Güneşe taparım ben. Her şeyden önce gerçektir. Vardır. O ısısını ve ışığını karşılıksız verir. Kimseden dua beklemez. Kimseye bir şey vaad etmez. Sadece verir.
Kimseye ahlak kuralları öğretmez, kimseyi cezalandırmaz, kimseyi olduğundan farklı bir kişi gibi görünmeye zorlamaz, kimseden kendisine tapmasını beklemez. Işığını ve ısısını alçak gönüllülükle, sadece verir.
Tüm dünya yaşamı canlılılığını ona borçludur. Bu sessiz tanrıya. Kimse bunu inkar edemez. Ama orada dipdiri, capcanlı dururken kendilerine sanal tanrılar yaratıp, putlar yaratıp ona taparlar.
Çünkü insanlar karşılıksız sevgi değil, menfaate dayalı sevgi isterler. Sevgilerinde çıkar isterler. Böyledir insanların sevgileri.
Bence insanları bizim sınıftaki Sezen yarattı. Ben ona tapıyorum 😀
Çok yanlış düşünüyorsunuz, güneş dediğiniz biraz helyum biraz hidrojen, kendine hayrı yok, ahirette size ne faydası olacak bir daha düşünün tek allah var ona kulluk edin.
Anafikir ancak bu kadar güzel kaçırılır..
Anafikiri anladık, sonra şefahat dilenmeye gelince hüsrana uğramayın diye söylüyoruz bunları, o büyük gün geldiğinde pişman olup hatanızı anladığınızda tapındığınız güneş hanginize yardımcı olacak, hidrojen atomu mu şefahat edecek size, helyum mu, füzyon mu şaşarım.
“Geceyi, gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı yaratan O’dur, her biri bir YÖRÜNGEDE yüzüp gidiyor.” (Enbiya Suresi, 33)
“Güneş de, kendisi için tespit edilmiş olan bir karar yerine doğru akıp gitmektedir. Bu üstün ve güçlü olan, bilenin takdiridir.” (Yasin Suresi, 38)
Güneşin sahibi var, yaratıcısı var, yaratıcıyı bırakıp yaratılmış olana tapmayın.
Len bi sittiri…
Pöf…
fre my mind.. free my mind.. free my mind ya rasulullah..
Bi halt anladığın yok. Ana fikiri anlamış. Sende o idrak olduktan sonra.
İdrak demişimde bir nitelik atfetmişim.
Bu yüzden bilmeye başladıkça yalnızlaşıyor insan. Sanki.
Güneş ilk insanların taptığı, saygı duyduğu ve yaşam kaynağı olduğunu anladıkları yıldızımız.
Peki ne oldu da insanlar ona sırtını döndü? Belki kibir girmiştir devreye ve insan dualarını kabul etmeyen ama ışığını hep gönderen bu yıldızdan sıkılmış ve insanları onunla yönetemeyeceklerini anlamışlardır. Eee herkese sevgi gösteren bir tanrı kimsenin işine gelmez sanırım. Yoksa kuralları kim koyacak, kim denetleyecek, kim hesap soracak, kim sıraya koyacak? Di mi ama…
xenix: Takiplerim
“Vermek almanın en üst biçimidir” demiştim bir yerlerde… Onu anımsadım…
“Güneş yalnızca verir” diyor Deli arkadaşımız…
Verdikleri nedeniyle sizden bir şey istemez.
Alacaklarının defter kaydı yoktur.
Alacakları nedeniyle sizi mahkemeye verip icra çıkarmaz.
Senet sepet ilişkisi yoktur.
Kirayı geciktirdin demez.
Aşkolsun bunu senden beklemezdim demez.
Gözüne dizine dursun demez.
Fitil fitil burnundan gelsin demez.
İnsanı küçük düşürmez.
