Felsefe İçindeki Tanrısal Matematik

Yaşam, ölümün mütemmim bir cüzüdür. İkisinin toplamı ise “din” e eşittir. İşte matematiksel ilimlerdeki kat’iyetle Tanrı’ya ulaşılabileceğini savunanların çözmeleri gereken en güç denklem:

Yaşam+Ölüm=Din.

Muayyen eşitlikte adet olduğu üzere (matematik ilminde) denklemin her iki tarafındaki niceliklerin yerlerini değiştirelim.

Yaşam=Din-Ölüm.

Şimdi soru şu: İçerisinden ölüm vakıasının çıkarıldığı bir din “yaşam”a eşit olabilir mi? Veya ikinci denklemdeki yaşam, ilk denklemdeki yaşamla özdeş midir?

Bu özdeşliğin varolduğunu ileri sürenler,” Beden+Ruh=İnsan” ve “Beden=İnsan-Ruh” eşitliklerindeki “Beden” in özdeşliğinide savunmak zorunda kalacaklardır.

Not: Tanrı, ilahi denklemlerdeki niceliklerle oynanmasına izin vermez. Ben buna “Felsefenin İçindeki Tanrısal Matematik” adını veriyorum.
k.senturk-2009

27 yorum “Felsefe İçindeki Tanrısal Matematik”

  1. yaşamla ölümü toplarsan sonuç sıfır olur 🙂

  2. yaşam niye dinin bir parçası oluyor onu anlamadım dinsizler yaşamıyor mu?

  3. İ.Ö. V. Yüzyılın büyük sorusu şudur: İyiyi kötüden kesinlikle ayırabilirmiyiz?
    Yunan düşünürü Protagoras (İ.Ö. 485–411) bu soruya karşı hayır demektedir. İyiyi kötüden kesinlikle ayıramayız. Çünkü her kişinin ölçüsü kendine göredir. Ölçü, kişilere göre değişir. Genel bir töre (ahlak) yoktur. İyiyi kötüden kesinlikle ayırabilmek için genel bir töre bulunması gerekir. Töre alanında herkesin birleştiği bir temel yoktur. Bilgilerimiz duygularımızdan gelir. İnsan, her şeyin ölçüsüdür.

    Socrates İtiraz eder :

    İyiyi kötüden ayırıp seçebilmek için özgürlük gereklidir. Seçmenin bulunduğu her yerde, özgürlük var demektir. Aklımızın iyiye ermesi bir bilgi işidir. Mutluk, bilgelikle gerçekleşir.

    Thrasymakhos’a göre erdem, güçlünün işine gelendir. Haksızlık etmek, başarı sağlar, kazanç sağlar. Sormak, karşılık vermekten kolaydır. Doğru adam, her işte, doğru olmayanın karşısında zararlı çıkar. Doğru adam çok, eğri adam az vergi verir. Doğruluğu onun devlet malından faydalanmasına engeldir. Üstelik hep doğru kalmak yüzünden, hısımlarını gücendirirler. İnsanlar eğriliği, eğrilik yapmak korkusundan değil, eğriliğe uğramak korkusundan ayıplarlar. Doğruluk, güçlünün işine gelendir; eğrilikse, kendimize yararlı olan, kendi işimize gelendir.

    Kallikles’e göre erdem, güçsüzün işine gelendir.

    Tam bunları düşünüyordum, yukarıdaki absürd matematik bana ilham verdi ve yeni bir denklem buldum: Evraka…

    yobaz=din+ölüm (kavramlardan toplama yapabilir hale gelmemiz bilimin sınırlarını zorladığımız anlamına geliyor. Bu gidişle yakında Üranüs’e gideriz.)

    Oik0s: Budizmin kurucusu Gotama şöyle demektedir: Bir şeye, duydunuz diye inanmayın, atalarınız inanmış diye inanmayın, ben söyledim diye inanmayın. Kendi kendinize duyduğunuz, denediğiniz, doğru bulduğunuz şeylere inanın.

  4. Yaşamla ölümün toplamının sıfır olduğunu belirtmişsiniz. Çok güzel. Bir inanışa göre sıfır noktası yani ilk insanın yaratılışıyla eşzamanlı olarak semavi dinler tarihide ortaya çıkıyor. Bir anlamda insanoğlunun sıfırlar arası yolculuk yaptığınıda söyleyebiliriz. Tabi aynı inanışın gereği olarak ölümden sonraki yaşamı gözönünde bulundurmazsak.

     Yaşam niye dinin bir parçası oluyor dinsizler yaşamıyor mu? Sorusuna gelince, bu suali sormak için çok mu düşündünüz diye sormaktan alamıyorum kendimi. Yaşm dinin bir parçasıdır çünkü din yaşamın bir parçasıdır. Yaşam ve ölüm (ve inanıyorsanız eğer ölüm sonrası yaşam) birlikte ele alındıkları takdirde bir bütünsellik arzederler. Herhangi bir semavi dinin mensublarının yaşadıkları kadar dinsizlerde yaşıyorlar elbette. Hatta "niçin yaşıyorum" sorusu yerine "nasıl yaşarım" sorusunun üzerine temellendirdikleri yaşamlarıyla, daha İYİ ya da KÖTÜ yaşadıklarını bile düşünmek olağandır.
    
