“Yeterince” sihirli bir kavramdır

“Yeterince” sihirli bir kavramdır, tarif etmek ve ölçmek mümkünatı da pek yoktur çünkü olay/kişi/ihtiyaç dairesinde her AN her kişi için özneldir. “Yeterince”  içsel bir sestir; insanın kendiyle devamlı, dolaysız, ve samimi bir iletişim halinde olmasını gerektirir. Bu sebeple iç ve dış konuşmaların asgariye indirilmesi için önerilen yöntemleri keskin bir niyetle ve disiplinle sürdürmek gerekir. Ben kişisel olarak bu yöntemleri yıllar süren Gurdjieff ve Toltek (CC) yolculuğu esnasında disipline ettim fakat dinler dahil her türlü farkındalığı artırmaya yönelik yolculukların kendi tarzlarında bunu sağlamaya çalışan yöntemleri vardır. Önemli olan yollar/yöntemler değil uygulamanın efektifliğidir. * Felsefe olmadan sadece suçlular diğer insanları yargılamaya cesaret eder. 

Aslında insanın bünyesi hatta bütünlüğü kendin için yeterinceyi fevkalade biliyor ve bu aşılacak olursa hemen uyarı sinyali gönderiyor. Örneğin ben günde 12 saat bilfiil çalışan biriyim, sürekli okuyor ve yazıyorum. Zevkle yaptığım için bi bıkkınlık yorgunluk fark edemiyorum ancak bünyem kapasitenin aşıldığı durumlarda hemen sinyal ediyor, eğer onu duymazdan gelirsem bu kez ağrıyla sancıyla uğraşmak durumunda kalıyorum. Oysa sinyalin geldiği ilk an mola versem her şey tıkırında olacak 

Sevdiğimiz şeyleri yaparken ifrata kaçma tehlikesiyle karşı karşıyayız, bütün konular için geçerli Yeterince” kelimesi üzerine kavramsal olarak biraz düşünün, ara ara aklınıza geldikçe düşünün. Asansörde, merdivende, köprülerde düşünün lütfen. Aynı anda aklınıza “sarkaç” da gelsin, onu da hissedin, kişisel tarihinizle birlikte hissedin sarkacı. Sonra yeterince’ye bağlanacak mı bir bakın.

Yeterince kadar önem verdiğim bir diğer kavram ise; öncelik sırası dır. On yıllardır bu mütevazı kelimeler hakkında defalarca konuşup yazdım.  Tekrar etmeyeceğim ancak düşünmemi sağlayacak sorularınız olursa minnettar olurum.

2013’ün en önemli Kelimesi

Enerji. Bu aslında çok açık. Enerji 21 Aralık’tan beri farklı çünkü öyle olmasını seçtiniz. Enerji çok farklı bir şekilde geliyor. Eski yolları kullanarak gelmiyor. Zihne dolanıp kalmak, tüm o arka yollardan ve dikkat dağınıklıklarında geçmek ve sonunda artık heba olmak istemiyor. Zihnin içinden, bedenin içinden ve her şeyden önce, zamanın içinden akıp gitmek istiyor.

Bir sonraki kelimemiz, “İzin verin”. Bu kadar basit. İşiniz, dış görünüşünüz. Dış görünüşünüzdeki değişime izin verin. Her şeydeki değişime izin verin, ilişkilere ve özellikle de olayların tezahür ediş biçimine. Artık çabalama ve strese son. Bu yıla izin vererek, çok basit bir şekilde yapılabilir, hadi enerjilerin gelmesine izin verelim– pat! – o kadar hızlı ve işe yarıyor.

Önce biraz rahatsızlık verici olacak çünkü özellikle de biraz daha yaşlı olanlar sizler…Kalıplara alışmış olanlar için – bunu söylemenin daha kolay yolu – hala belirli şekillerde yaşamaya alışıksınız. Ona geri dönmeye çalışırsanız, çok fazla bunalacaksınız. İşleri yoluna koymanın, bilgiyi işlemenin ve enerjiyi kullanmanın eski yöntemlerine geri dönmeye çalışma eğilimi olacak. Bunu yapmaya çalışırsanız, bu çok bunaltıcı olacak. Ve yapacaksınız da. Çünkü geçmişte öğrendiğiniz şey bu.

“Ben egemenim. Bunu farklı bir şekilde yapmaya izin vereceğim.” dediğiniz anda ve ona gerçekten izin verdiğinizde, çok çabuk gerçekleşecek.

