Sinema Perdesine Yansıyan Aşk

Sinema hakkında fikirsel paylaşımda bulunma amacıyla “sonsuz” günlüklerine ekleme yapmak istedim.

  Bu kadar geniş bir konuyu başlıklara göre fikir paylaşımında bulunarak tartışmanın uygun olduğunu düşünüyorum. 

  Yapılmış en iyi  aşk filmlerinden kendi seçtiğim ve tutkunu olduğum sinemada beni en çok etkileyen filmlerden önem sırası olmadan yazmaya çalıştım. Yeni eklemelerde bulunursanız bu sayede izleme şansı da bulabiliriz, muhabbetle...

  *yazılan filmler son dönem 2000 ve sonrası olarak eklenmiştir.


  *Closer : Aşk ilişkileri üzerine yapılmış,son derece zekice yazılmış ve yönetilmiş,muhteşem oyuncu performanslarıyla defalarca ve defalarca izlenebilecek amerikan yapımı bir film. Jude Law,Clive Owen,Julia Roberts alışılagelmiş başarılı performansıyla Natalie Portman filmin kadrosu. Daha ne olsun dedirtecek cinsten eşsiz bir kadro. İzlenmesi ve düşünülmesi gerekenlerde üst sıralarda.

  *Luc Besson filmleri: Aşkı incelemede aşk üzerine düşünmede çok başarılı eserlere imza atmıştır. Leon gibi türüne neredeyse rastlanamayacak derecede farklı bir filmi hem yazmış hem de yönetmiştir. Filmografisindeki diğer Derinlik Sarhoşluğu,Angel-A yaptığı diğer aşk temalı filmlerindendir.

  *Won Kar Wai sineması: Tüm filmografisini ve bakış açısını aşkın oluşturduğu, aşkı gösterme üstadı uzakdoğulu sinemacı. diyecek söz bulamıyorum üstada, tüm filmeri sizi uzun süreler etkisinde bırakacak başyapıt niteliğinde:

  In the Mood For Love
  My Bluberry Nights
  2046 

Yönetmen, filmlerinde müziği eşine az rastlanır ölçüde kusursuz kullanır.

  *Kim Ki Duk sineması: Diğer aşk temalı filmler çeken ve senaryolarını da kendi yazan diğer bir author sanatçımız Kore asıllı yönetmenin filmografisindeki filmler üzerine çok çok konuşulacak cinsten anlatmakla bitmez bir içeriğe sahip. Aşkı irdelemede sinemasal anlamda uzakdoğulu yönetmenler başı çekiyor bence. Bazı filmleri

  Breath
  Time
  Spring,Summer,Winter,Fall
  Boş Oda
  Yay

 Bu şekilde yazıp geçmek çok zor , her biri çok değerli filmler sinema sanatı için...

*Dolls : Takeshi Kitano üstadın muhteşem filmi. Söylenebilecek çok şey var bu film için ama tıpkı filmdeki gibi hiç bir şey de yok susmaktan gayri...

*Vanilla Sky , Amerikan sinemasının İspanyol versiyonu ilk olarak çekilmiş filmi aynı senaryo üzerinden yeniden filme aldığı etkileyici yapımlardından. Senaryo çok iyi müzikler ve oyunculuklar da öyle bence.

*Eternal Sunshine Of The Spotless Mind : Sil Baştan diye çevrilip daha ismiyle bile etkileyen muhteşem bir filmi romantik komedi havasına sokmuşlardır ülkemizde. "Kirlenmemiş(saf) zihnin sonsuz günışığı" orijinal çevirisidir filmin. Her şeyi basite indirgeyip tüketmek sadece bizim ülkede yapılıyor her halde böylesine bir çeviri anlayışıyla. Charlie Kaufman amcamızın (ve sanırım kendisi dünyanın en zeki senaryo yazarı, özellikle Being John Malkowich ve Adaptation da ayakta alkışlamıştım.) içimize işleyen senaryosuyla muhteşem bir şekilde göz alıcı oyunculuklarla çekilmiş gelmiş geçmiş en iyi filmlerden biri, hatta bir çok hayranına göre en iyisi. Ayrı bir tartışma platformu oluşturabiliriz bu film için. Bir kez izleyenlerin tartışmaması önemle rica olunur...

*Kader: Ülkemizde yetişmiş usta yönetmenlerden Zeki Demirkubuzun aşk temalı psikolojik filmi. Kesinlikle bir başyapıt bence. Oyunculuklar ve senaryo yine uzun tartışmaları gerektirecek cinsten. öyle bir filmin ülkemizden çıkması sanat anlayışı açısından çok önemli.

