılmaktadır. Her bir insani (eril) özelliğe karşı ilkel, doğal ya da dişi olan özelliği vardır. Eril toplumda efendi-erkek kişilik nitelikleri taşır ve karşı olan nitellikleri geleneksel olarak erkek ideallerinden dışlayarak, kadınları ve doğayı, yani dışlamayla tanımlanan cinse yakıştırılan özellikleri verir.

Kadının doğa, erkeğin akıl olduğu varsayımı ve akılın doğanın üstünde olduğunun kabulü; Batı felsefesinin temellerinde yatmakta, Aristoteles ve Platon felsefelerine dayanmaktadır. Aristoteles’e göre; insanın hedefi iyi devlet kurmaktır, ideal devlet modeli kurmak akıllı erkeklerin elindedir, kadınlar, köleler ve doğal kaynaklar bu yücel hedefe ulaşmak için gereken araçlar ya da objelerdir.

Yüzyıllarca kadının önderliği ve kutsallığı neolitik dönemin sonunda yükselen uygarlıklar döneminde giderek erimiştir. Uygarlıklarda tanrı ile kullar arasındaki çizgi netlik kazanınca paralelinde ikinci bir çizgi daha belirginlik kazandı. Bu çizgi kul erkek ile kul kadın arasındaki çizgidir. Kadın; hem tanrıların bir kul’u hem de kul erkeğin bir kul’u olarak ikili bir kulluk konumuna düştü. Ninhursag’ın şahsında tanrılar panteonunda temsil edilen kadının, erkek tanrısı kurnaz “ Enki’yle’’ kavgaları; kadının düşüşünün ve kaybolmasının en önemli temsillerinden biridir.

Kadınlar; çıplak tasvir edilen ama tapınılacak kadar saygı duyulan o eski çağlardaki konumundan, bugün heykelleri bile giydirilen ama bir taraftan da gizlice soymak için inanılmaz paralar ödenen, teniyle her şekilde pazarlanan bir konuma geldi. Kadın ancak baba erkilden koca erkile yer değiştirebilir. Kadın artık bir pazar malıdır, satılabilir, hiçbir hakkı yoktur. Hayvan, silah gibi nesneler karşılığında değiştirilebilinir, sokağa atılabilir, baba evine geri gönderilebilir, öldürülebilir. Erkeğin zulmü mubah ve müstahaktır, haklı ve yasaldır, töre ve adaletlere uygundur. Çünkü kadın zulmün her türlüsüne layık bir yaratıktır, tehlikeli ve zehirlidir, zulüm ona bir kaderdir. Kısacası kadın artık medeniyet sahnesinde kayıptır.

Ve bugün çok öğündüğümüz bu “medeniyet”imize rağmen savaşların ve ekolojik dengesizliğin zirvelerindeyiz. Topraklar kirletilip yok ediliyor, insanlar katlediliyor, doğal hiçbir ürünümüz kalmadı, onları da giydirdik kendi ellerimizle. Genetiği değiştirilen gıdaların zorunlu üretimine ve tüketimine mecbur bırakılıyoruz bağrı dolu Anadolu’muza rağmen… Kendiliğinden oluşmadığına emin olduğumuz anlamsız grip virüsleriyle bilinmeyen gözdağlarının gölgesinde yaşıyoruz. Doğamızın gerçeğinden her konuda ayrıldığımız gibi cinselliğin de doğal gücünden çıkılıp, bastırılması sonucunda psikolojik bozulmaların sonucunu yaşıyoruz. Yani tabu ve günah kavramlarının cinselliği getirdiği nokta ve iki ayrı ucun (yasaklar ve özgürlüklerde) birbirinden sapkınlıklara varacak kadar uzak olması; dengesiz ve psikolojisi her durumda bozuk bir toplumu inşa etmiştir artık geri dönüşsüz bu yolun üstünde.

Bir zamanlar çölleşme nedeniyle başka topraklara gidip kendi yönetimini kurmak, kendinin ve çocuklarının hayatını kurtarmak için ancak savaşarak çözüm bulunabilirdi. Fakat hala devam eden anlamsız savaşlar artık başka nitelik kazanmıştır. Güçlü olanın diğerini gitgide daha fazla ezmeye, doymak bilmeyenin açlığını gidermek için bu kadar fazla yemeye devam etmesiyle, dünya için ipin ucu gerçekten kaçmıştır. Kayıp kadın sahnede gerçek yerini almadan da dünya asla düzelmeyecektir…

Dünya; bizim bütün ihanetlerimize ve hakaretlerimize rağmen, kadın-erkek demeden hala hepimize yetecek kadar zengin ve doğurgandır, tıpkı Anadolu tanrıçası Kybele gibi…

Nesrin Dabağlar
kaynak;
http://indigodergisi.com

TAŞYÜREK

Bir varmııış, bir çokmuş…Zamanın mekanı yokmuş, hiç durmadan ve sevgiyi duymadan koşuyormuş..