Şaşırtıcı şekilde, çabucak.  Şaşırtıcı şekilde. Ama o uzun konuşmalara, nefesinizin kesilmesine ve söyleyeceklerinizi söyleyemediğiniz o eski yöntemlere geri dönme eğilimi olduğunda, bizim buradaki basitlik örneğini aklınızdan çıkarmayın. Basit tutun. O kadar basit. Hayatınızdan bir şeyin çıkmasını mı istiyorsunuz? Basit tutun. Sadece, “Artık yeter.” deyin. Sadece iki kelimeye gereksinim var. Uzun açıklamalara girmeyin. Sadece ”Artık yeter” ve sonra yolunuza devam edin.

Listemizdeki bir sonraki, zarafet.  Evet, zarafet bir haldir… Ben ona, zihinsel parametreleri olmayan bir bilinç hali diyorum. Akışa izin verir. Zarafet, anda yaşamanıza izin verir. Varlığınız tam anlamıyla oradadır. Zarafet, yaşamlarınızda kolaylık, çok daha az stres ve gerginliğe ve çok daha az fiziksel acıya neden olur. Zarafet, bir sonra ne olacağı konusunda endişelenmediğiniz bir bilinç düzeyidir. Çünkü zarafet her şeyin zaten mükemmel olduğunu bilir. Ve kader diye bir şey de yoktur. Her neredeyseniz ve her ne yapıyorsanız, bu mükemmeldir. Bazı tanrılar, melekler, meclisler ya da her hangi bir şey olduğu için değil. Sadece siz olduğunuz için. Sadece siz olduğunuz için.

Kolaylık

Kolaylık hem bu yıl ve hem de siz Üstatlar için önemli bir kelime. Siz bunu zor yoldan yapmaya alışkınsınız. Artık yeter. Artık yeter. Artık hepsi kolaylık, izin vermek ve zarafetle ilgili. Orada başka bir varlık sizi kollayıp gözettiği için değil. Sizin gelecek zamandaki Özünüz’den dolayı değil. Bunu onlarla sulandırmayın. Bu sadece “Ben, Zerafet, Kolaylık ve Egemenlik içindeyim” demek. O kadar basit. Bunu başka şeylerle sulandırmayın.

Hadi bununla derin bir nefes alalım.

Bu yıl, enerjinin zarif bir biçimde ve kolaylıkla geliş yılı olacak diyebilirim. Çünkü buna izin veriyorsunuz. Enerjinin bilinçle nasıl çalıştığını anlama yılı.

Bilinci bir mıknatısa benzetebilirsiniz. Işık ve enerjiyi buraya getirir. Ancak geçmişte enerji ve sizin aranızda ambale olmuş, karma karışık bir ilişki vardı. “Sadece yeterince” ile bolca dram. Sadece yeterince. Bu yıl, her ikisine de artık yeter deme zamanı. Buna artık yeter deyin. Artık yeter. (Seyirciler onaylar)

Hadi şimdi izin vermek, zarafet ve kolaylıkla basit bir deneyim, kişisel bir deneyim yaşayalım. İzin vermek, Zarafet ve Kolaylık. Terminolojiyi unutursanız – kalemi ödünç alabilir miyim lütfen? – Neden bahsettiğimizi unutursanız, o AGE, ya da aslında AGE-less*. (Adamus İzin vermek (Allow), zerafet (Grace)ve kolaylığın (Ease) ilk harflerini daire içine alır; birisi “Ohhh” der) Ohhh! Ne kadar da akıllı!

*ÇN: AGE “yaş” demek. Less son eki ise, birşeyden yoksun olunduğu anlamı kattığından, “Yaşsız” bir bakıma asla yaşlanmayan anlamına gelebilir.

Yaşamda kolaylık ve zarafet. Neden olmasın? Neden olmasın? Kazanmanız gereken hiç bir şey yok. Bu yıl süresince, kendi bilinciniz olmaya izin vermek için, derin bir nefes alın. Kolaylıkla ve zarafetle.
Aslında, havayı burnunuz aracılığıyla akciğerlerinize hareket ettirmek zorunda olmadığınızı keşfedeceksiniz. Sadece yapmak. Bu zarafet. Sadece yapmak.
Her biriniz yaşamı kolaylık, zarafet ve keyifle yaşama hakkına ve yeteneğine sahipsiniz.
Kristal bir tavan yarattınız –dünyalar arasında kristal bir tavan – cenneti ve dünyayı, tanrısalı ve insanı birbirinden ayıran. Bir şekilde o kristal tavanı kabullendiniz. Belki de artık “Artık yeter” deme zamanıdır. Artık onu çözme zamanıdır. Onu kırıp geçmeye çalışmak yerine, “Artık yeter” deyin.

