Hz Muhammed ve Atatürk

Birçok yönden karşıt gösterilen bu 2 lider, aslında birbirinin benzeridir. Nicelikler önemli değil, nitelikler önemlidir.

Benzerlikleri şudur: İkisi de İlahi Düzen’i sezmiş ender insanlardır. Atom Modeli’ni de kendilerine prensip etmişlerdir. Kafalarında bir model kurmuşlardır. Model güzel ve çalışır bir hal alınca, kendilerini bu modelin merkezi olarak düşünmüşlerdir. Merkez olmak kolay değildir. Bunu bilmişler ama çekinmemişlerdir. Sorumluluğu göze almışlardır. Bir yerde göreve talip olmuşlardır. Kurulan zihinsel model güzelse, Birliğe, olumlu bir Birliğe doğru ise, Yukarısı yardımını esirgemez. Kim olursa olsun esirgemez. Ve o zaman “Yardım” gelir. Moral olarak gelir, ilham olarak gelir, güç olarak gelir, zeka olarak gelir, kısmet olarak gelir, şans olarak gelir, vahiy olarak gelir. Kapılar teker teker açılır. Onlara da bu “Yardım” gelmiştir. Ve onlar artık “Görevli” olmuşlardır.

“Görevliler”, genelde “Görev”leri bitene kadar korunurlar. Şarapnel gelir, kalbin üstündeki saate çarpar, örümcek gelir, saklanılan mağaranın ağzına ağını örer ve de onlar “Görev”lerini yaparlar. Konsantrasyonlarını kaybetmedikleri sürece yaparlar.

Hz. Muhammed, toplumunun doğru yolda birliğini düşünmüş ve kendisine “Gerçek Din” Bilgisi ve de gerekli güç ve imkanlar verilmiştir. Hak etmiştir.

Atatürk, Türk Toplumunu toparlıyacak bir birliği düşünmüş ve O’na da gerekli güç, imkan ve ilham verilmiştir. O da hak etmiştir.

Doğru Merkez olmuşlardır. Kudretlidirler, azimlidirler. Atomik Model’lerini oluşturmak için hiçbir fedakarlıktan kaçınmamışlardır. Önemli olan toplumun Atomik yapısıdır. Atom’larını her türlü tehlikeden geçerek kurabilmişlerdir. Gayeleri “Barış”dır. Atom bir “Barış” sembolüdür. Kararlıdır. Birlik içinde, tek bir birimdir. Etrafına saldırmaz. Başka Atomlar’ı çekebilirse Molekül olur. Büyür büyür bir “Atom Sistemi” olur. Hep bir birlik peşindedir. Harp etmez. İkna eder. Çeker ve toplar.

“Cihad” işte budur. Birliği büyütmek için çekmek ve toplamak. Harp ederek, esir alarak Birlik sağlanmaz. Gönül birliği ile, sevgi ile, kucaklaşmakla, Birlik Aşkı ile Birlik olur. “Müslümanlık” böyle yayılmış, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı böyle kazanılmıştır. Savaş yapılmıştır. Bu bir savunma, Birliği kurma savaşıdır. “Barış”a erişme savaşıdır. Kaçınılmazdır. Ancak o zaman yapılır. Birlik için zorunlu kalınmadıkça savaş yapılmaz. İkisi de böyle savaşmışlardır. Savaştıkları, Birliğe katılmalarını istedikleri değildir. Birliği bozmaya çalışanlardır. “Cihad” budur. Akılla yapılır, “Birlik Aşkı” için yapılır.

İkisi de “Cihad”larında başarılı olmuşlardır. Birlik’lerini, birleştirici faktörleri doğru saptıyarak kurmuşlardır. Birlik’lerini bir seviyeye de taşımışlardır. Tam birer lider, tam birer “Doğru Merkez” örnekleridir.

Çocukları, torunları ne yapmıştır? Onların başlattıklarını ileriye götüreceklerine, geriye, daha da geriye çekmek için uğraştıkça uğraşmışlardır. Ne Merkez kalmış, ne Atom kalmıştır. Birlik ilkelerini kaybetmiş, dağılmıştır. İnsanlık hep iyi başlamış ve iyi başladığını, çoğunlukla çarpıtmıştır. Kaderi ise bu değildir. Özel İnsanlar azınlıkta kalmışlardır. Onların iyi başladıklarını, diğer bazı İnsanlar hep bozmaya çalışmışlardır. Çünkü onların amacı Birlik, İlke, Düzen değil, ayrılık, ilkesizlik ve düzensizliktir. Çünkü çıkarları ordadır. Ters gidişe işte bu “Şeytanlar” sebep olmuştur. Maskeleri düşecektir. Kabul edilir ki, bu konuda çoğunluk nötrdür. Vaziyet alamamışlardır. Onların da kabahatleri budur.

