
Doğada insan dahil bir çok canlı mülkiyetçidir. Mülkiyetçilik ise kaçınılmaz bir şekilde kapitalizmi doğurmaktadır. Sorunun temeline inmeyi kimse istemez. Kapitalizmi sorun olarak gören çoğu kişi kendi mülkiyetçiliğini sorun olarak görmez. Sorun olarak görmemesi bir yana, kendini bu konuda haklı bile görür.
Temelinde, doğal olan mülkiyetçilik varken kapitalizmin uzaydan veya dış dünyalardan geldiğini iddia edemeyiz. Doğanın ve insanın içinde olan bir şeye düşman olmak, kendi doğamıza düşman olmak gibidir.
Yapılması gereken; ya düşmanlığımızı bitirmek veya doğamızı köklü bir şekilde değiştirmektedir.
Sosyalist ağızlara gelsin… 😉
kapitalizm,”das kapital sahibi”marks´in “ÖCÜ” ilan ettigi,”parayi veren düdügü calar” özdeyisinde ifadesini bulan bir sistemdir ki insan dogasiyla catismaz..
insan var oldukca da cökmeyecektir..
örnegin,”das kapital”i referans alanlarin insa ettikleri “kapital düsmani” duvarlarin 75 yil sonra yerle bir olmasi bunun kanitidir:)
anadolu insani kapitalistmiydi bilemem ancak “kapital/sermaye” önemini kavramis ve söyle formule etmis;
“mal canin yongasidir”
“Dünyada mekân ahirette iman..” vs.
slm.
Bu bir etkendir fakat asıl sorunun temeli bu değildir,sorunun temeli(devlet yönetim sistemi,yargı organları,insan hakları,eğitim sistemi,DİN ŞÜKÜRCÜLÜK)vs.
Sosyalist bir devlet yönetiminde o ülkenin vatandaşının rahatlıkla bir ev veya insanca yaşamak için gereken tüm ihtiyaçlara sahip olması hiçte zor değildir.
Karın sınırı yoktur,yaşadığımız ülkeden örnek vermek istiyorum. Bir ağaoğlu düşünün iki kelimeyi bir araya getiremiyor ve sahip olduğu servet düşünülürse bunu çalışarakmı yoksa kapitalizmin sunduğu gelir adaletsizliğimi olduğunu anlamak hiçte zor değildir.
Sayın xenix, sorunun temelini insan genlerinde ,fizyolojisinde falan aramayı bir kenara bırakmalı ve asıl sorunun insanları yönetim şeklinde aramalı bence,kanunlar ve adalet bunun içindir..
Yapılması gereken mücadele etmek ve savaşmaktır,bu sitenin amacının kendi çapında bu olması gerektiğini ve herşeyden önce yıkmaya çalıştıkları cumhurriyetimize sahip çıkmak için elimizden gelen tüm imkanları kulanmalıdır..
“mülkiyet hırsızlıktır” (Prodhon)
“Mülk Allah’ındır” (İslami söylem.)
“Bütün büyük servetlerin altında suç gizlidir” (Emile Zola)
Mülkiyet doğal değil, toplumsal yaşamda gelişen öğrenilmiş ve öğretilmişliktir.
Bireyin yaşamını sürdürebilmesi için, kendisine gerekli olan kişisel gereksinmeler, “mülkiyet” tanımı içine sokulmamalıdır.
Sosyalizmin karşı olduğu “özel mülkiyet” toplumda herkese ait olması gereken alanlardaki gasplardır. Örneğin Antalya’da denize 200(İki Yüz) metre mesafe kamunun ortak alanıdır. (Daha fazla olmalıdır aslında.) Bu mesafe içerisinde herkesin denizden eşit yararlanması gerekir. Ancak bir belediye başkanı geliyor, hemen deniz kenarından yükselen 50 (Elli) metrelik falezlerin yüksekliğini de 200 metre içine sokarak, 200 metreyi 150 metreye indirerek kamusal alanı gasp edebiliyor. İşte bu hırsızlıktır. Daha sonra buraya kuracağı herhangi bir işletme diğerlerine göre daha bir avantajlı konum elde ederek, diğerlerinden daha fazla gelir sağlıyorsa, aradaki fark da hırsızlıktır. Aradaki farka sahip olan kişi ise bunu kendi çalışmasının, hatta emeğinin karşılığı sayacaktır…
Geleceğini teminat altına almak amacıyla başlayan “birikim” düşüncesi, kar hırsının devreye girmesiyle, gereksinimden fazla bir servet birikimine yol açıyor. “İş bölümü ve uzmanlaşma” ile ortaya çıkan sınıflar arasında da bu “yarış” başlıyor. Sonra bu serveti daha büyütme ve koruma için diğer “yasalar” gelmeye başlıyor. Daha önce topluluğun kendini “tertip ve tanzim etmek” için kurduğu ve son derece masum olan “devlet” mekanizmasını ele geçiren bu servet sahipleri, devleti bu servetin koruyucusu konumuna getiriyor. Sahip olma hırsı devlete de sahip olarak sürmeye başlıyor.
“Mal sahibi mülk sahibi/ hani bunun ilk sahibi”
Mal da yalan mülk de yalan/ var biraz da sen oyalan” (Yunus Emre)
Doğal olmayan gereksinim fazlası olana sahip olma isteğidir. Bireyi bu isteğe yönelten başlangıçta doğal koşullara karşı koyma düşüncesidir. Örneğin buğdayını kışın yemek üzere ambara koymak gibi… Daha sonra ise gereksinimden fazla depolamanın hırsına kapılması, olayın amacından sapmasına yol açmıştır.
“Özel mülkiyeti” kaldırırsanız, “yarış” (rekabet) olmayacaktır! savı vardır. Kapitalistlerin, kapitalizmin serbest rekabetçi döneminin ideolojik silahı olan “liberalizmin” söylemi budur örneğin. Bu yarışın vardığı nokta, bir sınıfın diğer sınıf üzerindeki baskı ve tahakkümünü doğurmuştur. Yarışın yarış nedenleri değiştiğinde, yarışın yönü de, varış noktası da değişecektir.
İnsan soyu, doğal koşullarda çıplak dünyaya gelip çıplak dünyadan gittiğini unutmadan, bu geliş ve gidişin arasında, bu geliş ve gidişe uygun bir “giyinişin ve yiyinişin, gülüşün ve düşünüşün” yasalarını bulmak zorundadır! Yoksa yalnızca acının ve kederin şiiri olan ağıtları yazmaya ve yakmaya devam edecektir! Oysa yalnızca mutluluğun şiiri nasıl olurdu acaba? Tahayyül bile edemiyorum!
Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.
Memleket isterim
Ne başta dert ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.
Memleket isterim
Ne zengin fakir ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.
Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikayet ölümden olsun. (Cahiy Sıtkı TARANCI)
Bir tane de Resul RIZA’dan olsun:
Ben isterim ki
Bulutlar ağlasın
Çocuklar ağlamasın.
Hiçbiri öksüzlük
Yetimlik duymasın.
Ben isterim ki
Konuşsun her çiçek
kendi dilince
Silahların
kesilsin sesi.
Ben isterim ki
soğuğa, karanlığa
kapansın kapılar,
Gözler kapanmasın,
Sözler kapanmasın.
Ben isterim ki,
Yangınlar sönsün,
Umutlar sönmesin.
Erişsin her meyve
kendi çağında.
Yüreklere
acı söz değmesin.
Ben isterim ki,
eğilsin dallar
bereketten.
İnsanoğlu
başını eğmesin
utançtan ya da güçsüzlükten.
Ben isterim ki
gözyaşı gibi
aksın pınarlar
berrak, duru
toprağın üzerinde.
Pınar gibi
akmasın gözyaşı
yeryüzünün hiçbir yerinde.
Ben isterim ki
Her şey eğilsin
insanın önünde
insan insana tutsak olmasın.
Ben isterim ki
sevinç, mutluluk
bol olsun.
Yürekten yüreğe,
ülkeden ülkeye
açık yol olsun…
Ekonominin tanımını bilirsiniz; sınırsız insan ihtiyaçlarının sınırlı kaynaklarla karşılanmaya çalışılması. Mesela Hüseyin bey gereksinimler demiş ama belirsiz bir şekilde bırakmış bu gereksinimleri? Nedir insan gereksinimleri veya ihtiyaçları, veya şöyle sorayım insanca yaşamak için gereksinimler nelerdir?
Mesela bir ev, bir araba, bir yazlık, bir tarla, biraz lüks yerlerde yemek yiyebilmek, şöyle biraz pahalı bir kahve içebilmek, içki sofrası, biraz pahalı sanatlarla uğraşabilmek, dünyayı gezebilmek, istediğin yere hızlıca uçabilmek, gördüğünüz gibi bunun sonu yok arkadaşlar. Gereksinim nedir, açlık sınırında bir yaşam mı?
Ben genlerden veya fizyolojiden dolayı demedim. İnsan doğasında olmasının sebebi zihinseldir. Sadece insanda değil bir çok canlı türünde görülen durum bu. Bölgesini belirleme bir yer edinme, insansa çit çeker, köpekse işer, arıysa başkalarını sokmaz içeriye vs. Kalabalıklaştıkça yerler büyür ama besin azalır. Biriktirilen de yetmeye başlamaz ve başka biriktirenlerin mallarına göz dikilir. Savaşılır, onların elindeki yiyecekler alınır falan. Böyle böyle bakmışsın emperyalizm diye bir şey oluşmuş ve ona karşı çıktığını sanan insan grupları.
Çözüm var elbet. Herkes mülkiyetçiliğinden vazgeçerse. Kızılderililerin dediği gibi “Toprak insana değil, insan toprağa aittir. İnsan hayat dokusunun içindeki bir liftir sadece…”
“Ben genlerden veya fizyolojiden dolayı demedim. İnsan doğasında olmasının sebebi zihinseldir.”
“Mülkiyet doğal değil, toplumsal yaşamda gelişen öğrenilmiş ve öğretilmişliktir.” dedim, “zihinsel” dediğin şey nedir ola?
Bir şeyin doğada var olması, normatif olarak da ‘var olması’ gereken bir şey olacağı anlamına gelmez.
Örneğin doğada ‘doğal seleksiyon’ da var.. Fakat böyle olması, sisteme uyum sağlayamayan, imkanı ve gücü olmayan insanların ortadan kalkacağı, gücü olanların ise yaşamaya devam edeceği anlamına gelmiyor.
Afrika’daki insanlar açlıktan ölüyorken, gelişmiş ülkelerdeki insanlar yaşamaya devam ediyor.. Bu durum doğada var deyip hiçbir şey yapmamak mı lazım yani?
Örneğin doğada hırsızlık, öldürme/katl, sömürme felan da var vs.
Ben -özel- mülkiyetin doğada var olduğunu da düşünmüyorum esasen.. Bu konuda Aktaş’a katılıyorum.
Şu anda pek vaktim yok.. Zamanım olduğunda bu konuda yazacağım.
Aktaş, cümlenin ilk kısmı yanlış. Mülkiyet doğal. Ama doğal olan şeyler de zaten doğadan gözlemlenip öğrenilebilir ve toplumsal yaşama uygulanabilir. Bu onların doğal olmasından bağımsızdır.
Evet sangre, doğal olması var olması gerekeceği anlamına gelmez. Ama ikinci paragrafta doğal seleksiyon ile sosyal darwinizmi birbirine karıştırmışsınız. Doğada doğal seleksiyon var, insanlarda da doğal seleksiyon var. Ama sizin ikinci cümleniz sosyal darwinizmi anlatıyor.
Ben yazımda kapitalizm doğrudur demedim zaten. Doğal olan bir şeyin doğru olacağı anlamına gelmediğini özellikle belirtim.
isci sendikalari dahi kapitalist yani disi sol /kominist/mülkiyet düsmani,ici sag /kapitalist/mülkiyet dostu:)
bakin Ege Cansen ne diyor;
“..kapitalizm diye düş?nülmüş, tasarlanmış bir sistem yoktur çünkü insanın kendisi, iktisadın, kapitalizmin içinde doğal olarak vardır.”
Bundan çıkan sonuç sudur;
Kapitalizm doğal bir sistemdir, insana uygun bir modeldir. Komünizm ise yapaydır, bünyeye uymadığı için yıkılmıştır nitekim…..”
slm.
Cafer… bez getirin… tez getirin…
Aslında doğru söylüyor Ege Cansen (veya ebubekir). Komünizm, ileri bir sistemdir. Bünyeye uyması için insanın evrim geçirmesi gerekir. Benim ilk yazımın son cümlesi bunu anlatıyor.
İnsan kendisinde köklü bir değişiklik yapmadığı, yapamadığı sürece kapitalizmin kucağında (pardon içinde) olacaktır.
Sn xenix, yazılarınızı beğeniyle takip ediyorum.
biraz maydanozluk yapıp sormak istedim :
Doğal olan neden yanlıştır ? Bu konuyu dağıtmadan biraz açarsanız sevinirim.
Hürmetler…
Sn Saron
İnsan Gereksinimlerini belirleyecek kriter -bana göre – açgüzlülük…
Yani açgözlülüğü çıkarın geriye kalanlar insanın gereksinimleridir.
Teşekkür ederim. Fakat doğal olan yanlıştır diye bir şey söylemedim, düşünmedim, ima etmedim. Bu yüzden doğal olan doğaldır. Yanlış veya doğru olması subjektif, zamana göre değişen ve beni pek ilgilendirmeyen durumlardır.
floridada süper lüks bir villa sahibi olmaya gereksinim duymadığımı bana kim söyleyebilir?
kapitalizmin üstün yanı bana kalırsa işte budur…kimsenin birşeyleri düşünüp insanlar için iyi olanları seçmesine gerek yok..kendi kendine işleyebiliyor.
Xenix,
Sosyal Darwinizm’den bahsetmedim.. Bu uygulamada, merkezi bir otorite bir takım -sözde- biyolojik konuları önplana çıkararak bir politika uygular.. Örneğin engellilerin, ‘aşağı’ ırkların yok edilmesi veya kısırlaştırılması ve toplumun saflaştırılması öngörülür.
Benim bahsettiğim konu biraz daha farklı.
Burada merkezi otoritenin ‘müdahalesiz’ bir sistem tasarlaması söz konusu.. Yani bir toplumda yoksulluk sınırının aşağısında yaşayan insanlar, parasızlıktan tedavi hizmeti alamayan, açlıktan ölen insanlar var.
Bu da, ortama uyum sağlayamayan, sistemin dışında kalan insanların hiçbir haktan yararlanamaması gibi bir durumu ortaya çıkarıyor.
‘Müdahalesizlik’, ‘plansızlık’ ve piyasaları kendi işleyişine bırakmak da bir tür müdahaledir, plandır aslında.. Ve otoriter ülkelerin yaptıklarından pek de farkı olmayan bir durumdur.
Evet baal, görüyoruz ne kadar iyi işlediğini..Senin tuzun kuru, ben dahil burdaki herkes dünya zenginliklerini yaşıyan %20 guruba dahiliz, geri kalan %80 kendi kendine işlemesine müsade edilirse,sonra kim floridada lüks villa sahibi olabilir demi?
Bir doğalıktır almış başını gidiyor, bende bişiler söylemek isterim doğal olarak,müsadenizle..
Bizler iç güdüleri olan yaratıklarız, en güçlü silahımız beynimizdir ve buda bizi yer yüzünde yaşıyan en tehlikeli hayvandan daha tehlikeli yapar, o zaman bizler düşünen hayvanlarız DOĞAL olarak..Zamanla evrimleştik medeniyeti öğrendik ve kendimizi,hislerimizi,ihtiraslarımızı,egomuzu,uçuk kaçık fantazilerimizi,HORMONLARIMIZI kontrol etmeyi öğrendik ama tamamen kontrol edemeyiz çünkü doğamız buna müsade etmez..
Bu durumda sahit olduğumuz dünya profili ortaya çıkıyor ve buna engel olunmadığı taktirde insanların neler yapabileceğini görüyoruz(doğamız batsın)
Cinsel sapıklığa örnek vermek istiyorum, nedir sapıklık? bana göre sapıklık DOĞALDIR. MUHAMED sapıkmıydı? Hayır değildi,bunun üzerine ayetlerde indi ve zaten o zamanlarda çok eşlilik doğaldı, çocuk yaştaki kız çocuklarıyle evlenmek şimdide doğal,ama öte yandan hormonların esiri olan ve bunu kontrol edemeyen bir kişi çocuk yaştaki bir kız çocuğuna tecavüz etmesi sonucunda sapıklıkla suçlanmasıda son derece tesr bir durum ee peki kim sapık ? Bir taraftan ayetlerle meşru kılınan evlilikler o tecavüz değilmi ? O kız çocuklarının rızası varmı? YOK..
Bana göre hepimiz sapığız, bir kısmımız kendimiz dizginleyebiliyoruz ve beynimiz kontrolünde olaylar gerçekleşiyor ve sapık olmaktan kurtuluyoruz toplum gözünde ama bir kısmımız toplumda sapık oluyor ve o kişiler linç ediliyor ama usulüne göre kitabına uygun yapan bazı zaatlar peygamber oluyor ve onun ümmetide ayetlere göre hareket ettiği sürece nimetkerden yararlanıyor, diğer taraftan o ülkede yaşanan zina suçlarında kişilerin kelleleri gidiyor .. Bakın alın size güzel bir yönetim şekli..
Kapitalizme gelince, parayı veren düdüğü çalar.. Üst düzey dünya zenginlerinin dünyayı yönettiğini biliyoruz bu sistemle ve onların bu zenginlikle ne tür uçuk yaşam tarzlarınında olduğunu bir çoğumuz biliyoruz,onların LOLİTA almak için ayetlere ihtiyacı yok…Bu durumda sapıkta olmuyorlar tabiki, şey misali fakir çalınca hırsız oluyor sapık olduğu gibi zengin zengin oluyor oyle bişey..
DOĞAMIZDA VAR…
Sayın baal, bence insan oğlunu kendi kendine bırakmamak gerek ve oyle kendi kendine işlediği falanda yok ,bu şekilde düşünen zihniyette bundan nemmalanlardır…
Sayın xenix,sizin soruya benim cevabım şu,DOĞAMIZA düşman olmak en doğrusu, zaten insanın en büyük düşmanı yine kendisi değilmidir..
Gelişmiş,ilerici bir yönetim sistemi varsa oda şu an için SOSYALİZMDİR..
Saygılar..
kisi,zaman + beden + beyin gücü sayesin de kazanip biriktirdiklerine kim itiraz ede-R-bilir ?
slm.
Ben itiraz ediyorum arkadaş…Bu şekilde olucaksa ben itiraz ediyorum, sorun kişilerle alakalı değil,yönetim şekli ve sistemle alakalı.
Saruhan arkadaş (belki de farkında olmadan) “irade” kavramının altını çizmiş…
Devrimin iki yanı vardır; determinist ve volantirist. Yani iradeci ve kendiliğindenci yanı… “Tarihte zorun rolü”denilen şey iradenin rolüdür. Toplumların yaşayışında da bu iki yan işleyişine devam eder. Bazen biri bazen diğeri öndedir. Adeta “birdirbir” oynayarak giderler.
Miras bırakmayı yasaklayarak, bireyin yaşamı boyunca kazandıklarını, ölümünden sonra kamuya bırakması koşuluyla, “Florida’da süper lüks bir villa sahibi olmasına” karşı çıkmasak, birey yine de bu villaya sahip olmak ister miydi?
Miras bırakmayı yasaklasak buna insanların tepkisi ne olurdu? Böyle bir karar bireyin eğilimlerinde neleri değiştirirdi?