Bazı gizlerin, sırların ve insana bilinmez olan bazı şeylerin olduğunu kabullendiniz. Sadece birkaç kişinin bunları bildiğini, ama henüz sizin vaktinizin gelmediğini kabullendiniz.

Kendinize bakmanızı ve “Neden ”demenizi istiyorum.

Öncelikle, siz öyle olduğunu seçmediğiniz sürece, sır diye bir şey yoktur. Sır, o kristal tavanı neden oraya koyduğunuzdur. Bu gerçek sırdır. O sunidir. Doğal değildir. Buraya ait değil.

Kolaylık. Zarafet. İzin vermek, anahtar kelimeler.  Ve enerji. Çünkü enerjiyi bu getirir.

O, enerji çevrede asılı duruyor ve emredilip, kullanılana kadar bekliyor diyebilmeniz gibi. O, izin vermekle, zarafetle ve kolaylıkla gelir.

Komik olan, bunu yapmak zorunda…. O, o kadar da büyük değil. Enerji gerçekten de büyük değil. İnsan zihni, onu büyük bir şey zannediyor. İnsan zihni “Tüm bu enerjiyle başa çıkabilir miyim bilmiyorum” diyor. Tabii ki başa çıkabilirsiniz. Enerji gerçekten de oldukça basit. Gerçekten de basit. İnsan “Enerji! Baş döndürücü! Ya beni yakıp kül ederse?” diyor. Bunu yapmayacak. Bu sadece enerji. Enerji basittir. Şimdiye kadar o kadar basitti ki, rakamların ya da elementlerin bir iki tanesiydi. Bu kadar. Tamamen basit. Sonra bir araya gelip, şeyleri çok daha büyük hale getiriyor. Ama temelinde çok basit.

Yeni Enerji çok daha basittir. O iki element değildir. Sadece bir tane. Bu kadar basit. Enerji asla sizi yormamalı. Asla sizi yormamalı.

(adamus)

Allah Korusun

Birisi, bi şey ya da kendimizle ilgili bi endişe oluştuğunda hemen “Allah seni/beni/onu korusun diye ekleriz. Bunu neden yaptığımızı (kültürel bi alışkanlık) düşünmüşünüzdür herhalde. Ben düşündüm 🙂
1. Öncelikle bu söz, onu kullananın endişe frekansını nötrleştirir. Ki bu zaten başlı başına bi ziyandan korunma durumudur.
2. Söz içerik olarak çok derindir; bireysel irade ve dikkatin her şeyi dikkate alamayacağı varsayımından hareket eder ve kişinin kendi dikkatinden daha büyük bi alan tarafından korunabileceğini hatırlatır.
3. Zaten bu sözü sarf eden kendi dikkatini peşinen o şeyin arkasına koyarak, o şeyin/kişinin enerjisini peşinen yükseltmiştir fakat o bundan kendine pay çıkarmayıp, korunma konusunda bilinmedik, tanımlanmayan bi alanı yetkilendirmekle müthiş bi akıllılık göstermiş olur.
…Bu arada ne diyecektim unuttum :)))

**

Bilge: İnsanın kendi “işlevinden” haberdar olması çok önemli.
Selami: Neden? İnsan bundan haberdar olmasa da nasılsa işlevini yerine getiriyor (el mecbur), o halde neden haberdar olsa iyidir?

Bilge: Çünkü insanın işlevi her neyse onu gerçekleştirmek için bazı yetenekler ona tahsis edilmiş.

Selami: E tamam, ne olmuş?

Bilge: Şu olmuş Selami, o yetenekler bazı yeteneksizlikler sayesinde o kişide vücuda gelebilmiş demektir. Bu da insanların genel bir hedef ve başarı tanımlamasına iteklenmelerinin manasızlığını ve neden hüsrana yol açtığını anlayabilmenin çok kestirme bi yoludur.

Selami: Hımmm… İyi de insan kendi işlevini nasıl bilir? Sen güya bizi, çok bilinmeyenli bi denklemden tek bilinmeyenli bi denkleme geçiriyormuşçasına bi gururla söyledin bunları ama o tek bilinmeyenin hacmi de büyüdü!

Bilge: Haklısın. İnsanın kendi işlevinin, kendince görülebilmesi nerdeyse imkansız. Fakat oradaki “nerdeyse” sözcüğü bizim cankurtaran simidimiz.

