Yer açın lütfen, rahat bırakın beni

Madem burada yankılanıyor yazılanlar ve gelip karşımıza dikiliyor öyleyse doğru yere yazıyor olmalıyım. Nereden başlamalı acaba? Tamam şiddet kısmından başlamalı.

Şunu anlayamıyorum lütfen yardım edin. Neden girdiğimiz ilişikilerde ilişkide bulunduğumuz grup, çevre tarafından dönüştürülme, benzetilme girişimlerine maruz kalırız? Aylar önce inançlı olan ve inancın Alevilik mezhebini yaşayan bir adamla karşılaştım, defalarca onunla dost olarak kalabileceğimi ancak doğru olduğuna inandığı şeyi kabul edemeyeceğimi çünkü benim yolculuğumun oradan geçmiyor olduğunu anlatmaya çalıştım ısrarla yanılıyor olduğumu vurguladı ve bundan emin olarak kendi durduğu yerin benim ait olduğum yer olduğu düşüncesiyle her defasında ve bıkmadan usanmadan anlattı anlattı anlattı. Konu her defasında yaratıcının varlığı, vicdan, adalet ve bunlara göre şekillenen insan davranışları üzerinde devam etti. Birçok konuyu tasavvufla Her defasında şu sonuç çıkıyordu; Eğer Alevi bir ailede yetişmişsem içinde bulunduğum halin mutlaka bununla alakalı olduğu ve beni büyüten ailenin inançlı dolayısıyla da vicdanlı insanlar olmasıyla alakalı olduğu bu nedenle benimde onların doğrularını savunan ve onların devam ettiriyor olduğu modeli devam ettiren biri olmam gerektiğiyle ve benim bu gerçeği göremiyor olduğumla çünkü hayatıma giren farklı düşünme formlarına sahip insanlardan almış olduğum etikilenimler içinde olduğum…

Daha öncesinde bu adamın tam tersi bir düşünme biçimiyle, mantık formülasyonuyla düşünen, yaşayan ve davranan bir kadınla tanışmıştım. Onunla tanıştığımda yaşıyor olduğum belirsizlik, bulanıklık, yabancılık içindeydim. Tasavvufun etkisinden çıkmaya çalışıyordum çünkü bu düşünme biçimi kaynağını aldığı inanç sisteminden kaynaklı olarak fazlasıyla ıstıraplı gelmeye başlamıştı. O kadının bunu aşabilmem konusunda çok ciddi bir desteği olmuştu fakat sonuç olarak aynı şeyle karşılaşıyordum. —> BİR BİLİNENDEN ÇIKIYOR BAŞKA BİR BİLİNENE giriyor olduğum gerçeğiyle.

En son dün yaşadığım şey bunları yazmama ve birilerinden bu konuda fikir almaya karar vermeme neden oldu. Bir kahve makinası üzerinden hakkımda dakikalarca süren bir kesme biçme operasyonuna maruz kaldım. Bunu bir paranoya olabileceği ihitmalini de düşünerek hislerim böyle olmadığından oldukça emin olmama neden oluyordu. Teşhis konuldu ve sonuç benim filtrelenmiş bir Türk kahvesi olduğum yönündeydi. Bütün bunların arka planında ise bilinenden özgürleşilebileceğini düşünen bir adam vardı. O adam bendim fakat anladığım kadarıyla benden başka hiçbirinin bunu düşünüyor olduğumdan ya da bunun olabileceğini ve bu yönde içsel bir yolculuk yapılabileceğini düşünüyor olduğumdan haberi yoktu. Anlatmaya çalıştığım zaman karşımdaki algı biçiminin işleyişi karşısında zihnimdekileri susturup rol yapmaya başlıyor olmamda fazlasıyla sıkıcı geliyor artık.

Ulaşıma zam yapıldığında oturduğumuz bölgede eylemler yapıldı. Galiba 2 ay sürdü bu eylemler ve bende birkaç defa katıldım çünkü içinde yaşadığım yapay gerçekliğin acımasızlığı karşısında tepki vermem gereken anlar olduğunu biliyorum. Bu eylemlerde bulunmam da bu yüzdendi. Onların bağlı olduğu derneğin genel merkezine gittiğimizde orada da işte yeni …..miz diyordu biri. Bütün bunların karşıdaki kişiyi (ben-varlık-biçim-form) onun düşüncelerini önemseden yapıyor olmaları çok tuhaf geliyor bana. Burada yazdığım olaylarda bahsedilen kişiler ve taşıdıkları düşünme formlarının hepsinde bana tuhaf gelen şey olanca hızıyla ve son derece ustaca hamlelerle devam ediyordu oysa benim tarafımda bunlar çoğu zaman gereksiz geliyor.