Servetin ana-babadan oğula da olsa, çalışmadan elde edilmesini yasaklasak, bu yasak insan hak ve özgürlüklerini kısıtlar mı?
basarisiz bir sol zihniyet disin da kim itiraz edebilir diye ilave etmeliymisim:))
slm.
doğamıza karşı mucadele edemeyiz ,yapabileceğimiz en iyi şey mümkün olduğu kadar doğayı taklit ederek yaşamayı öğrenmektir…yemek yemeden ,su içmeden ,hava solumadan yaşamak mümkün müdür?? demek ki doğa herşeyi belirler..
bundan, doğamızda hormonlar var o halde çocuklara tecavüz edelim sonucu çıkmaz..çünkü çocuk olanı korumak sağlıklı bir insanın otomatik yapacağı bir davranıştır…eğer doğal gidişatımız bozulmamışsa kimse böyle birşeylere tevessül etmez.
”yetmişlik ihtiyar parası var diye yirmibeşlik kızla birlikte oluyor”..olsun ne var bunda?
onların kendi özgür iradeleriyle ilgili ,ne yapabileceklerine karar vermek senin hakkın mı?
işte sizin düşünceniz burada tosluyor ..ben isteersem evsizler gibi sokakta yaşarım…istersem gece gündüz çalışır mülk biriktiririm..bu benim bileceğim bir şey.
eğer mantıklı bilimsel bir gerekçen yoksa benim ne isteyip ne düşüneceğime karışamazsın.
Çok yakında petrol bitince göreceğiz KAPİTALİST neymiş, kimmiş, ne yer ne içermiş, ne kadar demokratmış, ne kadar müslümanmış vs… Hani o plazalarda üretmeden para kazanan paryacılar var ya, işte en çok onların halini merak ediyorum.
Az kaldı sabredin.
Benim deyindiğim nokta insanın özüyle alakalı,ormanda ve mağrada yaşamış olduğumuzu düşünelim çok eskiye gidelim acaba o zamandada bu şekilde düşünücekmiyiz(çocuk olanı korumak sağlıklı bir insanın otomatik yapacağı bir davranıştır) o zamanlarda insanlar sağlıksızmıydı? Doğası gereği yaşıyordu insanlar ve ensest ilişki dahil doğal bir şekilde yaşıyorlardı değilmi? Peki ne değişti o zamandan bu zamana veya ne değiştirdi bizleri?
Ne diyor sayın baal,doğamıza karşı mücadele edemeyiz; Sen dahil yaşayan herkes doğasına karşı mücadele ediyor, insan oğlunun bu noktaya gelmesi bunun bir sonucudur..
Baal,
”yetmişlik ihtiyar parası var diye yirmibeşlik kızla birlikte oluyor”..olsun ne var bunda?
onların kendi özgür iradeleriyle ilgili ,ne yapabileceklerine karar vermek senin hakkın mı?
işte sizin düşünceniz burada tosluyor ..
Bu yetmişlik ihtiyarın parası olmasaydı eğer yirmibeşlik kız beraber olmayı düşünücekmiydi?
İnsanların kendi iradesi doğrultusunda ne yapmak istedikleri hakkında karar vermeye tabiki hakkım yok ama eleştirmeye hakkım var..
Benim tosladığım falan yok, siz kendi kendinize tosluyorsunuz zaten verdiğiniz yemek,su,hava,florida,yetmişlik örnekleriyle ve taklit yeteneğinizle…
insanlığın geçmişinde ensest ilişkinin normal görüldüğü bir dönem olabilir buna itiraz etmiyorum…. ama insanlar mağara dönemindeyken ”küçük yaşta bile olsalar hormonları emredince çocuklarına tecavüz ediyorlardı..”şeklinde bir sözü kabul edemem… böyle birşeyin olduğunu kimse kanıtlayamaz farazi bir sözden öteye geçemez.
Hüseyin Aktaş, miras mevzuna değindi….sanki doğada miras yok mu?
İnsanlara özgü şekilde çözüme kavuşturduğumuz gibi değil belki ama doğanında kendine göre bir miras bırakma şekli var.
Mesela sürü hayvanlarınıı düşünecek olursak en güçlü erkek,diğer erkeklerin hepsini elemine ettiği için normal olarak sürüde doğan bütün yavruların atası konumunda olmuyor mu? Yani savunduğu bölgeyi komple biçimde tüm yavrularına doğal olarak bırakmış oluyor.
umarım anlatmak istediğim anlaşılıyordur.
Yetmişlik zengin ihtiyarın 25 lik kızla beraber olmasına kime ne diyip ,sağlıklı insan çocuğu korumalı demek tam bir tezatlıktır. küçük bir kızın dedesi yaşındaki bir insanla beraber olması kız aklını yitirmemişse paraya dayalı bir alışverişdir.insan bedenini parakarşılığı satın almak bence tecavüzden daha aşağılık bir olaydır, örneğin bir erkek bir kadını
tecavüz etme niyetiyle ıssız bir ormana götürdüğünü düşünün, ilkinde erkeğin direk tecavüz ettiğini ,ikincisinde ise kızı günlerce aç ve susuz bırakıp eğer kendisiyle birlikte
olacaksa bir damla su ve ekmek vereceğini söylediğini ve kızın günler sonra mecburen onunla birlikte olduğunu düşünün, sizce hangisi daha iğrenç ? işte günümüzdede
bu aşağılık sistem(kapitalizm) birilerini birilerine sermaye kul ,köle yapmaktadır. unutmayın seçme şansı olsa kimse hayatkadını olmak istemezdi.
Sevgili sangre, daha önce şöyle bir yazı yazmıştım. link to sonsuz.us Yani açlık sınırında yaşayan insanların üreyemediğini veya çoğalamadığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Tam tersine onlar daha hızlı çoğalıyor. Bu yüzden her hangi bir müdahale yoksa zaten evrimsel açıdan bir problem yok. O da doğal işliyor.
Bunun dışında baal’ın söylediklerine katılıyorum. 50 yaşında birisi 25 yaşında birisiyle birlikte olamaz mı yani? Eğer getirdiğiniz veya önerdiğiniz sistem böyle şeyleri de denetlemeye kalkıyorsa atın çöpe gitsin.
Mirasın kime kaldığı hikayesi var bir de. Herkes öldükten sonra bir yere mal götüremeyeceğini biliyor. Ama buna rağmen kimse çalışmaktan vazgeçmiyor. Ne için? Çocukları için mi sanıyorsunuz? Ben hiç sanmıyorum.
Gelelim üretmek ve çalışma zorunluğuna. Tembellik hakkımı kullanmak istiyorum.
Parasal bir ilişki olmadığı sürece elbette herkes özgürdür ancak arada bu kadar dengesiz yaşfarkı olması, veya eşit şartlarda asla elde edemeyeceği bir kıza para gücüyle sahip
olmak özgürlük anlayışıyla ve insanlık ahlakııyla ne derece bağdaşır bunu kendimize sormamız gerekir , kaldıki bu sistem yani elit bir azınlık kalan çoğunluğu sadece cinsel olarak
değil her açıdan sömürmektedir, bunlara BIRAKINIZ YAPSINLAR demek liboşların dillerinden düşürmedikleri özgürlükle nasıl bağdaşıyor çok merak ediyorum. sen insanları açlık
sınırında bırak karınlarını bile doyuramasın fahişe olsun ,tinerci olsun , ……. sonrada özgürlük de bu onların seçimi de , yok öyle yağmaaaaaaa.
Nazım Hikmet siz olayı ısrarla tecavüze yaklaştırmaya çalışıyorsunuz…
biz tecavüzden bahsetmiyoruz..iki normal seçenekten işine geleni tercih etmekten bahsediyoruz.
yani size göre bir kadın,namuslu iffetli sayılabilmek için , illa fabrikada yada başka bir işte yırtına yırtına çalışıp sefalet çekmeli ama kesinlikle opportunist davranmamalı…
neden?? çünkü siz böyle bir ahlaki kaide vaaz ediyorsunuz. insanlar kendi özgür iradeleriyle bir karar veriyorlarsa sadece saygı duyulmalıdır…
ve bana kalırsa, en saf ve temiz gibi duran aşkın içinde bile oportunizm vardır..kimse gidipte kendi standartlarına göre çirkin katnem birine aşık olmaz.
Siz beni iyi anlamadınız galiba , sadece tecavüz meselesi değil. sorun sistemden kaynaklanıyor. mesele sömürü meselesi bu emek sömürüsüde olur cinsel sömürüde
opportunist davranmakla alakası yok.
weber ve kapitalizm..
özetle,
1-calisip para kazanmayi makbul görmeli..
2-tutumlu ve mütevazi bir hayat sürmeyi ILKE edinmeli..
3-kazanilan para carcur edilmek yerine biriktirilip SERMAYE olusturulup YATIRIM´a dönüstürülmeli..
4-SERMAYE´sini yatirima aktaran parasini yigip biriktirmek yerine RISK altina sokmaktadir dolaysiyla paraperest degildir..
5-elde ettigi KARin bir kismi hayir ve hasenat icin kullanilmali ki erdemli bir kapitalist olunsun..
(kapitalist) komsu da piser,bize (komunist) de düser:)
slm.
Hazır doğallıktan giderken fahişelik ve kadınlar üzerinden verilen örneklere de değinmek gerekir. Mesela yaşlı ve zengin kadınlar genç ve yakışıklı erkeklerle olması kimseyi rahatsız etmiyor ama yaşlı ve zengin adamların genç kadınlarla birlikte olması bir sömürü oluyor.
Veya erkeğin para için sevişmesi dert değilken kadının para için sevişmesi sorun oluyor, sömürü oluyor.
Kadına sevişme özgürlüğü vermeyen bir ataerkil düşünce biçiminin sorunları aslında bunlar.
Dişi kuyruk sallayınca arkasından sürünün takip ediceğini biliyoruz,tam tersi bir durumda aynı durum söz konusu değildir,buna fiziksel yapı,hormonel yapı,seksapel farklılıklar
kısacası erkeğin ve kadının yapı olarak birbirinden ayıran bir çok özellik var(BU DOĞAL KISMI)
Diğer yandan kadına verilen değer ve kadının yeri yaşadığımız ülkede utanç verici bir haldedir.Bu sorunun temelini oluşturan en büyük etkenin DİN olduğunu biliyoruz, ne yazıkki yapıcak pek fazla bir şeyin olmadığınıda biliyoruz(BUDA YÖNETİM KISMI)
Ahhh ATAM nerdesin?
Ataerkil düşünce biçiminden kaynaklandığını sanmıyorum+ataerkil düşünceye takılan bir kişinin sosyalist kimliğinden şüphe ederim…
Anaerkil düşüncede ise analara ve kadınlara saygım öncelik taşır..
Saygılar..
“Gelelim üretmek ve çalışma zorunluğuna. Tembellik hakkımı kullanmak istiyorum.”
İnsanın “zorunlu” olduğu “çalışma” alanlarında geçerli değildir “tembellik hakkı”. Zorunlu olduğundan daha fazla çalışmaya zorlandığı durumlarda geçerli olan bir haktır. “Üretmek ve çalışmak zorunluluğu” hiç kimsenin kaçamayacağı “hakkı” oluşturan “ödevler” arasındadır. Bu nedenle yukarıdaki tümce kendi içinde çürüktür. (Yeni kavramlar ve terimler üretmekte özgürsünüz elbette. Ancak ürettiğiniz kavramın neyi açıkladığını anlatmanız gerekir.)
Konu ekseninden kaymasın. Sorun kapitalizm ve mülkiyetçilik.
Sosyalizmin önermelerine karşı çıkan arkadaşlar kapitalizmden memnunlar mı?
Diyelim ki sosyalizm yanlış. Kapitalizm doğru mu? Kapitalizm insanlığın ulaşabileceği yegane sistem midir? Rahatsız olduğunuz hiç bir şey yok mu? Varsa nelerdir? Bu soruya xenix ve Baal arkadaşlar nasıl yanıt veriyor?
Doğaya uygun yaşama fikri benim de peşinde olduğum bir fikir. Ancak doğada komünizmi bulurken kapitalizmi hiç bulamadım ben. Örneğin ihtiyacından fazla yemek yiyen bir hayvan görmedim, insandan başka… İhtiyacından fazla avlayan da görmedim. Afrikalı yamyamın Avrupalıya tepkisini anımsayın: “Biz iki dünya savaşında milyonlarca insan öldürdük” diyen Avrupalıya sorar yamyam: “Neee? O kadar insanı nasıl yediniz?” Yalnızca öldürdüklerini ve uygar dünyanın insan yemediğini söyleyen Avrupalıya Yamyam tekrar hayretle sorar; “Madem yemiyecektiniz, o kadar insanı niye öldürdünüz ki?”
Doğada ihtiyacından fazla avlanma da yeme de biriktirme de yoktur. Baal kendisini zorlayarak doğada da miras olduğunu açıklamaya çalışmış ama bu canlılar dünyası hakkındaki eksik bilgilerinin neden olduğu iler tutar tarafı olmayan düşüncelerdlr.
EVRENİN İNSANLAŞMASI başlığı altında bu konuları ele almaya çalışacaktım. Bu güne değin sittiri boktan bir yığın gereksiz tartışmanın içine çekildik ve bu güzelim konular kaldıkça kaldı. “Kapitalizm Ve Mülkiyetçilik” tartışılırken arkadaşların bu linke bir göz atmalarını tavsiye ederim: link to sonsuz.us
Hala yanlış ve doğru peşindesiniz. Oysa ben ne kapitalizme doğru, sosyalizme yanlış gibi bir şey kullandım mı?
Kapitalizm doğaldır. Kendiliğinden oluşur. Kurucusu yoktur. Resmi devlet ideolojisi değildir. Destekleyicisi yoktur. Hatta kime sorsan kapitalizme düşmandır, kendisi kapitalist değildir falan filan fulin. Ama gel görki binlerce yıldır bu sistem hep devam ediyor. Peki neden? Nedeni basit, aslında ama basit olan bir şeyi görmek istemez insan genelde. Ockham’ın Usturası işte böyle durumlar için gereklidir. Doğada kapitalizmi göremiyor musunuz? Karıncaları inceleyin derim en basidinden.
Gelelim kadına bakış açısına. Demek dişi kuyruk sallamazsa erkek gitmezmiş, hormonalmiş, fiziksel yapıymış. Sahte hikayelere konu olacak cümleler her biri. Tamamen erkek egemen zihniyetin yorumlara yansıması bu. Erkek egemenlik dinlerle başlamamıştır, her suçu dinlerin üzerine atmayın. Tam aksine dinler, erkek egemen zihniyetin birer ürünüdür. Sebep ile sonuçlar karıştırılmış her zamanki gibi. (Elbette dinlerin Adem’den başladığını sanan bir önyargıdır bu da)
“Kapitalizm doğaldır. Kendiliğinden oluşur. Kurucusu yoktur. Resmi devlet ideolojisi değildir. Destekleyicisi yoktur. Hatta kime sorsan kapitalizme düşmandır, kendisi kapitalist değildir falan filan fulin. Ama gel görki binlerce yıldır bu sistem hep devam ediyor. “
Tam bir cehalet ve de felaket bu satırlar!
Karıncaların sistemi olsa olsa sosyalizm ve hatta komünizme benzetilebilir. Her karınca gücü oranında toplar, ihtiyacı oranında yer. Topladığı tohum üzerinde de mülkiyet kurmaz. Birinin topladığından hepsi yer. Kapitalizm ile ne alakası var?…
Elbette doğru ve yanlış peşinde olacağız. Doğru ve yanlışın değişken olması, onun peşinde koşulmayacağı anlamına gelmez. Çünkü doğru “zaman-mekan-insan” ile birlikte vardır ve olmak zorundadır. “zaman-mekan-insan” ögelerinden biri değişince doğrunun da değişiyor olması, doğru peşinde olmayacağımız, ortak doğru üretme çabasında olmayacağımız anlamına gelmiyor. Eğer sizin için o anlama geliyorsa, toplumsal yaşamın dışına çıkmanız gerekir. Bir arada yaşama zorunluluğu, ortak doğruları da üretme zorunluluğunu beraberinde getiriyor. Bakın sitede “etik kurul” tartışmalarına… Bu neyin çabasıdır?
Hüseyin Aktaş doğa hakkındaki bilgilerimi eksik bulmuş bana kalırsa da kendisi doğayı işine geldiği gibi yorumlamaya çalışıp çarpıtıyor..
”Doğada ihtiyacından fazlasını yiyen canlı yoktur”…düşüncesi tamamen yanlıştır.bütün canlılarda yağ hücrelerinin görevi ihtiyaç fazlası besini depo etmektir..yani canlılık ihtiyaç fazlasını depo etme ve zamanı geldiğinde kullanma sistemini genetik olarak beraberinde taşır.
karıncalar ise genetik olarak aynı kraliçenin yavrusudurlar onlarda görülen fedakarlık ve birşeyleri toplayıp yuvaya taşıma, orada biriktirme davranışı koloninin genetik mirasına hizmet etmektedir…yani yine bireycilik ve yine biriktirme bir aradadır….kargaların ,sincapların,kurtların ,tilkilerin,farelerin besin saklama davranışı vardır ve hepside kendisi için saklar…başkası için değil.
Tekrar iddia ediyorum bir insanın mutlu olabilmek için yapabileceği en iyi şey doğayı taklit etmektir.
insanlar olarak tabi ki sosyal canlılarız ve bunun gerektirdiği bir takım paylaşımlar mutlaka olmalıdır ama bu doğal sınırı aşan yani bireyin özgürlüğünü ve bağımsız bir birey olarak var kalabilme hakkını ipotek altına alan sistemleri kapsamamalıdır.
Evrenin içindeki her hareket, her davranış biçimi doğaldır. Bu açıdan bakıldığında en güzeli; sorunu “tanrıya” havale etmek olabilir.
Eğer metafizikten çıkılacaksa, ödevimizi tarihsel, felsefik ve sosyolojik olarak inceleyebiliriz. (İncelenmiştir.)
Eksikler:
Not: Metafizik tuzağına düşmeden bir açıklama yapabilme kaygısı felsefeciler için bir sorun oluşturur. Nietzche ve Marx bu konuda üstün çaba göstermişlerdir.
Birilerini cehaletle veya cahillikle suçlamak tam bir during-kruger sendromudur. Karıncalar hakkında yeterli araştırma ve bilgi sahibi olmadan böyle bir örnek vereceğimi düşünüyor olmanız yine ayrı bir tartışma konusudur. Karınca kolonilerin başka kolonileri gasp edip topladığı ürünlere el koyduğunu, kimi karıncaların hiç çalışmadan sadece sevişerek yaşadığını ve en önemlisi karıncaların başka tür canlıları köle olarak kullandığını bilmediğiniz gibi bilenlerden öğrenmek gibi bir gayretiniz de yok gibi duruyor.
Neyse karınca kolonileri hakkında uzmanlık gerekir haklısınız daha yakın örneklerden gidelim.
İlginç bir haber bakın.
Para kullanmayı öğrenen Kapuçin maymunları, insanlar gibi hesap yapıp para harcarken, aralarında fuhuş yapanlar da çıktı.
Yale Üniversitesi’nden iki araştırmacı, Kapuçin maymunlarına para kullanmayı öğretmeyi deneyince, çok ilginç sonuçlar elde ettiler. Maymunlar, insanlar gibi hesap yapıp para harcarken, aralarında fuhuş yapanlar da çıktı.