    Sayın Oikos, pek güzel şeyleri düşünüyorsunuz ve varlığınızı daimi olarak kanıtlamak için düşünmeye devam ediniz. (Herkesin yaptığı gibi ve Einstein ile Konyalı bir köylünün dahil alduğu aynı varlık kümesinde olduğunuza kani olmak için)
    
    "yobaz=din+ölüm" denkleminin açıklamasını yaparsanız sevinirim çünkü düşünme melekesi dumura uğramamış olanların anlayabilecekleri türden bir eşitlik gibi görünmüyor.
    
     Oikos'un toplama işlemini kavramlar dışında yalnızca kendisinin hakkıyla bildiği tanımlanamayan başka herhangi birşeyle mi yaptığını merak ediyorum doğrusu. Nihayetinde toplama, çıkarma...vs işlemlerine konu olan öğeler yaşam, din, ölüm gibi soyut kavramların
    

    parçaları değiller mi? Ama Oikos bir adım daha öteye gitmiş ve bu soyut kavramlar dizisine “yobaz” gibi somut bir kavram eklemiş.
    Ne diyelim düşünce gücü sınırsızdır.

     Yalnız Uranüs'ten değil, bilim tarafından keşfedilmeyi bekleyen farklı gezegenlerden yazışmak dileğiyle. Sevgiyle kalın arkadaşlar.
    
  5. Hemen açıklamaya çalışayım:

    Din olgusunu yaşamın neredeyse tek ögesi olarak ele alışınız ve bunun üzerinden yaptığınız mantık silsilesin nedenleri önemlidir.

    Eğer felsefik bir ögeden konuşuyorsak inançları bir süreliğine askıya almak zorunluluğu vardır. Söylemim inanç dışıdır:

    Yukarıda fikirlerini beyan eden felsefeciler semavi dinlerin henüz yapılanmadığı, çok tanrılı kültürün üyesidirler, içlerinden Socrates baldıran zehiri içmek zorunda kalmıştır.

    İçmiştir zira karşısındaki yobazlar onu içmeye zorlamışlardır, tanrılara küfür ediyorsun diyerek… Halbuki onlar sadece düşünüyorlardı.

    Bu ve daha birçok sebepten DİNLER sürekli karanlığın hizmetinde olmuştur. Sonuçları ölüm olan savaşlar, insanın insana üstün gelme çabası, güç erki sağlama gibi baskıya dayalı hertürlü çıkarımı insanoğlu din üzerinden gerçekleşmiştir. Gerçekleştirmeye de devam etmektedir. Bunda din’in suçu yok diyebilirsiniz. Buna mukabil insanın varlığını unutmamanız rica olunur. İnsanoğlu sanki din ögesini kendi güç erkleri için kullanmayacak gibi saf bir rüyaya inanmıyor oluşumun sizinle bir ilgisi yok.

    Tüm bu nedenlerle eğer yaşamı salt din üzerinden değerlerdiriyorsanız, ve düşüncenin gücünü, düşünme özgürlüğünü yok sayıyorsanız, inanmama özgürlüğünü varsaymıyorsanız o halde kusura bakmayın ama siz de bir yobaz olursunuz.

    Siz inanabilirsiniz buna bir diyeceğim yok… Ama yaşamı din’e indirgediğiniz her durumda sanırım biz gibiler korkmalı…

  6. herkes denklem kurduğuna göre bende bir denklem kurayım.
    din=sonsuz yaşam vaadi
    sonsuz yaşam isteği=hayal
    din vaadi=hayal isteği
    gününü can sıkıntısı ile geçiren insanı sonsuz yaşamda düşünsenize.heralde sıkıntıdan patlardı.dinlerden sonsuz yaşam vaadini kaldırın bakalım,ölüm gerçeğini koyun yerine,hangi dinin hükmü kalacak.

  7. Din olgusunu yaşamın tek öğesi olarak ele aldığımı nereden çıkardınız? Absürd olarak nitelediğiniz eşitlikte belki de eşitsizlikte yaşamı ve onun özünü istediğiniz gibi düşünebilir ve istediğiniz gibi içini doldurabilirsiniz.

    Batı Avrupa'nın felsefe geçmişiyle yetinmeye çalışacaksak inançların bir süreliğine askıya alınması mefhumuna diyecek sözüm yok zira gerçektende inanç özgürlüğünün istibdata yenik düşürülmeye çalışıldığı birkaç yüzyıllık çağ yaşamıştır Avrupa.
    
    Temel direktiflerinden biri "gözlemle, aklını kullan, tefekkür et ve sonuca ulaş" olan (ki bu sürecin sonunda tanrıtanımaz olmakta ihtimal dahilindedir, önemli olan verilmek istenen mesajdır) bir dinin mensubu olarak  asr-ı saadette ya da dört halife devrinde yaşamış olsaydı Socrates ve onun gibileri,baldıran zehrini içmek zorunda bırakılırkar mıydı diye düşünüyorum. 
    Belki de zehri içmek zorunda bırakılırlardı. Elbette dinin temel mesajları tahrif edilip  dünyevi işlere karıştırılmaya başlandığı Emeviler veya Abbasiler... belki de dünyevi ve uhrevi ayrımın en keskin biçimce görüldüğü Osmanlı döneminde. Bilemeyiz.
    