Biliniz ki, “Birlik” konusunda, Hz. Muhammed ve Atatürk yalnızca 2 büyük örnektir ama, yegane örnek değildir.

Kafasında güzel bir senfoni birliği oluşturan bir müzisyen, güzel bir matematik modeli oluşturan bir matematikçi ve benzerleri, hepsi birer “Doğru Merkez”dir. Hepsine de “Yardım” gelmiştir. Bireysel örnekler çoktur ama, toplumsal örnekler azdır.

“Kahramanlar “ ortaya çıkarlar, tek başlarına bile olsalar çıkarlar, ve “Yardım” mutlaka gelir. Ne kadar gerekiyorsa, o kadar gelir. Ama gelir.

Kural bunu gerektirir. Ruhsallık da budur.

“İlahi Düzen’e Uygun Birlik” daha hala Dünya’da kurulamamıştır. Tüm “Yardımlar”a rağmen kurulamamıştır.

İnsan’ın sorunu başka, İnsanlığın sorunu başkadır. Ama genelde, her ikisi de “Doğru”yu bulamamışlardır.

Ve işte bunun içindir ki, “Doğru” hep anlatılmış ve hep anlatılmıştır.

Ve de işte, gine anlatılmaktadır.

Alıntı

Tüm İnsanlık Tarihinin Özeti

Tüm insanlık tarihini 60 yaşında bir insan olarak düşünelim;ve bu 60 yaşındaki insan ( yani insanlık tarihi bugüne kadar nelerden ne kadar hızla geçmiş ve neler yapmış buna birlikte bir göz atalım.

  • Bu insanımızda ilk zeka belirtisi 7 yaşında iken ortaya çıkmıştır.
  • 7 yaşına kadar insanımız tam bir hayvan olarak yaşamıştır. 7 yaşında taş yontmayı öğrenmiş ve 25 yaşına kadar da sadece bunu yapmıştır. Yaptığı aletleri avlanmakta kullanmıştır.
  • 25 yaşında “ATEŞİ” keşfetmiştir. Müthiş bir buluş.
    54 yaşına kadar bunlarla yetinmiştir.
    *55 yaşında ölülerini gömmeye başlamıştır. Bu çok önemli bir belirtidir. Çünkü; “ insanın, insanlığını keşfetmesidir.”
    Kendini diğer canlılardan ayırıyor ve ölülerine sahip çıkıyor.
  • 55-58 yaşları arasında toprağı işlemeye, hayvanları ehlileştirmeye başlıyor ve tekerleği keşfedip komün halinde barınaklarda yaşamaya başlıyor.
  • 59 yaşında madenleri keşfedip yararlanmaya başlıyor.
  • 60’a varmak için yaşadığı son 12 aylık dönemin 8.nci ayında alfabeyi buluyor.
  • 10.ncu ayında İlyada’yı yazıyor.
  • 10.ncu ayın 25.nci gününde tek Tanrılı dinleri keşfediyor, yani; Musevi, Hıristiyan, Müslüman vs. oluyor.
    Geriye bir ayı kalıyor. Artık her şey bugün gördüğümüz her şey bu bir aya sığıyor.
    Bakın bu bir ayda neler oluyor?
    Son ayın son 5 gününe bakıyoruz.

  • ikinci gün matbaayı buluyor.

  • Dördüncü günün akşamı buharlı makinaları buluyor.
  • Beşinci günün sabahı, buharlı makinaları sanayi’ye uyguluyor. ve SANAYİ DEVRİMİNİ yapıyor.
    Yine aynı gün işler hızlanıyor. Dinamoyu, motoru yapıyor.
  • 60 yaşın son üç saatinde, telgraf, telefon, radyo ve televizyonu icat ediyor.
  • 60 yaşın son 30 dakikasında uzayda dolaşmaya başlıyor, bilişim teknolojisini geliştiriyor.