Yale Üniversitesi’nde araştırmacı olan ekonomist Keith Chen ve psikolog Laurie Santos, dünyanın en bencil hayvanlarından biri kabul edilen Kapuçin maymunlarına para kullanmayı öğretmek istedi. Chen, “Kapuçinler yemek yemek ve seks yapmaya odaklı küçük bir beyne sahip… Önlerine ne çıkarsa yiyorlar. Onlara sabahtan akşama kadar şekerleme verebilirsiniz. Yediklerini kusup tekrar yemek için yanınıza gelirler” dedi. Chen ve Santos, para kullanmayı öğreterek, maymunların bencilliğini ortaya çıkarmayı, böylece onları para kullanmaya iten dürtüleri gözlemlemeyi amaçladı. Başarılı olan denemelerin ardından, maymunlara para karşılığında üzüm, elma ve jelibon satın almayı öğrendi.
EN EKONOMİK KİM?
Chen, kapuçin maymunlarına para yerine geçen ortası delik gümüş diskler verdi. Maymunlara diskleri meyve alabilmek için kullanmalarını öğretmek 7 ay sürdü. Eğitimin ardından, maymunlara 12 disk verildi. Maymunlara ilk önce üzüm ve elma, daha sonra da jelibon sunuldu. Maymunların bütçe hesaplaması, insanlarınınkine mükemmel bir benzerlik gösterdi. Daha çok jelibon almak isteyen kapuçinler, üzümden kısmaya başladı. Ardından maymunlara kumar oyunları öğretildi. Chen, “İnsanların yaptığı gibi saçma kararlar veriyorlardı… İstatistiksel olarak kapuçinleri birçok borsa yatırımcısından ayırt etmek olanaksız” dedi.
SEKS VE HIRSIZLIK
Alışveriş ve kumarın yanı sıra, maymunların diskleri başka amaçlar için de kullandığı görüldü. Bir araştırmacı, iki maymunun kendilerine dağıtılan paraları seks karşılığında değiş tokuş ettiğine tanık oldu. Seks sona erdikten sonra, paraları alan maymun hemen araştırmacıların yanına gelerek kazandıklarıyla üzüm aldı. Kapuçinler, araştırmacılara zor anlar da yaşattı. Bazıları, para dağıtımı sırasında daha fazla disk çalmaya çalıştı. Bazıları da para disklerinin konduğu sepetlere saldırdı. Bunu gören diğerleri de aynı şeyi yapınca, kısa süreli kaos ortamları yaşandı. Yapılan deneyler, kapuçinlerin paradan anladığını ve tıpkı insanlar gibi kullanabildiklerini gösterdi. Chen, 2005 yılında pembe maymunlar üzerinde başladığı deneylerde maymunların insanlara olan davranış özelliklerini gözlemlemeye devam ediyor.
Asıl bombayı kaçırmışım. Oysa tüm canlı sistemler neredeyse biriktirme üzerine kuruludur. Mesela bitkilerin en önemli özelliği güneş enerjisini, suyu, azotu, karbonu biriktirmektir.
Mülkiyetçiliğe hadi tamam ama devredilemeyen bir mülkiyetçilik olsaydı, mesela miras olmasaydı keşke, bunu sağlamanın bir yolu olsaydı keşke… Bunu sağlamak mümkün değil dünyada ama çok biriktirip, ihtiyacından fazlasını stoklayan ölünce, devlete kalırdı tüm malı, mülkü, parası, hepimiz helal olsun derdik, ne güzel biriktirmiş adam, onun sayesinde bu sene biraz daha düşük vergi ödeyeceğiz, onun paraları ile yaşam standartımız biraz daha yükselecek. O zaman görürdük insanların biriktirme, stoklama, istifleme tutkusu yine bu derecede devam eder miydi? Ama mümkün değil işte…
Sayın xenix, yaklaşık bir ay oldu sonsuza üye olalı ve hemen hemen hergün gelirim ayrıca sizin yazılarınızı çok beğenerek okuduğumu ve taktir ettiğimi söylemek isterim.
Fakat bu konu başlığı altında sizi anlıyamadığımı ve çok şaşırdığımı belirtmek isterim..
”Dişi kuyruk sallayınca arkasından sürünün takip ediceğini biliyoruz,tam tersi bir durumda aynı durum söz konusu değildir”Burda anlatmak istediğimden siz bu anlamımı çıkartıyorsunuz(Demek dişi kuyruk sallamazsa erkek gitmezmiş)?
Tamam bilginiz taktire şayan,ama söylemek istediğim ve verdiğim örneklerden farklı anlamlar çıkartatmanıza bir anlam veremedim doğrusu..Ben din’ler öncesinden bahsetmiyorum din sonrası ülkemizdeki gerçekten bahsediyorum,canlıların doğası ve geçmişi hakkında sizinle farklı düşünmüyorum zaten.
At gözlüğü takmış dinciler tartışmasını geçtik,yazıları tam okumadan fevrimi davranıyoruz nedir anlamadım…
Bilgi konusunda sizinle yarışamam kabul ama doğruyu ve yanlışı analiz etme kabiliyetim var az çok,
Sayın AKTAŞ tek başına fazlasıyla yetiyor ve hislerimize tercüman oluyor sağolsun..
Bir taklittir tutturmuş gidiyor,taktlitte kastın şu KAPUCİN oluyor sanırım ha ha tam oturdu sanırım 🙂
xenix KAPUCİN maymunu örneğinde insan oğlunun müdahalesiyle ve bu türün karakteristik özellikleri nedeniylede yapılan araştırma ve deneylerde ortaya çıkan sonuçlarla ilgi haberi bizle paylaştığı için teşekkür ederim. Aslında çok güzel bir yerede değinmiş oldu..
Zaten insan oğlunun doğası gereği yatkın olduğu konularda birde müdahale söz konusu olunca ortaya kapitalizmin doğurduğu sonuçlar çıkıyor ve burda destekleyicisi yoktur demek çok saçma bir söylemdir+bu yapıyı destekleyen çok eski ve güçlü yapılanmalar vardır ve halen dünyayı kontrol eden bu güçlü mekanizma YENİ DÜNYA DÜZENİ adı altında işlevini başarılı bir şekilde sürdürmektedir…
Saygılar..
max weber´in aciklamalarindan, “kapitalist ahlak”in batida protestanlik/kalvenizm mezhebi sayesin de dogdugu anlasiliyor ki böylece marks´in, “din gelismeye engel” bir kurum oldugu ve batinin ancak “din”den uzaklasarak ilerledigi KEHANET´i cürütülmüs oluyor:)
olmuyor mu ?
slm.
hamlet yazdi;”..devlete kalırdı tüm malı, mülkü, parası, hepimiz helal olsun derdik..”
dogal olmayani bünye kabul etmiyor nitekim devlet kapitalizmi marksist/komunist dünya da tecrübe edildi sonuc tam bir fiyasko..
zorla olmuyor iste..
slm.
Ben yukarıda itiraz ettiğin hiçbir konuda fikir beyanında bulunmadım.. Ama garip bir şekilde benim yazdıklarıma karşılık, başka konularda itirazlar gelmiş.
Açlık sınırında yaşayan insanların üreyemediği, çoğalamadığını söylemedim.. Evet, daha fazla ürerler çünkü çocukları ölür.. Çocuklar öldükçe daha fazla yapma eğilimine girerler.. 3-4 tane çocuğu ölse ve 1o tane çocuk yapsa, 6-7 çocuk hayatta kalır.
Üreme ve çoğalma dahil, ‘yaşam’ da bir ‘haktır’.. Görüldüğü gibi yeni doğan çocuklar bu haktan yararlanamamaktadırlar.
Benim itiraz ettiğim konu ise daha farklıydı.. Evet yaşam bir haktır ama başka haklar da vardır.. Örneğin kamunun eğitim, sağlık gibi hizmetlerinden yararlanma, insani bir hayat yaşama gibi konular da ‘hak’ kapsamı içindedir.
Günümüz Kapitalist sistemi insanları bu haklardan mahrum bırakıyor.. Öyle bir sistem tasarlıyor ki, imkanı olmayan insanlar imkanı olan insanların seviyesine gelemiyor, hayatın tüm alanlarında engelleniyor.. Bunu anlamanın yolu da çok basit aslında.. İstanbul/İzmir/Ankara gibi yerlerdeki varlıklı semtlerde yaşayan çocuklar mı daha iyi yerlere geliyor, iyi şartlarda yaşıyor, yoksa varoş semtlerde yaşayan çocuklar mı?.. Bu kadar basit yani.
Varoş semtlerden çıkan çok sınırlı sayıdaki çocuk da iyi yerlere gelebiliyor elbette.. Ama önemli olan buradaki orandır.
Bu şuna benziyor.. Kürtlerin kamuda engellendiğini söylediğim zaman, karşıdaki itiraz eder; ”Hayır Kürt kökenli başbakanlarımız bile oldu.” derler.
Bu hatalı bir analiz.. Sistemin kendini yeniden üretmesini sağlayan bir ifadedir.
Buradaki doğru analiz Türk kökenli insanların sayısıyla, Kürt kökenli insanların sayısının Kamuda hangi oranda temsil edildiğini analiz etmekten geçiyor.
Aynı şekilde ailesi zengin olduğu için iyi bir eğitim alan, tüm sağlık hizmetlerinden yararlanan, iyi bir yaşam süren çocuklar ile tam tersi durumdaki çocuklar ‘eşit şartlarda’ hayata başlamıyorlar.. Eğer hayat bir ‘oyunsa’, bu kişilerin oyuna eşit şartlarda başlaması gerekir.. Tam tersini savunmak, ‘Tanrı böyle istedi’, ”Doğanın isteğini değiştiremeyiz’ demektir.. Değiştiremezsek haklı olabilirler ama değiştirebiliyoruz.. Piyasalara müdahale ederek, mülkiyet hakkını kısıtlayarak/sınırlayarak engellenen insanların da haklarını kullanmasını sağlayabiliyoruz.. Doğaya mahkum değiliz yani.
5o yaşındaki bir adam ile 25 yaşındaki bir kadının birlikte olması vb. örnekleri konu dışı olarak görüyorum.
Tabi canım, ben zaten mümkün olmayacağını belirterek yazdım bu düşünceyi. İnsanoğlu açgözlü, o nedenle bunun uygulanması çok zor. İnsana 1 yetmez, 2 yetmez, 4 bile yetmez, 4 kuralı koyar, kendi yazdığına bile uymaz, 9 ister… 😉
Siz Adam Smith, David Ricardo, J.Baptiste Say, J.Stuart Mill, Jeremy Bentham, John locke, David Hume isimlerini duydunuz mu?.. Bu kişiler hakkında en ufak bir bilginiz var mı?.. Eğer varsa, bu kişilerin Kapitalizm’in kurucusu olduklarını ve bu sistemin bir devlet sistemi olduğunu bilirsiniz.
Bu tartışma çok yanlış yerden gidiyor bence.. Mülkiyetten bahsedip de yukarıdaki isimlerden hiç bahsetmemek, klasik iktisata hiç değinmemek çok yanlış.. Bu konulara hiç değinilmediği taktirde bir adım bile ileri gidilemez.
Kanımca konuya tek fayda sağlayacak şeyi Ebubekir yazmış.. Max Weber’den bahsetmiş.. Çünkü onun tezi de, özellikle ‘din/kapitalizm’ ilişkisi üzerine yazılmış önemli konulardan biri.. Ama Ebubekir bu konuyu çok baştan savma ele almış.
Bence Kapitalizm’i meşrulaştırmak isteyen, mülkiyetin doğal bir durum olduğunu ifade eden arkadaşlar, önce yukarıdaki isimlerden bahsetmeli, onların tezlerini/kuramlarını kullanmalıdır.. Sosyalizm’in tartışıldığı bir başlığa Marxist felsefecileri referans göstermemeye benzer bu durum.. Ve konuyu kısırlaştırır, döngüsel bir şekle sokmaktan başka bir şeye yaramaz.
Ayrıca kapitalist sistem binlerce yıldır değil, 150-200 yıldır vardır.
“”Kapitalizm doğaldır. Kendiliğinden oluşur. Kurucusu yoktur. Resmi devlet ideolojisi değildir. Destekleyicisi yoktur. Hatta kime sorsan kapitalizme düşmandır, kendisi kapitalist değildir falan filan fulin. Ama gel görki binlerce yıldır bu sistem hep devam ediyor. “”
Tam bir cehalet ve de felaket bu satırlar!
Sayın AKTAŞ, buna vurgu yapmış zaten fakat sayın xenix şunu anlamış,
Birilerini cehaletle veya cahillikle suçlamak tam bir during-kruger sendromudur. Karıncalar hakkında yeterli araştırma ve bilgi sahibi olmadan böyle bir örnek vereceğimi düşünüyor olmanız yine ayrı bir tartışma konusudur…
Fevri davranıldığı konusundaki şüphelerime bir ÖRNEK..
Sayın sangre, YENİ DÜNYA DÜZENİ demişim zaten illaki isimlerdenmi bahsedelim yani(Adam Weishaupt) 😉
Saruhan zeki biri olduğun halde ”doğayı takit etmek” sözümde ne kastettiğimi anlamakta güçlük çekmen tuhafıma gidiyor…eğer kavga arıyorsan ,amacın kavga etmekse ben edemem şimdikten söyleyim.
minimum kelimeyle maksimum şeyi açıklama gayreti içerisindeyim…eğer ne anlama geldiği hakkında gerçekten daha fazla açıklama istiyorsan yazabilirim ama şimdi çıkmam lazım ..dönünce artık yazarım.
Sanki hiç zeki insan görmedik.
neden son 200 yıl…özel mülkiyet ,para,sermaye,ticaret,faiz varsa ki binlerce yıldır vardır…yaşananın kapitalist bir sistem olduğunu neden varsaymayalım?
Ey TANRI bu dünyayı baştan yarataydın ,yaratırkende beni yanında tutaydın,derdim ya benim adımı sil defterinden , yada benim dilediğimce yarat dünyayı. ÖMER HAYYAM
Kapitalizm feodaliteyle çarpışırken din feodal beyleri tutmuş onlarla birlik olmuştur ,burjuvazi feodaliteyi yenilgiye uğratıken hep özgürlük,insan hakkı, mülkiyet hakkı
bilim ve çağdaşlık argumanlarını kullanmış düzene karşı devrimci bir tavır takınıp feodaliteyi yenilgiye uğratmıştır. Ancak daha sonra burjuvazinin samimi olmadığı
ortaya çıkmıştır, çünki eskiden feodal beylerin yaptığı gibi burjuvazi dinle hemen kaynaşmış eskiyi unutmuş, insanları sömürmekte dizginlemekte kullanılan en önemli kurumla
hemen anlaşmış ve ağanın beyin yerini patron almıştır. Ayrıca max weber vb. gibi kapitalizm hakkındaki iyi niyetli yorumlar bir ütopyadan ileriye geçemez şu andada görüldüğü
gibi örnek vermeye bile gerek yoktur. onun içindirki kapitalizm ve din içiçedir çünki eğer din insanlara şükürcülüğü kaderciliği empoze edip cehennemle korkutarak
sömürüyü meşrulaştırmaktadır, daha önce bahsettiğimiz cinsel sömürüde bu sistemin iğrençliklerinden sadece biridir.
“…Kaç milyonerimiz var?
Hiç.
Bundan dolayı biraz parası olanlara da düşman olacak değiliz.
Tersine memleketimizde birçok milyonerlerin hatta milyarderlerin yetişmesine çalışacağız…” (kapitalist mustafa kemal)
🙂
slm.
Kapitalist sistem yukarıdaki kavramlardan ibaret değil de o yüzden.
İşbölümü, ortak çalışma, kolektif üretim, mülkiyetin ve üretim araçlarının özel kişilere ait olmaması, piyasaları devletin dizayn etmesi gibi durumlar da yüzlerce yıldır var.. Ama durumun böyle olması, Sosyalizm’in binlerce yıldır var olduğu anlamına gelmez.
Üretim araçlarının özel kişilerin elinde olması, üretim/dağıtım/mal ve hizmet fiyatları/emeğin fiyatı gibi konuların serbest piyasada belirlendiği durumları içine alan bir konu Kapitalizm.. Bu durum da Merkantilist dönemden sonra ortaya çıkıyor.. 1700’lerin sonu 1800’lerin başı gibi.. Ama tam olarak kurumsallaşması 1800’lerin ortasını buluyor.
Hatta Kapitalist sistemin ilk savunusu Adam Smith’in ‘Ulusların Zenginliği’ isimli kitap olarak kabul edilir.. Ekol olarak da ‘Klasik İktisat okulu’dur.. Merkantilistleri eleştiren Fizyokratlar temeli atmış, Klasik İktisatçılar sistematik olarak kuramlaştırmışlardır.
Sosyalist devrim kapitalizme karşı yapılır, henüz ortada bir sanayi ve burjuva sınıfı yokken,ayrıca halkda feodal sistemde yaşarkenmi sosyalist devrim yapılacaktı?
ÇİN sanayisi olmadan kominist devrim yaptığı için şu an halen sağlıklı bir kominist sistem kuramamıştır,mecburen şu anda sermayeye kucak açmış durumdadır..
Ebubekir anlamadığın konularda yazma canım. Sen kim weber kim, yine hangi köşe yazısına tav oldun?
Sen git topacınla oyna:)
1-marksist/komunist lech walesa/papa (polanya´li) isbirligi sonun da (5nbirk) kapitalizme gectiler ?
2-marksist/komunist isciler cani pahasina”isci cenneti”nden (5nbirk) kactilar ?
3-peki,yillarca marksist/komunist/sosyalist düzeni yasamis olan bu insanlar NiCiN marksist,komunist,sosyalist,ateist sistemden
“UMUT”larini kestiler ?
slm.
saruhan yazdi;”…MUSTAFA KEMAL, şu anda yaşasaydı eminimki şartlar olgunlaştığında sosyalist kominist devrimi yapardı…”
ancak,akibet farkli olmazdi polanya,dogu almanya ve sovyet örneklerini hatirla..
“beni stalin yaratti” diyen nazim hikmet, yanilmaz kabul edilen stalin aleyhine yazdigi siiri türkiye de yasasaydi herhal de mustafa kemal icin yazardi:)
söyleki;
“…taştandı,
tunçtandı,
alçıdandı,
kâattandı iki santimden yedi metreye kadar.
taştan, tunçtan, alçıdan ve kâattan çizmeleri dibindeydik, şehrin bütün meydanlarında.
parklarda ağaçlarımızın üstündeydi;
taştan,
tunçtan,
alçıdan ve kâattan gölgesi,
taştan,
tunçtan,
alçıdan ve kâattan bıyıkları lokantalarda içindeydi çorbamızın odalarımızda taştan, tunçtan, alçıdan ve kâattan gözleri önündeydik.
yok oldu bir sabah!
yok oldu çizmesi meydanlardan,
gölgesi ağaçlarımızın üstünden,
çorbamızdan bıyığı,
odalarımızdan gözleri,
ve
kalktı göğsümüzden baskısı binlerce ton taşın tuncun alçının ve kâadın…”
slm.
Evet
Kapitalizm ile derebey’i, derebeylik ile köleci ekonomiyi birbirinden ayırtetmek lazım. Demokratik köleci yunan toplumunda nasıl bir kapital! varmış mesela biri bana anlatsa da bilsek… Bi güzel dinlesek. 1400-1780 akdeniz ekonomik sisteminde burjuva varmıymış mesela ?
Moliere yüzyıllar önce “sonradan görme” bi tip yaratmıştı. Kapitalisti o adam sanıyorlar. Mutlaka o’dur.
