İyi Enerjiler Dükkanı

Yazar Görüşü

Sibel Atasoy

Bir ülkede bilimsel bir yeniliğin ve ardı ardına inovasyonların yaşanması için öncelikle toplumda birilerinin bunları hayal etmesi gerekir ve ardından bilimsel metodoloji takip edilerek araştırmalar sürdürülür ve bir sonuca ulaşılır ya da ulaşılmaz. Burada asıl önemli konu hayal edebilmektir. Bir toplum hayal etme becerisini yitirmişse o toplumdan insanlık medeniyetine büyük katkılar yapmasını bekleyemezsiniz. Bilim kurgu, fantastik gibi edebiyat türleri tam bu noktada devreye girerek hayal gücümüzün sınırlarını genişletir.

Yazılı ilk edebi eser olan Gılgamış Destanı, Uruk Kralı Gılgamış’ın ölümsüzlüğü aramasını konu alır. Böylelikle diyebiliriz ki edebiyat, fantastik kurgu ile başlamıştır.
Destanlar, mitolojiler ve hatta doğruluğu halen tartışılan tarihi yazıtlar bile fantastik kurgunun özü ve kaynağıdır.
Düşleri ya da macera duygusu olmayan bireyler de toplumlar da durağanlığa hapsolur.

Çocukluktan beri sözlü ve yazılı olarak ifade ettiğim masallar, öyküler ve hatta daha sonra yazdığım romanlarda konu ne olursa olsun içinde gizemcilik adına öğeler bulunduğunu, bunların bazen Bilim-Kurguya bazen Fantastik yana belli belirsiz yaslanmakta olduğunu fark ederim.

Bilim kurguyu ve fantastik örgüleri güzel yapan tek şey hayal gücümüzü geliştirmesi de değildir. Bilim kurgu, felsefe gibi alanlardan güç alır. Bugünün dünyasına, geleceğin dünyasına yönelik bu tartışmalar toplumlar için ayna görevi görür. Kendimize, yanımızdaki insanlara bakışımızı yeniden değerlendiririz.

2003 yılında okurlarımı hem düşündürmek hem de biraz gülümsetmek adına yazdığım kısa öykü ‘İyi Enerjiler Dükkanı’ aklımın ve gönlümün kıyısında bir gün film olarak karşımıza çıkacak bir tema olarak varlığını sürdürdü. Okuyucularım, Altan’ın serüvenini hep merak ettiler, sonra ne oldu diye birçok mesaj göndererek bu arzumu yıllar boyunca canlı tutmayı başardılar.

Özellikle şiddet içermeyen, insanı evrenselliği ile buluşturmaya teşvik eden, gençlerimizin bu ihtiyacını yalnızca yabancı kaynaklardan değil kendi kültürümüz içinde bulabilecekleri filmler yapılması arzum öylesine derin ki ‘İyi Enerjiler Dükkanı’ senaryosunu yazmak için tüm niyetimi ve elimden geleni ortaya koymayı hedefledim.

Bu niyetle tasarladığım senaryo T.C Kültür Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü‘nden destek aldı ve 2017 yaz ayları itibariyle tamamlandı.

Şimdi yönetmen ve yapımcısını arıyor.

Otobüs Felsefeleri

Bir önceki yazımda bahsettiğim romandan bir parçayı sizlerle paylaşmak isterim.( Romandaki ana karakterin iş ile ev arası yaptığı otobüs yolculukları sırasındaki düşünceleridir. Küçük, basit, derinlemesine anlamlar yükü taşımayan fakat kitabın ana konusyla doğrudan ilintili bir felsefe soluklanması ya da benim tabirimle felsefe durağı. Sürç-i lisan ettiysek affola ! )

 Otobüs ilk kez, kapı tam karşımda açılacak şekilde önümde durdu.Arkadan  itiştiren birileri olmadan bindim.Yolculuklarım sırasında başka bir boyuta geçerek farklılaşıyordum.Sanırım bu, günde iki kez olmak üzere, haftada beş gün yapılan rutinler sıranda olmuştu.Korkak ve yalnız oluşumdan etrafa bakmaya çekinir, kendi kendime düşünürdüm.Temelde toplumsal sözleşme imzalayarak diğer yolcularla eşitlenip, saldırganlık ve kavgadan uzak duracağın yaşam alanı olması gereken hareketli dünya, (hareket ederek ilerleyen aracın, onu izlediğimiz bakış anına göre hareketsiz olduğunu da düşünebiliriz) doğal halimden sıyrılıp kaybettiğim haktan daha fazla sunacağını öne sürmüştü. Oysa ki ayakta ve sıkış tıkıştık.Otobüs bir dünya ise, buradaki doktrin koltuk bilimiydi.Birinci durak, 