Psikolojiyle anlamaya çalıştım bu gerksizliği, mistik öğretilelerle anlamaya çalıştım, ucundan kenarından felseyle anlamak istedim. Yoruldum, bezdim ve sonunda derin bir sessizliğe gömülmek isteğiyle başbaşayım. Sesime tercüman olması umuduyla da bir enstrümanın enstrümantel yolculuğuna mazhar olmaya çalışıyorum şimdilerde.

Şimdi benim zihnimde canlılığını koruyan bu etiketsizlik yıllarca birileri tarafında adlandırılmaya çalışıldı ve bu devam ediyor. İçinde yaşadığım geleneksel yapı bunu yapmaya devam ediyor dışına taşıp nefes almak istediğimde dışarıda da bu oluyor. Oysa ben Türk değilim, başka bir ırk da değilim, bayrağım yok. Bütün mesele bunların ve bu gibi etiketlerin zorla bana yapışıtırılıyor olması. Bir tarzın, düşünme biçiminin ve doğurduğu davranış kalıplarının esiri olmak istemiyorum çünkü varmak istediğim yer daha sınırsız bir yer. Bu sebeple çoğu yerde ve çoğu ilşki biçiminde dışarıda kalıyorum. Bu bir bedel belki ancak ben durduğum yerden siyasal alanda ya da herhangi bir alanda hak arayan çoğu insanın kullanmış olduğu özgürlük, barış, sevgi gibi kavramları nasılda tüketiyor olduğunu görüyorum. Buradan yeryüzünde nasıl bir vahşetin döndüğüne tanık oluyorum. Buna tanık olanlarınız vardır biliyorum.

Karın doyurabilmek için bir grubun, düşünme biçiminin gerekliliklerini yerine getirmekle zorlanmak ve buna cezalandırılarak zorlanmak günümüz insanının şekillenmiş olan zihninin ürettiği son derece ciddi bir psikolojik şiddet biçimi değilmidir?

Rahat bırakın, nefes almak istiyorum ve sadece karnımı doyurup olabildiğince kıyıdan izlemek istiyorum. Bu da benim hakkım sanırım. Çünkü beklentilerim beklentilerinizden daha küçük…

Şeriat ve Kadın

İSLAM ÜLKELERİNDE KADINLAR…
Şeriat gölgesinde 2. sınıf yaşamlar…

İRAN: Kadınlar 1963 yılında seçme ve seçilme hakkı kazandı. Kadınlar pasaport alabilmek için baba, eş ya da bir erkek akrabadan izin almak zorunda. Evli kadınlar ülkeden ayrılmak için önce eşlerinin yazılı iznini almak zorunda. 2003 yılında Muhafızlar Konseyi, BM İşkencenin Önlenmesi ve Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi (CEDAW) sözleşmelerinin benimsenmesini öngören yasayı reddetti. Erkeklere 4 eşe kadar evliliğe izin veriliyor. Ceza kanunu, zina ile suçlanan kadın ve erkeğin taşlanarak öldürülmesine yönelik hükümler içeriyor.

Bir kadının mahkemede tanıklığı erkeğinkinin yarısı kadardır. Bir kadın suç kurbanı için ailesine ödenen kan parası bir erkek kurbanın yarısıdır. Kadınların evli olmayan erkekler ya da akrabaları olmayan erkeklerin arasına karışmaları yasaktır. Otobüslerde kendilerine ayrılan yerlere binmek ve kamu binalarına, üniversitelere ve havaalanlarına ayrı girişlerden girmek zorundadırlar. Kıyafetleri ya da davranışları uygun görülmeyen kadınlara cezai yaptırımlar uygulanmaktadır. Mevzuata göre, -yabancı kadınlar dahil- örtülü olmayan kadınların resimlerinin yazılı medyada yayımlanması yasaktır. İşyerlerinde İslami kıyafet kurallarına uymayanlara cezai yaptırımlar uygulanır.