Derken sonsuzluğun bir yerinde, yürek denizinin içinde, birdenbire bir çift yürek oluşmuş. Zamanın hiç durmadığı ve sevgiyi duymadığı yokluklar alemi; o yüreklere bakıp şaşırtıcı bir kıskançlık duymuş ve ne yapmış etmiş, sonunda o yürekleri birbirinden ayırmış.. Yüreklerden birini minik bir taşa dönüştürmüş ve yürek denizinin en dibinde binlerce yıl bekleyeceği köşeye savurmuş.

Sular ve yıllar üzerinden geçip gitmiş, sevginin sıcak eli, minik taş yüreğe uzun süre hiç değmemiş.. Derken bir gün, kristal köşeli süslü şişede bir mesaj gelmiş.. köşesiyle minik yüreğe dokunmuş ve;

… Minik yürek ayağa kalk ve eşini dile !! demiş..

Minik taş şişeden gelen sesi dinlemiş, içinden eşini dilemiş ama tek başına nasıl ayağa kalkacağını bir türlü bilememiş..

Olanları binlerce yıldır sessizce izleyen su perisi, hemen minik taşın yardımına koşmuş.. Suları ılık nefesiyle bir savurmuş; minik yürek içinde binlerce yıllık yorgunlukla, umut sahilinde karaya vurmuş.. Kendisine benzer binlerce taşın içinde ağlayarak beklemeye koyulmuş..

Deerkeeennn bir gün dalgalar arasından bir ses duyulmuş..

…Hayrola minik taş ağlıyorsun, sana ne olmuş?

Minik taş buğulu gözlerini ovmuş, meğer bir çift çekik göz ona bakıyormuş..Minik taş dile gelmiş konuşmuş.

…Bana eşini dile dediler, o beni burada bekliyormuş..

Çekik göz gülümsemiş, sonra konuşmuş..

…Gülümse artık, o benim, dileğin hakikat olmuş..

Minik taş pek sevinmiş, coşmuş ama yüreğine de bir kuşku dolmuş..Bu kuşkuyu, kendi yalnızlığının evhamına yormuş. Sonra çekik göze hemen sormuş..

…Ben yürüyemem, taşıyabilecek misin beni, sanırım hayat seni epey yormuş?

Çekik göz kendinden emin konuşmuş..

… Güven bana, inan ki binlerce yıldır aradığım buymuş..

Minik yüreğin gözleri yaşlarla dolmuş..

… Öyleyse al beni, burada vaktim dolmuş…

Çekik göz onu eline almış, üşümesin diye yüreğinin içine koymuş… Minik yürek sanki mutluluktan bir nur olmuş, parlamış ve dünyasının üstüne şavkını vurmuş, bir güneş gibi kendi sabahına doğmuş.. Renklenmiş içinde her ne var ne yoksa solmuş…

Yolculuk bir zaman böyle gide durmuş, derken birden bire her ne olduysa olmuş, çekik gözün kalbi, minik yüreği taşımaktan yorulmuş.. Elleriyle tuttuğu yüreğini bırakmasıyla minik taş yere savrulmuş, hem korkuyla, hem acıyla konuşmuş..

… Meraklanma kırılmam ben.. Zaman beni epey katı yoğurmuş..

Çekik göz onu yerden alıp, tekrar yüreğine koymuş ve yeniden yola koyulmuş..

Amaaa zaman da boş durmuyor, hiç durmadan koşuyormuş!!… O koştukça yürüyen sevgiler yoruluyormuş !!.

Çekik göz yoruldukça, minik taş bir daha, bir daha yere savruluyormuş. Bir gün artık düşmekten epeyce yorulmuş, savula savrula ilk geldiği yeri bulmuş.. Suya girip yürek denizinin içinde kaybolmuş.. Orada mekanı sonsuza kadar yalnızlık olmuş.

Böylece zamanın kıskançlığı bir kez daha kazanmış ve bir çift yürek sonsuza kadar birbirinden ayrı kalmış..

Bu masalın bize anlatılan sonu buymuş,

Bir varmıııış, bir yokmuş….

Yürek denizinde yalnız kalpler çokmuş….!!!