Sakın ölecek diye beklemeyin. Son saniyede insan kopyalamayı keşfedip, kök hücre üretmeye başlıyor. Yani neredeyse ölümsüzlüğü keşfediyor.
Görüldüğü gibi değişim ve dönüşüm insanlık tarihinin son günlerinde inanılmaz bir ivmeye ulaşmıştır.
İnsanlık tarihi 60 yıllık ömrünün son iki yılında ;
TARIM DEVRİMİ’ni Son gününde; SANAYİ DEVRİMİNİ gerçekleştirmiştir

Alıntı

Siz hiç ”kendiniz” olabildiniz mi?

Siz hiç ‘kendiniz’ olabildiniz mi?
İnsanlık tarihiyle başlayan derin bir soru. önemli bir problem;

Siz, biz hepimiz “ne kadar kendimiz olabiliyoruz?”

Ya da insan “kendi” olabilir mi?

Siz hiç “kendiniz” olabildiniz mi?

Biz kimin hayatını yaşıyoruz?

Duygularımız, düşüncelerimiz, davranışlarımız, ideallerimiz ne kadar bizim?

Nereden, nasıl aldık onları?

Hiç soru sorduk mu alırken, üzerimizde taşırken, onlarla yaşarken?

“İnsanın kendisi olması” ne demek?

Olmanın bu boyutu üzerine yeterince kafa yorduk mu, şakaklarımız ağrıdan çatlayacak duruma geldi mi? “Acaba kendimiz olamadık mı” endişesiyle sık sık kalbimiz daraldı mı?

Kendimiz olmak…

Olamadığımız bir şey mi, olunmaz mı artık.

Hayatta iki sınıf insan var;

Bir; kendi olanlar.

İki, asla kendisi olamayanlar.

Kendisi olamayan insan iç ve dış faktörlerin etkisi altındadır ancak bu süreçte iç faktör daha belirleyicidir.

İç istilaya uğramış kendisi olamayan insan “başkası” da olamaz, olsa olsa içi boş bir “kalıp” olur. Böylelerinin varlığı-yokluğu kimseyi etkilemez.

İnsan başkasına benzer, esinlenir, taklit eder ama o kadardır. Ne kendisidir ne de başkasıdır.

Kendi hayatına sahip çıkıp o hayatın müellifi olamayanlar, başkalarının hayatına nasıl renk katarlar ki?

Kendi olamayan insanlar sürekli “sorun” olurlar, insanı ve insanlığı ilgilendiren basit bir sorunu dahi çözdüklerine kimse şahit olamaz.

Onlar korkularıyla, kaprisleriyle ve derileriyle yaşarlar.

“İnsanın kendisi olma çabası” daha ilk adımda kazandırır, çünkü bu bir erdemdir.

“İradeyi” tercih etmek her zaman bedeli ağır bir “insanlık halidir.”

Benim bildiğim insanlık da “ağır” yaşanır.

Derin bir sorumluluk hissiyle, kâinatı içine alan bir tecessüsle, duyarlılıkla, duyguyla, düşünceyle, iradeyle, idrakle, irfanla, cesaretle, kalple, vicdanla, değerler manzumesiyle…

İnsanın kendisi olması zordur, fakat o zor yolculukta alınan her nefes, her yorgunluk, her meşakkat sizi biraz daha “kendiniz olmaya” doğru taşır.

Gerçekten mutlu insanlar da kendi olabilen insanlardır.

Hepimizin “kendi olduğumuz” bir ülke var, henüz keşfetmediğimiz, keşfetme ufkuna ulaşıp da merkezine ayak basmadığımız için hala “meçhul” bir yerde duruyor.

O ülkede kalbimizi bularak şuurla tanışıp hayatımıza da yönelebiliriz.

Çünkü insanın, “başkası değil, kendisi olabilmesi için” kendi hayatının merkezine seyahate ihtiyacı var.

Uzun ve çileli bir yolculuk, sancılı bir süreçtir insanın kendisi olabilmesi.

Başkalarının güdümüne sığınıp gölgesinin sınırları dışına çıkmamak, yani kendi olmayı istememek, başkası olmaya razı gelmek ise şuursuzluktur, yenilmişliktir, yaşamamaktır.

İnsan kendi olabildiği kadar değerlidir ve vazgeçilmezdir.

Çünkü kendi olan her insan tektir.

İnsanın “en gerçek” ve “en güçlü” hali kendi olduğu haldir.

İnsanın bu kadar özenle yaradılışı, bu kadar donanımı “başkası olmaya öykünsün” diye değildir.