SUUDİ ARABİSTAN: Majlis Ash-Shura’nın 150 üyesi kral tarafından atanır ve kadınlara yer verilmemiştir. İlk kez 2004 yılı yerel seçimlerinde sadece erkeklere seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. İş dünyasında kadın ve erkeğin ayrı çalışması zorunluğu vardır. Kadınlar, mimarlık, mühendislik ve gazetecilik alanlarında sınırlandırılmıştır. Suudi hükümeti, CEDAW Sözleşmesi’ni 2000 yılında “İslam hukukuyla çeliştiği” noktalarda çekincelerini koyarak imzalamıştır. Mahkemede iki kadının şahitliği bir erkeğin şahitliğine eşit. Bir erkeğin boşanması için gerekçe göstermeksizin istemek yeterli iken, kadının özel olarak düzenlenmiş yasal bir durumu gerekçe olarak göstermesi gerekiyor. Boşanmış ya da dul kadın, çocuklarının bakımını erkek çocuklarda 7, kız çocuklarda 9 yaşına kadar üstlenebilir. Bu yaşın üzerindeki çocuklar boşanmış erkeğe ya da ölmüş erkeğin ailesine verilir. Kadının hane halkından olmayan erkeklerden ayrı durması gerekir. Kadın, sürücü ehliyeti alamaz ve hane halkından olmayan birisinin kullandığı arabaya binemez. Bir kadının bir sağlık müdahalesi alabilmesi için hane halkından birinin yazılı rızası gerekir.

Kamu yaşamında bir kadının “abaya” (vücudu tümüyle örten giysi) giymesi beklenir. Kadınlar, yakınlarda ikamet eden ve sorumluluğu üzerine alabilecek erkek akrabası bulunmadıkça kırsal kesimde iş kabul edemezler.

LİBYA: Kadınlar seçme ve seçilme hakkına 1964 yılında kavuştu. Yasa önünde kadın ve erkek eşit olmasına karşın, sosyal eşitsizlikler sürmektedir. Kadınlar yurtdışına seyahat edebilmek için eşleri ya da yakın akrabalarından izin almak zorundadır. Kadının miras hakkı erkeğinkinin yarısıdır.

MISIR: Kadınlar seçme ve seçilme hakkına 1956 yılında kavuştu. Mısır mevzuatı, Roma hukuku ve İslam hukuku prensiplerine dayanır. Kadınların medeni statülerine ilişkin düzenlemeler evlenme, boşanma, miras ve çalışma alanında hükümler içeren İslam hukukundan kaynaklanmaktadır. Müslüman kadınların Hıristiyan bir erkekle evlenmesi yasak. Müslüman erkekle evlenen gayrimüslim kadınlar ise İslam hukukuna tabi oluyor. Mısır, CEDAW Sözleşmesi’ni 1981 yılında “İslam hukukuyla çatışma” konusunda çekinceler koyarak onayladı. 2002 UNICEF raporuna göre Mısırlı kadınların yüzde 35’i kocaları tarafından dövülmüştür. Töre suçlarına mevzuatta özel olarak değinilmiyor, uygulamada ise mahkemeler bu tür suçlardan yargılananlara diğer cinayet suçlularına kıyasla daha hafif cezalar vermektedir.

PAKİSTAN: Kadınlar 1947 yılında seçme ve seçilme hakkına sahip oldu. Ülkede kadına karşı şiddet, tecavüz ve çocuk istismarı ciddi sorunlar yaratıyor. Pakistan İnsan Hakları Komisyonu’na göre her iki kadından biri ruhsal ya da fiziksel şiddete uğruyor. Kadınlar; aile hukuku, mülkiyet hukuku ve yargı sisteminde ayrımcılıkla karşı karşıyadır. Kız çocuklar mirastan erkek çocukların yarısı kadar pay alırlar. Kadınlar eşlerinin mirasından 1/8 oranında pay alabilirler.

TUNUS: Kadınlar oy kullanma hakkında 1957-59’da sahip oldu. Arap bölgesinde kadın hakları konusunda en çok gelişme gösteren ülke olarak anılmaktadır. Siyasi partiler için yüzde 20 gönüllü kadın kotası uygulanmaktadır.