Saruhan arkadaşa teşekkür ederim. “kapitalizmin binlerce yıldır sürdüğünü”(!) görünce nevrim dönmüş olsa gerek, “cehalet ve de felaket” deyivermişim. Bu ifadenin tartışmayı duygusallaştırdığını görüyorum. Bu nedenle pek de iyi yapmadım belki. Ancak çoğu arkadaş gerekli vurguları yaptıktan sonra sakince devam etsek çok iyi olacak. Çünkü çok önemli bir konudur tartıştığımız. Eğer “ezberleri” bozacak ve bilimsel düşünceden onay görecek yeni bir şeyler bulabilirsek, insanlığın önündeki sorunlara bir sözcük dahi katsak kazançlı olabiliriz. Yoksa burada amaç bilgi yarıştırmak da olmamalı. Birimiz diğerimizden çok şey biliyor olabilir. Önemli olan ikimizin de bilgilerine yeni bir şey ekleyebilmek. (- benim bir elmam var, senin bir elman var, bunları değişirsek ikimizin yine birer elması olur, ama senin bir bilgin benim bir bilgim var ise, bunları değişirsek ikimizin ikişer bilgisi olur…)
”Doğada ihtiyacından fazlasını yiyen canlı yoktur”…düşüncesi tamamen yanlıştır.bütün canlılarda yağ hücrelerinin görevi ihtiyaç fazlası besini depo etmektir..yani canlılık ihtiyaç fazlasını depo etme ve zamanı geldiğinde kullanma sistemini genetik olarak beraberinde taşır.” (Baal)
Sayın Baal,
Ben düşünmeden tümce kurmam. Mizah kapsayan başlıklarda matrak olsundiye yaptıklarımı saymazsam, “çarpıtma” da benim işim olmaz asla…
İhtiyat (yedek) sistemi her canlıda vardır. Enerjiye çevireceği besinleri bulamadığı zamanlarda bu yedek sitem devreye girer… Hayvanların ve hayvanlıktan kalma özelliklerimiz nedeniyle insanların yağ biriktirmesi, canlıların “ihtiyaçları” arasındadır. İhtiyaç fazlası değildir!
Tam da bu nedenle işte;
“Sakla samanı gelir zamanı” / “Gençliğinde taş taşı, ihtiyarlığında ye aşı”/ “Ak akçe kara gün içindir” sözleri bu yedekleme sisteminin insandaki yansımasıdır. Ambarlar da bunun için kurulur, doldurulur. İnsanların birikime yönelme nedeni de başlangıçta “kara günler” içindir. Giderek de gelecek kaygılarıdır. Gelecek kaygısı olmayan bir insanın “tasarruf mevduat hesabı” olmaz. Bu kaygı haksız da değildir. Haklıdır. Ancak bu kaygı ile yola çıkan insan, daha sonra Marks’ın yabancılaşma kuramı içinde ele aldığı şekilde, içinde bulunduğu alana yabancılaşarak biriktirdikçe biriktirmeye başlar. Artık birikimin esiri olarak “daha fazlasının” peşinde “hırs” dediğimiz tutku ve sapma içinde bulur kendini.
HIRS!
Ve “Pandora’nın Kutusu” açılır!
Hırs da daha sonra “Hırsızları” üretir! Hırsızlar “hile-i şerriyelerini” yoluna koymanın yoluna düşer… Yoksa bir kapitalistin yetmişyedi göbek sonrasına yetecek denli servet biriktirmesine neden ne olabilir?
(Aslında bu serveti biriktiren kapitalistin de yaşadığı hayat, bir komünist açısından, gerçekten acınacak bir hayattır, hatta dramdır ya neyse…)
Hırsın ürettiği hırsızlar daha sonra bu birikimlerini ve sahip oldukları hayatın devamını sağlayabilmek için, “devlet” denen aygıtı kullanma yoluna gidecektir. Yasalar bu birikim sahiplerinin birikimlerini korumak üzerine çıkacaktır. vs…
xenix,
İnsanı insan yapan verili koşullara boyun eğmeyişidir!
Nesli tükenen bir çok canlının, nesillerinin tükenme nedeninin, dağadaki beslenme kaynakları tükenince başka kaynaklara adapte olamayan ve kaynaklarını kendisinin üretemeyişi olduğunu biliyoruz. Sanırım buna hiç kimsenin itirazı olamayacaktır.
İnsanı, özellikle bu hayvanlardan ayıran en önemli özellik, ellerini kullanarak alet yapan ve bu alet ile besin kaynaklarını üretebilen bir canlı oluşudur. İnsan doğal ortamda tükenen besin kaynaklarını üretebilme becerisini gösteren tek canlıdır. Gerçi sen şimdi kargaların sonra yemek üzere gömdükleri ve daha sonra bulamadıkları ya da unuttukları için filizlenip ağaç olan cevizleri de kargaların üretim yaptığına örnek verebilirsin ama buna başta kargalar güler.
Akıl denen yeteneğin yalnızca insanda olmadığına ilişkin bazı hayvanların sergiledikleri davranışlar örneklenebilir. Bu karşı çıkacağım bir sav olmaz. Kim bilir, yeryüzünde insan olmasaydı, diğer canlılardan herhangi biri de “insanlaşabilirdi” belki. Ancak bir şeyi kabul edelim ki, sistemler kurup sistemler yıkan, alet yapan, düşünen hayvanların en yetkini insandır.
İnsanı diğer hayvanlardan ayıran en önemli özelliği, doğaya (verili koşullara!) teslim olmayıp, doğayı yeniden üretme becerisidir. Bu yüzden “insanın ilk savaşımı doğaya karşı olmuştur”, demiştim bir zaman bir tartışmada. Doğaya hakim olma savaşımı, daha sonra yine bir yabancılaşma sürecine girmiş ve insan soyu bu savaşımı doğadan saydığı diğer insanlar üzerinde de sürdürme yoluna sapmıştır. Bu başlangıçta bir klanın diğer klan üzerinde hakim olma çabası iken, daha sonra klanın kendi içinde de birbirine üstünlük kurma yolunu açmıştır. Bu süreçte de işbölümü ve uzmanlaşma etkili olmuştur.
İşbölümü ve uzmanlaşma başlangıçta masumdur. Ancak süreç içerisinde “at binenin kılıç kuşananın” olmuştur. Yani insan üretim araçları üstünde ustalık; uzmanlık ve sahiplik; mülkiyet kurmuştur. Daha sonra üretim araçlarını elinde bulunduran sınıflar, diğer insanları yönetmiş ve giderek de onları sömürmüştür. “Miras” bu noktada gözden kaçan en önemli faktörlerden biridir!…(“miras” konusuna sonra döneceğim.)
Toplumun kendi içinde sınıflara ayrılması her topluluk içinde aynı şekilde cerayan etmemişse de, sınıflar arasındaki savaş, köleci, feodal sistemlerden sonra kapitalizm sürecine doğru evrilmiştir. Bu evriliş yalnızca evrim değil, zaman zaman ayaklanmalar ve devrimlerle beraber sürmüştür. Nihayet feodal toplumun içinde, tarım sermayesinin artık değer birikiminin yol açtığı ticaret sırasında, orta çağın kale surları önünde pazarlar kurulmaya başlanmış, kale burçları önünde ticaret yapan adamlar türemiş, bu adamlara “burjuva” denmiştir. Burjuva sözcüğünün kökeni kale burçlarından gelir. Burjuva, kale burçları önünde ticaret yapan adam demektir.
Bu burjuvalar zaman içerisinde bilimsel gelişime de öncülük edecek, keşif ve kaşifleri elinde tutacak, güçlenecek ve feodal beyler ile çatışmaya girecek, köylülere toprak vaad ederek, eşitlik, özgürlük ve demokrasi vaad ederek, feodal beyleri tarih sahnesinden silecektir. Yarıcılığın yerini “ücretli işçilik” alacaktır.
Burjuvaların iktidar savaşımı da son aşamada yine kanlı olacaktır. 1640 yıllarında başlayan İngiliz devrimleri, 1789 Fransız devrimi, burjuva demokratik devrimleridir! Bu devrimlerle bugünkü kapitalist toplumun temelleri atılacak, tepesi inşa edilecektir. Ancak gelişme denilen kavram yine sürecek, kapitalist toplum da çürüyecek, insan soyu kendisi için en iyi olanı aramaya devam edecek ve Ekim 1917 devrimiyle kapitalizmi de ala aşağı edecektir.
Ekim devrimi 70 yıl sonra yenilgiye uğramıştır.
Ekim devrimi yenilgiye uğrayınca, başta liberaller olmak üzere, bilen bilmeyen herkes sosyalizme karşı, “mülkiyetin iadei itibarı” davası açmıştır!
Feodal beylere karşı özgürlük savaşının öncüleri olan, ve feodaliteyi tasfiye ettikten sonra kapitalizmin serbest rekabetçi döneminde “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” diyerek özgürlüğü sermayenin özgürlüğüne çeviren liberaller, sosyalizmin sermayeye koyduğu kısıtlamalara karşı da aynı şekilde “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” demektedirler. Ancak bu liberal arkadaşları kullanan emperyalizm kendi vatanlarında, kendilerini tehdit eden herhangi bir yabancı sermaye grubuna karşı aynı hoşgörüyü göstermemektedir. Gösterse bile bu özgürlük anlayışı, sermayenin serbest dolaşımıyla sınırlıdır ve emekçilerin özgürce dolaşımı yasaktır. Sermaye için “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” diyenler, emekçiler için “bırakınız örgütlensinler, bırakınız grev yapsınlar” demezler ve emekçilerin daha yaşanılabilir bir dünya taleplerini her zaman kan ile bastırırlar.
Ülkemizdeki 1980 darbesi de yabancı sermayenin bu ülkede serbestçe dolaşımının sağlanması için yapılmıştır örneğin. 24 ocak 1980 ekonomik paketi, ülkenin üretim güçlerini yok eden, tarım ve hayvancılığı yok eden, demir çelik, şeker ve daha bir çok fabrikayı; KİT’leri yok pahasına kapatan, satan, atan, Türk halkını tüketici bir toplum haline getiren kararlar sürecini başlatan bir proğramdır. Bu proğramın uygulanabilmesi için, bu uygulamalara karşı greve çıkmış işçilerin bastırılması için, 12 Eylül1980 darbesi yapılmıştır ve Amerika 12 eylül sabahı sevinmiştir Atlantik ötesinden; “BİZİM OĞLANLAR BAŞARDI!!”…
Şimdi de bu oğlanların oğlanları “sosyalizm din önünde diz çöktü” diyorlar.
(Lan oğlum,
Sosyalizm “Harmandalı” oynuyor tarih önünde, senin gördüğün “çöküş” sosyalizmin yere diz vuruşudur! Kalkıp da “zeybek selamını” verdiğinde, sen kendine memleket ara!…)
Yaralıdır sosyalizm. Güzel şeyler için savaşan tüm yiğit insanlar gibi yaralıdır. Ama emin olunki saracaktır yarasını! Çünkü bir kez daha söyleyelimki; bir şeyin alternatifi o şeyin kendisi değildir ve kapitalizmin alternatifi de kapitalizm olmayacaktır! Bir başka dünya var! Bir başka hayat var! Görüyorum, duyuyorum, BİLİYORUM!…
Şimdi gelelim mülkiyetin tarihine.
Doğal mı yapay mı? Bir kişi ne kadar mülk edinmelidir? Nereye kadar mülk “helaldir”? Miras olmalı mıdır? Evet, bunlar sosyalizmin sorunlarıdır. Çünkü sosyalizmin sorunları insanlığın ve dünyanın sorunlarıdır. Ama günümüzde liberallerin içi boş özgürlük söylemleri de, din tüccarlarının kaygıları da, insanlığın sorunları arasında değildir! Biz bir ortak yol bulacağız. Genetik yapısına kadar bireyi yeniden tarif edeceğiz, makro sınırlara kadar toplumu yeniden tarif edeceğiz. Mikro ile makro arasındaki diyalektik uyumu bulacağız. Bunu bulana değin, dünyanın bir ucundaki insanın baş ağrısı bizim de başımızı ağrıtacaktır. Tüm insanlığın mutlu olması, her insanın mutlu olmasına bağlıdır. Biz bu mutlu dünyayı bulacağız, ellerimizle kuracağız!
Biz bu irade ve bilince sahibiz! Bizim karşımızda iradesizliği, şuursuzluğu, verili koşullara teslim olmayı; yani nesli tükenen hayvanlığı savunanlar da olacaktır! Onlar yok olacak olandır!
Buyurun bakalım; mülkiyet yapay mı doğal mı?
Doğal olsa bile doğaya teslim mi olacaksınız, yoksa doğayı yeniden üretmekten yana mı olacaksınız?
Şahsınızın gücüne gitmesin, insan mı olacaksınız hayvan mı olacaksınız?
Buradaki “hayvan” terimi sizleri aşağılamak için kullanılan bir terim değildir. İnsanların hayvanlardan, bitkilerden, taştan toprktan öğreneceği, onlardan formüle edeceği yasalar olabilir. Ancak insanın hayvandan ayrılarak insanlaşma serüveni, doğaya teslim olmayıp onu yeniden üretmekle başlamıştır.
Siz hangi soydansınız? Önce kendiniz bir tanımlayın!… Çünkü;
“İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Ya bu nice (nasıl; ne tür) okumaktır?”
Bu tartışma şuna benzemiş.
Birisi çıkıp; “ırk, cinsiyet, din ile ilgili nefret suçları binlerce yıldır var.” diyor.
Öbürüsü oradan; “Duuur bi dakka. Nefret suçları yasaları 1980 de kabul edildi. ” diyor.
Dolayısı ile 1980 öncesi nefret suçları değilmiş sanki…
veya şuna benziyor.. ”Asetil salisilik asitin ilaç olması Felix Hofman tarafında hap şeklinde şişelenmesiyle olmuştur…ondan önce ilaç sayılamazdı.”
halbuki yüzyıllardır söğüt kabuğunun ateşe ve ağrıya karşı etkisi birileri tarafından zaten biliniyordu..yani bu madde Felix Hofman tanımlamadan önce doğada vardı ve kullanılıyordu.
eğer 17-18 yy ortak çıktıysa ve geçmişe ait bir perspektifi yoksa doğada olup olmadığını tartışmanın bir anlamı kalmıyor.
Tabi tabi, “kapitalizmin binlerce yıldır var olduğunu” söyleyerek, “kapitalizmin, özel mülkiyetin çok doğal bir şey olduğunu” lansederek, kapitalizmin yıkılmazlığını(!) beyinlere şırınga etmek, üstünüze vazife olmadığı halde bu görevi üslenmek, olsa olsa kuşkaldıranlık olur!
Ondan sonra da başka yerlerde “dünya insanı” olursunuz, “dünya insanı” olmanın kapitalizmi yıkmaktan geçtiğini unutuverirsiniz. Ulus devletleri ortaya çıkaran faktörlerden birinin de kapitalizm olduğunu, kapitalizmin çizdiği sınırların dünya insanı olmanın önünde engel olduğunu unutuverirsiniz. Emperyalistlerin işine gelmeyen ulus devletleri yıkmak için “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” dersiniz, işinize gelenler; sermayenin dolaşımına payanda olacak olan ve sermayenize jandarmalık ve köpeklik yapacak olanlar için “ulusların kaderini tayin hakkını” dayatırsınız. İki yüzlülüğün sonu yok…
Dünya insanı olmak için sınırların kalkması gerekir, ama sizler için sınırlar yalnızca kapitalistler açısından yıkılmalıdır. Kapitalistlerin çıkarları için ise gerektiğinde arkeolojik kazılarla çıkarılan tohumlar saksıda ya da camekanlarda yetiştirilerek ulus üretilebilir. Ermeni kullanılır, Kürt kullanılır, Türk kullanılır, her yol mübahtır sizler için. Yeter ki özel mülkiyet korunsun ve kapitalistler patlayıncaya değin midelerini ve kasalarını yoksul kanıyla doldursunlar!
Tartışacaksanız, yanlışınız ortaya çıktığında özeleştiri yaparak özür dileyerek tartışın! Yoksa dünyanın koptuğu güneş sisteminde de kapitalizm olduğunu kanıtlayabilirsiniz!!… Aspirinin güneşte bulunmadığını iddia edemezsiniz, değil mi?…
Bazı kuş beyinliler bu tartışmaya girmezse devam etme olanağımız olur. Yoksa herkes işine baksın! Ancak işi gücü provaktörlük olanlar, işini başka yerde yapsın!…
Hüseyin Aktaş yanlışı ortaya çıkarılan derken kimi kastediyorsunuz?
Yani kapitalizmi savunanların hangi yanlışını çıkardınız? Kapitalizmin temelinin merkantalizm olduğu ve ikisinin aslında ayrılmadan değerlendirilebileceği görüşü ilk defa bizim keşfettiğimiz ve bizim burada dile getirdiğimiz birşey değil.
buna karşın eğer bir yanlış arama gayretindeyseniz size ait şu cümledeki dokuz kusurlu hareketten başlayabiliriz.
Yok abi ya, devam etme olanağı bırakmaz bunlar, iyice saçmalığa döktüler işi, dincisi,kapitalisti,yandaşı vs. SOSYALİZM denince hepsi bir oluverir, ne bilimsellik kalır ne akıl mantık nede doğrular…Okun ucu kendilerine dönünce bambaşka insan oluverirler NEDEN ACABA?
Yok bu tartışma şuna benzemiş,yok buna benzemiş,yok afedersiniz ………?……….benzemiş….
Yanlışı TAKLİT ederek bir yere varamazsınız..
Birileri emek sarfediyor bişiler anlatmaya çalışıyor, siz ne yapıyorsunuz amaç ne? Bu kadarmı çok seviyorsunuz malınızı mülkünüzü hiçmi daha insancıl ve daha güzel bir dünyada mutlu olabileceğinizi düşünmüyorsunuz…
Bu mücadele elbet birgün kazanılıcaktır ve şu an yaşadığımız dünyada açlık sefalet içinde yaşıyan ve ölenlerin hesabı sorulucaktır..
Weber alıntısıyla girmiştin ne oldu? Sıfır ekonomi politik bilgisiyle kimbilir hangi köşe yazısından gözüne kestirdin iki cümleyi, üçüncüsü yok. Üçüncü bir cümlen yok ama biraz daha devam etmeye zorlarsan gazetelerin üçüncü sayfasına çevireceksin tarihi bir konuyu. Walensa niye öyle yaptı, arnavutluk niye vazgeçti, rusya niye kötü yola düştü, fatmagülü kim kurtaracak… Bilmediğin konularda konuşma canım, bilmediğini sen de biliyorsun, konuşma.
Özel mülkiyet tartışmasında, özel mülkiyete karşı oluşun “üretim araçları” açısından geçerli olduğunu söylemek gerekir. Üretim araçlarının kollektif mülkiyetinden bahsediyoruz, çocuğunuza aldığınız oyuncak ayının mülkiyetinden değil.
Sayın Baal,
Yanlışınız “kapitalizmin binlerce yıldır var olduğudur” ve bu görüşte ısrar edip ille de çürüteceğim diye verdiğiniz aspirin örneğidir. Daha önce de kapitalizmi neredeyse paranın tarihiyle eşleştiren satırlarınız var. Bunlar sosyal bilimler adına cinayet sayılabilecek düşüncelerdir.
“Doğada ihtiyaç fazlası birikim yapan canlı yoktur görüşüne” karşı, canlıların yağ hücrelerini örnek verdiniz. Ben de yağ biriktirmenin canlılar için ihtiyaç fazlası olmadığını, ihtiyaçlar dahilinde olduğunu söyledim.