    ..."Tüm bu nedenlerle eğer yaşamı salt din üzerinden değerlerdiriyorsanız, ve düşüncenin gücünü, düşünme özgürlüğünü yok sayıyorsanız, inanmama özgürlüğünü varsaymıyorsanız o halde kusura bakmayın ama siz de bir yobaz olursunuz"...
       Sanırım yobaz olmak için bu saydıklarınız yeterli değil, çok daha fazlası gerekir.
    

    Sadece kendimize ait bir düşüncemiz varsa, düşünceyi ifade etme özgürlüğünün bir anlamı olabileceğine inanıyorum en az Kur’ani Dine inandığım kadar ve bu inancın düşünce özgürlüğüne hiçbir barikat oluşturmadığının bilincinde olarak.

      "...Ama yaşamı din'e indirgediğiniz her durumda sanırım biz gibiler korkmalı"...
    

    Son cümleniz oldukça ilgi çekici ve son yıllarda kimilerinin hedef göstermek için diline doladıkları popülaritesi epey yüksek saçmasapan bir fikir. Tanıdık geliyor biryerlerden…

  8. oik0s, “Tüm bu nedenlerle eğer yaşamı salt din üzerinden değerlerdiriyorsanız, ve düşüncenin gücünü, düşünme özgürlüğünü yok sayıyorsanız…”

    Din tanımının aslında öznel olduğu kanaatinde olsam da, insanlığa göre şu an pek de görecelilik göstermediğinden soruyorum: Peki, Salt din nedir?
    Neye göre salt? Bu arılık için eleme, hangi kriterlere göre sağlanıyor? Merak ettim sadece.
    Tabi, eğer din olgusu zaten özgür düşünceden, sağduyudan, meraktan ve muhakeme yeteneğinden izole düşünülüyorsa, o zaman salt dini benimseyen kişi zaten yobaz oluyor. Fakat ben salt din olgusunun aslında doğanın ta kendisi olduğunu düşünüyorum. Bir de bu açıdan bakınca aslında, salt din, aydın kişinin eleği olmaz mı? Yobazlığın zıttı yani. Gördüğümüz gibi aynı elek 2 zıt kutbu da süzmüş oldu şimdi. Demekki yaklaşımımızda bir farklılık var, bu yüzden, salt din nedir?

  9. Tertullianus (öl.220)
    Hristiyan inancini,Yunan felsefesinin “pic sorularina”
    karsi savunmak icin söyle bir argüman gelistirdi;
    “Evet,
    absürt (dogma,sacma ve akildisi)
    ama inaniyorum.”

    Tertullianus´un
    bu argümanlarina Rönesans dönemine gelindiginde
    “Madem din absürde inanmadir;o halde basta devlet olmak üzere
    dünya isleri bunlarla yürümez.Al absürt(dogmatik,sacma ve akildisi)dinini,kilisene cekil”seklinde cevap verildi.

    Kilisenin
    “absürt dini”ne karsi cikis yollari arayan batili zihin sonunda “dogal din”e ulasti.

    jean Bodin(öl.1597)
    Rönesans döneminde gelisen “dogal din”
    akiminin ünlü temsilcilerinden birisidir.”Yedilerin Konusmasi”
    adli kitabinda ayri dinlere mensup yedi kisiyi tartistirir..

    Herbert cherbury(öl.1648)
    ise Fransiz Jean Bodin´in savundugu dogal din görüsünü daha derli toplu hale getirir..
    “dogruluk Üzerine” adli kitabinda dogal bir din anlayisi gelistirip dinin özünü buraya dayandirir..

    Öte yandan Descartes(öl.1650)de Tertullianus´un argümanini felsefi olarak temellendirdi..
    Kartezyen(Des-cartesien:Descartes´e ait)felsefe dedigimiz
    “cifte hakikat” görüsünü “absürt dinin” üzerine gecirdi..Böylece alanlar ayrilacak,hem din hem de dünya rahatlamis olacakti(alinti)..

    simdi,bir müslüman olarak düsünelim..
    hangisi bize yaklasmistir?

    tertullianus´un “absürt dini” mi?
    Descartes´in “cifte hakikat”i mi?
    Bodin ve Cherbury´nin “dogal din”mì?

    artik
    bir din vardir bir de dünya..
    dini hayat baskadir dünyevi hayat baska..

    iste
    bölünmüs parca parca olmus hayatlar..

    absürt ama inaniyorum..
    birinin
    “derin devlet”i
    digerinin
    “derin din”i
    yegane teselli kaynagi..

    slm.

  10. Evrensel teorilerinizden bir japon’a, bir alman’a, bir çinli’ye, bir eskimo’ya bahsedin size gülsün…

    Evet evet absürde yaklaştınız.

    Bu arada biz laikler için ayrı model olsun, müslümanlar için ayrı model, olmadı daha evrensel olun ve ührevi sosyalizm kurun…

    Ben müslüman olmak istemiyorum kaç kere söylemeliyim…

    Hele hele dindar hiç…

    Daha da ötesi cennette veya cehennemde sizinle yanyana olmak fikri bile absürd benim için…

    Sıkıcı söylemlerinizi size inanabilecek olanlara saklayın… 21 yy. sandığınızdan daha aydınlık olacak hiç kuşkum yok…

    Not: sizin cennetinizde kimler olmayacak? Düşündüm de tanrı’nın işine karışıp bi yorum yapayım dedim:
    Alman, fransız, italyan ve bilcümle gavur yok, tarihin geçmişindeki putataparlar yok, kimler var acaba? Arap, türk, acem…yok yok onlar da adam değil, islamı bilmiyorlar. Geriye bi siz kaldınız, ben zaten yokum…

    Hadin iyi geceler, Karanlığa mum olabilenlere…

  11. Öyle görünüyorki konuyu biraz daha etraflıca ele almak gerekecek.Salt dinin ne olduğunu izah edebilmek için birkaç önemli dönüm noktasının açığa kavuşturulması yerinde olur.