ÜRDÜN: Kadınlar seçme ve seçilme hakkına 1974 yılında sahip oldu. Medeni, adli ve ticari mahkemelerde bir kadının tanıklığı bir erkeğinkine eşittir; ancak şeriat mahkemelerinde çoğu durumlarda ancak iki kadının tanıklığı bir erkeğinkine eşit kabul edilir. Evlilik, boşanma ve çocukların vesayeti gibi konular İslam hukukuna dayalı mahkemelerde karara bağlanır.
“Kadını dövmek onun onurunu incitmez, çünkü kadın doğuştan onursuzdur” kuralı benimseniyor. Örtünen her kadına ayda 22 dolar kadar para ödeniyor. Her evde 5-6 kadın olduğu için aylık gelir 130 dolara kadar çıkıyor. 1990’lı yıllarda karma eğitim kaldırıldı. Kız öğrencilerin şort giymeleri ve gösteri yapmaları yasaklandı. Görücü usulünü eleştiren bir film gösterilirken sis bombası atıldı, kadın sığınma kampı bombalandı. Ülkede bekaret çok önemlidir. Bekaret zarının tamir masrafı yaklaşık 300$. Bu durum ülke genelinde oldukça yaygındır.

YEMEN: Kadınlar seçme ve seçilme hakkına 1967 yılında sahip oldu. Medeni hukuka göre evli bir kadın kocasına itaat etmek zorundadır. Erkekler rahatça boşanabilirken, kadınlar bunu gerekçelendirmek durumundadır. İslami kurallar, kadınların kocasından izin almadan ev dışına çıkmasını yasaklamaktadır.

ENDONEZYA: Kadınlar 1945 yılında oy kullanma ve seçilme hakkı kazandı. Seçim yasasında 2003 yılında yapılan değişiklikle siyasi partilere aday listelerinde en az yüzde 30 kadın aday göstermeleri kurala bağlandı.

FAS: Kadınlar seçme ve seçilme hakkına 1963 yılında kavuştu. 2003 yılında kabul edilen Aile Yasası ile Yasal evlilik yaşı 18’e yükseltilerek çokeşlilik zorlaştırıldı. Eylül 2002 seçimleri öncesinde Kral 6. Muhammed kadın kotası koyarak 325 sandalyeli meclisin 30 sandalyesini kadınlar için ayırdı.

KUVEYT: Kadın her bakımdan ikinci sınıf muamelesi görüyor. Fakat erkeklerle birlikte çalışabilme özgürlükleri var. İslamcı örgütler kadınları örtünmeleri için zorluyor. Kuveytli kızların %60’ı örtünüyor. Örtünmeyenler üzerinde de büyük baskı var. Tıp fakültesinin bombalanması gibi eylemler yapılıyor.

KATAR: Kadinlar secimde aday olsalar bile, erkeklerin bulundugu ortamda bulunmalari yasak. Miting ve TV’de yüzlerini göstermeleri yasak, sadece telefonla oy isteyebiliyorlar. Çarşafsız sokağa çıkmak yasak. Nüfus cüzdanları yoktur, isimleri babaları veya kocalarının kimliklerinde yazılıdır.

YEMEN:Kadınlar erkeklerle yüz yüze gelse bile el sıkışmaları yasaktır. Çarşaf giyip, peçe takmaları zorunludur.

BANGLADEŞ: Bangledeş’li kadınlara uygulanan baskı nedeniyle, kadınlar erkeklere uygun görülen işlerin haricindeki işlere yöneltilir. Yerel mollalarin fetvaları ile hırsızların elleri kesilir, zina yapan kadınlar taşlanır, kırsal kesimde erkekler doğum kontrolu yapan karılarını boşarlar. Kendi küçük işleri için banka kredisi alan kadınlara da iyi gözle bakılmaz, çünkü, “kadınların ekonomik özgürlük kazanmalari, erkeklerden daha üstün bir yer sağlayacağı için” istenmez. “Tanrı’nın planında bu yoktur” denir.

CEZAYİR: Hergün kadınlar kaçırılıyor, işkence görüyor, tecavüze uğruyor, sakatlanıyor ve köktendinci silahlı grup tarafından öldürülüyor.
Kadınlar salt “kadın” oldukları için hedef alınıyor ve tıpkı ortaçağda oldugu gibi, “kötülüğü” simgeledikleri için bu muameleye tabi tutuluyor…
‘Silahli İslamcı Grup’ ve “Silahli Islamcı Hareket” ve “Islami Kurtulus Ordusu” koyu bir taassubu denetliyor.