Merhaba İSİM, 04.04.2004

Hediye ettiğin bu kitabı yanımdan hiç ayıramıyorum.Ne zaman bir boşluk bulsam, kuytu bir yere çekilip okuyorum.Ama hep yalnızken.Belki bir cümle, belki bir anlam kaçırırım diye kimselerin yanında kapağı açmadım.Özelliklede toplu taşıma araçlarında.Yanımdaki yavaş okuduğumu düşünürde sayfaları hızlı çeviririm diye korktum.Kalabalık dikkatimi dağıtırda bir paragrafı göz gezdirerek es geçerim diye sakındım.Sarı ışıkta gözüm yaşarır da yazdığın sayfalar yeşilleşir diye cesaret edemedim.Hep yalnız olmayı bekledim.Ama beni asıl korkutan sen, senin yazdıklarındı.Bu kitabı benim için kaleme aldığını söylemiş olduğun halde, onca karakterin arasında bir tek benim ismim yoktu.Ne yaşadıklarımızdan ne de konuştuklarımdan bahsetmiştin.Romanın kahramanı o kadar romantik ve serüvenliğin içinde bir tek benimle tanışmıyordu.Hatta benim özelliklerim en yüzeysel, en soluk karakterde bile ortaya çıkmamıştı.Hiç var olmamış gibiyim.Neden bu kitabı benim için yazdığını söyledin ki, neden bu kitabı bana hediye ettin ki ? Aslında bu mektubu sana dört yıl kadar önce yazmalıydım.Ancak cesaret edemedim.Hep bir ip ucu, küçük bir ayrıntı yakalarım diye bekleyip durdum.Yalvarırım bana yardım et. Ne söylemek istiyorsun ?