    Dünyanın çeşitli kesimlerinde vuku bulan yaşam öğretilerini (Budizm, Konfüçyüsçülük, Zerdüştlük,Panteonlar,Politeizm...vs) bir kenara bırakalım ve evrensellik iddiasını güçlü biçimde taşıyan semavi kaynaklı oldukları belirtilen dinlerin temel karakterlerine bir göz atalım.
    Salt din olarak nitelediğiniz doğanın ve doğal ilkelerin incelenmesiyle açıklık kazanabilmiş "nedensellik" ilkesinin bu dinlerin ortaya çıkmalarındaki tesirini ana hatlarıyla anlatmaya çalışayım.
    
    "Onlar kendilerinden kurtulmak ve insan olmamak istiyorlar"(Monteigne). Kim? Her ikisi de. Hristiyanlar insanları meleklere dönüştüreceklerdi. Maddeciler ise bizim hayvan olduğumuzu ve hayvan olarak kalacağımızı söylerler. Peki insan ne olacak? İnsan sadece hayvanlardan değil, meleklerden de üstündür.(el-Bakara,2/34)
    
    Musa ile İsa arasındaki fark nedir? Onların kendisine doğru öaba gösterdikleri iki farklı adalet ve hedef bulunmaktadır: Arz- Mev'ud ve İlahi İmparatorluk.
    

    Hristiyanlık, Yahudiliğin ahlak hükümlerine karşı İsa Mesih’in ahlak karakterini, ölüm ahlakına karşı yaşayan ahlakı, kanunlara karşı hayatı ve kurallara karşı şahsiyeti koydu.

    Yahudiler kudsi içindeki profanı ararken Hristiyanlar kudsi içindeki dünyeviyi ortaya çıkarmaya çabalamışlardır. Yeri gelmişken şunu da belirtmek gerekirki dünyaya sahip olmamak ile ona sahip olmayı istememek farklı şeylerdir. Dünyayı yönetmemek ile onu yönetmek istememek; dünyayı bilmemek ile onu bilmeyi istememek de. İkincisi bir dindir, fakat bu İslam değildir.
     "Dünyayı değiştirme isteği, onu anlama isteğine hakim oldu"(Margaret Yourcenar)Belki de museviliğin erken evrelerinde ona temel teşkil eden fikrin bu olduğunu söyleyebiliriz. Ve tabiki Hristiyanlıkta, krallık ordusunu bile dize getirecek sayıda çok savaşçıya sahip olan kilisenin otoritesi altında bulunduğu dönemde bu fikrin etkisi altında kalmıştır.
      Arz'ı Mev'ud ilk ütopyadır ve her ütopya Yahudi kökenlidir. Batı medeniyetinin bir Yahudi-Hristiyan medeniyeti oluşunun sebebi budur. Bununla birlikte Yahudi ve Hristiyan ruhları arasındaki uyuşmazlık çok derindir. Hristiyanlığın en parlak asırlarına ait olan ve son derece methedilen dini resim ve heykellerin hepsi, Kitab-ı Mukaddes'in birinci emrine yönelik ağır bir ihlal teşkil ediyordu. (Kendinin, gökte, yerde veya yerin altındaki sularda olan herhangi bir şeye benzeyen suretini yapma) iSLAM SÖZKONUSU OLDUĞUNDA, KUR'AN'DA TEKRARLANDIĞI ÜZERE BU YASAĞIN YÜRÜRLÜKTE KALDIĞINI AMA BUNUN SADECE PUTPERESTLİĞİ RED AMACIYLA BÖYLE OLDUĞUNU DÜŞÜNMEK UYGUN OLACAKTIR.
    
      Arz-ı Mev'ud ve İlahi İmaparatorluk. Bu iki zıt insanda ve İslam'da uzlaştırılmıştır
     . Aydın kişinin eleği dediğiniz şey sanırım burada devreye giriyor. Çünkü İslam bir terkiptir, sentezdir; İnsani olan her şeye damgasını vuran iki kutup arasındaki üçüncü yoldur.
    