Daha ben size yağ hücrelerinin organizmanın vaz geçilmez bir parçası olduğunu bile anlatmadım. Siz daha girişte kendinizce “dokuz kusurlu hareket” diyorsunuz. Yağ hücreleri olmadan sistem çalışmaz. Aldığınız kimi besinler yalnızca yağda çözülür ve yağ sayesinde yakılır.
Yağ yerine protein de depolanabilir. Ancak yağın özgül ağırlığı proteinden hafif olduğu için, taşıma kolaylığı sağladığından, canlılar protein yerine yağ biriktirmeye evrilmişlerdir. (Bu arada siz itiraz etmeden söyleyelim, protein de hücrenin yapı taşlarındandır ve depolanır.)
Aşırı yağlanma sağlıklı bir sitem için zararlıdır. Bu durum insanlarda keyif ve tembellik, aç gözlülük vs. nedenlerle gelişir ve hastalık olarak addedilir. Obezite bir hastalıktır, ihtiyaç fazlası yağ birikimidir. Hayvanlar da ihtiyaç fazlası yağ biriktirebilir. Hatta hayvan sürekli yer. Pek az hayvan, tıpkı kapitalistler gibi doyduğunu bilmez. Buldukça yer. Hatta doğal ortam hiç bir zaman bu denli olanak sağlamasa da, yiyerek çatlayıp ölen hayvan bile vardır. İlkbaharda kıştan çıkan ineklerde, koyunlarda görülen “ot tutması” bunun bir örneğidir. Kıtlıktan çıkan hayvan ota saldırır ve midesi o denli otu hazmedemez, sistem kilitlenir ve işi bilen sahibi kaburga ile kalça arasından ve dışardan mideyi yararak otu temizler. Ama onlar hayvandır. İnsanın bir farkı olmalıdır. Olmamalı diyorsanız yolunuz açık olsun.
“Bu han-ı iştiha sizdeyken aksırıncaya tıksırıncaya değin yiyin efendiler”
Neredeymiş dokuz kusur? Buyurun bekliyorum!…
Kaldı ki, diyelim ki doğada kapitalizmi doğrulayacak hayvanlar, bitkiler, madenler, olaylar buldunuz. Bulamazsınız da diyelim ki buldunuz. Bu durumda siz, doğanın bir parçası olan insanın, hayvanlıktan ve sürüden çıkıp, insanlaşma sürecinin, doğaya karşı savaşım ile başladığını inkar mı edeceksiniz?
Doğaya teslim mi olacaksınız yoksa onu irade, şuur, akıl, mantık, fikir, düşünce arenasında yeniden üretecek ve ona bir düzen mi vereceksiniz?
İnsanın insanı ezip sömürmesi, insan soyunun doğaya karşı verdiği savaşımla başlamıştır. Bunu anlattım yukarıda. Çünkü ta klan döneminde, herhangi bir klan, bir başka klan üyelerini av olarak görmüştür. Kapitalizmin de insanları av olarak görmediğini söyleyebiliyor musunuz? Kapitalizmin insan yemediğini söyleyebiliyor musunuz? Oluk oluk akan kan nedir ki?!
Doğaya karşı savaşan insan bu savaşta kendisine yabancılaşarak kendi soyuna karşı da savaşmaya başlamıştır. Siz bu tümcemi anlayabiliyor musunuz?
Evet ilk savaşım doğaya karşıdır. İlk barış da doğa ile yapılmalıdır. Bunu ben de savunuyorum. Doğaya hakim olmak yerine, doğayla denge kurarak yaşamayı daha doğru buluyorum. Ancak yabancılaşmanın ve bunun sonucunda hakim olmanın bir ürünü olan kapitalizm, böyle bir yaşamı asla bahşetmeyecektir. Çünkü kapitalizm mülkiyet olgusunun en üst sınırda örgütlendiği ve bu uğurda kan döktüğü toplumsal yapılanmadır. Yurt ya da vatan denilen şey de insan soyunun mülkiyet (her iki anlamda mülkiyet; mal ve devlet) uğrunda kurduğu en büyük evdir! Doğuşu masum ama devam edişi cinayettir! Bu “evden” sonrası dünyayı ortak ev ilan edebilmektir! Bunun için kapitalizmin yıkılması gerekmektedir. Bu yapıyı yıkmadan dünya ortak vatanımız olamaz! “Proleteryanın vatanı yoktur” diyen sosyalistler bunları biliyor ve bu düşüncenin önündeki engelin kapitalizm olduğunu biliyor. Siz ise hem kapitalizmi savunuyorsunuz hem de vatansızlığı… Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!
Ama tabi, sermayenin özgürce dolaşımı için siz vatan sınırlarına karşı çıkıyorsunuz. Eğer kriterleriniz ve referanslarınız kapitalizm ise, savunduğunuz kapitalizm ise, milliyetçilikten rahatsız olmayacaksınız! Çünkü milliyetçiliğin en üst ve en son biçimi vatandır ve kapitalizm de milliyetçidir! (Kapitalizm bir de ayrıca milliyetçidir; alır satar; milliyet alır milliyet satar! Her şeyi anasını bile satar!) Benim emperyalist yağmaya karşı vatanımı savunma reflekslerimi başka zaman faşistlikle, ırkçılıkla suçlamayacaksınız o halde! Çünkü ölçüt yağma ise ben de kendi çocuklarım için bu dünya üzerinde bir toprak parçasını zaptetmek zorundayım. Ama ben diyorum ki; bu dünya hepimizin ortak vatanı olsun! Buna engel kim? Kapitalizm! Sınır derdinde olan onlar! Sınırları çizen onlar! Halkları kışkırtıp birbirine düşüren onlar! Küçültüp küçültüp hap yapıp yutmaya kalkan onlar!
Siz kapitalizmi savunmakla kimlerin yanında olduğunuzu hiç düşündünüz mü?
Kapitalizmi hayvan boyutuna indirgeyip doğal birşey olduğunu savunmak için oldukça basit Aristo görüşü yeterlidir; Ben özgürüm o halde ben para kazanırım, o halde ben kapitalistim.
Halbuki, sorun merkezini “bireycilik” (individualisme) oluşturur. karşısında ise kolektivizm vardır.
Ebuş din odaklı bir merkeziyet isterken aslında kolektivist bir toplum arzuladığını burada binlerce kez dillendirmişti. Buna rağmen şimdi kendisiyle çelişip oldukça bireysel bir duygu olan kapitalizmi savunabiliyor.
Son derece algısı bozuk ve gerçeklerden uzak olduğu için kendisiyle özeleştiri yapma ihtiyacı da hissetmiyor. Makyevelist düşüncenin en cesur savunucusu olarak atlıyor; Nerde para din orda…diyebiliyor. Veya yazdıklarının bu manaya gelebileceğini hesaplayamıyor.
Geçelim…
Kapitalizm gücünü teknolojiden alır. Teknolojinin uzaktan kumanda köleleri olarak günlerimizi geçirirken onun müthiş cazibesine kapılıp gideriz. Öte yandan tanrı gibi vaatleri vardır; ev, araba, plazma, yat gibi bireysel mülkiyete yönelik tüketime zorlar. Tüm bunlar için eşşekler gibi çalışmak, normal bir çocukluk yaşayamamak ve rekabetin içinde ezilmeden durabilmek gerekir. Artık etik yoktur. Sadece mülk ve para vardır. Eğer sizde bunlardan biri yoksa, yüzünüze tükürebilirler.
İşin komedi yanıysa, mal ve mülk için allaha yalvarmalarıdır.
Ben bu konuyla ilgisini göremiyorum.
Mesela konu Ermeni Soykırımı olsa ve desek ki; ”Soykrım 1948 yılında BM tarafından tanımlanmıştır.. Bu yüzden bu tanımdan önce var olan acı olaylar soykırım olarak nitelendirilemez.. Her hangi bir ‘suç’ oluşmaz.”
Bu konuya yukarıdaki gibi karşı çıkan insanlar var.. Anlamlı bir itiraz olmadığı konusunda sana katılıyorum.
Ama biz Kapitalizm’in zaten var olduğu, son 150-200 yıldır devlet tarafından tanımlandığı, yasalarda kendini gösterdiği bir durumdan bahsetmiyoruz.
Bu yüzden aynı şeyi Kapitalist sistem için söylemek doğru değil.. Çünkü Kapitalizmin bazı araçları, aygıtları vardır.. Ve bunlar son 150-200 yıldır varlar.. Sanayi devriminin, kitle üretiminin dahi olmadığı, piyasalara giriş çıkışların engellendiği ve sadece soyluların ‘Tanrısal’ haklara sahip olduğu dönemleri Kapitalizm olarak adlandırmıyoruz.. Bu dönemler için başka isimler kullanıyoruz.
Fakat Kapitalist sistemin insanın bazı psikolojik, biyolojik yanlarında var olduğunu, bu yüzden de insanın doğasından kaynaklandığı iddia edilebilir.. Zaten burdaki arkadaşlar da iddia ediyorlar.
Ama konu bu kadar basit değil.. Önce Kapitalizm’in bazı varsayımlarının buraya aktarılması gerekiyor.. Ki biz de tutarlı bir itiraz yapabilelim.. Ama bu varsayımlar konuya aktarılmıyor gördüğüm kadarıyla.
Örneğin bireylerin sadece ‘kendi çıkarlarını’ düşünerek hareket ettiği, ‘rasyonel’ davrandıkları gibi konular davranış anlamında varsayım, doğada akla uygun rasyonel bir ‘düzen’ olduğu, bireylerin kendi faydalarını/çıkarlarını düşünerek hareket etmesinin toplumun toplam çıkarını maximize edeceği gibi varsayımlar dış dünyaya dayalı varsayım, piyasalara müdahale edilmediği taktirde her zaman ‘dengeye’ geleceği, bu tip piyasaların he zaman en verimli olacağı gibi varsayımlar da ekonomiye dayanan varsayımlar olarak kabul edilir.
Özellikle ‘etik’ konusunun da tartışılması gerekiyor.. Benim ‘normatif etik’ konusunda açtığım bir başlık vardı.. oradaki ‘faydacılık’ akımı liberalizmin ‘klasik’ yorumunda kabul edilen bir görüş.. Etik kuramlar olmadığı taktirde Kapitalizmin temellendirilmesi mümkün değildir vs vs.
Yani bu konular üzerine sağlıklı veriler getirildiği taktirde ayrıntılı bir tartışma olur.. Diğer türlü mümkün değil.
Tartışmalarda, artık kimin ne dediği belli olmayan durumlarda, zihni boşaltıp bütün tartışmayı baştan tekrar okuyup, yeniden değerlendirmek gerekir. Bu yüzden bir ara tüm tartışmanın özetini çıkarmaya çalışacağım.
Böyle karışık tartışmalarda tarafların bazıları, başta itiraz ettiği şeyleri savunmaya başlarlar farkında olmadan.
“Mesela konu Ermeni Soykırımı olsa ve desek ki; ”Soykrım 1948 yılında BM tarafından tanımlanmıştır.. Bu yüzden bu tanımdan önce var olan acı olaylar soykırım olarak nitelendirilemez.. Her hangi bir ‘suç’ oluşmaz.”
Bu konuya yukarıdaki gibi karşı çıkan insanlar var.. Anlamlı bir itiraz olmadığı konusunda sana katılıyorum.”
Sayın Sangre,
Konu dışı evet, ama bir yanlışın altını çizmek hatta üstünü çizmek gerekir: Dikkatli okuyucular kastettiğiniz tartışmayı anımsayacaktır. Ancak ben Ermeni Soykırımı ile ilgili tartışmada sizin dediğiniz gibi; “Soykrım 1948 yılında BM tarafından tanımlanmıştır.. Bu yüzden bu tanımdan önce var olan acı olaylar soykırım olarak nitelendirilemez..” DEMEDİM! Aksine “1071 de bir soykırım mıydı?” diye sorduğumda aynı kişiler bu soruya yanıt verememiş ve devamında “değildir” demişlerdir. Oysa ben fetih amaçlı tüm savaşların 1071 de dahil olmak üzere, soykırım içerdiğini söyledim! Devamla 1071’in neden yargılanamadığını sordum ve diğer açıklamalarımı yaptım.
“Her hangi bir ‘suç’ oluşmaz”dan ziyade, yalnızca hukuk kuralları gereği, herhangi bir eylemi cezalandıran yasanın, yasanın çıkmasından önce olan suçları yargılayamacağını söyledim! 1071’in yargılanamayış nedeninin de bu olduğunu söyledim.
Siz belki de “özetleme” ivmesi içinde özen göstermediniz ama geriye dönük de olsa, başka bir konuya ilişkin de olsa, atıf yaptığınız yer benim sözlerimdir. Ama sizin sunduğunuz biçimde yazılırsa sözlerim çarpıtılmış olur.
Kulaktan kulağa oyunu gibi, tartışmadan tartışmaya sözler değişmesin:) Ben herkesin hangi tartışmada ne dediğini akılda tutuyorum…
başlık kapitalizmin ve mülkiyetçiliğin neden diğerlerine üstün olduğunu tartışmak amacıyla açılmış , kapitalizmin ve mülkiyetçiliğin doğaya uygunluğunu vurgulayan bir başlıktır.
bu durumda iki görüş çarpışmalıdır..biri doğadaki örneklerle başlığın temel savını desteklemeli…karşı görüş ise doğada kapitalizmi ve mülkiyetçiliği destekleyen yapıların ve durumların olmadığını gösterecek örneklerle savunma yapmalıdır..
tartışmaya dahil olurken insanın bencil ve bireyci yönüne dikkat çekerek argumantasyonumu bunu üzerine kurmaya çalıştım.temel hedefim insanın bencil ve bireyci bir varlık olduğunu savunmak ve insanın doğanın yarattığı bir varlık olması hasebiyle benciliiğinin ve bireyselliğinin sebeplerini doğanın işleyişinde bulup göstemekti.
floridada süper villa örneği bireyin gereksinimlerine ancak kendisinin karar verebileceğini göstermek içindi.
lolita örneğini ilkönce ben atmadım yanılmıyorsam saruhan nickli üye andı.
daha sonra ihytiyaçtan fazlasını biriktirmenin doğada olmadığına ilişkin Hüseyin Aktaş bir görüş belirtti…canlı organizmaların yağ depolama özelliğine oradan geldik..
Hüseyin Aktaşın son cevaplarında yine bir takım yanlışlar var..Kendisi ciddi başlıklar çarpıtma yapmadığını söylediğine göre bu yanlışlarını bilgi eksikliğine bağlamak zorunda kalıyorum..Mesela canlıların protein yerine yağ depolamasına getirdiği açıklama tam bir biyoloji cinayetidir..protein doğada kolay bulunmaz değerlidir..yoksa yağa göre ağır olmasıyla olayın bir ilgisi yoktur…neyse protein kısmını şimdilik rafa kaldırıp konuya geri dönelim.
canlıların yağ depolaması ile organizmanın günlük işleyişinde gereksinim duyduğu yağ asitlerini temin etmesi arasında önemli bir fark vardır.
canlılar besinler yoluyla aldıkları karbonhidratları yağa çeviren özel sistemlere sahiptir…bu sırf fazla enerjiyi biriktirip depo etmek içindir…burada bahsedilen yağ ,organizmanını günlük işleyişi için ihtiyaç duyduğu yağ asitlerini çok fazla aşan boyuttadır..
mesela insan canlısı ,belli sayıda yağ depo etme özelliğine sahip hücreyle doğar.Bu hücrelerin görevi karaciğer tarafından yağa dönüştürülen karbonhidrat bazlı besinleri depo etmekten ibarettir…. vucudun fazla besini yağa çevirerek saklayacağı bu yağ depo eden hücreler esnektir…. siz yedikçe genişleyip daha fazla yağ depo edebilirler…yani limit yoktur
ve tabi ki bu durumun insan dahil tüm hayvanlar için geçerlidir.
çünkü insanda bir hayvandır..
hani karşıt görüş diyor ya ” iyi ama biz insanız doğa böyleyse bile biz ona karşı gelmeliyiz”
böyle birşey mümkün değil..bu düşünce şuan beyninizin sizi yanıltmasından başka birşey değildir..
bizler ne kadar süper beyinlere sahip olursak olalım …ne kadar latif düşünceler üretirsek üretelim… basit bir hayvan olduğumuz ve yeri gelince hayvanlık yapacağımız gerçeğini değiştiremeyiz…bunu değiştirmeniz mümkün değil..burada edebiyattan değil müspet bilimin verilerinden bahsediyorum.
başka bir başlıkta dünya insanı olmaya yönelik düşüncelerimize karşı , burada savunduğumuz kapitalizm üzerinden getirilern sataşmaya geçelim..
eğer 19-20 yy’larda yaşıyor olsaydık ve bu tartışmayı o dönemin kapitalist algılarıyla yapıyor olsaydık haklıydınız..
oysa günümüzde farklı bir dünya ve farklı teknolojiler var…. artık kapitalizmin ulus devletlere ,vatan millet ideolojilerine ihtiyacı yoktur..bunun sebebi ise bana kalırsa iletişim ,ulaşım ve bilgiye erişim teknolojilerindeki çok büyük ilerlemelerdir.
ulus devletlerin ,vatan millet ideolojilerinin kapitalistlerin işine geldiği dönemlerde bu imkanların hiçbiri yoktu.
150 yıl öncesine giderseniz fransadan amerikaya gitmek atıyorum belkide 6 ay zaman gerektiriyordu.
o koşullarda bu iki ülkede yönetmek zorunda olduğunuz yatırımlarınız olduğunu bir düşünün.
bugün ise kapitalistin böyle bir sorunu var mı?
Konu başlığını YAĞ bilimi adı altında değiştirmek gerek…
Abi bu ne ya yağdan başka bişey görmedim ben bu yazıda beynim yağlandı , saydım tam 12 tane yağ kelimesi var..
Kapitalizmin “yağcılığını” yapmak o kadar kolay mı Saruhan?:)
Ben satranç antrenörüyüm. Öğrencilerime satranç öğretirken, işe oyun alanından başlarım. Öncelikle oyunun oynandığı alanın ve bu alandaki biz dizi özelliğin tanıtılıp öğretilmesi gerekir.
Satranç tahtasının kenarlarında parmağımla dolaşarak, bu nasıl bir şekil diye sorarım. “Kare” yanıtını alırım.
Sonra tahta içinde e4 karesinin etrafını yine parmağımla dolaştırır, aynı soruyu sorarım, yine “kare” yanıtını alırım.
Artık satranç tahtası önlerindedir ve sorarım: – Bu tahtada kaç kare var?…
“64” yanıtı gelene kadar bir dizi yanlış yanıt gelir. “64” yanıtı gelince bu yanıtı verene bir alkıştan sonra hep beraber sayarız. Yine 64 çıkar…
Sonra derim ki, hayır çocuklar, bu tahtada 64’den fazla kare var!
Şiddetle itiraz ederler!
Ve ben ilk oyunumu oynamış olurum onlarla; 65. kare olarak tahtanın kendisini gösterince iddiayı kazanırım…
İkinci oyun başlar: Hayır çocuklar bu tahtada 65’ten de daha fazla kare var!
Bu kez kesin iddiayı kazanacaklarından emindirler!
Karşı koyuşları görülmeye değer ve insanı hayata bağlayan bir garip lirizm içerir. Gürültücü bahar serçeleri gibidirler…
Ancak ben onlara a1,a2, b1, b2 karelerinin toplamının da bir başka kare olduğunu gösterince karşı çıkışları iyice bir meraka ve hayrete dönüşür.