*Duvara Karşı ve Fatih Akın ne denebilir ki... Diğer filmleri de aşk teması üzerine yakın filmlerdir. Bu adamın hangi filmini bulursanız izleyin. O artık tartışmasız dünyanın önde gelen yönetmenlerinden tıpkı kıymetli ve aziz üstad Nuri Bilge Ceylan gibi... Üstelik yakın zamanda I love You New York projesinde çektiği kısa filmle karşımıza çıkacak.

*Issız Adam ve Çağan Irmak fenomeni... Bu adam kimdir nerede yetişimiştir nasıl bu kadar samimi senaryolar yazar. Bence bu adam içinde yaşadığı toplumu  iyi tanıyan bir gözlemci ve insanını çocukluğundan bu yaşına kadar çok iyi incelemiş ve benim fikrimce daha küçük yaşta ben sinemacı olacağım demiş bir sinemacı. (Babam ve Oğlumdaki babasının hediye ettiği video kamerayla oynayan fantastik öyküler düşleyen küçük çocuk gibi... Freudyen Psikanalizle kendisini yansıttığını düşündüğüm sahnedir.)  Çok duygulu sade samimi bir türk filmi. Etkilenmemek imkansız...

*21 grams ve Innaritu sinemasının diğer başyapıtları. Yönetmenin sinemasını oluşturan filmler tek bir konuya dayanmaz çoğu zaman bu sebeple özlellikle 21 gramda hissettiğim bu yoğunluk yüzünden listeme aldım. Innaritu filmlerine büyük bir hayranlığım var. Yaptığı üçlemenin ikinci filmi olan 21 gram dışındaki Amores Perros ve Babel de olağanüstü filmler... Bence yaşayan en iyi yönetmenlerden ırk ve toplum farkı gözetmeksizin düşünebilen eşsiz bir sanatçı.

*Fountain ve Daren Aranofsky filmleri. Bu film benim için çok önemli. Demek istediğim, dokunduğu yer işte budur diyebileceğim cinsten hassas bir film. Müzikler, yaratılmış hikaye, kurgu... Anlaşılması zor bir film diyebiliriz çünkü aşkın etrafında kurulu eşsiz felsefi bakış açısı da var filmde. Ancak bana kalırsa bu zorluk ki bence gayet açık bir film, filmin duygusuna asla zarar vermiyor. Yönetmen Aranofsky de benim için tıpkı Innaritu gibi her filmi izlenebilecek dahi yönetmenlerden. Requiem For a Dream, Pi,the wrestler yazmadan geçemeyeceğim diğer  filmleri.

*Lost in Translation: İşte fountain kadar etkili ancak arz olarak ondan çok daha farklı diğer bir başyapıt. Yönetmeni Sophia Copolla: Francis Copolla nın kızı. Bir aileden bu derece başarılı iki yönetmen çıkamaz ama çıkmış. Francis Ford Copollo ya söylenecek söz yok oturun izleyin notlarınızı tutun çalışın siz de yönetmen olun espirisini yapacak kadar ileri gidebileceğim efsane yönetmen. Lost in Translationda sinema perdesine yansıyan aşkın anlatılışı  duygusu  ve bıraktığı hüzün çok etkileyici. Bill Murray, Scarlett Johanson filmin oyuncuları.

*Match Point ve Woody Allen başka söze gerek yok. Sadece izleyin ve sonra dışarı çıkıp biraz yürüyün. Aynı şey diğer Woody Allen filmleri için de geçerli.Dahiyane.

şimdilik aklıma gelenler bunlardır,izlemeyenlere nacizane hatılatmadır…

“Nosce te İpsum” ya da “Falling in Love”

Kendini bulmaya arayışı içinde yaşayan bizler ruhumuzu özgür bırakabilmek uğruna yaşarız. Yegane anlamımız kendi içimizde bir amaca ulaşmaktır. Bu bir arayıştır , dış dünyada başlar … Ne görse , işitse yaşamına katar , öğrendiklerini kendi benliğine işler ve kendinden bir birey , özgün bir varlık yaratmaya çalışır. Ancak ne fayda ki bu çalışma boşunadır çünkü insan önce kendini bilmelidir. Dış dünya sandığı şeyin kendi içsel mücadelelerinin ve duygu durumlarnın bir yansıması olduğunu ancak bu sayede bilebilecektir ve sonunda bu kendini bilme ile insan ideal dünyasının tanrısı olur. Tüm duygu durumlarını kontrol edebilen düşkünlükten (özellikle bu terimi kullandım çünkü aşk için latinece orijinalde söylenen karşılık aşka düşmek olarak kullanılmaktadır) yoksun bir varlığa dönüşür. Artık Onun için negatif bir oluş yoktur, Tanrısallaşmıştır.