                                                                                                      AD SOYAD
                                                                                                           İMZA

Üçüncü durak, ayakta bekleşirken dibimdeki koltukta oturan kız çantasını karıştırdı.Saman sayfaları okumaktan yıpranmış soluk kapaklı bir kitabı eline aldı.Arka kapakla son sayfa arasından kırış bir kağıda, sanki ilk kez okuyormuş gibi heyecanla göz gezdirdi.Bir kaç kez okuduktan sonra, sayfayı eski yerine, kitabı da çantasına tıkıştırdı.Yapış alnını sıvazladı.Kabus terleri döküyordu. İvecenlikle kapıya yanaştı.Otobüs durur durmaz kendini aşağı attı.Karaltıda kalan yüzünü buğulu camların ardından görememiştim.Dördüncü durak, açlıktan olsa gerek mideme gitmeyen kan beynime hücum etti.Pembe renkli kıvrımlı zarın içindeki bilye ve çarklar, dumanlar çıkartarak düzensiz şekilde dönüyor, zamansız ivmeleriyle motoru yakıyordu.Yanımızdan bir araba hızla geçince,
ŞOVENİST: Arabaya Bakın! Bu ferrariyle ne kız tavlanır!
BUDA: Bir zamanlar çok bilge bir öğrencim vardı.Ferrarisinin olduğunu ancak, Hindistan’a gelmeden önce sattığını söyler, hava atıp dururdu.Sonunda dayanamadık.Biz de pirinçten ferrari yaptık.
ŞOVENİST: Aaa! Çok zekice.Bakır ve çinko karışımı ha ? Keşke carbon-fiber kullansaymışsınız.Peki Pirinçten ferrari yapmanın sırrı nedir ?
BUDA: Pirinç.
ŞOVENİST: Pirinç mi ?
BUDA: Evet pirinç.Ama tencereye tuz atmayacaksınız ve lapa olmayacak.
MARTİN HEİDEGGER: Ölümden korkardım.İçimde hep bir sıkıntı, bir kaygı olurdu.Keşke endişelerimi bir kenarı bırakıp, böyle hızlı bir arabayla gezintiye çıksaydım.Nasılda hız yapıyor !
RASYONALİST: Çok benzim yakıyor da ondan.
Arka koltukta konuşmalara kulak misafiri olmuş adam eğilir,
SIGMUND FREUD : Ferrariyi çok fazla önemsiyorsunuz.Bu arabaya binmek tutkusu, derinlere gömülmüş, anneyle yatma isteğinden olabilir.
Bir anda herkes dönüp Freud’a bakar.
S.FREUD: Aaaahhaa! Sizler de tepki verdiniz.Bu bakışlar kız kardeşlerinizle yatmak istediğinizin açık bir kanıtıdır.İnkar etmeye kalkışmayın.
Orta sıralara doğru oturmuş iki adamdan biri, yanındakine dönüp,
AMPİRİST: Sana bir soru sorabilir miyim ?
SOKRATES: Sor Tanrı’nın cezası sor.Ama lütfen son sorun olsun.
AMPİRİST: Seni Sokrates yapan özsel özelliğin olan aklın, öyle değil mi ? Seni herkes aklınla tanıyor.Peki şu önümüzdeki Stoacı ? Onu herkes ilineksel özelliği, yani kocaman kepçe kulaklarıyla tanıyor.Dolayısıyla bu adamın kim olduğunun özünü ilineksel özelliği ortaya koyuyor.Biraz kafam karıştı.Sormak zorundayım çünkü deney yapamıyorum.
SOKRATES : Bu Benim fikrim değil.Git Aristoteles’e sor.
AMPİRİST: Peki o nerde ?
SOKRATES: Arka tarafta.
Otobüsün en arka koltuğuna kurulmuş, elindeki kağıtları, önündekilere gösteren,
ARİSTOTELES: İşte, üç kağıt! Birini seçin.Her birinde ayrı ayrı, Evrenin amacı var mı, tüm bunların anlamı ne, kendime karşı nasıl dürüst olabilirim, soruları yazıyor.Seçtiğiniz kağıt kaderinizi, kim olacağınızı belirleyecek.
KONFÜÇYÜS: Seçenekler hoşuma gitmedi.Hükümdara, anaya babaya, karının kocasına, gencin yaşlıya olan sorumluluklarını neden seçmiyoruz ?
KAFKA : Ben seçiyorum.Sen neden itiraz ediyorsun?
ARİSTOTELES: Bu çocuğun telosu büyük yazar olmak.
KAFKA: Bırak bu içsel ereği var zırvalıklarını.Şu yanımdakine söyle otobüsün dışına çıkmaya çalışmasın.Aşağı düşecek.
HEGEL : Bana karışmayın.Dışarı çıkmalıyım.Otobüsün üstünde olmalıyım.Eğer yaşamın gerçek resmini göreceksem dıştan bakmalıyım.
Ayakta, omuz omuza bekleyenler kendi aralarında konuşuyordu.
Tasarruf ilkecisi, ayakta beklemekten dizlerim ağrıdı, ne yalan söyleyeyim
otobüslerdeki koltuk sayısından tasarruf edilmemeliymiş, dedi.Süreç
felsefesiyle uğraşan arkadaşı da, ona destek olmak için, zamanla, hepsi zamanla gelişir, diyerek, arkadaşını umutlandırdı.Ayaktaki kalabalığın arasından bir adam camı açtı.Aşağı, otobüsün altına doğru bakınca şaşkına döndü.
SENDİKACI: Otobüsün tekerlekleri yok.Bizi melekler götürüyor.
KARL MARX: Vay be! Keşke bunu da Kapital’e yazsaydım.Petrol yerine, melekler kullanılıyor.Ekonomi politikasının başka bir iktisadi oyunu.Hep söylemişimdir, çok fazla afyon kullanmayın diye.
Duyduklarıyla heyecanlanan adam, camdan aşağı seslenir.
SENDİKACI: Hey! Melekler.Siz bu iş için kaç para kazanıyorsunuz ?
MELEK: Biz bunu para karşılığında yapmıyoruz.
SENDİKACI: Sömürü bu! Peki çalışma koşullarından memnun musunuz ? Siz hangi sendikaya bağlısınız ?
Bir cızırtı duyuldu.Otobüs radyosunun frekansı değişti.Seksi bir kadın sesi,
‘’İşte karşınızda, sonsuz evrenin en ateşli starı.’’
‘’Hey millet! Nasılsınız ?’’
Otobüsteki herkes susmuştu.Kimseden çıt çıkmadı.