İnsanı geliştirir. Beslenme kaynakları sunar…
Aslında alır da güneş. Verdiklerini geri de alır. Soldurur, buharlaştırır, ısı değişimleri nedeniyle rüzgarlara yol açar, bunca devinimin oluşturduğu yaşam ve yaşam dışı bir çok olayın kaynağıdır. Ancak bunlardan dolayı kimseden bir şey beklemez…
Bir var oluş yok oluş içerisinde, Güneşten aldıklarımızın karşılığında bir gün ölürüz de… Ancak ölüme gücenikliğimizin nedenleri arasında güneşe geri verdiklerimiz değil, insanlara verip de geri alamadıklarımız vardır… Verirken güneş gibi verdiğimiz hayatın, bir kara delik gibi herşeyi öğütüşü ve bize geri vermeyiş vardır… Denebilir ki o zaman yanlış şeylere, yanlış alanlara harcamışız enerjimizi…
Aslında insan dışındaki canlı ve cansız tüm varlıklara baktığımız zaman, bu “karşılıksızlık” ilişkisini görürüz. Hayvanlar aleminde, bitkiler aleminde de karşılıklı ilişkilere rağmen karşılık bekleme ve karşılığını alamadığında dellenme, gücenme, kavga etme yoktur. Hadi diyelim bazı hayvanlar kavga eder ama mahkeme kurmazlar örneğin. Yargılamazlar. Gücü oranında sürdürürvar oma savaşını. Ahlak kuralları yoktur. Ayıp ve günah yoktur. Bu ilişki biçimine “doğallık” denebilir…
Doğallık…
İnsan soyunun hırsa dayalı bir çok hastalığının çoğu zaman çaresi, ilacı, dermanı olarak görünür bu doğallık… Mevlana’nın “yedi öğüdünü” anımsarsanız, bu öğütlerin bazılarında doğadan betimlemeler vardır:
Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.
Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.
Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.
Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.
Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.
Hoşgörüde deniz gibi ol.
Ya olduğun gibi görün.
Ya göründüğün gibi ol.
Tabi bu öğütlerin bir çoğu eleştirilebilir, bilime, toplumun gelişim ve işleyiş yasalarına aykırılık bulunabilir. Ben de eleştiriyorum bu anlamda. Ancak Mevlana burada bir takım olaylar karşısında doğadaki varlıklara atıfta bulunur. Bunu bir çare olarak görür. Bu bakımdan bu yaklaşım tarzı incelemeye değerdir benim için. Çünkü bir çok tartışmanın sonunda da vardığım nokta, insanın ilk kavgasının doğayla olduğu ve bu kavganın hala sürdüğü ve ilk barışın yeryüzünde doğayla yapılması gerektiği konusudur…
İnsan, hayvanlıktan çıkıp “insanlaşma” sürecine girdiğinden beri doğallığını yitirmiş, “doğa gibi olmaktan” uzaklaşmıştır. Bu çatışma bir çok bilimsel gelişmenin temelini atmışsa da, günümüz insanının başedemeyeceği bir çok belayı da insanın sırtına sarmış, ruhuna işlemiştir. Şimdi bu çatışma sürecinde elde edilen olumlu her türlü verinin elde tutularak, olumsuz olanların insan yaşamından uzaklaştırılmasını sağlamak gerekir. Bunu yaparken de hala “doğa gibi” olmak yaklaşımı işimize yarayabilir. Bu anlamda belki de “orman kanunlarını” yeniden gözden geçirmeliyiz…
Bir ara insanlar arası ilişkilerin düzenlenmesinde, doğadaki diğer varlıklar arasındaki ilişkilerin genellenebilirliğini düşlemiş ve “taş yasası”, “bitki yasası”, “hayvan yasası” gibi yasalar keşfetmeye çalışmıştım… Aşağıdaki atasözleri bunlara örnek oluşturabilecek sözlerdir:
“Ağır taşı ne yel alır, ne sel alır”…
“Ağaç yaşken eğrilir” (“doğrulur”demek daha olumlu bir yaklaşım belki…)
“Su aka aka çukurunu bulur”
Evet; doğada herşey karşılıklı olmasına rağmen, “karşılık bekleme” olayı yoktur. Beklentisizdir doğa… Bizleri insan yapan beklentilerimiz iken, insanlığımızdan çıkaran da aynı şekilde beklentilerimiz olmaktadır… Bu çelişkiyi ya da bu çelişkideki her türlü sapmayı, yaşanabilir bir hayat için düzenlemeye çalışırken, doğaya yaslanmakta, doğaya, doğal yollara başvurmakta yarar olduğu söylenebilir…
Deli’nin sonsuz’a (kuyuya) attığı taşı çıkarmaya çalıştım…
Almadan vermek yalnızca Allah’a masustur. Önünüzdeki ağaca bakmaktan ormanı kaçırıyorsunuz.