Nesrin Dabağlar

kaynak;
http://indigodergisi.com

Ölüme Teğet

Marmaris… Bir pansiyon odası…
Boğucu sıcak bir gecede yirmi yaşlarında iki genç uyuyor aynı yatakta ve birbirinden binlerce yıl uzakta…
…………………

Etraf bir sürü ağaçla çevrili, onlarca kişi omuzları çökük, toprağın üzerinde yürüyor kadınlı erkekli… Pek çoğu tanıdık, şu da kocam, şu yüzü gözü kızarmış kollarına girilip yürütülen de annem. Niye ağlıyorlar ki böyle? Çoğu tanıdık geliyor ama uzun boylu, iri gözlü, karakaşlı bu adam da kim? Tanıyorum onu da… Ama niye bu kadar büyümüş? Erkek kardeşim o, tanıdım şimdi… Bir tek o ağlamıyor kalabalığın içinde. Burası bir mezarlık galiba, kim öldü ki? İşte bir tabut götürüyorlar ağlayarak. Taşınan tabut benim yakınım mı, herkes burada baksana! Sağa sola bakıyorum ama kimin öldüğünü bir türlü anlayamıyorum. Meraktan çıldıracağım şimdi. Hem ben neden böyle bir perdenin arkasında gibiyim? Aramızda bir zar var sanki görülmeyen… Sinema izler gibi izliyorum onları? Renkler de bir tuhaf, iki boyutlu gibi öbür taraftaki her şey… Neden buradayım, neler oluyor?

Görüntüler ve sesler yok oluyor, birden bir yatakta buluyorum kendimi, başucumda da kardeşim var şimdi. Sesim ve nefesim zor çıkıyor. Ersin karşımda ağlıyor, iri kara gözlerindeki yaşı görüyorum, içim eriyor. Çok severim onu, bir başka severim. Doğduğu akşam annemin yanında ilk gördüğümde sevdalandım ay yüzüne. Gülümsedi bana… Yeni doğan bebek gülümser mi, o gülümsedi. Bana hem de… Kıyamam onun gözündeki bir damla yaşa, ağlamasın. Konuşuyor şimdi, sesi geliyor kulağıma;

… Sırası mıydı abla gitmenin, bunca yıllık çileyle, acıyla elde ettiğin şey bırakılıp gidilir mi?

Onun sesi çaresizliklerde dolaşırken ben sanki büyük bir havuzdayım keyifle, kayarak dolaşıyorum suyun içinde. Ama bu su da değil, yok canım bu başka bir şey. Tanımıyorum, bildiğim hiçbir şeye benzemiyor, ama çok güzel. Çekip sürüklüyor beni tarifsiz hazzın daha derinlerine. Benim içimde artan huzurun derinliğine karşın, kardeşimin gözündeki yaşa bakıyorum ve içinin acıdığını yüreğimin başka bir yerinde duyuyorum aynı anda. Canım çok yanıyor bu acıyla, delik deşik oluyor her yerim sanki. İkiye ayrıldım ben galiba, bir yanım tarifsiz bir huzurda, bir yanım bıçakların sırtında. Kanatıyor, sırtımı dayadığım bıçaklar… Kanayan damlalar da Ersin’in kara gözlerinden akıyor sanki. İç içe geçti her şey… Bu nasıl bir şey böyle? Dayanamıyorum bu acıya daha fazla ve son gücümle ağzımdan çıkartmaya çalıştığım güçsüz kelimelerle anlatmaya çalışıyorum içinde kaybolduğum güzel hazzı:

… Ağlama, sakın ağlama! Mutlu olduğumu görmek istiyorsan sil yaşlarını. Öyle huzurlu ki orası, bırak gideyim artık. Böyle gerekiyor, gitmeliyim.
Ağlamak ile susmak arasında kalan kardeşim;

… Hayır, şimdi değil, onu bırakıp gidemezsin, diyor.

Gülümsüyorum, nedir ki bırakıp gidemeyeceğim dünyam? Ne yaşadım sanki elle tutulur, hangi sevgide liman buldum, hangi gözde kendimi gördüm, kimin için vazgeçilmez oldum? Ne can bildi beni benim canlarım, ne acıtmadan sevdi beni benim dost dediklerim. Parayı, malı, eşyayı, güzelliği, zaten mülk edinmedim ki ben ömrümde. Şimdi şu içinde yüzdüğüm huzurdan daha vazgeçilmez mi geride bıraktığım dünyam? Nasıl anlatsam bunu ona? Anlatamam ki, gücüm yok, çok yorgunum. Yorgunluğumun bağrından çıkan sesim kulağıma yabancı;

… Sakın ağlama arkamdan, hele sen sakın ağlama. Çok yorgunum, gidiyorum, söyle ağlamasınlar!
Dalıp gidiyorum yatağımdan huzurun koridorlarına ve tekrar mezarlıkta buluyorum kendimi birden.