Kendini inşa etmek ağır bedelleri göze almışlık içerir ki, bu da her türlü takdire şayandır.

Başkası olanlar ise o kadar çoktur ki, sürü gibi yaşarlar. Özel bir adları, insanı heyecanlandıran bir varlık serüvenleri yoktur. Bu kadar yokluk içinde onlar da yok olurlar.

Kendi olamayan kalabalıklar eşyaya, mekâna, makama, şöhrete, servete, payeye değer verirler.

Kendi olamadıklarından, gerçekte varlığa değer katma gücü hiç olmayan o tür şeylerle avunurlar, durmadan “yeni ve sürekli aldanmaya” doğru açılırlar.

Yanılgı öyle bir noktaya gelir ki orada dünya ve içindekileri tüketmeyi “mutluluk” zannederler.

Aldananlar arasında hayatın her anı acemilikle, hiç yaşanmamış gibi yaşamakla geçer.

Peki nasıl oluyor, insan yaşadığı, üzerinden zaman geçtiği, mekana değdiği, insana dokunduğu, hüsran yaşadığı, kalbi kırıldığı halde hiç ibret almıyor, ders çıkarmıyor, bir şuur inşa etmiyor…

“Anlamla” bir yere demirletemediğimiz serkeş dünya size, bize “derin hüsran”, “büyük aldanmışlık” ve en kötüsü “kendimiz olamamayı” bıraktığı halde hala neden bütün gücümüzle ona koşuyoruz…

Bu kadar savrulmak yetmiyor mu?

İnsan neden “kendi olmaya” karar veremiyor?

Nedir bu korkaklık, iradesizlik, erken teslimiyet.

Mutsuzluktan mutlu olmak mıdır hedef?

Kendi olamayanların bugüne kadar başkalarına ne faydası oldu onu da iyi düşünmek gerek.

İnsan nasıl bu kadar hızla çaptan düşer?

Siz başkasını fikriyle akledemez, başkasının kalbiyle de hissedemezsiniz.

Galiba yol, yordam, usul, adap bilmiyoruz yaşama dair, insan olmaya dair.

İnsanı her durumda var eden şey maddi unsurlar değil, manevi unsurlardır.

İnsan dünyaya bıraktıklarıyla yaşamaz, onlarla mutluluğa ulaşamaz, insan insanlığa bıraktıklarıyla yaşar ki, bu tür bir yaşamın içine mutluluk koşarak gelir.

İnsanlıktan amaç, insanın kendisi olabilmesi değil mi gerçekte?

“İnsan kendi olabilir mi” sorusuna vereceğimiz yanıt bizim ne olabileceğimizi de içeriyor.

Bizi anlamlı kılacak, mutlu edecek şey, “insanın bütünlüğü” içinde taşıdığımız o hayatı, geçirdiğimiz yılları ne uğrunda ve nasıl yaşadığımızdır.

İnsanın hayatına sahip çıkma gücü vardır. Bu güç bazılarımıza fazla gelir ve onu kullanmaktan korkarız…

Gücünü kullanamayanlar kaybeder.

Kant, “iradeni kullanma cesaretini edin” demişti.

Hayat bize verilmiş bir “emanettir”, kimseye emanet edilmeye gelmez.

“Kul” olarak insanın yüklendiği “ağır sorumluluk” da bu değil mi?

İnsanın “kendi olma çabası” bende “emanete sahip çıkma” kararlılığını çağrıştırıyor.

İçimizden bir tek insanın bile, “insanı ve insanlığı yücelten” o yolda yürümesi hepimizin onurudur ve aynı zamanda ümidimizdir.

Sürüden ayrılıp, yeniden “emanete sahip çıkmanın” meşakkatli yolculuğuna çıkmanın zamanı…

İnsan kendi olabildiği, “emanette emin kalabildiği” kadar değerlidir.

Bir kere daha soralım;

Siz, biz ne kadar kendimiz olabildik?

Kendimiz olabilmek için ne yapıyoruz, neleri göze aldık?

Yıllar bir bir ardımızdan dökülürken, bugüne ne tür bedeller ödeyerek geldik?

Şimdi siz, biz kimin hayatını yaşıyoruz?

Eğer kendi hayatımızı yaşıyorsak bunun emareleri olmalı…

Elle tutulur, gözle görülür hale getirip sayabiliyorsak “kendi hayatımız” adına iyi yoldayız demektir…

Merak etmeyin biz iyiysek, iyi yoldaysak insanlık da iyi yoldadır demektir.