Sana orman resmi gösteririm. Ben orada ağacı görürüm, bi başkası dağı görür, bi diğeri bulutları, sen de ormanı.
Bi resimde insan, görmek istediğini görür. Bizlere kendi algını dayatma …
Hem ormanı kaçırsam ne olacak? Ben, cennetteki genelevi kaçırma pahasına bunları söylüyorum …
Güneşe tapa tapa beyni yanıp kavrulduğundan ne yazdığını bilememiş deli.
Sadece deli zırvalaması olarak algılanılacak bir durum, bu muhteşem kainatın denge ahenk ve uyumu, her şeyin muntazam tasarlanmış ve belirli bir sistem içerisinde işlemesi, bu kainatın ve içindekilerinin sonsuz bir rahmet sahibi tarafından yaratıldığının en büyük kanıtıdır.Güneş ise bu sonsuz rahmet sahibinin muhteşem kainatının muhteşem bir surette yarattığı dünya sarayının tepesine asılmış bir soba ve lambası hükmünde olarak düşünülebilir.
Ateist inat ediyor, allah’a tapmayacağım diye gidiyor inadından güneşe tapıyor. Din bir ihtiyaçtır, ateist güneşe taparak bu ihtiyacını gideriyor ama kendisiyle çeliştiğinin farkında değil.
Her ne kadar “Güneşe taparım” sözü geçiyorsa da, Deli’nin söylediğinin tapınmak ile alakası yok! Sizin tanrınız gibi bir tanrıya tapınmaktansa Güneşe taparım demek istiyor. Bir kısım din bezirganları da mal bulmuş mağribi gibi sözün özüne ineceklerine kırkıncı dereceden yapışıp mutlu olmaya çalışıyor. Elbette, kendi inanç sistemini sorgulamaktan aciz insanların, buradaki metaforu anlamaları olanaksızdır ve anlamalarını beklemek de gereksizdir… Onlarda kafa olsaydı kendi yarattıkları şeylere tapınmazlardı. Bu kadar basit…
Dinden kaçış yok dostlar, dinden kaçış yok. Gördüğünüz gibi ateist sırf inadından böyle yapıyor, muhammed’e kızıp salak güneşe tapıyor. Yakında satürne de tapar, satürn olmazsa halkasına tapar, her bi boka tapar da bi allaha tapmaz. Ateizmin bir din olduğunun en büyük ispatı budur işte.
tAPaR:)
Filan.
Alayınızın damına kar yağsın.
Kendisi de söylediğiyle çelişmiş dingilin farkında değil. Eeee ateist ihtiyacını öyle gidermiş. Sorun ne?
Şimdi, ihtiyacını gidermişse niye çelişsin. Din bir ihtiyaçsa adam öyle gidermiş. Yani. Yanisi mankafa işte.
oik0s tarafından Pzt, 21/07/2008 – 16:22 tarihinde gönderildi.
Plajdaki insanlar, güneşi anlamıyor, güneş nedir bilmiyor, kötü yaşıyorlar.
Sonuçta güneşten bir şey anlasalardı, daha akıllı çıkarlardı oradan. Ama yeniden giyindikleri zaman, önceki kadar çıplaktırlar. Bu düzeyde ne yapıyor bunlar güneşle?
“Sadece sıcağı severim” dışsal belirtiler…”Ben yaptım”
Fakat Güneşle aramızda inanılmaz bir bağıntı vardır. Onu aniden Tanrıça yapabilirim.
Zira güneşin parçacıklarıyla beden parçacıklarım arasında görünmez bir bağ, bir iletişim vardır. Tapmam için yeterli sebep…
Bağların (parçacıkların) etki alanını aştığımda, pratik bir güneş bilgisiyle onu kavrayıp anlamaya başlarım.
Artık güneşimi çizmeye başlayabilirim.