Of ya nasıl da anlamadım? Tabuttaki benim, öldüm ben… Ama zaman sanki başka bir noktada seyirde, kardeşim bu kadar ne zaman büyüdü? Kulağıma gelen feryatlar yırtıyor içimi, niye ağlıyorlar ki? Ersin sağında solunda kendini paralayanlara bakıyor, gözleri kırmızı ama ağlamıyor. İçinden geçenleri duyuyorum ben, o konuşmadan.

“ Ne desem boş, dinlemezler ki beni abla, ağlıyorlar işte ne yapayım?”

Sırtı dönük bana ama ne tuhaf; gözlerini görebiliyorum ve benimle konuştuğunu biliyorum. İnsanların yüzü ya da sırtı diye bir şey yok benim için. Görmek istediğim anda ulaşıyorum istediğime. Herkes perişan durumda, bir tek o kendinde ve düşünceleri bana ulaşıyor. Diğerleri asıl ben’in farkında bile değil, tabutta yatan ben olduğunu sandıkları şeye ağlıyorlar, yani cesedime… Koluma, bacağıma, kaşıma, gözüme ağlıyorlar onlar. Ben buradayım ve izliyorum oysa onları. Çok da farklı bir durum değil aslında bu tablo benim için, gülümsüyorum elimde olmadan onlar ağlarken. Beni bedenimden öte hissedebilen kaç insan oldu ki diye düşünüyorum ve sorguluyorum, durduramayarak bilincimi. Bedenim yaşarken, ruhum hep geriden seyretmedi mi böyle acı içinde?

Ben daha gülümsememin tadına varamadan feryatlar artıyor iyice… Tabut, kazılan çukura iyice yaklaşıyor. Canım sıkılıyor… Ya deli mi ne bunlar, ne var bu kadar paralanacak? Ben yok olmadım ki, üstelik çok huzurluyum, hiç olmadığım kadar hem de. Ama ağlama sesleri artık o kadar yüksek ki, tadını çıkaramıyorum keyfimin. Bir şeyler yapmam gerek, anlatmalıyım onlara huzurumu. Mutluyum ben, ağlamaya hacet yok ki artık. Bitti her şey; bütün acılar, bütün çatışmalar, bütün paylaşılmazlıklar, bütün sevgisizlikler… Duyurmam gerek kendimi onlara, bağırıyorum tüm gücümle… O da ne? Sesim yok ki, beni duymuyorlar. Nasıl da unuttum vücudum yok benim. Ellerim ayaklarım gözlerim, kulaklarım hepsi orada tabutun içinde yatıyor, benim değiller artık. Işık ve zaman da yok, dokunacağım, tutacağım hiçbir şey yok, canımı acıtacak tek bir nesne yok artık… Ama bütün bu yokluğa ve hiçliğe rağmen her şey çok güzel. Tuhaf bir durum bu, gerçekten çok tuhaf!

Birden mezarlıktaki bu oyun için az vakit kaldığını anlıyorum, nedensizce bir bilmek bu. Öğrenmek için çabaya gerek yok, birdenbire geliveriyor bilmem gereken ne varsa…
Acele etmem gerek, o tabuttaki beden çukura girdiği anda ben artık burada da olmayacağım. Şimdi neresi olduğunu bilmiyorum ama daha başka bir yere gideceğim, bunu da biliyorum yine birdenbire. Ben bu kadar mutluyken onlar da ağlamaya devam edecekler. Bunu onlara nasıl anlatmalı, duymuyorlar ki beni. Bana yakışmaz, ben mutluyken onların ağlaması, hem de hiç yakışmaz. Mutluysam paylaştım ömrümce, değilsem kendime sakladım, saklayabildiğim kadar. Ömür boyu çabaladığım boşa mı gidecek şimdi yani, bunlar benim ardımdan yıllarca ağlayıp duracaklar gibi görünüyor. Hoş bana değil özde kendilerine ağlıyorlar ya… Ama sanki kocamın ağlaması pek içten değil de sadece oynuyor gibi. Yan gözle diğerlerine tuhaf bakışlarla bakarken yakalıyorum onu ara sıra. Beni o kadar sevdiğine göre onun acısını da hissetmeliydim! Ama ne garip ki hissetmiyorum. Sadece bir boşluk var onunla ilgili… O değil miydi benim eşim? Böyle mi olur sevgi? Bir eksiklik var sanki içimde… Dolmayan bir tas gibi yüreğim. Paylaşamadığım bir şeyler var onunla. Bir olmayı onunla da yakalayamadım, tam tersine milyonlarca yıl uzak sanki bana ruhunla. Onun şimdi acı çektiğini hissetmiyorum ama hiç mutlu olduğunu da hissedemedim garip bir şekilde. Film bir yerlerde koptu ama nerde bilmiyorum, off ortada paylaşılacak ne vardı onu da bilmiyorum artık ben…