Bütün önemli meseleler “dar dairede” cereyan eder, sonra şümul kazanır.

Gelin bütün müktesebatımızı insan-kainat-yaratıcı münasebetinde istikameti yakalamaya hasrederek “kendimiz olalım”, “emanete sahip çıkarak” bütün kalplere ve ruhlara rahat bir nefes aldıralım.

İnsan, özüne dönüp “kendi olabildiği” kadar kıymetlidir ve insanın “en gerçek”, “en güçlü” hali de kendi olduğu haldir.

MEHMET GÜNDEM

Metafizik Yenir mi?

Xasiork – Ölümsüz Öykü Kulübü” röportaj…
Metafizik yenir mi?
“weblebi.com Temmuz/2003”

Oylum Gölbaşı
[email protected]

Felsefe öcü müdür? Metafizik yenir mi? Mistisizm ne işe yarar? Fiziğin felsefelisi mi makbuldür yoksa felsefesizi mi? Bilim ve metafizik çelişir mi yoksa kardeş kardeş geçinebilir mi?

Tüm bu kavramlar hayatınızın ne kadar içinde ya da değil bilinmez. Belki siz de tüm bunları ‘mantık ve bilim dışı’ bulup burun kıvıranlardansınız. Belki de merak edip araştıranlardan. Belki de hiç ilginiz olmadı hayatınız boyunca. Cevabınız ne olursa olsun Sibel Atasoy’un romanlarına kayıtsız kalamayacağınız kesin. Çünkü yoğun bir görsellikle kaleme alınmış Sırıtkan Kırmızı Ay ve Venüs Bağlantısı romanlarının usta işi, heyecan dolu hikayelerinin içinde yepyeni fikirler ve sağlam bir hayat felsefesi bulacaksınız.