      Dinin dünyayı değiştirmediğini söylemek yanlıştır. Din insanı değiştirir, dolayısıyla dünyayı da değiştirir. On Emir'e riayet eden insanlarla meskun olan bir dünya, bu tür bir anlayışın bulunmadığı bir dünyadan esas itibariyle farklı olacaktır. Tevrat'ta esas itibariyle "seçilmiş halk" ve onun çölden geçerek "Arz-ı Mev'ud"a doğru yaptığı zahmetli yolculuk fikrine dayalıdır. Gerçekte kendi vaziyetini değiştirmek için hareket eden, bir doğrultuda, özgürlüğe doğru, insanın köle olmaktan çıkıp kendi hayatının ve kaderinin efendisi olacağı amaçlı bir hayata doğru hareket eden bir halkın tasviridir. Fakat adaletin bu dünyada hakim olacağı şeklindeki Yahudi faraziyesi, isyan ve şüphe doğurmuştur. Bu ise ateizmden bir önceki adımdır. Yahudi ateizmi gariptir. Tanrı'yı inkar etmez fakat onu tanımayı ve kudsamayı rededer. Her din, bu dünyanın bir mükafat değil bir ayartma, bir fitne olduğuna inanır. Oysa Yahudiler böyle düşünmezler ve onların ateizmide budur.
      İsa Mesih'in ızdırap tarihi, bu dünyanın önem verilmeye değer olmadığını ve adaletin hemen şimdi burada bulunamayacığını en açık biçimde ortaya koyduğu için, Yahudilerin bu dünyada saadete ulaşacakları yönündeki faraziyelerinin tümünün çarpıcı bir reddini teşkil eder.
    
      İslam'ın da "bu dünyaya yönelik" bir din olduğu doğrudur ancak İslam bu dünyaya önem verirken yoldan çıkıp kaybolmamış ve unutkanlığa düşmemiştir. Onun en güçlü ve en etkileyici mesajı "adanış"tır. İlahi Krallık fikri güçlü bir şekilde vurgulanır ve muhafaza edilir.
    
      Tabiata yönelik Batılı tavır "tabiata hakim olmayı" emreder. Bu açıkça Tevrat'ın tekvin bölümünde ifadesini bulur: "Üre ve çoğal, yeryüzüne yerleş ve onu boyunduruğun altına al! Denizdeki balığa, havadaki kuşlara ve yeryüzünde sakin olan tüm mahlukata hakim ol." Oysa Budist Metta Sutte öğretisi bile tamammen zıt bir mesajı telkin eder:" Oğlunu tüm kazalara karşı kendi canıyla koruyanbir anne gibi senin düşüncelerin de tüm canlıları kuşatmalıdır" İnsanı hayrete düşüren bu benzerlik nedeniyledir ki bu öğretiler din sınıfına dahil edilirler bazı ülkeler ve düşünürler tarafından.
    
      Affetmeliyiz, çünkü şer zincirini kırmanın tek yolu budur. Şerri affetmemeliyiz, cezalandırmalıyız, şerre karşı şerle savaşmalıyız, aksi halde tüm dünyayı kaplar. Bu iki ifadeden hangisi doğrudur? Tek doğru cevap şudur: Cezalandır ve affet. Yeterince uzun yaşayan ve önyargısız bir şekilde gözlerini dört açarak insanları ve dünyayı gözlemleyen herkes, ilk bakışta çelişkili gibi görünen bu iki hakikati kabul eder. Hayat tek bir prensip üzerine kurulu olsaydı, ya ceza veya af şeklinde tek bir cevap ve tek bir seçim olurdu. Bu örnek, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed arasındaki karşılıklı ilişkileri yansıtır. İlki cezayı, ikincisi affı savunur, üçüncüsü ise her ikisini.
    
      Şimdi salt din nedir sorusunun yanıtı bir ölçüde açıklığa kavuşmuştur umarım.
    
  12. yorumuyla terbiyesizlik eden oikos, salt din nedir soruna yanıt vermeye çalıştım fakat senin
    önyargılarla dolu ve bir o kadarda belli noktalarla şartlanmış, tutulmuş ve özgür düşünmekten bihaber aklın bunu kavrayabilir mi şüpheliyim. T.C bahsettiğin meseleleri çoktan çöpe attı ve çöpüde ancak benim gibi köpekler karıştırır…

  13. son yorumumda Aliya İzzetbegovic’in “Özgürlüğe Kaçışım, Zindandan Notlar” isimli eserinden faydalandım arkadaşlar.

  14. Yazımın başında oik0s’ dan yaptığım alıntıyı referans kullanarak,
    Salt dinin tanımını ben, oki0s’a sormuştum,
    size de teşekkür ediyorum, KENZEN,
    yardımınız için.

    Açıkladığınız konudan,
    aynı kaynaktan doğan görüşlerin, zaman içinde evrilmeleriyle farklı bir boyuta ulaştıklarını ve aslında her birinin de kendi aylasında doğru olduğunu
    anladım.
    Fakat, bu sizin görüşünüz. oik0s kendi fikirlerini sunarken salt dini ne şekilde ele alıyor, hala merak ediyorum
    sevgiler

  15. Pebble:
    Ben “salt” kelimesini birleşik kullanmadım. Salt(sadece) anlamındadır.

    Eğer “din” soruyorsan örneği aşağıdadır. Zira yöneten din değil insandır. Din insan için sadece araçtır. İnsanın kendi hükmünü geçerli kılmaya yarayan bir baskı aracı… Konuşulması gereken budur. Yoksa yüzyıllardır bu konu sürgit konuşulur durur. Yeniden yeniden ayın şeyleri tekrarlamak istemiyorum. Bu konu hk. bu sitede yazılarım mevcut…


    “Merhaba. Benim adım Bahman Nirumand. İranlı bir gazeteci-yazarım.
    Şah’ın devrilmesinde aktif rol oynayanlardanım.
    Ve aynı zamanda mollaların, demokrasi ve özgürlük getireceğine inanan milyonlarca solcu, demokrat, liberal ve milliyetçi insandan biriyim.
    Evet, Humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti bize. Demokrasi gelecek, kimse fikirleri ve siyasal görüşleri yüzünden tutuklanmayacak, işkence yapılmayacak, kadınlara eşit haklar verilecek, giyim serbest olacaktı.