Neyse şimdi onunla vakit kaybedemem, hiç değilse ötekilere duyurmalıyım sesimi. Hele de anneme… Ah gözü yaşlı annem, bir kere gözlerinin içinin güldüğünü görseydim! Göremeden gittim işte ne fayda… Hayat boyu anlamsız şeylere ağlayan yüreği şimdi çok daha korkunç bir acıyla kavruluyor. Bedenim yok ama nasıl bir şeyse bu, bir yerlerimde onun acısını bire bir algılıyorum, canım çok yanıyor nedense.

Bir kez daha, bir kez daha bağırmayı deniyorum ama boşuna. Çukura az kaldı, birazdan koyacaklar içine bedenimi, acele etmeliyim… Debeleniyorum olduğum yerde, kimse duymuyor ki! İçimde acı ile haz kavga ediyor, bir taraf kazanmalı ama hangisi? İki duygu, iki ayrı yöne doğru çekiyor benliğimi… Böyle devam ederse parçalanacağım sanki zerrelerime kadar. Toprağa teslim etmek üzereler ellerimi, ayaklarımı, sesimi ve tüm yaşadıklarımı…

Bir karar vermek zorundayım artık, şu güzel huzuru mu seçmeliyim, dünyada sevdiklerimi mi? Onları bu acıyla bırakamam arkamda, bencillik olur bu. Geri dönmeliyim sanırım, çektikleri acı dayanılır gibi değil. Bütün zerrelerimi yakıyor onların acıları, cehennem bu mu yoksa? Öteki tarafım yüzdüğü huzur denizinde rahat değil, vicdan azabı duyuyorum. Bir yanım cennet, bir yanım cehennem sanki… Onların arkamdan acı çektiklerini bilerek nasıl giderim? Nasıl bir başıma bencilce yaşarım bu hazzı, dönüp anlatmalıyım onlara huzurumu ve paylaşmalıyım. Ya da vazgeçmeliyim cennetten, dönüp gözümü, kulağımı, sesimi geri almalıyım. Gözüm kulağım, sesim, bedenim olmadan ulaşamam onlara, beni duymazlar… Of ne kötü, keşke dönmeden anlatmanın bir yolu olsaydı. En iyisi geri dönmek çaresiz…

Birden her şey siliniyor, kopkoyu bir karanlığın ardından bir ateş rengi sardı etrafımı. Tuhaf bir kızıllık bu, şimdiye kadar görmediğim.

Şimdi yataktayım pansiyonda, uyandım mı ben? Korkunç bir sıcak var, çarşaf niye bu kadar ıslak, bu kadar ter neremden çıktı anlamadım. Nefes almaya uyandıktan sonra başladım adeta. Doğru ya; Marmaris’te tatildeyiz biz karı koca, of rüyaymış hepsi…

İçim sıkılıyor, çok mutsuzum ben her zamanki gibi. Rüya da mutsuzdu, ama o huzur neydi öyle, böyle bir duyguyu daha önce tatmadım. Sahi gördüklerim rüya mıydı gerçekten? Sanki yıllar sonrasıydı, zaman başka perdede oynuyordu adeta… Kardeşim Ersin şimdi daha on altı yaşında ama rüyamda büyük bir adamdı, dal gibi bir çocuktur oysaki. Hastanede ölen ben de şimdiki yaşımda değildim. Deli kız; otuz yaşımda öleceğim ben deyip durursun sen, öleceğini mi gördün ne? Bırakamazsın dediği neydi acaba Ersin’in? Kimdi? Nasıl bir rüyaydı bu?

Hep tuhaf rüyalar görürüm oldum olası ama böylesini de görmemiştim. Korkmadım ama çaresizlik duydum, acının ve huzurun bu kadarını hiç yaşamamıştım şimdiye kadar. Rüya değil de gerçek gibiydi. Rüya mıydı sahiden?