‘’Ya kusura bakmayın.Demin yanınızdan selam veremeden hızla geçtim.Ana kaynar su borusu patlamış, bir de alev püskürtme makinesinin çipi yanmış.Acil değiştirmem gerekiyordu.Ama arabayı gördünüz değil mi ? Üç kuruş fazla olsun, kırmızı olsun dedim.Cayır cayır yanıyor mübarek.Çokta temiz.666 Km’de.Hem de kocasını 13 kere aldatmış bayan-doktordan aldım.’’
Otobüstekilerden gık çıkmayınca, radyodaki ses konuşmaya devam etti.
‘’Bakın ne diyeceğim.Şu otobüsün yolunu değiştirin de, bana bir uğrayın.Golf turnuvası yapalım.Olmaz mı ?’’
Kimse oynamak istemeyince,
‘’Hephaistos hafta sonu şehir dışında olacak.Ares’de bu ara piyasada yok.Golf sahasının içindeki yapay gölün yanında Afrodit güneşlenecekmiş, hem de üstsüz.Sen gelmek istemez misin ?’’
KAMA SUTRA: Ben bu ara perhizdeyim.Gelemem.
‘’Hadi! Biralar benden.Hem sıkılırsanız 13. deliğin yanındaki yasak ağaçtan birer meyve yer, belki dünyaya geri dönersiniz.Çok iyi bir teklif .Hala gelmek isteyen yok mu ?’’
NEWTON: Yasak ağacın meyvelerinin neden yere düştüğünü daha önce sizlere açıklamış mıydım ?
Herkes, hep bir ağızdan ‘’Öööff!’’ diye, isyan etti.
KANT: Bütün turnuvaları O kazanıyor. -O’nun kim olduğunu tahmin edersiniz.- Bunun için kimse golf oynamak istemiyor.Anla artık.
‘’Heey! Golf sahası benim mıntıkam.Hem O bu ara meşgul.Kıyamet kopuşuyla ilgileniyor.Yani anlayacağınız başı kalabalık.Hahahahahaa! Peki sen gelmek istemez misin?’’
ATEİST : Galibi önceden belli olduğu halde, kimin kupayı aldığını göremediğim için bu turnuvaya inancım yok.
AGNOSTİK: Vay! Bir galip var mı ? Kim peki ? Onu hiç gördünüz mü? Belki ben turnuvaya inanırım.Ama lütfen kanıtlayın bay radyodaki ses.
‘’Sana büyülü mantarlardan yapılan kek ikram edeceğim.Karşılıklı fıkır fıkır gülerken ikna olacaksın.’’
NİETZSCHE : O ölmemiş miydi ?
‘’Peki sen ne düşünüyor sun?’’
DESCARTES : Cogito ergo sum!
‘’Tamam düşünüyorsun.Ayrıca da varsın ama, icraat yok.Golf oynamak sana iyi gelir.Daha az düşünürsün.’’
Otobüs aniden sallandı.Yolcular alt üst olmuştu.Herkes, otobüsün devrilmeyişine dem vurarak, bu bir mucize, diye bağırdı.Aralarındaki en sakin,
DAVİD HUME: Eğer bu bir mucizeyse, bu olayla ilgili yapılabilecek tüm açıklamalar, mucizeden daha ihtimal dışıdır.
S.FREUD: Bu adamın, annesine benzeyen eski kız arkadaşıyla bastırılmış arzuları olmalı.
‘’Peki! Yol bitmek üzere.Eğer son anda karar verirseniz, yani içinize bir şeyler düşer, kafanız karışırsa, beni arayın.Bekliyor olacağım.’’
Otobüs durdu.Şoför yolculara seslendi.
ÇOCUK: Yolculuk sona erdi.Herkes aşağı insin.
SENDİKACI: Sen bir çocuksun.Ahaa! Burada çocuk işçi çalıştırılıyor.Buraya gel velet! Çabuk söyle.Sende mi sendikaya üye değilsin ?
Bütün yolcular aşağı indi.Altın kaldırımların pofuduk beyaz bulutlarla son bulduğu, gene altın parmaklıklı devasa demir kapının önüne tek sıra halinde dizilirler.Göklerden, yani yukarıdan ilahi bir ses yükseldi.
‘’Aranızdan bir kişi seçin.Bir tek onu cennetime koyacağım.’’
Sonsuz zamanın içinde, kendi aralarında kümeleşmiş, fısıldayarak ne kadar süre düşündükleri ölçülememiştir ama, sonunda kararlarını veridiler.Sözcü olarak da, otobüsü kullanan şoförü seçtiler.
Çocuk, göğe doğru alnını kaldırdı.
ÇOCUK : Ey ulu Tanrım! Hepsi cennete gitmek istiyor.Çünkü onlara sözün varmış.
‘’Ne sözü?’’
ÇOCUK : Aklı yerinde olmayanların cennete gidileceği vaat edilmiş.Hepsi doğuştan deli olduklarını iddia ediyor.
Son yaptığım espriyi es geçmeden, özellikle üstüne basa bas bu espriyi vurgulayarak, az önceki otobüs felsefelerini bir kameraya alsaydım diye düşündüm.Sonra oturup kısa film niyetine izleseydim, ne hissederdim ? Cevabım besbelliydi.Ne kadar basiretsiz bir senarist, ne kadar korkak bir yönetmen.Ciddi konuşmalarını öyle bir espriyle bağlıyor ki; kendi filminden korkuyor.Kendi filmine inanmıyor.Seyirci koltuğuna oturmuş, bakın ben de sizin gibi düşünüp, sizin gibi eleştiri yapıyorum.Bu yaptığım espri de duruma gönderme, diyor.Hepimiz çok zekiyiz! Kaçıcı duraktayız ? Galiba durağı kaçırmıştım.Hemen düğmeye bastım.Sanki ben düğmeye basmamışım, inecek kimse yokmuş gibi direksiyon başındaki mavi gömlekli hızlandıkça hızlandı. Hey dur, diye içimden bağırmak geldi ama sesim çıkmadı.Koltuklarla ilgili felsefe düşüneceğime, keşke daha cesaretli olmasaydım diye iç geçirdim.Yaşlı bir teyze, hani şu kimse ona yer vermediğinde, oturan gencin gözlerinin içine dik dik bakanlardan; galiba inmek için sabırsız olduğumu anlamıştı.Ama, başkasının yanlış durakta inmesini önemseyerek, cam kenarı rahat yolculuğunu bozmak işine gelmedi.Suskun kaldı.Umursamadan, sanki dışarıda kimsenin görmediği bir panayır varmışta, oraya bakıyormuşçasına burnunu cama dayadı.Teşekkürler tanımadığım teyze! Bir gün benden yer istemek için sakın gözlerimin için bakma! Çünkü uyuyor numarası yapacağıma emin olabilirsin! Sıklım tıkış dar koridordan kapıya ilerledim.Sonunda otobüs durdu.İniş ritüeli ya da basamak seremonisi olmadan, sıradan şekilde kendimi durağa attım.Tek isteğim eve gidip uzanmaktı.