    ÜZERİNDE DURMADIK

    Her şey 14 Ocak 1979 tarihinde değişti. Şah, İran’ı terk etti. Ardından İran tarihinin en büyük yürüyüşü Tahran’da yapıldı. Sansür, yasak yoktu, istediğimiz gibi bağırıyorduk.
    Ertesi gün gazetede, bir hırsızın genç mollalar tarafından yakalanıp, adına “İslam Mahkemesi” denilen bir mahalli heyet tarafından 35 kamçı cezasına çarptırıldığı haberini okuduk.
    Haberi ciddiye almadık; “Üç beş sapsızın işi” dedik.
    Bu arada bira-şarap fabrikalarının yakılması, sinemaların tahrip edilip filmlerin sokaklara atılması gibi olayların üzerinde hiç durmadık. “Ufak tefek şeylerin” toplumun demokrasi ve ulusal bağımsızlık yolundaki çabaları etkilemesini istemiyorduk.
    Biz bunları söylerken, mollalar tarafından, kadın ve erkeklerin yan yana yüzemeyecekleri; okullarda aynı sınıflarda olamayacakları; birlikte spor yapamayacakları gibi gerici kararlar ardıardına alınmaya başlandı.
    “Müslüman kadınların yanında fahişelerin yeri yoktur” denilerek kadınlara örtünme zorunluluğu getirildi. Özellikle üniversitelerde bu yüzden çatışmalar çıktı.
    Bu çatışmalardan rahatsız olduk; kadın sorununun güncelleşip ön plana geçmesini istemiyorduk!
    Peçesiz, başörtüsüz sokağa çıkan kadınlar artık açıkça, gözümüzün önünde dövülüyordu. Bazı kadınların yüzüne kezzap atılıyordu.
    Biz ise hala büyük laflar ediyorduk; bu tür olayları devrimin kaçınılmaz sancıları olarak görüp umursamıyorduk! “İttifak” “Eylem Birliği” gibi terimlerin peşinden koşup duruyorduk.

    GEÇİŞ SANCILARI SANDIK
    Humeyni, “Bütün sorunlarımızın sebebi, cemiyetimizdeki ahlaksızlıklardır. Bunların kökünü kazımalıyız” diyor; genç mollalar terör estiriyordu. Kitabevleri yağmalanıyor; gazete bayileri ateşe veriliyordu.
    Şiraz’da “İslam Mahkemesi” eşcinsel ve fahişe olduğu gerekçesiyle dört kişiyi idam ediyordu. Benzer olay Tahran’da da gerçekleşiyor, üç fahişe ve üç eşcinsel kurşuna diziliyordu.
    Şimdi düşünüyorum da, insan zamanla her türlü aşağılanmaya alışıyor galiba. Hiçbirini görmüyorduk; basmakalıp analizlerimizin doğru olduğuna o kadar inanıyorduk ki!..
    Oysa toplum hızla dincileştiriliyordu. Alınan her kararda “Tamam bu sonuncusu” diyorduk. Ama arkası hep geliyordu.
    Kızların evlenme yaşı 18’den 13’e düşürüldü. Parfüm, ruj, saç boyası, mücevher gibi kadın malzemelerinin yurda girişi yasaklandı. Kadın çamaşırı satan mağazaların vitrinlerine sutyen, kombinezon vs. koymasına bile izin yoktu.
    Kamu dairelerinde kadın memurlara tesettüre girme emri çıkarıldı.
    Biz aydınlar hep aynı düşüncedeydik: Demokrasi ve özgürlüğe geçiş sancılarıydı bu tür vakalar! Abartmaya gerek yoktu.

    REFERANDUM OYUNU!

    Üç ay önce Humeyni, Paris’te komünistler de dahil olmak üzere her görüşün rahatça örgütleneceği bir demokrasiden, özgürlükten bahsederken, şimdi tüm solcu, milliyetçi ve liberalleri İslam düşmanı ilan etmişti.
    Mollaların en iyi siyasi stratejileriydi; işlerine gelmediği zaman hemen gündemi değiştiriyorlardı.
    Referandum meselesini gündeme getirdiler. Halka soracaklardı: “İslam Cumhuriyeti’ni istiyor musunuz, istemiyor musunuz?”
    Kuşkusuz bu bir oyundu…

    Yapılan propaganda belliydi; dediler ki: “İslam’a evet mi, hayır mı diyorsunuz?”

    Biz bu oyunu biliyorduk ama şöyle düşünüyorduk: “Önemli olan Cumhuriyet’tir; serbest seçimlerdir; demokratik haklardır; özgürlüklerdir. İslam Cumhuriyeti bunu sağlayacaksa neden karşı çıkalım?”
    Sonuçta, “evet” diyen 20 milyon, “hayır” diyen ise sadece 140 bindi.
    Mollalar bu referandum sonucunu çok iyi kullandılar. Güya tüm ülke yaptıklarını onaylıyordu. Artık televizyondan sonra basın da ellerine geçmişti. Sanki tüm muhaliflerin sayısı 140 bin kişi gibi gösterdiler. Halbuki 20 milyon içinde bizim oyumuz da vardı. Ama artık bizim sesimizin çıkmasına izin verilmiyordu.