8 YIL SONRA…
Çapa Tıp Fakültesi… Kadın Doğum Servisi… Tek kişilik bir odada, birkaç saat önce mucize gibi hayatı değişen otuz yaşında bir kadın…
…………………

Yine o huzur denizindeyim, bu sefer hiç acemisi değilim, epeyce tanıdık geliyor. Yatağımda yatarken birden kendimi o denizin içinde buldum nedense…

Saat akşamüzeri beş ile altı arası. Daha ameliyattan çıkalı birkaç saat olmadı. Oğlum odaya yarım saat önce getirilip şeffaf beşiğine yatırıldı. Ayıldıktan sonra ilk isteğim onu görmekti. Genç bir hemşire getirip kıpkırmızı, kaşsız, kirpiksiz küçük yüzünü gösterdi bana.

On acılı yılın meyvesi, kucağımda nefes almaya cesaret edemeyip bedenimden geri dönen beş bebeğimin en güçlüsü ve cesaretlisi… Hoş gelmişsin ellerime ve yüreğime, hoş gelmişsin sen, iyi mi ettin gelmekle, kötü mü; Allah biliyor.

Uyuyor kıpkırmızı suratıyla beşiğinde. Kocaman bir adamın ifadesi var sanki yüzünde, bebeğe benzemiyor duruşu. Annem odadaki diğer yatakta çoktan uykuya dalmış, kız kardeşim Nevin başucumda bir şeyler okumaya çalışıyor. Ben o kocaman adamın yüzüne bakarken birden kayganlık artıyor beynimde, sanki ellerim ayaklarım gidiyor, alıyorlar bedenimi benden! Bir şeyler yapmalıyım, neler oluyor? Cılız bir sesle;
“Ayağa kaldır beni” diyorum Nevin’e. Şaşırıyor;
“Delirdin mi, daha ayağa kalkman için izin verilmedi.”
“Çabuk beni ayağa kaldır ve ellerimi, ayaklarımı oynat.”

Annem sesimize uyanıp fırlıyor yataktan. Ayaktayım şimdi; o tanıdık kaygan huzur, yıllar öncesinden sanki koşarak gelip yerleşti içime. Aman Allah’ım gidiyorum bir yerlere doğru kayarak, durduramıyorum o huzura doğru gidişimi… Bu muydu beklediğim, şimdi olmaz artık, sırası değil. Hiç sırası değil… Yüzüme bir şeyler oluyor belli ki, halime bakan Nevin, fırlayıp hemşire bankosuna doğru koşuyor.

Ellerimi oynatmalıyım zor da olsa, ayaklarımı da. Onlarsız neler olduğunu çok iyi bilirim üstelik ben, hatırladım her şeyi birden. Marmaris ve o rüya sandığım şey. Şimdiydi o, şimdi… Orada yaşadığım zamandayım, hastane odası buydu. Baksana yatak aynı, tıpkı oradaki gibi her şey, kardeşlerim yer değiştirmiş sadece. Ersin dışarıda mı bekliyor acaba, birazdan o da içeriye girebilir. Annem şaşkın duruyor yanımda kolumu tutarak, uyku sersemi olur zaten, ne olduğunu hiç anlamadan bakıyor yüzüme. Kaybediyorum kendimi, az kaldı, gitmemeliyim oysaki bu huzurun peşinden.

Kapıdan benim Fatoş hemşirem giriyor bembeyaz yüzüyle. Aylar boyu süren hastane konukluğumda beni en çok seven ev sahibem o. Sular akmadığında pet şişelere biriktirdiğim suyla yıkandığımı görüp, halime acıyan ve gece özel odaları açıp beni suya kavuşturan güzellik. Işıl ışıldır hep yüzü ve “hamilelerin kraliçesi”dir adım onun defterinde. Doğumun bana denk gelir inşallah deyip, sonra da belirlenen tarih için üzülen nur yüzlü melek. Birdenbire doğum yapmış görünce beni şaşırmış ama karşısında gördüğü tablodan daha da şaşkın görünüyor şimdi. Bak işte istediğin oldu Fatoş’um yine sana denk geldim ben işte, seni mi kıracağım şu yalan dünyada? Acil doğumuma mı şaşsın, ayakta duran ölmeye doğru giden bedenime mi? Nevin de yanında, ellerinde şeker ölçüm cihazı ve tansiyon aleti. Çabuk ellerle tansiyonum ölçülüyor, Fatoş hemşire biraz daha soluyor. Sıra şekere geliyor parmağım deliniyor, zorla bir damla kan akıyor kağıt parçasına. Stik alete takılıyor… “Biiippp”, tanıyorum bu sesi ben. “Ölçülemeyecek kadar yüksek”, bu bip sesinin anlamı buydu… Şekerim yüksek, hem de çok yüksek.