Silahli islamcı Grup, örtünmeden dolaşan bütün kadınları potansiyel askeri hedef olarak tanımlıyor. Bu tehdidi daha etkili kılmak için köktendinciler, 17 ve 18 yaşındaki iki liseli kızı otobüs beklerken öldürmüşlerdir. Tesettürlü bir kız arkadaşı ile sokakta yürüyen bir başka liseli kız da, yerel köktendincilerce “örtünmesi” için uyarılmış, ama örtünmeyi reddedince öldürülmüştür.
Cezayir’in her yerinde duvar yazılarında şu slogan vardır : “Cilbab (tepeden tırnağa kapalı elbise) giyen kadınlar, Tanrı sizi kutsasın; hicap (başörtüsü) takan kadınlar; Tanrı size doğru yolu göstersin. Ve siz, kendilerini teşhir eden kadınlar, kurşunlar sizin için..”

Bu konuda genç kızlar şöyle demekte;”Hiçbirimiz örtünmeyi istemiyoruz. Ama korku, düşüncelerimizden ve özgür olma isteğimizden daha güçlü, korku bizi her taraftan kuşatıyor. Anne-babamız, erkek kardeşlerimiz hep bir ağızdan, ‘Yaşamak istiyorsan örtün!’ diyorlar.

Vatan gazetesinden..

Şeriat ve Kadın

İslam ve şeriat toplumlarında kadın hakları

İslam ve Şeriat kanunlarıyla bugün 1923 yılında tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına verilen eşit haklar taban tabana çelişmektedir.

Şeriatla yönetilen ülkelerde kadınlar toplumda nasıl bir hukuk düzeninde yaşıyorlar? (1)

Bir an Türkiye’de değil de ‘şeriat’la yönetilen bir ülkede yaşadığınızı düşünün.

Kanunlara göre haklarınız şöyle:

“Her türlü motorlu vasıta kullanmanız yasak.
“Bisiklete binmeniz yasak.
“Sokaklarda başınız açık gezmeniz yasak.
“Bir topluluk içinde konuşmanız yasak.
“Erkeklerin elini sıkmanız yasak.
“Kocanız sizi döverse şikayet etmeniz yasak.
“Siyasete girmeniz yasak
“Derneklere üye olmanız yasak

Kocanızın veya aile büyüğü erkeğin izni olmadan şunları yapamıyorsunuz:
“Seyahat etmeniz yasak
“Otelde veya kiralık bir evde tek başınıza kalmanız yasak
“Çocuğunuza istediğiniz adı vermeniz yasak.
“Bir işte çalışmanız yasak.
“Çarşafınızın rengini değiştirmeniz yasak.
“Orta öğretim, lise veya üniversitede okumanız yasak.
“Yüzünüzü göstermeniz yasak..
“Kocanızdan boşanmanız yasak.
“Sevdiğiniz kişiyle evlenmeniz yasak.
“Boşandıktan sonra çocuklarınızı görmeniz yasak..
“Sosyal toplantılarda konuşmanız yasak.
“Kocasının ikinci bir kadınla evlenmesine itiraz etmesi yasak.

(1) Bu yasaklarla ilgili bilgi Asia News Ajansının, Suud’lu Gazeteci Hasna Al-Quna’nın Al-Riyadh Daily reportajından alınmıştır.

Psikoestetik

Bilgilendirme Seansları I

Danışanlarım randevu alıp geldiklerinde, ilk seansta genel bilgileri veririz. Bu bilgiler, sözel ve yazılı olmak üzere iki başlıkta toplanabilir.

a) Sözel Bilgiler:

Eğitimi hangi seviyede olursa olsun, her danışanımızın bilgilendirilmesi gerektiğine inandığım için, genelde aramızda geçen diyaloglar aşağıdaki gibidir:

  • Merhaba, hoşgeldiniz.

= Merhaba, selamünaleyküm, hoşbulduk, siz doktor musunuz? Randevumuz vardı. Doğru yere mi geldik acaba? (Bazılarımız doktora tüm ailesi ile birlikte gelmeye alışkın oldukları için) kapıyı kapatmayın doktor bey, daha gelecekler var. Veya, sadece sessizlik…

Mümkün olduğunca danışanlarımı birbirleri ile karşılaştırmama prensibinde olduğum için, randevu saatlerim sadece o kişiye ve o aileye aittir. Dolayısyla, danışan veya danışanlarımı öncelikle görüşme odasına değil, salona alırım. Doktor gömleği giymem, masa başına oturmam, karşılıklı koltuklara otururuz. Çoğunlukla rahimsel otorite nedeniyle E.Q. problemli olan danışanlarımın beni de bir otorite figürü olarak kabul etmemelerine itina gösteririm.

