Levitation/ Sihir/işlev

Levitation’ı hatırlayınca yeniden gözden geçireyim dedim ve önüme bu video çıktı. Eminim seveceksiniz 🙂 En ilgimi çeken ikili disk boşluğa konulduğunda aynen kuşlar gibi hızla birbirleriyle çarpışmadan yol alıyorlar!

Manyetik alanlar bize sihir gibi görünüyor doğrusu

http://www.youtube.com/watch?v=GHK4b_HPrvU&feature=share

**

“alın verin, ekonomiye can verin” yerine “öğren, üret; kendi kendine yet”

Kendine yetmek, bizatihi kişiye ait en can alıcı kabiliyet olmalı tabi kişilerden de uluslara, oradan da tüm dünyaya sirayet eder. Kendine yetmek; öz Türkçe anlamıyla “kendine varmak”, kendine ulaşmak” anlamını da taşır.

**

En rahat, en kolay ve en güzel yaptığın şey senin işlevindir. İş değil doğal aşktır o 🙂
İşlevini zaman yitirmeden belirle, konuları ve senin niyetin her zaman değişebilir. Sıkılmaya fırsat bulamazsın. İşleyen demir de ışıldar. Yanakların al al, gözlerin ışık ışık olur. Bir kilometreden farkederim seni ve derim ki : işte işlevini severek yapan biri!

**

“Geyikleri kesmeye değil yanımıza katmaya çalışıyoruz” diyor Ersin frekansımız.

**

Alemin tek kuralı var: Özgür irade
Saygılı olmak gerek.
Sevgisi olana saygı ne gerek?
Ben de öyle sanırdım velakin değilmiş!
Saygı; sevginin genişlemesi, içe–dışa sirayet etmesiyimiş. Kendiliğin gelişmesi, başka kendilerine gelişme imkanı tanınmasıymış.
Yeterinceyi, mükemmel zamanlamayı, kendiliğindenliği görüp bilmekmiş.
Görüp de söylememeyi başarmakmış.
Zorla güzellik olmazmış.
Sormadan cevaplanmaz, istenmeden verilmeye çalışılmazmış.
Binbir hali tanımakmış saygı.

Sonsuzluğa Atlayış

Bir süre kanepeye uzanıp saçma bir film seyrediyorum. Nedense içimi kesif bir hüzün kapladı. Zaten günlerdir bir duygudan diğerine koşup duruyorum. Bir an her şey son derece açık görünüyor, sonraki an tüm inancım çöküyor…

Annem geldiğinde işte bu ruh haliyle pek verimli bir akşam geçiremedim. Kısa bir sohbet eşliğinde yenen sade bir yemekten sonra, uzun uzun düşündüm, biraz da ağladım ve kolayca uyudum. Erken uyuduğum için olacak daha alacakaranlıkta uyandım, şaşırtıcı bir rüya görmüştüm ve yorgun kalktım. Mutfağa yollandım abur cubur bir şeyler atıştırdım sonra bir sigara yakıp çıplak ayakla balkona çıktım. Erken sabah ayazı pijamalarımdan kolayca içime sızdı adeta ruhumu üşüttü.

Balkondan aşağılar çook uzak görünüyordu. Tan yeri ağarmaya başlamıştı, sokaklar boştu henüz. Arabalar yeğenimin oyuncakları gibi ve ben simcity oyunundaki sahneleri anımsadım yeniden. Kendimi bir aptal gibi… hayır hayır değersiz bir oyuncak gibi hissettim. Vücudum donuyordu ama gözlerimden sessizce boşanan yaşlar sımsıcaktı, taa ki yanağımı katedip çenemden boynuma kayana değin sıcak kalıyorlardı sonra birden donuyorlardı gırtlağımın üstüne geldiklerinde. İki elimi demir parmaklıklara dayamıştım, sigara biteli çok olmuştu, aklıma rüya takıldı…