Dalgalanan zihnimi toparlamaya çalışıyorum, bir koşturmaca oluyor, fersahlarca ötede sanki her şey. Fatoş hemşire elinde bir şırınga ile geri dönüyor… İnsilün olsa gerek bu. Hiç yapılmadı bunca aydır. Gerek kalmadı, öyle titiz davrandım ki, asla yükselmedi şekerim. İki buçuk aydır hastanedeyim, parmaklarım delik deşik iğnelerden. Şimdi sırası mı, niye?

İyice kayganlaştı artık zihnim ama gidemem. Ersin öyle dememiş miydi bana?

“Sırası değil şimdi.”

İşte buydu, bırakamazsın dediği şey, oğlum… Aman Allah’ım, gerçekten de sırası değil.
Başımı çeviriyorum beşiğine, uyuyor hala. Bir ses geliyor kulaklarıma, ses mi, yoksa başka bir şey mi? Birileri konuşuyor benimle, ama benden başka kimsenin duyduğu yok. Onlar insülini vermeye çalışıyorlar bedenime. İğnenin acısını duymuyorum, hissetmiyorum hiçbir şey, bedenimi hissetmiyorum artık. Sadece düşünceyim sanki. Ses konuşmaya devam ediyor benimle, onu duyuyorum,

“Hadi gel artık, bak burası bildiğin gibi, seni bekliyor”.

Kapılıyorum, sesin peşi sıra gidiyorum. Çok huzurlu ve kaygan, uçuyorum bir yerlerde. Nasıl da güzel Allah’ım, özlemişim meğer. Bu güzellik bırakılıp dönülür mü? Başımı beşiğe çeviriyorum, hala uyuyor koca adam, her şeyden habersiz. Son bir çare ona doğru yönlendiriyorum sadece düşünce olan “ben”’i. Bedenimi kontrol edemiyorum ama düşüncelerimin sahibiyim hala. Onu kullanabiliyorum bir organ gibi, elim gibi uzatıyorum sanki bebeğime doğru. Ne tuhaf bir kontrol bu, düşüncelerimi istediğim noktaya gönderebiliyorum ve sanki soruyorum “izin veriyor musun gitmeme” diye… Koca adamın düşüncelerime cevap şekli tuhaf, onun üzerinden bir şey benimle konuşan sese doğru çıkıyor, oradan da benim üzerime geliyor hızlıca. Bu neydi anlamadım ben. İkinci kez cihazın sinyal sesini duyuyorum çok uzaklardan aynı anda. Cevap veriyorum benimle konuşan hem kimse ya da her neyse;

“Gelemem, onu bırakıp gelemem. Bu kadar acı ve uğraşla o geldikten sonra olmaz, bırakın beni”
“Çok acı çekeceksin yaşarsan, boş ver, yetmedi mi?”

İkinci insülin yapılıyor sanırım koluma… Ses devam ediyor konuşmaya ama yalnız değil artık, kalabalıklaştılar, sanki yanında birileri var.

“Gel gör istersen yaşayacaklarını, belki kararın değişir. Görüp kabul edersen kalabilirsin, karar senin.”

Kayboluyorum biranda hastane odasından, başka bir yerdeyim şimdi. Bir salon olduğunu hissediyorum, yığınlarca bilgi var salonun -duvar diyebileceğim ama duvara benzemeyen- sınırlarında duran, tıpkı raflarda durur gibi… Oturtuyorlar beni ya da öyle sanıyorum dünyasal tarifle, tanımlayamadığım bir platformda bekletiliyorum önce. Sonra birden bir şeyler geçip gitmeye başlıyor gözümün önünden, Daha doğrusu bilincimden, gözlerim yok ki aslında burada… Seyrettiğim bir şeyler var bana ait. Beni seyrediyorum üçüncü şahıs gibi ama ne inanılmaz bir acı bu Allah’ım. Gerçekten korkunç, dayanılır gibi değil. Kaçmak isteği duyuyorum, kaçamam biliyorum, nereye gitsem zihnimdeki seyri durduramam onu da biliyorum. Bütün zerrelerimle yanıyorum o ızdırabın içinde. Cehennem bu işte, oradayım… Ben mi yaşayacağım tüm bunları, bunu hak etmedim diyorum, asla hak etmedim. Ne yaptım Allah’ım sana, ne günah işledim, kime kötülük ettim? Yapmadım, bunu hak edecek bir günahım yok benim.
“Gördün mü, hala kalacak mısın?” diyor ses…