    HALKI ANLAYAMADIK

    Mollalar güçlendikçe saldırganlaştılar.
    Örneğin, tirajı bir milyon olan liberal “Ayendegan” Gazetesi’ni kapattırdılar. Sıra sonra “Keyhan” Gazetesi’ne geldi; muhalif yazarların işten çıkarılmasını sağladılar.
    Tüm bu olanları protesto etmek için mitingler düzenlemeye başladık. Ama iş işten geçmişti artık. insanlar yılmıştı korkuyordu.
    Özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık için ayaklanan halkın, bu kadar kısa sürede değişeceğini düşünememiştik.
    Sanmıştık ki, mollaların gerici yasalarına/kurallarına halk karşı çıkacak. Halbuki tersi oldu; mollalar yasak, sansür getirdikçe arkalarından gidenlerin sayısı arttı.
    Örtünmek moda oldu!
    Tüm bunlara “gelip geçici bir fırtına” diye bakmak ne büyük yanılgıydı.
    Komünistlerden, solculardan, demokratlardan, milliyetçilerden sonra liberal İslamcılar da zamanla mollaların hedefi oldu.
    Şah döneminden daha çok insan cezaevlerine konuldu; idam edildi.
    Milyonlarca insan canını kurtarmak için yurtdışına kaçtı.
    Kaçanlardan biri de bendim…”

    Not: Bugün hala İran’da müzik dinlemek, resim yapmak, müzik çalmak yasaktır. Ancak izin verilen aletlerle dini müziğe izin veriliyor.

  16. Dünyayı değiştirme isteği, onu anlama isteğine hakim oldu”(Margaret Yourcenar)
    Dünyayı değiştirerek aslı astarı olmayan temelsiz düşün yapısına oturtmaya çalışanlar her zaman dini bir araç olarak kullanmışlardır. Son derece de haklılar zira bu iş için dinden daha elverişli bir vasıta bulunamazdı.

       İnsanlık bilinci kadar eski olan olgulara düşman kesilebilmek için meselenin tüm aydınlık ve  karanlık yönlerini çok iyi bilmek ve ondan sonra bir neticeye ulaşmak gerekmektedir.
    
       Sözkonusu olan bir siayasal partinin geçmişi, günümüzde hakim olan veya geçmişte hakim olmuş olan bir ideoloji ya da bir din olabilir.
    
       Her ne olursa olsun, onun onlarca, yüzlerce belkide binlerce yıllık tarihini göz ardı edip, çok kısa bir süre için uygulama alanı bulabilmiş ve ilhamını ondan aldığını iddia eden
    

    bir idare tarzına (doğru olmayan) bakarak hüküm vermek akl-ı selim kişilerin yapabilecekleri bir şey değildir.

       Kaldıki eğer herhangi bir şeye muhalif olmak isteniyorsa, sayısız neden bulunabilir, taraf olmak içinde aynı şey geçerlidir. Lakin taraf olunan şey ne kadar doğru veya yalnış ya da muhalif olunan şey ne kadar doğru veya yanlıştır. Araştırmacı ve eleştirel aklın bu noktada devreye girmesi kişiye çok yarar sağlar.
    
        Aksi halde takınılan tutumlar şovenizme, daha da kötüsü soytarılığa kadar götürebilir insanı.
     Bu arada siteyi gezerken beğendiğim bir cümle: " Bağnazlık gözbebeği gibidir, ne kadar aydınlık olursa o kadar küçülür". 
    
        Zihinlerdeki tüm putların kırılmaları dileğiyle...
    
  17. Su akar..

    yobaz=din+ölüm
    Oikus’un denklemi mantikli geldi:
    Eger yobazlarin elinden ‘din’ nesnesini alirsan; konusacak bir seyleri kalmaz; yani olurler.
    Ve eger yobazlar olmezlerse(burdaki olmek kavrami yok olmak, degisime ugramak anlaminda) din ebediyen dunyada var olmaya eder.

  18. Su akar..

    Hem biliyorsunuz ki, Aristo Matematigi’nde matematigin tanrisal oldugu dusunulurdu. Daha sonra geometride uc boyutlu cisimlerin hacmlerinin vs hesaplanmaya baslanmasiyla yeterli; sonuc itibariyle tanrisal olmadigi goruldu. Ustelik matematik dogada yoktur; sayilar yoktur, duzgun cisimler yoktur. Ki matematigin cokusu yillar once ispatlandi. Artik fraktal geometri vs bambaska alanlar var;l bizim icin hala buyuk olcude kapali kutu olan. Yani matematikte tanriyi aramayi insanlik birakali cok oldu. Demek istedigim bu..