Yayın Evlerimiz Korkuyor mu ?

Anlamak mümkün değil ! Üç yıl, tam üç yıldır kurguluyorum. Bir roman yazdım. Yayın evlerine götürdüm.Okudular.
Ve ( sanki aralarında kitabın dedikodusunu yamışlar da, bir ağız olmuşlarcasına ) aynı cevabı verdiler.
”Beğendık.Farklı olmuş.Ama nasıl desek ? Bizim tarzımız değil.”

Şimdi merak ettiğim nokta, yayın evlerimiz korkuyor mu ? Yeni yazarlara şans vermekten çekiniyor mu ? Yoksa ödül almayı, öne çıkmayı umursamayıp, tanınmış ünlü yazarların hiç bir zeka parıltısı vermeyen kitaplarını raflara koyarak kendi kemik okuyucusunu mu korumaya çalışıyor ? Evet. Elbet yeni yazarların yeni kitapları basılıyor ancak; hep aynı, aynının aynı, ve aynısı...diye uzayıp giden klasik anlatım tarzıyla yeni kitaplar okuyucusuyla buluşuyor. Etkileyici bir giriş, seri olaylar ve okuyucuyu meraklandıran mekan ve karakter özellikleri. Peki neden ? Neden bir roman ilk yüz sayfasıyla bu akışı bozduğunda yayın evlerinin kimyası bunu kabullenemiyor ? Romanınızın kahramanı sıradan bir metropol insanı olduğu halde nasıl olurda bir anda o karakterin tavşan deliğine düşemesi bekleniyor. Eğer gerçekçi kitaplar istiyorsak zaman ilizyonuna katlanmak gerekmiyor mu ? Katlanmaktan kasıt okuru ölesiye boğmak, alnını diktiği sayfalardan kaldırmaya zorlamak ya da göz bebekleri satırlarda kayarken zihninin başka alemlerin tam ortasına ( sıkılmışlık içinde ) koşup gitmesine neden olmak olarak algılamayın. Elbette burada 300 sayfalık bir kurguyu sizlere anlatmam mümkün değil. Mümkün değil çünkü, asıl uğraştığım nokta anlatım tarzı. Bakış açıları. Kullanılan dil ve dahası. 