Selami: Neymiş o?

Bilge: Sence ne?

**

ULU ÇINARLAR FIRTINALI YERDE YETİŞİR. Denmiş

Doğrudur. Ulu çınarları severim (fırtanayı pek değil), maydonos olmak da hoş örneğin. Velakin hepsinin ayrı işlevleri var. Ulu bi çınarı alıp salataya doğrayamazsınız.  Kimse kimsenin işlevini kolayca ve zevkle yapamaz, eğer yapmaya zorlanırsa işte böyle Dünyanın %95i gibi değişik seviyelerde nevroz vakası olur. Yani demem o ki, Ulu çınara gereken (doğruysa ki doğrudur) o fırtına hiç zor gelmez, en kolayca ve en zevkli üstesinden gelebildiğidir hatta. Dışardan bakınca zor görünür muhtemelen. 🙂

Nasıl Yemek yapıyorum?

Kendimi bir casus gibi izledim ve yemek yapma sistemimi deşifre ettim. Az sonra bunu detaylarıyla anlatmayı umuyorum; fakat bunun bizlere ne faydası olacak diye akla gelebilir. Belki yanılıyorumdur ancak yaptığım çok sayıda gözlem neticesinde insanları gerçekten onların kendilerini bile tanıyamayacağı (Zihin engeli sebebiyle) denli yalın bir şekilde ele veren gündelik basit davranışları olduğunu keşfetmiştim. Bunlardan en belirgin olanları; yürüyüşleri, yemek yemeleri, araba kullanışları,  yemek pişirmeleri diyebilirim. Tabi diğer birçok günlük basit fiziksel edimleri onlar hakkında çok kesin bilgiler verir ama ben şimdilik bunlardan bahsedeyim biraz.

Yürüyüş: İnsanlar yürürken onların ruhsal yolculuğunun nasıl bir yöntem izlediğini anlayabilirsiniz.

Araba Kullanımı: Yürüyüşün biraz daha gelişmişi, daha dünyasal bir şekil almışı olarak, insanın bu hayatını nasıl yönettiğini tam olarak görebilirsiniz.

Yemek Yeme şekli: İnsanın bu hayatında bilgiyi edinme ve özümseme şeklini büyük ölçüde ele verir. Yemekle ilgili öncül hazırlıklar, seçimler ve sonrası (hazımdan tuvalet aşamasına kadar) bir bütün olarak, harika bir göstergedir.

Yemek pişirilmesi: İnsanın yaratıcılık ve vizyon kabiliyeti ve bunun işletim mekanizmasını ele verir.

Birçok öğretide insanın bilinçlenme yolculuğuna kendini tanıması ile başlayabileceği vazedilmiş ve “kendini bil!” denilmiştir. Ancak insanın zihnine rağmen bu bilişi nasıl gerçekleştireceği de pek açık anlatılmamış (bence).

İşte ben, insanın kendini yukarda bahsettiğim günlük basit edimlerini gözleyerek (ya da bir başkası onu farkında olmadan videoya çekebilir) en yalın biçimde deşifre edebileceğini iddia ediyorum. Yine aynı yöntemi, ilişkide olmak durumunda olduğumuz insanlar için de uygulayıp, onlarla daha sıhhatli iletişimler kurabiliriz.

Böyle kısaca konuyu nasıl somuttan soyuta tercüme ettiğimi belirttikten sonra kendi yemek pişirme sürecimi anlatmak istiyorum.

Yemek hazırlama için belirli bir zaman ve disiplinle hareket etmediğimle başlayabilirim. Bu işleme girişmek için midemden ilk acıkma sinyalinin belirtisini almam gerekiyor. Bu her ne kadar belli belirsiz bir uyarıysa da bunu hissettiğim an, yapmakta olduğum işi derhal bırakır ve mutfağa yönelirim. Bunun tek istisnası evde misafir olduğu zamanlardır çünkü o durumda bu sinyali almaksızın farklı bir işlem gerçekleştiriyorum, bunu bilahare ele alayım.