Ve ben amacıma ulaşırım: Bakmak ile görmek arasındaki farkı anlatarak, bir sonraki derse kadar, tahtada kaç kare olduğunu keşfetmelerini isterim. Merak ve kuşku değerli bir hazine olarak ellerindedir(beyinlerindedir) artık! Haftaya kadar tahtada 204 kare olduğunu bulacaklardır. “Hiç bir şey göründüğü gibi değildir” sözünü anlamaya başlarlar ileride. Ve rakiplerinin yaptığı bir hamlenin gerçek amacını anlamak için bu ders onlara hayatları boyunca yardımcı olacaktır!
“Mesela canlıların protein yerine yağ depolamasına getirdiği açıklama tam bir biyoloji cinayetidir..”
Hayır Sayın Baal,
“biyoloji cinayetini işleyen” sizsiniz!
Tahtanın önündeki çocuklar gibi, ille de gösterince anlayacaksınız… Ama inanın zamanım yok, çocuklara merak ve kuşku dağıtmaya gidiyorum şimdi…
Okuyun da da keyfiniz yerine gelsin :))
Çobanın biri dere kenarında koyunlarını otlatıyormuş.
Tam o anda, yanına bir Cherokee Jeep yanaşmış.
Brioni gömlek, Prada ayakkabılar giyen, Ray-Ban gözlüklü ve Stefano
Ricci kravatlı bir sürücü, aşağıya inip, çobana sormuş.
Genç adam arabasını park etmiş.
Telefonunu bilgisayarına bağlayıp, bir NASA sitesine girmiş, GPS’ini
kullanarak yeri taramış, bir database ve logaritma ile doldurulmuş 60
excel tablosunu açmış ve 150 sayfalık bir rapor basmış.
Ardından, çobana dönerek;
Genç adam koyunu almış ve jeep’inin arkasına koymuş.
Bu kez çoban genç adama dönüp;
verir misin?” diye sormuş.
Adam da “Evet neden olmasın” diye yanıtlamış. Bunun üzerine çoban;
“Sen IMF uzmanısın” demiş.
Adam hayretle sormuş; “Nasıl oldu da bildin?”
Çoban “Çok basit” diye cevap vermiş.
Buraya çağrılmadan geldin, bu bir.
koyunumu istedin.
Malesef biyoloji cinayetini işleyen sensin Sevgili Aktaş. Baal’ın biyoloji konusunda yazdığı her şey doğru. Doğada bütün canlıların temel kurallarından biri “biriktirmektir”. Hiç bir canlı ben ihtiyacım olan kadarıyla idare edeyim demez. Hiç bir bakteri yeteri kadar bölündüm artık büyüyüp bölünmesem de olur demez. Siz ona besin ve uygun ortamı sağladıkça sonsuza kadar büyüyüp – bölünecektir. Bitkiler devamlı biriktirecektir. Karıncalar da öyle.
Doğanın biriktirmesini bir kenara koyalım da. Şu sizin “ihtiyaç” dediğiniz zihinsel tanıma gelelim asıl. Bir insanın ihtiyacını belirleyen nedir mesela? Yemek, barınmak, üremek mi sadece? Mesela golf oynayabilmek bir ihtiyaç olabilir mi? Veya soyut resim yapmak bir ihtiyaç mıdır? Piyano çalmak bir ihtiyaç mıdır? Elbette örnekler çoğaltılabilir. İnsan ihtiyaçları sonsuzdur dersek yanılmış olur muyuz?
Sevgili sangre, size yazmadığım bazı paragrafları üstünüze alındığınız için konu karışmış. Fakat şunu söylemeliyim. Eğer kapitalizmi sadece 150-200 lık bir ekonomik model olarak kabul ediyorsanız zaten farklı şeyleri tartışıyoruz demektir. Madem böyle görüyorsunuz size şunu sormalıyım. Bu ekonomik modelde sizi rahatsız eden (veya diğer arkadaşları) şey nedir?
Paranın para kazanması mı? (ee binlerce yıldır var)
Çıkar ilişkisi için toplanan insanlar grubu mu? (ee bu da binlerce yıldır var)
Ticaret mi? Faizcilik mi? Tefecilik mi? Emperyalizm mi? Sömürü mü? Kölelik mi? İhtiyacından fazla parası olan krallar, padişahlar veya ağalar, derebeyleri mi? (ee bunlar da binlerce yıldan beri var)
Üretim araçlarının kral, padişah, derebeyi, ağanın elinde olması mı? (ee bu da var…)
Gerçekten merak ediyorum, 150-200 yıllık kapitalizmde sizi rahatsız eden veya karşı çıktığınız (ama binlerce yıldır olmayan) şey nedir?
Sayın saruhan, bence sizin biraz daha dikkatli okumanız ve kişiler yerine düşüncelerle ilgilenmeniz gerekiyor. Mesela maymunların parayı kullanması insanların onlara bir müdahalesi değildir aslında. Zaten olağan davranış biçimlerinin somut bir deney haline getirilmesidir. Sadece kullandıkları değerler sistemi değiştirilmiştir. Bir başka üyenin açtığı bir konu vardı daha yakın zamanda. Oradaki maymun da bir avuç prinç için özgürlüğünü veriyordu. Üstelik hiç bir insan bunu ona öğretmemişti.
Ha birde burada kapitalizmi savunduğumu düşünen, anlayan veya öyle yorumlayanlar da var. O da ayrı bir mizah.
xenix,
Aktaş’ı çürütmek için elinizden geleni yapıyorsunuz ama, karşısında getirdiğiniz argümanlarda “Baal’ın dediği doğru” demekten başka bir şey yok. Sanırım siz de biyoloji tanrısı olmalısınız ki, size itiraz olmayacak.
Baal, başlangıçta, insanlardaki servet birikimini haklı çıkarmak için, doğaya dayandı ve devamında canlıların yağ biriktirdiğini söyledi. Aktaş ise doğadaki canlıların biriktidiği yağın ihtiyaç fazlası olmadığını, ihtiyaçlar dahilinde olduğunu söyledi. (Burada birikime karşı çıkış mı var?) Şimdi de günlük ihtiyaçlardan fazla biriktiriyor diye çürütmeye çalışıyorsunuz. Göçmen kuşların örneğin, göç için biriktirdiği yağ da günlük ihtiyaçlardan fazladır. Ama bu fazla dediğiniz birikim fazla değildir! Göç için gereklidir. Anlamadığınız yer burası. Bir yıllık bir döngüde günlük ihtiyaçların üstüne çıkılmış olması, ihtiyaç fazlası anlamına gelmez. Kadınlar da kalçalarında yağ biriktirir, nedeni ise potansiyel olarak anne oluşlarıdır ve bir gün doğuracakları çocuğa hamilelikleri sırasında tedbirdir bu. Bu ihtiyaç fazlası değildir. ha ihiyacından fazlası için zaten Aktaş “obezite” diye bir sözcük koymuş oraya ve açıklamış. Ama kapitalistler ölesiye yetecek kadar biriktiriyor, öldükten sonra yedi sülalesine yetecek kadar biriktiriyor, peki doğada hangi hayvan böyle bir şey yapıyor?
Yanlış kabul etmek bir erdemdir ama her dem bulunmaz işte… Özellikle de çuvallayınca…
“Not: Metafizik tuzağına düşmeden bir açıklama yapabilme kaygısı felsefeciler için bir sorun oluşturur. Nietzche ve Marx bu konuda üstün çaba göstermişlerdir.”
Oik0s demiş.
Bunlar metafizik tuzaklara düşmeden açıklamaya çalışmışlar ancak kanımca başarısız olmuşlar. Nietszche rasyonel metafiziğe karşı çıkmış ama bunu yaparken belki de farkında olmadan irrasyonel bi metafik sav öne sürmüştür. Güç istenci ve bengi dönüş bir hayli metafizikseldir. O, insan doğasına dürüstçe yaklaşmış ama net tanımlayamamıştır.
Marx’ın sıkıntısını bence Xenix iyi dile getirdi ancak pek kimse anlamadı. Marx insanın doğal halini “üretim” üzerinden tanımlayarak sizce ne derece görünen doğayla uyumlu bir sonuca gitmiştir. Eşitlik doğal bir durum kesinlikle değildir. Sorun Marx’ın teorisinde. Sosyal insan ve ya üreten insandan yola çıkarak insan davranışlarına kanun getirirseniz buna materyalizm değil idealizm deriz. Mülk edinme isteği doğal bir durumdur ve daha bebeklikten başlar. İnsanın biyolojik gelişimiyle paralellik gösterir.
Sadece bunları ifade ederek de kimse kapitalist bir şeytan olmaz.
Xenix,
Kapitalizm ve SÖMÜRÜ bağlantılı fakat iki ayrı kavramdır.
İkincisi ise, bir grubun diğer grubu çalıştırarak biriktirmesine olanak sağlayan sistemdir. Eski çağlarda birikimin para olması fazla birşeyi değiştirmezdi, Hükümdarın zaten pek paraya ihtiyacı yoktu, alacağını zorla alabilir veya zorla çalıştırabilirdi.(Kölelik). Ortamı ve kapitali sabitleyen tek aksiyon iklim koşullarıydı. Hasatın yapılamaması durumunda hükümdarın kendisi bile aç kalabilirdi. Para veya değerli maden daha ziyade savaş ve gasp için gerekliydi.(Kolektif amaç)
Hükümdar ve çevresindekiler dışında birikime olanak sağlayacak bireysel bir özgürlük alanı da yoktu. Osmanlı’da olduğu gibi fazla biriktirenin kellesi sürekli koltuk altındaydı. (bu arada osmanlı kapitalist bir sisteme ait değildi. Topraklar üzerindeki tüm mülk hakkı doğrudan padişaha aitti, halk kul idi (REAYA)… Böyle bir sistemde biriktirmenin kapitalizmden geldiğini söyleyebilmek pek doğru olmaz. Biriktiren ancak ÇALARAK veya gasp ile biriktirebilirdi. Nitekim osmanlı “kapitülasyon” verecek kadar kapitalizmden uzak bir imparatorluk idi.
Yakında olacak…
Tartışma da canlılarda ve insanda “ihtiyacı kadar biriktirmek” ve “ihtiyaçtan fazlasını biriktirmek” şeklinde iki grup oluştu.
Anladığım kadarıyla Baal, xenix, bwallace4ever insan dahil tüm canlılar “ihtiyaçtan fazlasını biriktirmeye” meyillidir diyor.
Hüseyin Aktaş, saruhan, Oikos ve misafir sadece insan “ihtiyaçtan fazlasını biriktirir” diyor.
Bu konu ayrı bir başlıkta tartışılabilir.
Fakat benim merak ettiğim insanı doğadan veya diğer canlılardan ayıran bu özelliği nasıl kazandığı? Vahy yoluyla veya düşünüp de bulduğu bir şey mi? Veya insan diğer canlılardan gerçekten farklı bir yerde mi?
İnsanları biriktirmeye yönlendiren en önemli etken tarım devrimidir. Tarım yaptıktan sonra fazla ürünü biriktirmek düşüncesi doğmuştur. İnsanlar karıncalar ve arılar gibi toplu yaşadıklarından zor dönemleri atlatmak için yiyecek biriktirmeyi seçmişlerdir.
Göçebe veya yarı göçer toplumlar biriktirmeyi seçmemişlerdir, çünkü nakil halinde fazladan yük taşımak istemezler. Hatta belli dönemlerde fazla eşyalarını dağıtırlar. Yağma kültürü fazladan biriktirmeyi önleyen eski bir gelenektir.
Zamanla, yiyecek biriktirmek yerine yiyecek ve diğer eşyaları satın alacak para biriktirmek düşüncesi gelişti. Bankalar da bu düşüncenin doğal sonucu olarak ortaya çıktılar. Bugünkü sorunlarımızın başlıca nedeni TARIM devrimidir. Eğer göçebe kültürü devam etseydi ne dünya nüfusu bu kadar artardı, ne de kitle imha silahları bu derece gelişmiş olurdu.
Xenix,
Kapitalizm’in 150-200 yıllık bir sistem olduğunu ben söylemiyorum ki.. Bu ifadeyi tüm ekonomistler bilir.
Bir örnek.. Yazar ilk bir kaç paragrafta belirtiyor, gerisini okumaya gerek yok; Kapitalizm/150-200 yıl
Vikipedi’nin Kapitalizm maddesine de bakabilirsiniz.. orada 19. ve 20. yüzyılda Avrupa’ya yayıldığı özellikle belirtiliyor.. ‘Merkantilizm’ Pre-Kapitalist bir sistem olarak sistemin başlangıcı olarak kabul edilmiş, ‘Klasik İktisat’ okulu da dönemin ilk politik okulu olduğu söylenmiş ve benim yukarıda saydığım isimler sıralanmış.
Serbest Piyasa olmadan, bireysel atolye üretiminden ziyade kitlesel fabrika üretimleri olmadan, özel mülkiyet kurumsallaşmadan, üretim/dağıtım/mal, hizmet ve emek fiyatları piyasanın işleyişine bırakılmadan, paranın ticareti bankalar yoluyla kurumsallaşmadan Kapitalizm vardır demek doğru değildir.
Elbette binlerce yıldır ‘para, ticaret, mülk sahibi olma, faiz vs’ var.. Bunlar Kapitalizm’in doğmasına yol açan beşeri/insani faaliyetlerdir zaten.. Ve kesinlikle ‘doğal olmayan’ bir durumu ifade etmezler.. Hiçbir yazımda bu faaliyetlerin doğa dışı olduğunu da savunmadım zaten.
Doğada var olan herşey doğaldır.. Bu açık ve net.. Ama bir şeyin doğal olması, ‘olması gereken şey’ anlamına gelmez.. Özellikle bunu vurgulamaya çalıştım.. Örneğin doğada hırsızlık da, tecavüz de, adam öldürme de vardır.. Mülk edinme, ihtiyacı kadar veya ihtiyacından fazla biriktirme ne kadar doğalsa hırsızlık veya tecavüz de o kadar doğaldır.. Çünkü bu eylemler doğada gerçekleşir.
Klasik İktisatçıların, Kapitalizmin ilk politik tohumlarını eken kişilerın ‘doğallık’ takıntısı ‘Tanrı’ kavramından gelmektedir.. Bu insanlar şöyle düşündüler; ”Tanrı’nın yarattığı, var ettiği sisteme insanın müdahalesi, ancak var olan durumu kötüleştirir.. Tanrı doğayı mükemmel yaratmıştır.. Bu yüzden iktisadi faaliyetler müdahalesiz, kendi işleyişine bırakılmalıdır.. Ancak bu şekilde verimli bir iktisadi sistem oluşabilir”
Daha sonra Adam Smith başta olmak üzere iktisatçılar, insanların ‘kendi çıkarlarını’ düşünerek hareket etmesinin, seçimlerini yaparken hiçbir dış müdahaleye maruz kalmamalarının ‘toplumun da çıkarını maximize’ edeceği bir varsayım oluşturdular.. Ve bu şekilde herkesin kendi çıkarını düşünerek ekonomik faaliyetlere katıldığı, hiçbir müdahalenin meşru olmadığı ‘Serbest Piyasa’ ortaya çıktı.
Fakat klasik iktisatçılar zeki insanlardı.. Öyle herşeyi doğaya bırakırsak, hırsızlık, adam öldürme gibi insani/doğal eylemler sorun yaratacaktı.. Bu eylemlere bir çözüm bulmak gerekti.
İşte burada devreye ‘etik’ girer.. Bu politik iktisatçılar Kapitalizm’in ahlakını da yarattılar aynı zamanda.
Örneğin ‘hak ve özgürlükler’ konusuna dikkat çektiler.. Özellikle eski Yunan’daki ‘doğal etik’ diye adlandırdıkları metafizik bir anlayışı önplana çıkardılar.. İnsanların bazı ‘negatif hakları’ olduğunu, öyle kafamıza esen her doğada var olan şeyi yapamayacağımızı, ‘insan haklarına aykırı olduğunu’ söylediler.. Devletin görevinin insanların bu ‘negatif haklarını/özgürlüklerini’ korumak olduğunu ilan ettiler vs vs.
Benim itiraz ettiğim çok fazla nokta var.. Özellikle etik konusunda, ekonomi teorisinde, devleti ve aygıtlarının tanımlanması konusunda ve daha bir çok noktada.. Şimdi buraya yazsam sayfalar yetmez belki de.
Özellikle etik anlamında, ‘mülkiyet hakkı’ konusunda uzun bi eleştiri yapabilirim.. Mülkiyetin sanıldığı gibi ‘doğal bir hak’ olmadığını, bu ‘hak’ kavramının metafizik bir şekilde temellendirildiğini anlatabilirim.. Ama uzun bir yazı olur.. Zaten ilk iletimde de bu yazıyı yazmak için daha sonraki iletiyi kullanacağımı belirtmiştim.. Ama konu o kadar dallanıp budaklandı ki, ben de konuda geçen bazı ifadelere itiraz edebildim sadece.. Belki konu ‘mülkiyet hakkı’yla sınırlansa ve böyle bir hakkın var olup olmadığı tartışılsa, bu tartışma daha verimli olabilir.
Bebeklikte somut işlemler döneminde, insanda mülkiyet duygusu başlar. Bu oyuncak benimdir diyen bir bebeğin elinden oyuncağını alırsanız ağlar zırlar.
Doğallıkla kastedilen şeyi fazla geniş kapsamıya algılamayın Sangre. Sonuçta küresel ısınmaya sebep olan karbondiyoksit salınımı gibi etmenlere de doğal deyip geçmeliyiz görünen herşeye doğal diyorsak. Burada primitif anlamda doğal lafı kullanılmakta ve kimse doğal olan makuldur dememekte.
Bu arada konu biriktirme değil kanımca. Doğal olan durum insanın biriktirme durumu değil talepkar durumudur. İnsan biyolojik faaliyetlerini daha iyi idame ettirmek için hep daha fazlasını ister. Örneğin, birçok maymun türü sürü halinde yaşar. İki erkek maymunun birbiriyle kavga etmesinin nedeni tek bir dişiye sahip olma istenci değil bütün bir sürüyü domine etme istencidir.
Bunun da bir deneyi var. Sürüye liderlik eden erkeğin sırtından alınan kan örnekleriyle, sürünün domine edilmiş üyeleri arasından alınan kan örnekleri arasında fark vardır. Bu fark sürü liderinin vücudundaki stres seviyesini azaltmak için salgıladığı hormonların, diğer üyelerin hormonlarına göre daha fazla olduğudur. Yani maymunlar ve bunlar gibi daha birçok tür hayatta kalmayı daha fazla garanti altına almak için talepkar davranırlar.
Bu benim koyu bir kapitalist olduğum anlamına gelmemeli. Keza günümüzde kapitalist tavır takınan bireye kapitalist denir. Yoksa herkes kendine ait bir evi olmasını ister. Sıkınıtılı olan kapitalizm değil kapitalist tavırdan doğan corporate kapitalizmdir. Bir nevi kontrolsüz kapitalizm.
Öyle ya, suyun kaldırma kuvveti Arşimet onu keşfetmeden önce de vardı, dolayısı ile Arşimet kendinden önce de vardı da denebilir!!
Bir tümce kuralım:
– Her şeyin bir öncesi ve sonrası vardır.
Şimdi ne var bakalım:
“şey” var.
“önceki şey” var.
“sonraki şey” var.
“Her şey var”…
Önceki tümcemize, bir tümce daha ekleyelim:
Her şeyin bir öncesi ve sonrası vardır ve hiç bir şey kendinden önceki şey değildir ve kendinden sonraki şey de değildir!
Ben, babam ve oğlum… Hangimiz hangimizdir acaba? Hiç birimiz birbirimiz değiliz. Arada zaman var, değişim var, dönüşüm var, başkalaşım var. Var oğlu var da var, var oğlu var da var!