Direniyorum zihnimi bende tutmaya, teslim olmamaya. Bir yanım cennet, bir yanım cehennem yine, yıllar öncesinde olduğu gibi. Yine bir seçim, bir kez daha, bir kapı daha kapanacak suratıma. Bir kez daha aç kapılarını, lütfen… Seçmem gerek. Bir pazarlığın içindeyim o an sanki. Ömrümün kalan kısmına karşılık acılar sunuluyor sanki önüme yaşamam gereken… Ya ızdırabı kabul edip yaşayacağım, ya tembellik edip o güzel huzurun içinde kayacağım. Seç seçebilirsen şimdi haydi, vaktin yok, şimdi, seçim şimdi… Sakin olmaya çalışıyorum, ama sanki tüm gerçeğin bu olamayacağını düşünüyorum birdenbire. Bir şeyler eksik söyleniyor bana, saklanıyor benden. O muhteşem huzurun da yanıltıcı ve geçici olduğunu anlıyorum sanki. Hani öğrenilmeden bilinenlerden bu da… Asıl gerçek başka bir yerlerde saklı. Bunu hissediyorum ve bu hisse güvenip asılı kalıyorum düşüncemde. Gücümü toplayıp seçimimi söylüyorum.

” Seçimim Cehennem olacak, dünyaya dönüşüm cehennem çünkü.

Cevap uzaklaşarak geliyor zihnime, zıtlıklar içinde. Ben cevabı aldıkça cevap uzaklaşıyor benden sanki. Her şey ne de tuhaf burada. Binlerce yankılı sedanın boşlukta dönüşü gibi kaoslar içinde kayboluyor sesler.

“Sen bilirsin, kal bakalım. Ama işin zor, çok iyi biliyorsun.”

Evet, biliyorum, işim çok zor biliyorum, ilk gelişimde de biliyordum sanırım. O yüzdendi dünyadaki ilk anımdan bu yana içimdeki dinmez acı ve yalnızlık… Bir sürü duygumun cevabını buldum artık. Cevaplar zerrelerimdeymiş ama ben okuyamamışım alfabesini. Cevap vermek istiyorum seslere; başım dik, suçtan arınmış mahkeme tutuklusu gibi ama beni duymalarına gerek yok, biliyorlar zaten her şeyi. Bunu seçeceğimi de biliyorlardı, karşımda benden öte bir gülümseme bütün ufkumu kaplıyor içimde…

Dönüyorum tekrar hastane odasının içine, çekip gittiğim andayım yine. Zaman ilerlememiş burada. Her şey bıraktığım anda ve yerde. Hatırlamaya çalışıyorum seyrettiklerimi, ama boşuna çaba… Hatırlayamıyorum ne izlediğimi. Beynim çatlayacak düşünmekten sanki. Bir tek acıya ait kalanlar bende artık bir de o sesle konuştuklarımız. Seyrettiklerime ne oldu böyle, nereye gittiler beynimden, hatırlamıyorum. Hatırlamam gerek, belki değiştirebilirim hatırlasam. Hatırlasam durdurabilirim çekilecek acıları belki. Kahretsin ki silindi her şey. Ne oldu çok övündüğüm o hafızama? Beklemekten ve zamanı gelince yaşamaktan başka yapacak bir şey yok, teslimim sonuna kadar çaresizlikle.

Ellerim, ayaklarım hala yok bu odada, sanki sadece düşünceyim. Bir iki saat önce kesilen karnımı da hiç hissetmiyorum. Sadece beynimde yaşıyorum tuhaf bir şekilde. Odadaki sesler gitgide yaklaşıyor bana doğru. Fatoş Hemşire bembeyaz yüzle yatağımın bir köşesinde elinde şeker ölçüm cihazıyla oturuyor. Bir “biiipp” daha ama bu seferki farklı, bunu da tanıyorum. İnce, tiz ve kısa…

Fatoş Hemşirenin sesi hiç bu kadar tatlı gelmemişti iki aydır kulağıma;

“Of çok şükür Allahım, geçmiş olsun hepimize…”

Gülümsüyorum yeniden doğduğumu bilmeden. İlk doğduğumda da ağlamamışım ki ben… İçimde bir acı var ne olduğunu bilmediğim ama kahretsin ki hatırlayamıyorum…

( Yıllar sonra; yaşanması gerekenler yaşanırken yine bir hastanede hatırlandılar…)

Nesrin Dabağlar

Kaynak:
http://indigodergisi.com