Fromm/İnsan nedir?

”İnsan nedir?” surusu bizi hayatı anlamanın özüne götürür. Eğer insan bir ”şey” olsaydı, biz onun ”ne” olduğu sorusunu sorabilir ve tabiattaki bir eşyayı veya bir endüstri üretimini tanımladığımız gibi, onu da tanımlardık. Ama insan bir ”şey” değildir ve o, bir eşyanın tanımlanması gibi tanımlanamaz. Fakat bu gerçeğe rağmen, insana çoğu zaman bir ”şey” gözüyle bakılmıştır. O, bir işçi, bir mühendis, bir doktor veya bir başka şey olarak görülmüştür. Oysa bu tanımlar bize, sadece kişinin sosyal fonksiyonunun ne olduğunu gösterirler.Diğer bir deyişle, bu türlü bir yaklaşım, insanı toplumdaki yerine göre tanımlamaktadır.

İnsan bir ”şey” değildir. O, sürekli bir gelişme süreci içinde olan bir canlıdır; hayatın her anında gelişir ve değişir. Fakat insanın bir vazo ya da bir masa gibi tanımlanamaması, onun hiçbir şekilde tanımlanamayacağı anlamına gelmez. İnsan hakkında onun bir ”şey” değilde, yaşayan bir canlı süreç olduğundan daha fazla şeylerde söyleyebiliriz. İnsanın tanımının en önemli yönü, onun düşünce boyutunun, fiziksel ihtiyaçlarını tatmin etme arzusundan öteye geçebilmesidir. İnsan için düşünce, hayvanlarda olduğu gibi sadece arzu edilen şeylerin elde edilmesi demek değildir. Aynı zamanda arzularından bağımsız bir hale gelerek, kendi varlığının ve etrafındaki dünyanın gerçekliğini keşfetmek anlamına da gelir. Diğer bir ifadeyle, insan, hayvanlar gibi sadece zeka sahibi bir varlık olarak yaşamaz. Onun GERÇEĞİ anlamak için kullandığı idrak ve AKIL gibi iki farklı özelliği daha vardır. İnsan aklına ve idrakine uygun davrandığı zaman, hem zekasının, hemde fiziksel varlığının iyiliği için hareket etmiş olur.

İhtiras ve kibirle hareket eden bir çok insanın, özel hayatlarında akıllıca davranmadıkları bilinen bir şeydir. Ama daha da kötüsü, milletlerin, insanlardan daha az akıl ve idrakle hareket etmeleridir. Ne yazık ki insanlar demagoglara uydukları takdirde, dünyaya zarar vereceklerini çok çabuk unutmakta ya da bu gerçeğin hiç farkına varamamaktadırlar. Bir çok milletler, kendilerini yönlendiren ve akılla bağdaşmayan duygu ve heyecanlarından kurtulamadıkları için, kendi kendilerini yok ettiler. İnsan dışardan gözlemleme ile tanımlayabileceğimiz bir varlık olmadığı için, onu anlayabilmek için kendi kişisel tecrübelerimize müracaat etmek zorunda kalırız. Dolayısıyla: ”İnsan nedir?” sorusu, bizim : ” Ben kimim?” sorusunu sormamızı zorunlu kılar. Eğer insanı bir ”eşya” gibi görme yanlışlığının farkındaysak, ”Ben kimim?” sorusuna da ancak ”Ben bir insanım” şeklinde cevap verebiliriz.

İnsanların çoğu, kendilerinin bir insan oldukları gerçeğine gereken önemi vermezler. Onun yerine, kafalarında kendi vasıflarının ve kimliklerinin bir çok hayali imajlarını oluştururlar. ”Ben kimim?” sorusuna çoğu zaman: ”Bir öğretmenin”, ” Bir işçiyim” ya da ”Bir doktorum” şeklinde cevap verirler. Fakat mesleği hakkındaki bu bilgi, onun insani yönleri hakkında bize hiçbir şey söylemez ve bu cevapta ”o kimdir?” ya da ”ben kimim?” sorularını açıklamaya yarayacak bir ip ucu yoktur.