Elimde fırça, tual üzerinde resmettiğim güneş, güneş değildir, hatta hiç bir görsel bağıntısı da yoktur.
Çizdiğim şey Aşktır.
İçimizdeki mistik bağıntı onu binlerce şekilde çizecektir.
O inanılmaz bağıntı… Işık ve sevgi… (Spinoza’ya saygı)
O tarihlerde bunu yazmıştım.
İki önemli nedeninden ilki, Spinoza’nın tanrıdan dialektik kaçışı; İnsanın güneşle olan kaçınılmaz bağıntısından, – İhtiyaçlar ve arzular -, İnsanın güneşle(ışıkla) olan sanatsal bağıntısına kısa bir yolculuk… İkincisi ise sevgilimdir (Güneşim)
Yabancı, ateist kendisiyle çelişir, çünkü din-inanç-tapmak bir ihtiyaç değildir der ama kendisi gidip güneşe tapar. Çok zayıf bir anlama kabiliyetiniz var, bunda anlaşılmayacak ne var? beni şaşırttınız. Helyuma tapın hidrojene tapın, inat edin….
Maazallah sen o kadar örtüşüksün ki çelişik ne varsa sırıtıyor senin yanında. 🙂
Tapmak, tutku ile sevmek:)
sevginin karşılıksız verilmesi ancak zihinsel ötesine geçildiğinde hissedilir bana göre… zihin sürekli işler haldeyken ticari olmaktan öte geçebileceğini düşünmüyorum. al gülüm ver gülüm:)
sevmek konusunda ise zihnin içindekileri yok etmek oldukça zor. zihin ötesine geçmek çok meşakkatli, deneyimlerimle tescillidir. ama geçilebildiğinde ne mi oluyor? muazzam şeyler. misal o zamanda gerilim yoktur, heyecan da yoktur, tutkuda yoktur. hararet öfke bunlarda yoktur. ve bu sevgi bir alış veriş durumu olmaktan çıkar. bir ilişkiden ziyade varlık olma durumudur.
kim ne isterse onu yapsın, ister allaha, ister güneşe tapsın. ama bunu kimseye dayatmasın.
dediğim gibi sevgi bir alış veriş değil ben buna ulaştım. bildiğim bu:)
şimdi gel de Nazım’ı anma!!!!
“Yani sen elmayı seviyorsun diye
Elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık,
Yahut hiç sevmeseydi,
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden? “
Senin anlayamadığın ve sanırım anlayamayacağın şey, kişinin varlık nedeniyle uğraşmanın iletişim, bir arada yaşamak anlamında yıkıcı sonuçlar doğuracağı. Bunu anladığın zaman dincilikten çıkıp dindarlığa doğru gidersin herhal. O da senin varlık nedenlerinle örülü yoldur işte.
Ben bu Deli’yi sevdim:)) Genel anlamda bir deli seviciligim var zaten. Konulari acip tasi kuyuya atip kenardan kis kis guluyor:)
Neyse..
Tapmak.. Ozellikle gunese tapmanin tarihi hayli eski. Yapilan miladi takvimler mi dersiniz, gunes saatleri mi dersiniz, ilk astronomik gozlemlerin baslamasi mi dersiniz.. Bircok sey Gunes Tanrisina tapinan insanlarin eseri.
Tapmak bir adam icin ihtiyacsa ve kisinin narsist duygularini tatmin ediyorsa isterse gitsin nutellaya tapsin, biskreme tapsin, midye dolmaya tapsin… Bana ne:)
Tapinmak en temelde kisinin kendisinde bulamadiklarini baska bir varlikta bulma istegidir. Kendisinde ne eksikse karsisindaki tapindigi seye o degerleri yukler.. Onu anlamlandirdikca anlamlandirir.
Amaaaaa bu adam gelir de bana sen de nutellaya tapacaksin derse… Ciiiikkkssss ciksss ciikkss olmaz.. Iste o anda butun sevevenligimi bir kenara birakirim ve…
Neyse efendim, ne diyodum. Delileri severim. Delilik “iyi”dir valla billa tilla iyidiiiiiir…
FSM hepinizi kutsasin RAmen!
G Milat