  19. yazının başlığına paralel bir kaç sorum daha olacak yani “tanrısal matematikle” ilgili
    yazınız da “sıfırlar arası” yolculuktan bahsetmişsiniz.(belkide henüz keşfedilmemiş bir manası olabilir) ama bugünün matematiğinin sınırlarından bakarsak bu kavrama, böyle birşey yoktur yani bir sıfırdan bir sıfıra ,SIFIR gidersiniz.Galiba böyle bir yolculuğa ancak Din gibi SOYUT bir kavram rehberlik edebilir.O halde sizin bu kavramınızı kabul edersek şöyle bir soru sorabilirim . “din var olmuş mudur?” çünkü bu yolculuk pek mümkün görünmüyor.
    yine “yaşam dinin bir parçası dinde yaşamın bir parçası ” demişsiniz ki buda bugünün matematiğiyle din=yaşam demektir yani ilk yazdığınız denklemde ölümü anlamsız (farkında olup veya olmadan) kılmışsınız .(gerçi bu tanrısal matematik herşey olabilir diyebilirsiniz ama dediğim gibi MATEMATİK böyle demiyor) bu da son derece ironik olmuş çünkü hem dinsizleri ölümü anlamlandırmamakla itham ettiniz ancak siz ölümü garip bir denklemde önce var edip sonra YOK ettiniz(matematiksel olarak) yani denklem yazmak o kadar kolay değidir önce bu denklemin varlığını ispat etmeniz gerekir.
    dinsizler “niçin yaşıyorum” sorusuna cevap veremezler mi? cevabınız evet ise şunu soruyorum dinliler “niçin yaşıyorum”
    sorusuna ne cevap veriyorlar?
    son olarak bu “tanrısal matematiği” siz mi yapıyorsunuz yoksa keşif mi ediyorsunuz?

  20. levinstayn,

    ideolojik yobazlik = absürt din..

    inanma dürtüsü insanin genlerine kodlanmis kazimak ne mümkün..
    kaldi ki inanmak nasil bir IMAN gerektiriyorsa,
    inkar da bir IMAN gerektirir..
    inkar eden ile inanan insan arasindaki payda IMAN´dir..

    degisime ugramak?
    degismeyen ve degismek istemeyen kim?

    “Atatürk ve Cumhuriyet”makalesine gelen yorumlara bir bak,
    kimlerin degismek istemedigini gözlerinle gör..

    “degisim-in degismeyen tek gercek oldugunu”halen 21.ci asirda,
    idrak edemeyen absürt/dogma/sacma/akildisi DIN mensubu sagci,solcu,dindar,dinsiz “kargadan baska kus tanimam” ci entel dantel kemalist yobazlar var bu ülkede..

    insanlarin
    uydurdugu felsefeler ve ideolojiler hakkinda tartismak
    Qur´an hakkinda tartismak degildir..

    slm.

  21. Su akar..

    “insanlarin
    uydurdugu felsefeler ve ideolojiler hakkinda tartismak
    Qur´an hakkinda tartismak degildir.”

    Lutfen bu cumlenin ne anlama geldigini biri bana aciklasin ve konustugumuz konuyla bagintisini kursun. Biz ne hakkinda konusuyoruz, yine gelmisin kemalist bilmem ne, Ataturk ve Cumhuriyet basligina.

  22. ideolojik yobazlık = yobazlık
    absürt din = din – kısmen , ise
    yobazlık = din – kısmen , ise
    din = kısmen yobazlık ( doğruluk değeri= 1, 🙂

  23. “”degisim-in degismeyen tek gercek oldugunu”halen 21.ci asirda,
    idrak edemeyen absürt/dogma/sacma/akildisi DIN mensubu sagci,solcu,dindar,dinsiz “kargadan baska kus tanimam” ci entel dantel kemalist yobazlar var bu ülkede..”

    Pardon ama siz hangi katagoriye dahilsiniz?

    Ayrıca sizin gibi olmaktansa, sizin gözünüzde

    “halen 21.ci asirda,
    idrak edemeyen absürt/dogma/sacma/akildisi DIN mensubu sagci,solcu,dindar,dinsiz “kargadan baska kus tanimam” ci entel dantel yobazlar “dan biri olmayı yeğelerim. Kemalist değilim, Atatürkçüyüm ve bununla da Atatürk’ün elini öpmüş bir babaannenin torunu olmaktan da guru duyuyorum

    Saygılarımla

  24. Bu nedir yahu,herkes istediği değişkenlerle istediği denklemi yazabiliyor mu yani?

    Tamam o zaman..
    seks + şarap = haz
    haz + elem = yaşam
    yaşam + ölüm= din (ana denklem)
    din= seks + şarap + elem + ölüm
    din -(seks + şarap)= elem + ölüm

    seksiz ve şarapsız bir dini yaşarsanız elem içinde ölürsünüz..

    kimseyi gücendirmek istemem, ama denklem üretmek bedava olursa böyle olur işte…

  25. “tanrısal matematik” yapıyoruz gamaro denklem yazmaktan kolay ne var

  26. sayin rinda,

    “sizin gibi olmaktansa”?

    iste anlayamadiginiz tam da bu
    ben kisilere benim gibi olmasini degil
    herkesin kendisi olmasi gerektigini anlatmaya calisiyorum..

    “siz hangi katagoriye dahilsiniz”?
    anlamadinizmi hala?

    öyleyse tekrar edeyim

    ben “Vahyin” taraftariyim
    dileyen inansin,dileyen inkar etsin ama
    “Vahyi” saplantilarina alet etmesin..

    evet Vahiy anlamsiz ve tutarsiz olani terk etmektir..

    slm.

  27. Peki Vahiy ne diyor?

    Saygılarımla

Bir yanıt yazın

Ad ve E-posta zorunlu değildir.