Mutfağa girer girmez buzdolabının kapısını açar, üç beş dakika boyunca dolabın içindekileri seyrederim. Aklımda bişey yoktur sadece öylesine durur ve bakarım. Sonra kuru yiyeceklerin durduğu çekmeceyi açar bir süre de öyle amaçsızca orayı seyrederim. Çoğunlukla bu yedi sekiz dakikalık bekleme aşamasının ardından midemle başım arasında, özellikle de damağımın gerisinde bir noktada bir “tat” duyumsarım. İşte o tat benim o an itibariyle ihtiyacım olan besin bileşiminin izdüşümüdür. O ana kadar bilinçsizce ve sersemce boş bakışım birden anlam kazanır, karanlıkta bir şimşek çakmıştır. Fakat hala ne pişireceğimi bilmem, sadece sonuçta alacağım tat belirmiştir. O amaçsız ve belirsiz tavrım aniden değişir, adeta içime bir deli kuvveti ve şevki gelmiştir. O hızla buzdolabına saldırır, yine hesaplamadığım bazı malzemeleri tezgaha çıkarırım, yine kuru yiyeceklerden bazılarını da dışarı çıkarırım. Uygun bir tencere seçer, yemek hazırlama işlemine girişirim. Yemeklerimin hiç bi zaman bi adı olmaz. Bu aşamaya kadar geldiğimde artık hazırlanacak yemeğin genel teması belli olmuştur, sulu mu, katı mı, tatlı mı, ekşimi, etli mi gibi. Zaten bu sebeple tencere seçilebilmiş olur. Bundan sonrası gözle takip edilemeyecek denli hızlı olur, bazen önceden çıkarmamış olduğum bi kaç malzeme daha çıkarmak gerekir çünkü renk uyumu sağlanamamıştır, örneğin yemek turuncuya gereksinim duyar, o anda bunun kırmızı mercimek mi, havuç mu, ya da cennet meyvesi mi olacağına karar vermek zorunda kalırım ama bu kararı vermek genzimin dibinde halen durmakta olan o TAD’a danıştığım için kolay olur aslında. Miktarların hepsi “yeterince” dir. 

Tüm malzemeler sırasıyla tencereye girdikten sonra en zevkli kısımlardan biri baharatlar kısmıdır. Yemeğin ne istediğini dinlerim ve bana bildirdiği talimatlara uyarım. Yemek pişerken hemen tamamıyla başında durur, arada karıştırır ve çıkan kokunun o TAD’a varıp varmayacağını test ederim. Çoğu kez hiç müdahale gerekmez ama nadiren o tada varmayacağını hissedersem acil tedaviye girişirim!

Bu adsız yemeklerin büyük çoğunluğu, acıkma sinyalinin alındığı andan itibaren kırk dakika içinde pişmiş ve tabağıma konulmuş olur.  Bu yemekler bedenimin bana verdiği talimat gereğince pişmiş olduğundan ben pek beğenir ve severek yerim; ama ilginçtir ki başkaları da bu yemekleri çok beğendiklerini ifade etmişlerdir. Aslında söylemelerinden çok yedikleri esnadaki tepkilerinden anlarım bunu. Kendi otelimin mutfağında şeflik yaptığım günlerde de çok beğeni alırdı bu yemekler ve çoğu kez tarif istenirdi ve tabi bunu yapabilmem pek mümkün olmazdı. Zaten o yemeği ben ya da başkası çok beğenip tekrarlamamı istediklerinde de yapamazdım. Çünkü içinde ne var ne yok hatırlayamadığım gibi, “yeterince” kısmını tarif etmek hiç mümkün değil! Bu yemeklerin hepsi tek seferliktir.

Atadan kalma tarifi belli yemekleri nadir olsa da pişiririm ama yine de o anın getirdiği farklı bir malzeme mutlaka aradan kaçar o yemeğe!

İşte benim yemek pişirme serüvenim böyle, ben bu yemeklere “dolapta ne varsa” yemekleri derim. Gelelim arızi durumlara…

Bazen seyir aşamasında genzime hiç bit tat gelmez. İşte bu bi sorundur;  çünkü ben o ilk sinyalden itibaren yarım saat bilemedin kırkbeş dakika vaktim olduğunu iyi bilirim (midem açlığa dayanamıyor ve bu durumda kuru ekmek yer işi kapatır). Bu durumda ya evden çıkar kendime başka malzemeler seyrettiririm ya da beğendiğim bi restoran varsa şansımı orada denerim. Allahtan ki bu durum çok nadir olur.

Misafir varsa, bu durumda onun yemek ritüeline uygun olarak ve onun isteğine uygun bişeyler pişirmeye çalışırım. Eğer beni tanıyor ve işi bana bırakıyorsa olağan sistemime dönerim. Ki bu herkes için en lezzetli ve ilhamlandırıcı sonucu verir.

Hepsi bu galiba, gerçi bu deşifrasyon şu an aklıma ilginç bişey getirdi. Bi araştırıp onu da yazarım belki

sa-22.05.2010-Fethiiye