Yoksa yumurtaya tavuk diyebilirdik. Yumurtanın tavuktan çıkıyor olması, ne yumurtayı tavuk yapar, ne de tavuğu yumurta yapar. Bir şeye yol açan şey, yol açtığı şey de değildir… Şeyleri tarihsel süreçlerinden soyutlayamazsınız. Her yumurta tavuk olmaz. Gerekli kuluçka süresinde gerekli ısıyı alması, çıkan civcivin dişi olması, tavuk oluncaya değin gerekli beslenmeyi ve ayakta kalmayı, kediye, atmacaya, yılana ve hastalıklara yem olmamayı başarabilirse tavuk olma şansı vardır.
Sangre güzel açıklamış. Eğer bazı arkadaşlar ısrarlarını sürdürürlerse, kapitalizmin tanrıdan geldiğine kadar gidebilirlerdi. Hatta kapitalizm kaderimizmiş ne yapalım, kadere karşı mı gelelim diyebilirlerdi. Çünkü bu anlayışın varacağı yer, her şeyin doğada en başından beri var olduğudur ve en başın başında da tanrı vardır düşüncesidir. Oysa “elim aydur, dört kitaptan evveli”…
Kapitalizmi diğer ekonomik sistemlerden ayıran ücretli işçilik ve artı değer sömürüsüdür. Daha sonra da sermayenin ihrac edilişidir. Paranın para kazanmasıdır. Bu faktörleri kapitalizm öncesinde göremezsiniz ve bunlardan dolayı kapitalizm dediğiniz şey, tarihsel kökleriyle, insan soyunun binlerce yıllık serüvenine dayanıyor olsa da kendi köklerinden bambaşka bir şeydir! Torun ile dedesi kadar farklıdır!
Tartışma iyi bir noktaya doğru geliyor. Zaman zaman dağılsa da, dağıldığı yerlerden geri dönebilme özelliğine sahip. Ayrıca dağıldığı yerlerde de tartışmaların bağlanabilmesi ana konunun devamı için önemli.
Mülkiyet kavramı çok eski bir kavram ve olgu. Kapitalizm ise daha dünkü çocuk. Bu nedenle isterseniz önce mülkiyet konusunu tartışıp bitirelim… (sonsuz tartışmayı yönetsin.)
İnsan yavrusunun bencil doğduğuna katılıyorum ben de. Hatta komünal hayatın en büyük tehlikesinin, insan yavrusunun bu bencilliği olduğunu düşünüyorum. Bu bencillik konusunda Mavi Günce adlı yazımda bir olay anlatmış ve şunları söylemiştim: “Çocuğun yaptığı çocukluğu büyükler de yapıyor. Kendilerine ait olmayanı karşılıksız almak istiyorlar. Çocukluktaki bencillik büyüyor, örgütleniyor ve bir gün başkasının emeğine “bu benim” diyor. İşte dünyanın en eski sorunu bu ve bu soruna hala çözüm bulunmuş değil.”…
İnsan yavrusunun bencil doğma nedeni nedir? Bencillik hem de var olabilmenin, birey olmanın kaçınılmaz dönemlerinden biridir. Bazılarımızın bunu daha sonra yenebilmesi söz konusudur. Bazılarımız ise yenmek ve terbiye etmek şöyle dursun bu duygu üstüne devlet kurar!…
Oysa bencillik, insanın milyonlarca yıllık evriminde, bu evrimin belirili bir döneminde bir canlı olarak diğer canlılara karşı var olabilme savaşımının sonucu olarak geliştirdiği savunma “eğilimlerinden” biri ve kalıntısıdır diye düşünüyorum… İnsan soyunun ulaştığı toplumsal bilinç açısından eleştirilmektedir. Ancak bazı arkadaşlar bencilliği “bireysel hak ve özgürlükler” kapsamına sokmaktadır. Kapitalizm ise bencilliğin en üst biçimlerini sunar bize. “Gemisini kurtaran kaptandır”, “işini bilen memurdur” vs…
Bilgisev Hoca’nın sözleri de ilginç ki, göçebelik demek “mülkiyetsizlik” demek bir bakıma. Ancak yağma bir başka sorun… Tarım devrimi ve yerleşik yaşam mülkiyeti pekiştirmiştir. Bu doğru. Hatta kapitalizm de yerleşik yaşamı ve mülkiyet anlayışını en üst düzeyde kurar ve savunur. “kendine ait yurt, devlet, ev, aş, iş”, bunlar, feodaliteye karşı kapitalizmin feodalitenin elinde kıvranan topraksız köylülere önermeleri; vaatleridir ve köylüler için bulunmaz nimetlerdir!… Bu uğurda köylüler gözlerini budaktan esirgemeden kapitalistin peşinde örgütlenirler ve bir anda bokunu yedikleri ağaların katilleri olurlar. Bu davranış haklıdır da. Bu aşamada masumdur da. Ancak Yuttaşlar daha sonra yurdun bir taşı bile olmadıklarını anlayınca iş değişmeye başlar!…
İşte işin değişmeye başlama nedeni, kapitalistlerin yurdun her şeyine sahip olmaya başlamaları ve her nimetten kendileri yararlanırken, “ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen” işçilerin “benim bu gidişe aklım ermiyor” demeleriyle toplumsal çatışma başlar. Çatışmanın temelinde mülkiyet vardır ve çıkan husumetleri çözecek mahkemelerin duvarında şu yazar:
“Adalet mülkün temelidir”
Buradaki mülk “devlet” anlamındadır.
Devletin temeli adalettir denmek istemektedir. Ancak devlet çoktan adaletsizliğin temeli olmuş durumdadır.
Lenin, halkın içinden çıkan devletin, doğuşunda masum olduğunu ancak daha sonra devletin içinden çıktığı halka, sınıfsal çelişkiler nedeniyle “yabancılaştığını” ve daha sonraki süreçte devletin; “bir sınıfın diğer sınıf üzerindeki baskı aracı” haline geldiğini söyler. Bu doğrudur da. Günümüzde devleti elinde bulunduran kapitalistlerdir. Onların daha çok mal sahibi olmak hırsları olmasaydı,yani ihtiyaçlarından fazla biriktirmek hırsları olmasaydı, bu işler böyle olmazdı.
Doğuşunda ve var oluşunda bencil olan insan yavrusu, bir dönem için gerekli olan bu koltuk değneklerini fırlatıp atmak zorundadır. Yoksa bebekliğinde var olup ayağa kalkmasına yardımcı olan bencillik, daha sonra hantallaşmasına neden olmaktadır. İnsan doğuştan getirdiği bu yanını yenmek zorundadır.
Ben Jimnastikte Türkiye şampiyonluğuna erişmiş bir kız çocuğu babasıyım. Bedenindeki 100 gram fazlalığın, yüksek hedeflere ve şampiyonluğa doğru giderken müthiş bir engel ve bazen bir sakatlık nedeni olduğunu biliyorum!…
Bilmem anlatabiliyor muyum?…
Bilgisev’in yazdığı aşağıya alıntılayacağım düşünceye bir itiraz getireceğim.
Göçebelerin yaşamını destekleyen ,onları hayatta tutan kaynak sürüleridir.Ve onlarda sürülerindeki hayvanlarını çoğaltarak mülk biriktirirler.
Velev ki ormanlarda yaşayan avcı toplayıcı kabileleri kastetmiş olsanız , onların bile savunduklar,ı burası bizim dedikleri bölgeleri vardır.Üretim yapmazlar ama bir yeri sahiplenme yine vardır. Üretimin olmadığı yerde detaylı bir mülk paylaşımına zaten neden gerek olsun ki?
ikinci itirazı misafir olarak gelip şu yorumu yazan kişiye yapacağım..
Sermaya sahibinin de yatırımlarının karlılığını gözetmesi ,oralardan gelecek parayı biriktirmesi bir takım doğal kaygılara dayanır..Zenginin daha çok zengin olmaya çalışması nasıl oluyorda doğal bir kaygı sayılmıyor?
Zenginin gelecek kaygısı yoktur ,bir elinin yağda diğerinin balda olması garantidir mi sanıyorsunuz?
Bir kere zengin olunca hiç iflas edilmez,mal mülk kaybedilmez.fakirliğe düşülmez diye doğal bir yasa mı var?
Sonuçta canlılarda gelecek günler için birşeyleri biriktirme davranışı vardır..ve bu davranış, benliği hedef alan bir takım kaygılar neticesinde ortaya çıkmaktadır.
Sayın Baal,
Sosyalizm işte, o kaygıları yok edebilmenin savaşımıdır!
70 günlük Paris Komünü’nden çıkarılan dersler ile 70 Yıllık Ekim devrimi yaşandı, 70 yıldan çıkaracağımız dersler ile 700 yıllık bir sosyalizmi neden kurmayalım?
Yaşanan sürecin yanlışlarını analiz ederek daha iyisini yapmak en büyük insani özelliğimiz değil mi bizim? Yoksa bilimsel gelişme olur muydu? Mağaradan çıkıp gökdelenlerden güneşe uzanabilir miydik?
İnsanların gelecek kaygılarını yok ettiğiniz zaman, bir yığın gereksiz ayrıntının insanı köleleştirmiş olduğunu görürsünüz. Bunların her biri insanlığın daha güzel bir dünyaya doğru ilerleyişinin hızını kesen handikaplardır. (Handikap; istenmeyen ağırlık)
Bireyin çalışması kendi geleceğini garanti altına almak için yapacağı çalışmanın çok üstündedir bugün. Ancak yine de geleceği garanti altında değildir! Günlük 3-5 saatlik çalışma ile insanlar geleceğini garanti latına alabilecek iken, 8 saatlik iş günü(“1 Mayıs” bu savaşımın anısıdır…) için kanlarını akıtmışlardır ve bugün bu saatler yeniden 10-16 saate doğru ilerlemektedir. Yine de hala gelecekleri garanti altında değildir. İyi de neden?…
Her şeye rağmen şunun altını da çizmek gerekir; insan soyu kapitalizm dediğimiz sisteme kolay gelmedi. Bu tarihsel süreç, bir yığın olumsuzluğun yanı sıra insanlığın ortak mirası olan bir yığın olumluluğu da içerir. Sosyalizme bu denli direnişin arkasında, kapitalizmin kendisinden önceki geçmiş çağlara göre hiç de fena olmayan bir takım hakları içeriyor oluşu yatar… Sosyalizm kuşkusuz ki kapitalizmin alternatifidir ama 70 yıllık süreçte sosyalizm, kapitalizme “karşı” olmuş, ancak “alternatif” olamamıştır. Aksine sosyalistler de çok kısa bir süre sonra kapitalist geleneklere yenik düşmüşlerdir. Sorun burada hem kapitalizmin eleştirisini hem de ona karşı alternatif bir sosyalizmi ortaya çıkarabilmek olmalıdır.
Yoksa ben, Baal arkadaşın da yaşadığımız dünyadan, yani kapitalist dünya düzeninden çok hoşnut olduğuna inanmıyorum. Yanılıyor muyum?
Sn Aktaş gelecek kaygısını kaldırdığınızda doğayı ihlal ediyorsunuz demektir.Ve bir zaman sonra kurduğunuz sosyalist sistem büyük bir gürültüyle çökecek ve sistemde birikmiş entropi yine doğal yatağını dolduracaktır. Doğada hangi canlının gelecek kaygısı yoktur..hangisi için herşey garantidir…kapitalizmi çok matah ,cennetten çıkma birşey olduğu için değil. Doğaya uygun olduğunu düşündüğüm bir sistem olduğu için savunuyorum..Ve zenginlerin belli bir vergilendirmeye tabi tutularak burdan elde edilen gelirle fakirlerin hayat standartlarının günümüzde gelinen teknolojik seviyeye yakışır bir düzeye getirilmesine karşı değiilim.
Kaldı ki, benim için kaygı doğuran şeyin başkası için ne kadar önemli olduğu sorununu nasıl çözeceksiniz?..Yani birisi çıkacak diyecek ki ”Ben senin için neyin doğru ,neyin güzel olduğunu biliyorum.Sen benim dediğimi yap! ”!
Baştan beri diyorum ”floridada süper lüks bir villa sahibi olmaya gereksinim duymadığımı kim bana söyleyebilir?” Siz hangi ”doğal yasayla” benim neye gereksinim duyduğuma karar veriyorsunuz. Doğa size bu hakkı tanıdı mı?
Yoksa Sangre nin bahsettiği ”tanrı”dan mı bu hakkı alıyorsunuz?
Sangre verdiğiniz linklerin birinde milattan sonra amerikada kişi başına düşen gelir 400 dolar olarak hesap edildiğini farkettiniz mi?
Onlar 2000 yıl önceki amerikan yerlisine GSYH tespit ederken oluyor… fakat biz tarih boyunca aslında devam eden ekonomik faliyetler için bir şekilde ”kapitalizm” dersek çok mu atmasyon konuşmuş oluyoruz .:)
Değişen tek şey ”soyluluk” denilen kavramın kaybolmasıdır.Soyluluk nesnel bir şey olmadığı halde meta gibi değer görürken insanoğlu bu yanlıştan dönmüş tıpkı buda aslında yine doğal olmayan birşeyden dönüştür.
Sürü YAŞAMDIR. Ne yesin bu insanlar ? Tarım yok, maden vs. kaynak yok… Ne yesin ? Sürü (koyun, İnek) biriktirmek kapitalizmmiş… İyimiş:)
M.Ö insanların ne kadar gelirinin olduğunun bilinmesiyle de Kapitalizm’in bir ilgisi yok.
Kapitalizm materyalist temelli olduğu için kökünden sökemezsin ancak dikenlerini törpüleyebilirsin. O da günümüzde nedir?: Tüketim çılgınlığı, kendini pazarlama hastalığı ve tanrı-insan olma isteği. Diğer bir değişle gökten inen tanrının kendi bünyemizde aranması. Bak bu kapitalizmin yol açtığı metafizik bir sorundur işte. Tartışılması gereken dava budur: İnsan hayatındaki her türlü metafizik …
“… gelecek kaygısını kaldırdığınızda doğayı ihlal ediyorsunuz demektir. Ve bir zaman sonra kurduğunuz sosyalist sistem büyük bir gürültüyle çökecek ve sistemde birikmiş entropi yine doğal yatağını dolduracaktır.”
Sayın Baal,
Yukarıda alıntıladığım satırlarınızı biraz açar mısınız?
İkinci sorum da bwallace4ever arkadaşa;
“Kapitalizm materyalist temelli olduğu için kökünden sökemezsin ancak dikenlerini törpüleyebilirsin.” derken kastınız nedir? Kapitalizm nasıl materyalist temelli oluyor?
Sosyalizm denilince, insanlığın tarih boyunca elde ettiği her türlü kazanımı yerle bir edelim dediğimizi falan mı sanıyorsunuz, nedir?
Hemen açıklamaya çalışıyım..Sovyetlerin çöküşünü herkes hatırlayacaktır..yoksulluk,yolsuzluk ve yönetilmezlik batağına saplanmışlardı..Yıllarca acı çektiler ve günümüzün limitsiz rus milyarderleri o ortamda kök salıp yeşerdiler..hem de kendilerini hiç yormadan hıırsızlıkla ,halkın mallarını göz göre göre talan ederek…
Her sosyalist sistemin eninde sonunda varacağı nokta boris yeltsin rusyası olacaktır.
Sevgili Sangre bizde Newyork borsası milattan önce vardı demek istemiyoruz.Genel hatlar olarak kabaca mülkiyetçi ve bireyin çıkarını öne alan her ekonomik sistem özünde kapitalizmdir demek istiyoruz..Senin milattan öncekinin gelirini hesaplaman gibi birşey bizimkiside.
0 zaman aynı şeyden bahsetmiyoruz.. Çünkü Kapitalizm bu değil.
Ayrıca 1800’lerden önce, ‘bireyin çıkarını öne alan’ hiçbir sistem de mevcut değildi.. ‘Invidualizm’ ve ‘bireysel çıkar/fayda’ kavramlarını içine alan bu tür bir düşünce, Merkantilizm dönenimi takiben ‘Fizyokratlar’ tarafından ortaya atılmıştır.. Ve 1700’lerin sonu gibi ‘devlet sistemi’ olarak devam etmiştir.
M.Ö gelirin hesaplanmasının konuyla ilgisini de anlamadım.. Topraktan elde ettikleri ürünlerin o zamanki değerlerine göre tüketmeleri ve biriktirmelerini/tasarruf etmeleriyle ilgili bir konu.. Her dönemde dünyada kişi başına düşen gelir hesaplanabilir.. Bunun ne Kapitalizm’le, ne de Sosyalizm’le bir ilgisi yok.
Bence bu konuyu uzatacağınıza bir tane ekonomistin veya bu konuya dair makalesinde geçen ‘Kapitalizm binlerce yıldır var olan bir sistemdir’ tarzı bir cümlesini getirebilirsiniz.. Çok zor değil.
Çünkü aynı şeyden bahsetmediğimize inanıyorum.. Siz Kapitalizm derken aklınızda başka bir sistem tasarlıyorsunuz.. Ve bu sistemin ne bizim anlattıklarımızla, ne de ekonomistlerin anladığıyla, ne de vikipedi gibi yerlerde geçen tanımlarla alakası yok.
Sayın Aktaş,
Bu sayfada zaten kapitalizmin materyalist temelini tartışmaktayız ki ben de kapitalist düzeni insanın diğer bir değişle bize genetik olarak yakın olan canlıların talepkar, mülkiyetçi tutumuna bağlıyorum.
Tabi suyun bile bünyeye fazlası zarardır. Kapitalizmin de görülmeyen metafizik idealleri (tanrı-insan yaratma) haddini aşmış gibi görülüyor.
Peki sayın Aktaş, sizce Komunizm’in tarih saplantısında metafizik bir ideal, diğer bir değişle yarı materyalist- yarı idealist bir melezlik yok mudur? Sınıfsız bir cennet vaatleri gibi örneğin …
Sayın Baal,
Çok dar bir bakışa sahipsiniz. Sosyalizmi ve toplumların gelişim dinamiklerini değerlendirmek için gerekli olan felsefi alt yapınız yok. Kuşkusuz yaşadıklarınız önemlidir ama tarih ve toplum “el yordamıyla” yorumlanamaz…
Sayın bwallace4ever,
Sizin kafanızdaki “materyalizm” ile benim kafamdaki sanırım aynı şey değil. Sizin kafanızdaki nedir, sizden dinleyebilir miyim?
“sizce Komunizm’in tarih saplantısında metafizik bir ideal, diğer bir değişle yarı materyalist- yarı idealist bir melezlik yok mudur? Sınıfsız bir cennet vaatleri gibi örneğin …”
Böyle bir soruyu felsefe adına protesto etmem gerekir. “saplantı” dediğiniz nedir? “yarı materyalist- yarı idealist melezlik” nasıl oluyor?
Sanırım felsefeye katkıda (!) bulunmak üzeresiniz…
Sevgili misafir, sanırım ikinci cümlemden sonrasını okumadınız.
Sevgili oikos, sadece hükümdarlar zengindi diye bir şey yok ki tarihde. Vadiler dolusu kervanları, koyunları, develeri olan, ticaret yapan, toprakları, şatoları olan binlerce insan gelip geçmiştir. En azından şu meşhur cahiliye dönemi diye anılan dönemde bile Mekke’de bir sürü zengin adam, kadın olduğunu görüyoruz. Ayrıca her hükümdar halkına kulu, kölesi olarak bakmıyordu.