Peki risk ne ? Ya da kafa patlatmış, zaman harcamış, hatta iyi maaş aldığı işinden istifa ederek tutkusunu gerçekleştirmek uğruna bu yola gönül vermiş birinden para istemek, basarız ama maliyetleri siz karşılayın, deme hakkını kendilerinde bulma ukalalığının anlamı ne ? Hiddetli oluşumu affedin. Kızgınım. Bir masanın başında günde on saat harcayarak boşluktan kelime seçmek, bunları kurgulamak, hiç mi hiç kolay değil. Elinizde sadece bir kağıt ve bir kalem gibi basit materyaller varken küçük bir Tanrı rolüne soyunarak; karakterler doğurmak, onları aşık etmek, seviştirmek, bir kalp krizi ya da trafik kazasıyla onları öldürmek, ve sadece bunları kimsenin bilmediği bir dünyada, kendi zihninizde yapmak tam bir şizofren işi. Sessiz, gözden uzak ve yanlız olmalısınız. Aileyi, yari, ertesi gün sizi bekleyen işleri ya da aklınız dağılmasın diye telefonunuz devamlı süretle kapalı oluşu sebebiyle en yakın dostlarınızın size ulaşamadıklarından ötürü kızıp küsmelerini bir kenara bırakmış, uzun soluklu bir hayale soyunmuşsunuz. Öyle bir heyecan ki; tarifi yok. Son, dediğinizde gözlerinizin önünde pofuduk beyaz bulutlar ve ardı sıra sonuna kadar aralanmış altın demir kapılar görüyorsunuz.Cenneti ala dedikleri cinsten bir duysu seli. En doruktaki hazzın hiçlikle arasına set koyduğu kırmızı mana. Ama yazar apoleti takmak, göğsünün üzerinden aşağı çapraz inen yazar kordonunu boynuna dolamak değil. Sadece emeklemenin başlangıcı. Ne kadar hayalperest olursak olalım, yazar kimliğinin kazanılacak en zor ünvanlardan biri olduğu gerçeğini unutma çocukluğuna ve lüksüne sahip olmadığımızı bilerek bu işe kalkışıyoruz.Hani usta şöyle der; Ben deniz kelimesini denizden daha çok seviyorum. Saygılar ! Ama ben yazmak kelimesini yazmaktan daha anlamsız ve daha basit buluyorum. Bazen kelimenin anlamı nevi şahsına münhasır kendi benliğinden daha çekici, romantik ve de sıcak olsa da ''yazmak'' buna benzemiyor.İşin özü, işin adından sahici.

Yazmayı seviyorum ve azdıklarımı okutmak istiyorum. Ama son zamanlarda Kitap çıkartmak isteyen bir çok kimseler yayın evlerinin önüne koyduğu maddi problemlerle uğraşmak zorunda kalıyor. Bir çok arkadaşım çok iyi yerlere gelebileceği halde, maddi sebeplerden ötürü yazmaya küsüyor. Şuyu Vukuundan beter olmaya başladı. Yayın evleri elbetteki bir ticarethane ama, bu denli azıtmaları, bir dolandırıcı edasıyla etrafa caka satmaları, sattıkları cakanın yanında eşantiyon manada ünlü yazarların yeni kitaplarını ve yabancı çevirileri vermeleri beni üzüyor. Umarım bir gün biraz insiyatif alıp, yeni yazarlara daha fazla el uzatırlar. İzniniz olursa, '' Dört Mevsim Ve Ölüm '' adlı ( bastırmaya uğraştığım ) kitabımın hayalimdeki arka kapak yazısıyla bitirmek isterim. '' Zaman, mekan, hafıza ve 4 rakamının etrafa fışkırarak duvarları pembeye boyadığı çarpıcı bir yaşam. 27 Ekim’de başlayan roman, korkak, yalnız ve takıntılı Taner’in ölmeden önceki bir yılını anlatıyor. Tesadüflere, karmaşık ilişkilere ve kötü alışkanlıklara göndermelerin yapıldığı, ekonomiyle arayış kelimelerinin kör düğüm olduğu, ne okura ne de eleştirmenine söz hakkı tanıyan benzersiz bir absürdizm tecrübesi. Sihirli, çocuksu, geveze ve akılda kalıcı. Okuduktan sonra otobüse binecek, dilencilere para verip bir sokak kedisini sahipleneceksiniz. Ama iş yerinize giderek istifa etmeyin.''