Burada bir zorlukla daha karşı karşıya kalırız. Hepimiz belirli sosyal, ahlaki ve psikolojik yönlenmelere göre hareket ederiz. Bir kimsenin tuttuğu yolu sürekli olup olmadığını ya da güçlü bir tecrübenin onun bu yönünü değiştirip değiştirmeyeceğini bilmekte mümkün değildir. Acaba insanlar vardıkları bu noktaya son derece kararlı bir şekilde mi ulaşmışlardır ve biz, onların kişiliklerinin oturduğunu ve artık değişmeyeceğini söyleyebilirmiyiz? İstatiksel olarak bunu bir çok insan için söylemek mümkün olabilir. Fakat onların hayatlarının sonunna kadar değişmeyeceğini veya daha fazla yaşasalardı değişeceğini iddia edebilirmiyiz?

İnsanı bir başka şekilde daha tanımlayabilir ve onun iki çeşit duygu ve dürtüyle hareket ettiğini ileri sürebiliriz. Bunlardan birincisi, esas olarak biyolojiktir ve tüm insanlarda aynıdır. Bu güdüleri ”insanın varlığını sürdürmesi için gerekli olan şeyler” başlığı altında toplayabiliriz: Açlık ve susuzluğu giderme ihtiyacı, uyuma ihtiyacı, korunma ihtiyacı, bir çeşit sosyal yapı ihtiyacı ve bir dereceye kadar da cinsel tatmin ihtiyacı bu grupta yer alırlar. İkinci grupta ise, herkes için aynı olmayan duygular vardır. Sevgi, haz, birlik olma, kıskançlık, nefret, kin, ihtiras ve böylece sıralanan bir çok duygu, farklı sosyal ortamlardan kaynaklanırlar. Nefret duygusunu ele alırsak, onun iki türünü, yani reaksiyon şeklinde gerçekleşen ve kendiliğinden var olan nefreti birbirinden ayırmamız gerekir. Reaksiyon şeklindeki nefret, bir saldırıya veya bir tehdide karşı oluşur. Kendiliğinden var olan nefret ise, bir karakter vasfıdır. Bu tür bir nefretle dolu olan kişiler, her zaman bunu dışa vurmanın yollarını ararlar.

Sosyal olarak oluşan duygular, biyolojik olan duyguların tersine, bazı özel sosyal şartların ürünüdürler. Sömürgeci bir azınlığın savunmasız ve fakirleştirilmiş çoğunluğa hükmettiği bir toplumda, her iki taraf da birbirine karşı nefret duyar. Hakim unsur olan azınlığın nefreti, hükmettiği çoğunluğun birgün gelip de kendisinden intikam alacağı korkusundan kaynaklanmaktadır. Bunun yanı sıra bu azınlık, suçluluk duygusunu bastırmak ve kendi sömürgeci tutumunu haklı çıkarmak için, çoğunluğa karşı bir nefret duygusu geliştirmek zorundadır. Adalet ve eşitlik gerçekleşmedikçe, nefret hep var olacaktır. Yine aynı şekilde, insanlar eşitlik ve adalet prensiplerine karşı giriştikleri ihlalleri haklı göstermek için yalan söyledikleri müddetçe de, doğruyu ve gerçeği bulmak mümkün olmayacaktır.

Bazıları, eşitlik ve adalet gibi prensipleri tarih boyunca oluşan ideolojiler olduğunu ve dolayısıyla da, bunların insanın temel ve doğal birer özelliği olmadıklarını iddia ederler. Burada detaya girmeden, sadece saldırgan bir grubun adalet ve eşitlik prensiplerini ihlal etmeleri karşısında insanların gösterdiği reaksiyonun, bu değerlerin insanda doğumdan beri var olduğuna işaret ettiğini belirtmek istiyorum. İnsan vicdanının duyarlılığı, adalet ve eşitliği gözeten insanların, bu değerlerin tehlikeye düşmesi halinde gösterdikleri tepki ile kendini belirtir.