“Ve pek az insan bu yolu seçerek kendini bilmiştir”

Yukarıda yazdığım paragraf felsefi ve psikolojik anlamda ideal insanı tanımlamaktadır. Bu anlamda aşkın bir oluş olduğunu kabul ediyorum kuşkusuz. Çünkü yukarıda tanımladığım insan kendi oluş dudrumlarını kontrol edebilen bir insandır, zayıflıktan uzaktır. Latince orijinalinden tanımladığımız üzere aşka düşme halini bir oluş olarak kabul eder ve yaşar. Bu durumda böyle bir insan yalnızca bir kişiye aşk beslemez. Onun için her şeyin özüne indirgenmiş aşk bir düşkünlük olmaksızın yaşanır. Bir insana beslediği duygular ne kadar eşsiz olsa da bunun bir başkasına da beslenemeyeceği anlamına gelmediğini bilir ve kendi isteğiyle yayını hazırlar ve aşk okunu bir başka insana fırlatır.

Yeryüzünde binlerce yıldır yaşayan insanoğlu kendini bilmenin ne demek olduğunu anlama cesaretini gösterememiştir. Yani kitlesel anlamda bu pek mümkün olmamıştır çünkü toplumlar kendini bilme ilminden yoksundur aksi halde ne savaşlar ne de diğer olumsuzluklar hümanitemizi bozabilirdi. Bu yolculuk her zaman bireysel bir yolculuk olmuştur ve ne yazık ki böyle olmaya da devam edecektir. Bu öğretiyi benimseyenler ve uygulayanlar yazma yoluyla nesiller arası devinimi sağlayabilirler.

Şu halde kendini bilme yolunda olan bizler , acı ve buhranlarımızdan başka bir dünya var edemiyoruz. Bitmeyen ıstırabımız savaşlar meydana getiriyor , açlık ve ekonomik krizlere sebep oluyor , hiç bir zaman hiç bir yerde başarılı olamamış siyasi yapıların çıkar mücadeleleri altında yüzyıllardır eziliyoruz. İnsanoğlu kendini yok etmenin bir yolunu her zaman buluyor.

İşte aşk ta ve Onun için yazılan tüm o destanlar da hüzünle bitiyor. Kendimizi yok etme arzumuz aşkımızın içine de işlemiş. Mutlu aşk yoktur diyen bir toplumun çocuklarıyız. Aşkın ömrü şu kadar yıl diyen ırkın çocuklarıyız. Zavallı insancıkların cehalet içinde büyüttükleri birbirimizden nefret etmenin yolunu arayan sözde medeniyetlerin çocuklarıyız.

Kendi hüznüyle acı çeken aşklar ve Onu yaşayan aşıklar adına , cennetin bahçesinden uzakta gözyaşları kuruyana kadar ağlayan ve aşık oldukları sevgililerine kavuşmayı düşleyenler adına…

“Aşk bir kadehtedir ve her ölümlüye uğruna içebilecekleri bir ölümlü seçme şansı verilir.” Bunu yazan bir ölümlüdür bu acıyı çekenler de ölümlülerdir. Kendini bilme yoluna ancak bir başkasına aşık olma yoluyla beraberce ulaşılabileceğini söyleyen ölümlülerdir. İlk söyleyen Platondur dur. Sevgiliye duyduğu aşk öylesine yücelmiştir ki Onda tanrıyı görür. İşte O an kendini bilme safhasına ulaşır ve orada aşkın kendisini görür. Ona göre evren yalnızca AŞK tır.

O kendisini AŞK a götüren sevgilisinin yerine bir başkasını nasıl koyacağını bilmez. Çünkü Platon da fanidir. Kendini bilme yolunda yürüyen bir azizdir. Tıpkı Mevlana gibi ; Şems ini kaybeden Mevlana hayata küsmüş ölene kadar Onun hüznüyle yaşamıştır. Çünkü fanidir. Bizim yarattığımız medeniyetler içinde kendimize ulaşmamız mümkün değildir. Bu yola ancak dünyada bir aşk bularak bir beden ile ulaşırız ve sonunda Onu ebedi yaşarız.

Aşk bir olma durumudur. Ve aşık olan ile olunan aynı kişidir. İşte biz bu noktada demir atıyoruz. O , bize dönüştüğü için Ondan yani aslında kendimizden vazgeçemiyoruz. Kendimizden vazgeçme durumu intihar olarak tanımlanırsa aşkından vazgeçmek te aynı nedenle intihar oluyor. İki olarak başlayan şey BİR olarak varlığını sürdürüyor. Bu cümleden sonra buraya yazılması muhtemel olan şeyler aşkı yaşayanlara ait …