HİKAYE BİR

Arkadaşlar eğer bu yazıyı tıklayıp okumaya başladıysanız ; lütfen hemen çıkmayın ve okumaya devam edin 🙂 Şöyleki bir seri başlatmayı düşünüyorum.Bir, iki syfalık,(nasıl bir iki sayfalık? kime ve neye göre bir,iki sayfa ? zaten beyaz düz bir zemin üzerine yazmıyor muyuz?) biri birinin devamı olan hikayeler yazmak istiyorum.Bu hikayeler edebi hiç bir kaygı taşımayan, günlük medyada yer alan aloylarla,tarihi yer ,zaman ,karakterle …ilgili olabilir.Gülmek isteyen ve yazı takip etmeyi seven arkadaşlara yani ilgililere duyurulur!!!!
takip eden arkadaşlar olursa şimdiden teşekkur ederim.Hikaye bir,hikaye 2 diye ;başlıklar altında devam edecek….
Evet…hikayenin nasıl olacağına değinirsek.Tabiki esas oğlan ve esas kız olmadan olmaz.Esas erkeğin adı Solaka esas kızn adı ise Lolipop.Lolipop uzak diyarlardaki ülkenin, kötü kralının kızı.KPSS’yi kazanıp yollara düşmeye hazırlanan gençten bir dilber.Biraz patavatsız,boşboğaz ve pisboğaz ama gene de bizim solaka ile tanışıp maceralar yaşayacaklar.
Solaka ise yakın diyarların prensi,kendisi aşk aramak için yollara düşecek ve diyar diyar gezecek,kalbinin prensesini bulup onunla evlenecek diye hayal eden macera yaşamak için yanıp tutuşan birisi olarak kendisini düşünmekten alamasa da ne olduğu belirsiz yamalı bohçasıyla dolaşan bir aşk çocuğu

  AŞK GELİYORUM DEMEZ

Solaka ülkesinden ayrılmış ,yollara düşmüş geziyordur.Cebinde fazla bir parası yoktur genede karşısına çıkan ilk semt pazarına dalar.Pazarın girişinde ahşap tezgahın üzerindeki kırmızı elmaları görür.Koşar adım elmaların yanına varır elini cebine daldırır.Solaka!nın cebinden 12 cent çıkar.Ama pazarcı öfkelenmiştir.Tam anlamıyla milliyetçi olan pazarcı Solaka’ya ; buradaki elmaları alması için ya TL yada avantage karta sahip olması gerektiğini hatırlatır.Açlıktan midesi kazınan Solaka umudunu kırmamış ve sağdan yürüyüp belki cüzdan bulurum , döviz bürosu görürsem paramı change ederim yada yere düşen meyve sebzelerden aşırırım düşüncesiyle yürümüş…yürümüş…yürümüştür.Ama sonuç sıfır.Yürürken iyice acıkmış ve sol omuzu üstündeki terazi ağır basmıştır.Aklına gelen tek kelime çalmak olmuş(çocuklar bunu evde denemeyin).Planını yapmış.İleride ,soldaki tezgahta, bıyıklı,oturduğu yerden göbeğini Kaşıyan ve salatalık yiyen pazarcıdan bir iki şeftali çalacaktır.
Solaka yavaşça tezgaha yaklaşmış pazarcı ile göz göze gelmiştir.Pazarcı sol gözünü seyirterek sağ eliyle bıyıklarını burkup ayağa kalkarken ;Solaka korkudan altına kaçıracak gibi olmuş.Ama genede yılmamış ve azim etmiş.Bu hayatın acı tecrübelerinden faydalanmamış, ağzı süt kokan bir bebe de olsa da narmut piş ağzıma düş olan Türkiye rüyasına inanmıyormuş.Pazarcıya iyice yaklaşmış.Solaka elini kaldırarak
SOLAKA-Aaa! Oradaki J. Lopez mi?
pazarcı hemen atlamış arkasını dönmüş.Bunu fırsat bilen Solaka bir şeftali çalıp ,arkasına bakmadan koşmaya başlamış.Ama koşamıyormuş kalabalık buna engel oluyormuş.Çünkü orada kurulan pazar çok ucuzmuş ve insanlar ekonomik krizden dolayı oradaki pazara ,oradan çıkıncada ellerinde pazar poşetleriyle pazarın sonunda açılan yeni elektronik mağzasına hucum ediyorlarmış.(Efsaneye göre burada son kalan plazma tv yi evine götürmek isteyen iki kişiden biri diğerine domates fırlatmış diğeri ise , ona domates atan kişiye ineğini saldırtmıştır.Adamda inekle mücadele edip ineği yendikten sonra plazmayı kapmıştır.İşte avrupadaki domates festivali ve boğa güreşlerinin çıkışı böyledir.Hatta inekle mücadele eden kişinin adının Mahmut Taner olduğu , onun zamanla matador’a dönüştüğü söylenir.)
Pazarda kalabalığın arasında kendisini kaybettiren Solaka bir an arkasına bakar ve o an başına gelir.Aşk..Solaka arkasına bakarken Lolipop ile çarpışır.İkiside yere düşer.Solaka ayağa kalkarken gözlerini Lolipop’tan alamaz.Büyülenmiştir.Lolipop ise bütün kibirini üzerine takınarak
LOLİPOP-Nereye gittiğine baksana be salak
diye haykırmıştır.Solaka Lolipop’un gözlerinin içine bakmaya devam ederken
SOLAKA-beaux yeux…tres beau…je tiensa vous marier…pour garder sa main sous la pluie auec vous je veux marcher…
Lolipop şaşırmıştır.Duyduğu güzel sözlerin anlamını bilmesede içinden kızmak gelmiyordur.O da en iyi olduğu şeyi yapmak ister.
LOLİPOP-Elindekiler çok güzel ,onları bana verirsen seni affederim.
Solaka açlığını unutmuşştur ve elindekini yıldırım aşkına tutulduğu kıza verir.Lolipop hemen şeftaliyi yemeğe başlar.Hapur hupur…Şapur şupur…bu seslerin arasında
LOLİPOP-Hımmm!hemen tanırım bu ünited of Bursa şeftalisi.Annem bana Ceyizlik havlu almaya gittiğinde bunlardan getirmişti.
SOLAKA-Demek evleniyorsun
LOLİPOP-Hayır evden daha doğrusu saraydan kaçtım seni şapşal.
SOLAKA-Suçun neydi?
LOLİPOP-Ne suçu?
SOLAKA-Kaçtığına göre bir suçun var? Suçlular yada kendisini suçlu hissedenler kaçar.
LOLİPOP-Fransızca konuşup,felsefe yaparak beni etkilemeye çalışmayacaksın değil mi?Çünkü bunlar işe yaramaz
SOLAKA-Senin için biraz daha şeftali çalabilirim ama
Lolipop bir an duraksar.Solaka Lolipop’un ondan etkilendiğini düşünmeye başlar çünkü Lolipop, gözlerinin içene bakarak masum bir şekilde gülümsemeye başlar.Solaka aşkı ilan beklerken
LOLİPOP-Demek aramızda bir şuçlu var ve kaçıyor?
SOLAKA-Suçum seni sevmekse beni assınlar
lolipop’un birden yüzü asılır
LOLİPOP-İyyy! Ne kadar arabesksin.Bu sözleri söylediğine inanamıyorum.Git kendini köprüden at diyeceğim ama daha köprü yapılmadı.AHA AHAH EUHEVE EUHEVVE HAHA..
SOLAKA-Ne diyorsun olmaz mı bu iş?
LOLİPOP-Olmaz be hacı !!! Ben ciğercinin kedisi sen sokak kedisi.
Solaka israr etmek istemedi bu işi zaman bırakıp arkadaş ,kanka ayağına yatıp zamanla hallederim diye düşündü.Ve lolipop ile Solaka kolkola girip yürümeye başladır.Onlar remedi muradına biz çıkmadık kerevetine ama gökten üç balık düştü.Kefal,uskumru,zargana
Çünkü pazardaki balıkçılar kavga etmeye başlamışlar idi ve bu savaş balıklar bitene kadar bitmeyecekti.
saygılarımla arz ederim