İnsanın bir diğer tanımı da, onu, dürtülerine karşı davranışlarını kontrol edebilen bir varlık olarak ele alır. Açlık ve üreme ihtiyacını tatmin etmede görüldüğü gibi, insanda bazı dürtüsel motivasyonlar da vardır. Ama insanın tamamıyla bu dürtüler tarafından motive edilmesi, ancak kişilerin veya topluluğun varlığının tehlikeye düştüğü zamanlarda gerçekleşir. İnsanları yönlendiren ihtiras, kıskançlık, intikam alma gibi diğer dürtülerin çoğu ise, özel sosyal durumlarda ortaya çıkar. Bu dürtülerin bazen yaşama dürtüsüne karşı bile öncelikli hale gelmeleri, bunların ne kadar güçlü dürtüler olduğunu gösterir. Ve insanlar hayatlarını, nefretleri, ihtirasları, sevgileri ya da sadakatleri uğrunda feda etmeye çoğu zaman hazırdırlar.

İnsan dürtülerinin en sevimsizi, bir insanın, kendi çıkarları uğruna (kendi gücü dışında bir gücü de alet ederek) bir başkasını kullanmasıdır ki, bu eylem aslında biçim değiştirmiş bir yamyamlıktan başka bir şey değildir. Kendi çıkarı için bir başkasının kullanılması, Neolitik toplumlarda bilinmeyen bir yönelimdi. Ama artık bugün hepimiz için, tarihin bir devresinde insanın sömürüyü istemediğini ve sömürülmediğini hayal etmek bile imkansız. İnsanların tarım ve hayvancılıkla geçindiği dönemin kültüründe herkes yaşamak için gerekli şeylere sahipti ve insanların daha fazlasını elde etme hırsları da yoktu. Özel mülkiyet, bir kapital ve güç kaynağı olarak kullanılmıyordu. Ataerkil devletin zaferi, köllelerin ve işçilerin oluşmasını sağladı, sömürünün asıl kurbanlarıda KADINLAR oldu.

İnsan, kendisinden daha güçlü olanlara karşı bir tüketim eşyası olma rolünü üstlenmekten vaz geçtiğinde, gerçek insani tarihimiz başlayabilir. Bunu gerçekleştirmek için de, seçimlerimizi belirleyen düşünüş biçimimizi doğru sorgulayabilmemiz gerekir. Hatta gerçek bir pişmanlık duygusuna da ihtiyacımız vardır. Pişmanlık, özür dilemekten daha öte bir şeydir. Güçlü bir duygudur. Pişman olan bir kimse, kendisinden ve yaptığı şeyden utanır. Gerçek pişmanlık ve onunla birlikte var olan utanma duygusu daha önce yapılmış yanlışlıkların tekrarlanmamasını sağlayan etkili bir duygudur. Ama samimi bir pişmanlığı her zaman bulmak, pek mümkün olmaz. Amerikalılar kızılderilileri nerdeyse tarihten silmelerinden dolayı pişman oldularmı? Hepimiz atalarımızın, çağdaş toplumlarımızın ve kendimizin işlediği yanlışlıklara ya doğrudan doğruya katıldığımızı ya da bunlara karşı gelmediğimiz için sessiz kalarak onayladığımızı itiraf etmeliyiz.

Eğer aklımız bizim davranışlarımız için etkili bir rehber olacaksa, akıldışı bazı duyguların etkisi altında kalmamalıdır. Gerçek bir insan olabilmek için, aklımızı kendi bencil çıkarlarımız dığrultusunda kullanmamamız, akla aykırı duygularımızı ve dürtülerimizi de farkederek yok etmemiz gerekir. Bu noktada insan neslinin varlığını sağlıklı sürdürebilmesi için hangi dürtülerin gerekli olduğu sorusuyla karşı karşıya kalıyoruz. Saldırganlık ve tahrip etme duyguları, bir grubun diğerini yok etmeyi ve kendisinin varolmayı sürdürmesini sağlayabilir. Ama bu dürtüleri insanlık açısından bir bütünsellik içerisinde değerlendirirsek, farklı anlamlar kazanabilirler. Eğer saldırganlık eğilimi, tüm insanlığa yayılırsa, bu, sadece bir grubun değil, neticede tüm insanların yok olmasına neden olur. Emerson 19. yüzyılda, nesnelerin sahiplenilmesinin insanı yönettiğini söylüyordu. Bugün ise insan, nesneleri putlaştırdı ve onlara tapıyor. İşte bu sahiplenme biçimi onun sonunu getiriyor.


Sahiplenmek, kadını sahiplenmek, tanrıyı sahiplenmek, nesneleri sahiplenmek.

Sahiplendiğini yönetme ve yönlendirme, dilediğin gibi kullanma hakkın olduğu yanılsamasında, sürekli kaybetmek.

Neden bu sahiplenmek?