Metafizik, mistisizm edebiyatınıza nasıl girdi?
Aslında yeni bir yazar olduğum için bu olaya metafizik, mistisizm hayatıma nasıl girdi diye bakmak lazım. Hayatıma 15 sene önce girdi. Her zaman çok okuyan ve çok da düşünen bir insandım. Yanlış anlaşılmasın, düşünmenin çok matah bir şey olduğunu söylemiyorum. Fakat elimden başka türlüsü gelmiyor. Çok düşünürdüm, araştırırdım, felsefeye de ilgim vardı. Küçüklükten beri de kendimi hep biraz tuhaf bulurdum. Genelde günlük yaşamımı sürdürürken insanlardan o tuhaflık duygusunu gizlemeye çalışırdım. Yaklaşık 15 sene önce seçtiğim, aldığım yüzlerce kitaptan bir tanesi beni çok etkiledi. Metafizik değildi aslında o kitap. Fakat benim düşüncelerime çok yakın, benim gibi tuhaf olan üstelik bu tuhaflığını yazmaktan da çekinmeyen bir insan olduğunu görmek beni çok rahatlattı. Yani o yalnızlık duygusundan bir an için ayağımı yere daha sağlam basar gibi oldum. Ve üstelik bu yazar dünyada milyon adet satmış bir yazardı. Böyle bir insan, böyle tuhaf bir insan dahi böyle olabiliyorsa demek ki böyle insanların sayısı benim sandığım kadar az değil, bu konulara ilgisi olan insanlar da olabilir diye bir fikir uyandı bende. Ondan sonra da hızla bu konuda tüketmeye başladım. Aşağı yukarı Türkiye’de yayınlanmış metafizik, mistik anlamdaki tüm kitapları istisnasız olarak okudum. Düşündüm, kendi kendime uygulamalar yaptım… Böylece kendi içimde bir olgunluğa doğru ilerliyordu o. Son üç senedir fiziğe ilgi duymaya başladım. Nedense okullarda hiç dikkatimi çekmeyen bir felsefi boyutu olduğunu fark ettim. Bu sefer de fizik okumaya başladım. Tabii ki özellikle fiziğin felsefe kısmını. Çünkü matematiksel kısmını alt bir eğitim almadan anlamak mümkün değil.
Hayatınızı değiştiren kitabın adı Sırıtkan Kırmızı Ay’da geçiyordu sanırım…
Evet vardı. Richard Bach’ın Sonsuza Uzanan Köprü kitabı.
Sırıtkan Kırmızı Ay’daki Sezen karakteri o kitabı arkadaşlarına verdiğini ve kendisinde yarattığı etkiyi hiçbirinde yaratmadığını söylüyordu. Bu sizin de başınıza geldi mi?
Tabii, o benim anımdır zaten. Aldım, hediye ettim kaç kişiye. Ama onlarda bendeki gibi bir etki yaratmadı. O zaman anladım ki bizim hayatımızın kitabı, filmi ya da sözü dediğimiz şeyler başkalarına da aynı anda etkili olacak diye bir şey yok. Herkesin kendine özel gelişim yolu var. O kendine özel gelişim yolunda her anlarında kendi titreşimine uygun bir şeyle karşılaşacaktır ve onu o etkileyecektir. Bu çok da güzel bir şey aslında. Bunu sonuçta anladım ama o günkü gençlik heyecanıyla bunu bilmiyordum.
Türkiye’de metafizik, mistisizm, parapsikoloji gibi konularla ilgili öykü ve romanlara sıklıkla rastlamıyoruz. Bu konuda duayenimiz yok. Bu, tamamen yabancı kaynaklardan beslenen bir edebiyat dalı Türkiye’de.
Aslında şöyle bir şey var, metafizik, mistik anlamdaki edebiyatın dünyada bile fazla örneği yok. Yani roman olarak örneği yok. Ama deneme, bilgi aktarımı, öğreti şeklinde anlatan kitaplar var. Bu, yurtdışında bile az kullanılan bir yöntem. Aslında daha fazla örneği olmasını çok isterdim. Onun için yazıyorum zaten.
Okur anlamında bu tür kitapların neredeyse fanatikleri var ama yazar sayısı çok az. Bunu neye bağlıyorsunuz?
Bunun bir rast gelme olayı var. Yazarlık tabii ki belli bir kabiliyet gerektiriyor. Gerçi bu çok yazarak da elde edilen bir şey ama… Ayrıca bu çok zahmetli bir iş, karşılığında çok fazla bir şey almadığınız bir iş. Mesela bir kere yazarak para kazanamıyorsunuz. Burada büyük bir eleme oluyor. Yani insanlar hayatını kazanmak için başka bir iş yapmak zorunda kalıyor. Dolayısıyla yazar olmak bana göre fedakarane bir şey. Ama diğer taraftan da yazarların birçoğuna bakarsanız görüyorsunuz ki bunu artık ellerinden başka bir şey gelmediği için yapıyorlar. Çünkü kendilerini ifade etmek istiyor, bunu sözle değil de yazarak daha iyi başardıklarını düşünüyorlar veya bundan keyif alıyor. Zaten yazar bu anlamda birçok insandan ayrılmış oluyor. Bir de bu yazarların hepsinin metafizik, mistik, felsefi öğelere ilgisi olup olmaması da önemli. Çoğu yazarın ilgisi olmadığı için bu öğeler yazarlıkla bir araya gelmiyor tabii ki. Bu konulara ilgisi olanların da yazmakla ilgisi yok. Yani tüm bu özellikler çok az kişide bir arada bulunabilir diye düşünüyorum. Tabii bir de şu var; yazarlar her zaman hem okuyucular hem eleştirmenler tarafından beğenilmek hem de tarih