farkındalık

Akla gelen ilk sorudur.Neden bu sitedeyiz? Kendimizce cevaplarımız vardır bize mantıklı gelen ama bir başkası için komik hatta günümüz tabirinde ,ezikçe.İşte öykünün kurgusu burada oluşmaya başlar.Karakterlere ruh verilir. Bu site minik hikayelerimize böyle girer.

Arka arkaya sıralıyalım.Zamanım çok, sevgilim yok, sevgilim var ama ona söyleyecek karizma sözlerim yok,bilgim var ama paylaşacak arkadaşım yok, arkadaşım var ama aradağım kapasiteleri yok,kapasitem var ama hava atacak yerim yok...
İşte küçük hikayeleri yazmaya başladığımda böyle düşünüyordum.Ayrıntılar...Beni yanıltan en büyük nokta bu olmuştu.Oysaki durup ciğerlerimi oksijen ile doldursam beynimde glikozlar biraz yansa anlayacağım.Bu sitedeyim çünkü bilgisayarım var.İnternetim var.Yada net cafeye verecek bir kaç kuruşum var.En basiti bu.İşte böyle başlıyor bu sitednin hayatımıza girişi.Gerisi sırayla geliyor.Ruh halinize ,ilgi alanlarınıza, hayal dünyanıza,bilinç altınıza,dış dünyanıza...kısacası size bağlı olarak.

Siz niye bu sitedesiniz?