“Sıcak yatağımda uyurken birden uyanıyorum, gece hala bitmemiş ve ben başka bir etkenle uyanmışım. Uykumu tamamiyle almış olduğumu farkediyorum. Yataktan kalkıyorum, karnım acıkmış… Önce birşeyler atıştırıyorum sonra bir sigara yakıp balkona çıkıyorum, burası çok yüksek ve beni hep biraz tedirgin etmiştir. Bir kuleden, tutsak olduğum bir kuleden umutla aşağılara bakar gibiyim. Sigaramın bitmesini bekliyorum, ayaklarım donuyor…”

“Ben bu denemeyi yapmaya karar veriyorum!  Parmaklık zaten çok alçak, göbeğimin hizasında…Demirin soğuğuna iyice abanıyorum, vücudumun üst kısmını öne doğru yavaş yavaş eğiyorum, ayaklarım artık dengeyi sağlayamıyor ve birden dengem yitiyor, tutsaklığım sona eriyor. Düşmek hiç te kötü değil, uçmak gibi, mesafe çok uzun… Soğuğu hiç hissetmiyorum artık.”

Sırıtkan Kırmızı AY’dan alıntı

not: Okumayanlar için, balkon onbirinci kattaydı! Ve Yıl 1999, depremden hemen sonra

Zıplamak

Öyle yattığım yerde dalgınca bakınırken, neden bu kadar uçmaya taktığım/taktığımız geldi aklıma. Sadece ben değil tabi bütün mistik, bilimkurgu, fantezi ve bizatihi bilim uçmaya takmıştır aklını. Bunun kökünde ne var bilemiyorum. Çocukluğumda neden uçamadığımız hakkında samimi bir hayret duyardım; ya uçabilen bişeyden geliyor genlerimiz, yani bu bilgi otomatikman var, ya da yerçekiminin yoka yakın olduğu bir gezegenden geliyor tozumuz!

Matrix’de bile Neo’ya yapılan ilk deneyim yüksek bir binadan atlamaktı! Bi çok insan farklı yer ve zamanlarda yükseklerden atlamıştır. Bunlara intihar deyip geçtik; fakat hepsi bu muydu acaba?

Biz atlayışın başarısız olanlarını biliyoruz hep, çünkü ölü bir beden oluyor orta yerde. Ya başarılı atlayışlar??

Başarılı bir atlayış yapan biri ne yapar acaba? Örneğin bu benim başıma gelse ne yaparım diye düşünüyorum. Gizleneceğimi sanmam, başkaları da yapabilsin diye, atlayışımı formülüze edip, diğerlerinin kullanımına sunmak isterim. Eğer formulü yoksa, örnek olmak için ha bire atlar dururum! :))))


Herneyse, aslında benim aklıma gelen atlamaktan çok zıplamaktı!

Uçmayı denemek için atlamak pek riskli ve anlamsız göründü gözüme. Fizik kuralı gereği, zıplayabildiğin yerden tehlikesizce yere düşebilirsin. Bu durumda bina yüksekliğinde zıplayabiliyor muyum ki, ordan düşebileyim dedim kendime!

Kesin olan şu ki yerçekiminden hep rahatsız oldum. Küçüklüğümden beri, şu güzel dünyada rahatsız olduğum tek şeydi. Evet arza saçılmamızı önlüyor bu yerçekimi ama bu kadar yoğun olması gerekli mi yani? Örneğin aydaki gibi daha az olabilirdi, değil mi?

Acaba büyük değişimlerin olacağı şu bikaç yıl içinde yerçekiminin azalması gündemde olabilir mi? Biz de pireler gibi boyumuzun 100 katı olmasa da acaba en azından 10 katı zıplayabilir miyiz? Eğer bunu yapabilirsek trafik sorununu da aşarız büyük ölçüde :)))

Gerçi kediler yüksekten atlayabiliyorlar, o kadar zıplayamadıkları halde! Bence onların yaptığı uçmaktan çok usturuplu düşmeyi bilmek.

Pirelerin zıplamasını sağlayan şu rezilin maddesi insan bünyesinde neye karşılık geliyordur?!

Kimyacı/simyacı bi arkadaşımız bize bu konuda fikir verebilir mi?

Günlük-20/3/2007 ·