boyunca kalıcı olmak için biraz edebi bir şey yazma kaygısı içindedirler. Böyle olunca, saygı görmeyeceğini düşündükleri bir şeyi de kitaplarının içine fazlaca almaya cesaret etmezler. Bu zor bir şeydir. Benim hayatlarını okuduğum kadarıyla birçok bilimadamı (bunların içinde yoğunluklu olarak matematikçiler, fizikçiler, biyologlar var) kendi hayatları, kendi düşünce sistemleri içinde mistisizmi, doğu felsefesini araştırmışlardır, bilgileri vardır. Ama bunu kendi bilimsel açıklamalarında asla dile getirmezler. Çünkü bunun hafifseneceğini ve alay edileceğini bilirler. Bunun korkusuyla davranırlar. Bu durumun da yazarların bu konuya el atmamasıyla bir ilgisi olduğunu düşünüyorum.
Türk toplumu batıla, hurafeye inanmaya meyilli bir toplumdur. Eski mahallelerin hepsinde bir yatır, bu yatırların hepsinin de efsaneleri vardır. Ama toplumumuzda mistisizm, metafizik düşünce çok yerleşmedi. Sizce bunun nedeni nedir?
Bu, kritik bir cevabı gerektiren bir soru oldu. Çünkü bizde bunun çok rahat konuşulamamasının nedeni, İslam’da, Hıristiyanlık’taki gibi bir reform gerçekleştirilememesine çok bağlı. Yani ya bilim ya da işte mistisizm, metafizik gibi iki ‘ya’ arasında kalıyorsunuz. Halbuki Batı’da artık böyle bir şey yok. Yani onlar, o devrim daha önceden gerçekleştirilip bitirilmiş olduğu için artık pek çok şeyi, ki bunlar dinsel öğe dahi olsa ya da çok çok eskiden, hatta putperestlik zamanından bu yana gelmiş de olsa, bütün o öğeleri kullanabiliyorlar. Çünkü artık şöyle düşünüyor Batılı, ‘Ben meraklıyım, niye bu dünyada yaşadığımı merak ediyorum.’ diyor. Zaten Batı’da bilim de bunu araştırıyor, din de bunu araştırıyor, metafizik de bunu araştırıyor… Batılı bunların hepsini birer yol olarak görüyor. Katılmadığı yollar olabilir ama asla onları küçümsemez. Doğu felsefesinde de yolların çok çeşitli olduğu kabul edilir. Henüz Türkiye çok arada ve zihinlerde bu devrimi yapmadığı için, siz biraz metafizik bir kavramdan bahsettiğinizde mesela ‘Bir insanın aurası diye bir şey varmış, bu neymiş?’ falan dediğinizde hemen size deniyor ki, ‘Böyle safsata şeyler olmaz, bilim dışı şeyler bunlar!’ Yani duymak istemiyor, reddediyor ve sizi karalıyor. Dolayısıyla da bu konular çok fazla kişi tarafından açıkça dile getirilemiyor. Fakat ben çok yüksek oranda okunduğundan şöyle eminim; bundan 15 sene önce bu yolculuğa başladığımda, kitapçılarda gidip ‘Felsefe, metafizik, mistik konularla ilgili kitap arıyorum.’ dediğimde adam ‘Haa..’ falan derdi, merdivenlerin üzerine tırmanır, ta en üstlerde köşelerden ya da yerlerde sürünerek en diplerde bir yerden iki tane kitap bulurdu. Sonra bundan 4-5 sene kadar önce birden bire bu kitaplar kitapçılarda göz hizasındaki (ki bu çok önemli bir gösterge, göz hizası çok kıymetli bir yer, prime time gibi bir şey yani) raflara yerleşti ve başka bir sürü seçenek vardı. Eskiden bunu sadece Ruh ve Madde Yayınları yayınlamaya cesaret ederdi. Sonra Akaşa cesaret etti ve çok uzun süre sadece bu ikisi vardı. Şimdi ise birçok yayınevi bunları yayınlamaya cesaret ediyor. Çünkü okuru var. Bunun engellenemez bir trend olduğunu düşünüyorum. Ayrıca bunu bir inanç sistemi gibi görmek de hata. Yani birden bire inanç sisteminizi ya da başka bir şeyinizi değiştirmiyorsunuz. Bu, farklı kanalı dinlemek gibi bir şey. Sadece tek bir kanalı dinlemenin bana göre bir esprisi yok. Ama tabii ki bunu tercih edenlere de saygım var.
İki kitabınızda da seçimlerin hayatımızdaki yeri üzerinde duruyorsunuz. Sizce ‘seçmek’ diye bir şey mümkün mü hayatta?
Seçimlerin insanın biraz elinde biraz da dışında olduğuna inanıyorum. Bu, ‘İnsanoğlu yüzde yüz özgür müdür?’ sorusuyla bağıntılı bir soru. Eğer bir seçim şansı varsa, insanlar seçim yapmak için özgürdür. Ben bu durumda buna ne evet ne de hayır diyemiyorum. Ya da hem evet hem de hayır diyorum. Yani bu anlamda cevap verebiliyorum. Neden? Çünkü seçim şansım var ama bu sınırsız değil. Neden? Çünkü benim doğum yerim, şartlarım, aldığım genler, aile çevrem, eğitimim, başımdan geçen olayların bende yarattığı değişimler, oluşumlar… Bütün bunlar çevremde beni sonsuzluktan ayıran bir dış çember oluşturuyor zaten. Bu çemberin dışı benim hiç ilgi alanıma girmiyor, hiç karşılaşmıyoruz onunla. Her kişinin kendi dış çember alanı var. Dolayısıyla da bunun dışında kalanlar seçim alanında değil. Seçim şansımız var evet ama sınırsız değil.

İki kitabınızdaki ortak bir diğer konu da tesadüfler. Siz tesadüflerin nedensiz olmadığına inanıyorsunuz sanırım.
Evet iki kitapta da tesadüfleri inceliyorum. Bunun üzerine çok düşündüm. Özellikle Batı’daki bireyselleşme, bilimin teknolojiyi bize sunması, pek çok konularda ilerlemiş gibi görünmesi, sanki insan her şeye hakimmiş gibi bir kanı oluşturdu. Sistemin sizden beklediği şeyleri yaptıysanız çağdaş bir kişi, bir birey oldunuz demektir ve eğer birey olduysanız her şeyi yapmakta özgürsünüz. Hayatınızdaki her şey sizin kontrolünüzde oluyor onlara göre. Ama ben bakıyorum hiç böyle olmuyor. Yani hayatta sınırsız sayıda karar alırız. Ama hani bir de sizin yolunuzu çok ciddi bir şekilde değiştiren kararlar aldığınız olur ve bunlar hayatınızda üç tanedir, beş tanedir. Ve bu kararların hiçbiri sizin gerçek kontrolünüzle alınmış değildir. Bunların hepsine tesadüf dediğimiz bir şey neden olmuştur. O zaman biz bunu nasıl görmezden geliriz? Hem her şey kontrolümüzde diyoruz hem de hayatımızın en önemli şeyleri tesadüfler tarafından oluşturuluyor. O zaman diyorum, her şey bizim kontrolümüzde değil. En azından bilinçli zihnimizin kontrolünde değil. Bilinçli olmadığımız bir sahanın etkisinde olabilir. İşte ben de tesadüflerin tesadüfen oluşmadığını iddia ederken, tesadüflerin bizim bilincinde olmadığımız bir saha tarafından yönlendirildiğini düşünüyorum.
Kitaplarınızda sıkça bir inanç sorununuz olduğundan söz ediyorsunuz…
Herhangi bir şeye inanmama gibi bir sorunum var gerçekten. Aslında öğretilerde bir şeylere inanamamak, hala arayışını sürdürmek, birçok şeyi duymayı gerektirir. Bir şeye inançla sarılmadığınız için rahatlıkla ve peşin hüküm koymadan birçok şeyi dinleyebilirsiniz, duyabilirsiniz, bir araya getirirsiniz. Daha ziyade sol beyni çalışanlarda bu böyle. Daha bilimsel ve Batılı bir tarz bu. Özenilecek bir tarz belki. Maalesef ben de biraz öyleyim. Fakat aslında bunu değil de bir yolu tercih etmek isterdim. Çünkü bireysel olarak büyümenin belki de diğer ismiyle tekamül etmenin yolu aslında bir şeylere inanabilmekten de geçiyor. Diyeceksiniz ki tamamen inançsız mısınız? Mesela şu anda burada ‘Bundan kesin eminim artık’ dediğim şeyler var. Belki yarın bunlardan emin olmayacağım. Ama şu anda nadir de olsa emin olduğum şeyler var. Bu da bu kadar inançsızlık içinde birazcık rahatlatıyor beni.
Eklemek istedikleriniz…
Her iki kitapta da aslında yapmak istediğim bir şey var ve bu çok iyi anlaşıldı. Bu kadar iyi anlaşılacağını tahmin etmemiştim. Çok dikkatli okurlar var demek ki. Bir okuyucunun merakını tatmin edecek tempolu, sarsıcı bir öykü ama bu öykünün altında da belki herkesi yormayacak biçimde yerleştirilmiş, bununla ilgisi olmayan insanları yormamak için çok daha inceltilmiş bir hayat felsefesi sunuluyor. Ve felsefeden, metafizikten, fizikten birçok alıntılarla sunuluyor bu. Bu iç içe geçişleri kendi içimde çok sorguluyorum. Bu sorgulamalarım kitaba yansıyor zaten. Mesela birinci kitap Sırıtkan Kırmızı Ay’da “Gerçekliğin mükemmel doğası bilinçli gözlemcinin katılımını bekler.” diye bir söz vardı. Bu Paul Davies’in beni çok etkileyen bir sözüydü. Bunun üzerine çok düşündüm ve hala da düşünüyorum. Aslında her iki kitap da aşağı yukarı bu cümleden yola çıktı.