Sevgili sangre,
Demiştim yukarılarda bir yerde. Toprak insana ait değildir, insan toprağa aittir. Bu arada kısaca bir iki cümle yazsanız yeter, kapitalizmin karşı çıktığınız noktasına. Yani gerçekten merak ediyorum, binlerce yıldır olan sorunlar değil de son 150-200 yıldaki sorunlar nelerdir.
Böyle bir sistemin adı konulmamış olabilir. Ama ticaretinden, köleliğine, hükümdarlığından padişahlığına, derebeyliğinden şövalyeliğine bütün her şey bireyin çıkarını öne alan sistemlerdir. Herkes kendi bireysel çıkarı doğrultusunda hareket eder. Bireysel çıkarını maksimumda tutmaya çalışır. Başkalarının bireysel çıkarları ile çelişeceğinden sistem kendiliğinden doğal olarak grup çıkarına evrilir.
Bir de şu binlerce yıl mevzusu epey uzadı. Ben adı kapitalizm olarak vardır demedim zaten. Kapitalizmden rahatsız olduğunuz her şey binlerce yıldır sürüyor dedim. Paranın para kazanması, mülkiyetçilik, biriktirme, bireycilik, ticaret, kölelik, işcilik, sömürü, reklam, baskı, vs vs.. Bunların hiç biri son 150-200 yılda ortaya çıkmış şeyler değildir.
Sevgili Aktaş
Nasıl göremeyiz. Ücretli işcilik var (sanatçılar, duvar ustaları, demirciler, ticaret kervanında çalışanlar, daha sayılamayacak kadar) artı değer sömürüsü (yahu kölelik var binlerce yıldır..) var. Paranın para kazanması (kira, tefecilik, ticaret yatırımları vs binlerce yıldır) var.
“Nasıl göremeyiz. Ücretli işcilik var (sanatçılar, duvar ustaları, demirciler, ticaret kervanında çalışanlar, daha sayılamayacak kadar) artı değer sömürüsü (yahu kölelik var binlerce yıldır..) var. Paranın para kazanması (kira, tefecilik, ticaret yatırımları vs binlerce yıldır) var.”
Teşekkür ederim xenix, sabah sabah beni güldürdüğün için.:))
Kapitalizm öncesinde ücretli işçilik değil, “boğaz tokluğuna” çalışma vardır. Sanatçılar ya da zenaatçılar yanında çalışanların “eti” ustanın “kemiği” çocuğun ailesinindir. Usta izin vermeden çırak ve kalfa ayrılamaz.
Köle ticareti artı değer sömürüsü değil, bizzat değerin doğrudan gaspıdır! Arta kalanı yoktur ki artı değer sömürüsü olsun.
Tefecilik, feodalizmin son zamanında ve kapitalizmin doğuşunda ortaya çıkan ve yine burjuvalar tarafından bulunan bir yöntemdir.
Topraklar “kiralık” değildir, yarıcılık vardır. Toprak ekiminde “ürüne ortaklık” vardır. Arada para yoktur. Kiralama daha sonra burjuvalar tarafından üretilen bir yöntem olmuştur. Burjuva kendisi için ekim yaptırmıştır örneğin ve bu ekim için çiftçiye borç vermiştir (tefecilik).
Bahsettiğin tüm terimler, “bir öncesi” olmakla birlikte, kapitalizmin doğuşuyla ortaya çıkmış şeylerdir.
Tamam, kapitalizmi tartışalım da, kapitalizmin ne olup ne olmadığını bilmeden nasıl tartışacağız?
Diyeceksin ki, içinde yaşıyoruz ya oradan biliyoruz?
Hayır canım, insanlar en çok içinde yaşadıkları şeyi bilmek konusunda yanılırlar. Çünkü “kendini bilmek” dünyayı bilmekle doğru orantılıdır.
Yoksa sizin dediğiniz gibi kapitalizm “binlerce yıldır” var olsaydı, herhalde şu ana değin tüm dünya tarafından “dünyanın hem kendi etrafında, hem de güneş etrafında döndüğü” konusunda hem fikir olunduğu gibi, kapitalizmin de son durak olduğu konusunda hem fikir olunabilirdi! Böyle bir şey yok! İnsan soyu tüm yanlışlarına rağmen kendisi için en doğru olanı aramaktadır ve bu arayış sürecinde çeşitli aşamalardan geçmiştir.
Aşamalar arasında var olan benzerlikler, aşamaların birbiri yerine ikame edilmesinin gerekçesi değildir. Yoksa kara saban da, pulluk da, traktör de aynı şey olurdu hatta traktör eşittir öküz olurdu! Böyle düz mantık olur mu?
Haydi “diyalektik ve tarihi materyalizmi” bilmiyorsunuz diyelim, “analitik düşünce” denilen kavramdan da mı haberiniz yok?
Ne diyeyim ki sevgili Aktaş. Sen gülmeye devam et bari. 🙂 Yani o zaman İslam tefeciliğe olan düşmanlığı ile bin yıl sonrasının sorunlarını önceden görmüş :))
Artı değer sömürüsü diyorsun sana daha ötesinden örnekler veriyorum, kölelik bile vardı diyorum. Hala aynı şey değildir falan. Ee daha kötüsü vardı işte senin sorun ettiğin şeyin. Yani nasıl anlatayım. Senin sorun olarak gördüğün şeyin daha kötüsü binlerce yıldır var diyoruz.
Bir de örnekleri sadece Osmanlı’ya aitmiş gibi algılamayın lütfen. Krallık diyorum, zengin tüccarlar diyorum. Padişahtan, eti senin kemiği benimden bahsediyorsunuz.
Evet evet kesin öyledir. Mimar Sinan, Michelangelo, Leonardo Da Vinci, ve diğer mimarlar, ustalar, bilim adamları, tıp adamları vs hep karın tokluğuna çalışmıştır kesin.
Sizin örnekler dünyadan değil de mahalle erbabından gibi. (Muhteşem yüzyıl dizisinde bile var bak kaç tane zengin kişi (hükümdar olmadığı halde) ve ücretli işci çalıştırıyorlar. )
Köle= İşçi
Cumhurbaşkanı= Kral
Uçak= Kuş
Balık= Denizaltı
Yılan= Tren
At= Araba
Tamam xenix, senin eşekler erkek:)
Sosyalizmin çökmeye mahkum, zorlama ve yapay bir sistem olduğunu söylediğim için felsefi açıdan cahil ilan edilmeyi umursayacağımı düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.
Sizin gerçekleri görmeye cesaretiniz yok durum budur.
Düşüncelerinizin yanlış olduğunu görebilecek cesareti kazandığınızda kimin felsefi açıdan nerede olduğunu da benim size söylememe gerek kalmayacaktır. O zamana kadar biz ne dersek diyelim zaten bir kulaktan girip diğerinden çıkacaktır.
“Sosyalizmin çökmeye mahkum, zorlama ve yapay bir sistem olduğunu söylediğim için felsefi açıdan cahil ilan edilmeyi umursayacağımı düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.”
“Kaba gerçekçilik” sizin durumunuz…
Bir kere insan denilen canlının yarısı “yapay ve zorlamadır”! İnsanın bu kısmına “irade” denir. Geri kalan kısmı hayvandır! Sizin yaklaşımınız “iradeyi” yok sayan bir yaklaşım. Elbetteki zorlayacağız ve yapacağız!
İnsan doğaya karşı “yapay” yöntemleri devreye sokarak ayakta kalabilmiştir. Üretim denilen şey tamamen yapaylıktır. Bir bitkinin “aşılanarak” daha iri meyve vermesini sağlamak da yapaylıktır. Bir ineğin veteriner tarafından tohumlanması da yapaydır. Böylelikle yılda bir ya da iki kez “kızgınlık” yaşayan ineğin yılı “boş” geçmemesi sağlanır…
Gerçek iki türlüdür! Biri saf halde doğada bulunur gerçeğin, diğeri de insan tarafından üretilir. Bilim, sanat, üretim, gerçeğin “yapay” yollardan yeniden var edilişidir! Olandan olmayanı üretmek yaratıclığın kapısını aralar. Bunlar insanın iradesinin ürünüdür. Yoksa verili koşulara; yani doğallığa boyun eğseydi insanlık, nesli çoktan tükenmişti yeryüzünde.
Bu anlamda sosyalizm de bir yanıyla yapay ve zorlamadır, kabul, ama diğer yanıyla yaşadığımız hayatın ta kendisidir sosyalizm. Onu daha güzel kılabilmenin savaşımıdır. Hiç bir savaş, yapaylığı ve zoru dışlayan bir savaş olamaz.
Umarım buradaki yapay ile “sahteciliği, yalancılığı” karıştırmazsınız!
Gerçekleri görüp, ona teslim olmayanım ben. Onu yeniden yapanım. Yeniden yapmak için zorlayanım. Ya siz kimsiniz?…
Söylediklerinizi neresinden tutsam elimde kalıyor…
Yokmudur bi tarih saplantısı Marxism’de? Bütün felsefi altyapı, hadi onu geçtim bütün doğal koşul, tarihin diyalektiğine mahkum edilmemiş midir?
Tamam tarihi olgulardan yola çıkmak materyalizm’dir, kabul. Ancak Marxism’de ortaya çıkan sonuç; tarihin bir amacı olduğu ve eninde sonunda tarihin son sahnesinde kaçınılmaz olarak sınıfsız bir düzenle karşılaşacağımız değil midir?
Sizce “bilimsel” bir tarih incelemesi, nasıl tarihin gidişatını bizlere kesin şekilde haber verebilir. Buna bilim denebilir mi?
Bunlar doğayı taklit etmekten başka birşey değildir. Burada ki yapaylık doğanın yapması gerekenin insan eliyle yapılmış olmasıdır.
Tipik doğulu ( ruslar dahil) kafasıyla baktığınız için size bu olaylar bir yoktan yaratma gibi geliyor olabilir..
Çünkü doğuluya göre bilim tanrının işine ortak olmaktır.
Sosyalizmi doğada neye bakarak çıkarıp uygulayacağız???
Bu başlıkta edebiyattan (sanat) değil müspet bilimden bahsetmemiz gerektiğini daha kaç kere yazmıştım malesef yine yazmak zorunda kalıyorum.
Ezberci sendika söylemleriyle kolay kolay felsefe tartışılmaz. Biyoloji cinayeti, fizik cinayeti, tarih cinayeti işlene işlene gidiyor.
Marksizm neyi “kesin” bir şekilde vermiş?
“Kesin bir şekilde haber” vermez, öngörüde bulunur.
Öngörüde bulunmak kesin bir şekilde haber vermek değildir.
Her şeyden önce marksizm “değişmeyen tek şeyin değişmenin kendisi olduğunu” kabul ederek, “kesin” bir dili asla kullanmamış ve kendi söyleminin de değişebileceğini baştan kabul etmiştir. Tüm çıkarımlarını da bilime dayalı olarak yapar. Örneğin evrim ve devrimi açıklarken “nicel birikimlerin nitel dönüşüme yol açacağını” söyler. Bunu söylerken fizik, kimya gibi bilimlere dayanır. Referansı maddenin hareketine, doğa yasalarına dayanır. Teolojiye, dine dayanmaz. Bir yaratıcısı, “ol deyince oldurucusu” yoktur. Bu nedenle gelişime, dönüşüme, yanlışlanabilirliğe de açıktır. Buna açık olan bir düşünce sistemi elbette bilimseldir. Bildiğini yapmaya çalışır. Bilmediğini araştırır. Yanlışından dönebilir. Siz eğer “sınıfsız toplum” öngörüsünü çürütürseniz, marksizmi çürütmüş olmazsınız, onu geliştirmiş olursunuz.
Marksizm, doğa bilimlerinin, toplum bilimlerine genellenmesidir!
Doğa bilimlerinde “mutlak kesinlik” olmadığı gibi, marksizmde de “mutlak kesinlik” yoktur. Bence siz marksizmi yanlış algılamışsınız. Bu yüzden zaten “sizin kafanızdaki materyalizm nedir” diye sormuştum. Yine de soracağım, nedir sizin materyalizmden ve marksizmden anladığınız?
Kendi atıflarınız doğrultusunda marksizmi bilimsel bulmuyor olabilirsiniz, ancak sizin algınız ve yorumunuzun da marksizmle ilgisi yok. Marksizme marksizmle ilgisi olmayan özellikler atfederek marksizmi yanlışlayamazsınız. Bunu hiç bir şey için yapmak doğru olmaz. “Kesinlik” diyerek atfettiğiniz şey marksizmde yoktur. Yaşanılanlardan ders çıkarır, yaşanabilecekleri öngörürür ama bunu mutlaklaştırmaz…
Baal,
Bazıları gibi başka bir yerden çıkarmaya kalkmazsan, bırak sosyalizmi, komünizmi kendi bedenine bakarak bile çıkarabilirsin. Ama çıkış kapısı başının üstündedir…
Edebiyattan bahsetmiyorum ben. Orada sanat sözcüğü geçti diye, yazılanın “edebiyat” olduğuna hükmetmek burada yazılacak en son şey bile değildir…
Sıkıntıyı siz dile getirmişsiniz. Pozitif bilimlerden yola çıkan bir düşünür insanın irrasyonel yönünü de hesaba katmalıdır. Vahşi, bencil, ben-merkezli, korkar, agresif vs. İnsan evladını salt üreten ve sosyal bir varlık olarak algılarsanız, toplum bilimine kopyalayıp yapıştırdığınız öngörüleriniz de o derece yetersiz kalır.
Ha bu arada. Marxism için değişim temel ise, neden kapitalizm’in eninde sonunda devrileceği ve sınıfsız düzenin tarihin gidişatına hakim olacağı söylenip durur. Sınıfsız düzen neden mutlaktır. Bu manifesto ile değişim arasında sizce de bi paradox yok mu?
Marxism bilimseldir ve yanışlanabilir demişsiniz. Günümüz dünyasında Marxism’in geldiği pratik sonuç ortada. Bildiğiniz üzere bilimde başarısız bir teori çöpe atılmaya mecburdur. O zaman Marxism’i de çöpe atmalıyız. Bunu ben değil siz diyorsunuz.
Bunlar da doğa dışı maymunlar.. Taşı kullanarak yiyeceği alan maymun, utanmadan 3 tanesini diğer arkadaşa veriyor.. İnsan biraz doğaya ayak uydurur, kendini düşünür, bencillik yapar.. Reziller sizii!
Sangre madem bize ait akıl yürütmeler yeterli saygı görmüyor.Bende bir kaç link bulayım diye düşündüm. Şimdi bzim temel savımız nedir? .Günümüz kapitalizmine benzetebileceğimiz ekonomik aktivitenin son 200 yy dan öncesinin olduğudur.
şu iki wiki sayfasına göre değerlendirecek olursa 7 yy kadar götürülebilecek bir ”pre-”dönemden bahsedebiliyor muyuz?
History of capitalism
”The earliest recorded activity of long-distance profit-seeking merchants can be traced back to the Old Assyrian merchants active in the 2nd millennium BC.[12] The Roman Empire developed more advanced forms of Merchant capitalism, and similarly widespread networks existed in Islamic capitalism, but the modern form took shape in Europe in the late Middle Ages and Renaissance. Some scholars, Rodney Stark particularly, trace the origins to medieval Italian and French monastic estates…”
link to en.wikipedia.org
Capitalism and Islam
”Proto-capitalist economies and free markets were active during the Islamic Golden Age and Muslim Agricultural Revolution, where an early market economy and form of merchant capitalism took root between the 8th–12th centuries…”
link to en.wikipedia.org
Mesele saygı göstermek değil.. 0rtada bir gerçek var.. Bunu farklı göstermek doğru değil.
Evet, ‘Feodal’ sistem ‘pre-Kapitalist’ dönemdir.. Kapitalizm yoktur, Kapitalizm’in oluşmasına ortam sağlayacak başka bir sistem vardır.. Kapitalizm bu sistemin içinden çıkmıştır.. Ve çıkış tarihi de Sanayi Devrimi sonrası, 1700’lerin sonudur.
Zaten ‘pre’, ‘proto’ ön ekleri dahi beni doğruluyor.
Neyse, bu konuda daha fazla yazmayacağım.. Çünkü konuyu istediğim yere, daha verimli bi tartışma alanına çekemiyorum.
chp sosyalist,sosyal demokrat iddiasin da ancak bunun bir blöf oldugunu zenginler kulübü biliyor olmali:) marks´a göre ZENGIN kapitalist,FAKIR sosyalist ise nasil oluyor da zenginler chp ye OY verir ?
bwallace4ever yazdi; “..Sizce “bilimsel” bir tarih incelemesi, nasıl tarihin gidişatını bizlere kesin şekilde haber verebilir. Buna bilim denebilir mi?…”
buyrun;
“…Komünizm kurulması gereken bir devlet değildir. Bir ideal de değildir. Komünizm bugünkü durumun yıkılmasıdır.
Toplam üretimin toplum tarafından planlandığı komünizmde sabah ava çıkabilirim,öğleden sonra balık tutabilir akşam edebiyat eleştirisi yapabilirim.
Balıkçı, avcı ya da eleştirmen olmam gerekmez.
Bugün insanların hep aynı işte çalıştığı bir toplumda yaşıyoruz. Komünist bir toplumda boyacı diye bir meslek olmayacak. Sadece boya yapan insanlar olacak.
Komünist devrim ve Özel mülkiyetin iptali sayesinde (ki ikisi birbirinden ayrılmaz) her insan istediği işleri öğrenebilecek ve istediği zaman, istediği işte çalışabilecek….” (Alman İdeolojisi-1845)
ve
yakin arkadasi Prudhon tenkit/ikaz eder marks´i;
“…Tanrı aşkına, bütün önyargıları ve dogmaları yıktıktan sonra halkın beynini yıkama sırası bize mi geldi ?….”(Sosyalist Prudhon’un Karl Marx’a hitabı, 1864)
komunizm toplumun AFYONudur ve MARX yanildi:))
slm.
Bugün gazatede bir haberde X iş adamının kolundaki saatin 500 bin euro olduğu yazıyordu,diğer bir gazetede ise kadının çocuğu açlıktan öldü diye yazıyordu…
Alın size savunduğunuz kapitalizm, hatırlatmak istedim sadece..
Yok kapitalizm MÖ varmış yok doğamızda var yok sosyalizm çökmeye mahküm yok efendim sovyetler neden çökmüş bal bla bla …
Sovyetler çökmedi,çökerttildi.Natonun kuruluş amaçlarından birtanesi buydu, arap baharı basit kalır sovyetlere oynanan oyunların yanında …
Doğamızda var diyerek bu sistemin savunanları çok iyi anlıyorum aslında ve söylicek birşey bulamıyorum…
Biz doğamıza karşı gelenlerdeniz arkadaş,nedenlerimiz açık ve nettir. Peki sizin nedenleriniz ?
Ebubekirin allahı akıl fikir versin ne diyim..
Kapitalizmi anladık da, liboşların ne suçu var? (liberallerin denilmek isteniyor herhalde 🙂 )
Tanrı aşkına ebubekir sen DİN AFYON undan bahset,MARX sana XXL gelir..
Sangre sana özetini çıkardığım Dawkins’in Gen Bencildir kitabını önereyim. Gerçi ben yazmıştım yukarılarda bir yerde.
Ama moda olan bir şey galiba bu sayfada. Ben doğamızı değiştirmeliyiz diyorum, herkes önce itiraz edip sonra nidalar şeklinde doğamıza karşı çıkarız, doğamızı değiştirmemiz gerekir gibi cümleler söylüyor.
Bu sistemler binlerce yıldır var diyorum. Önce itiraz edip ardından elbette kapitalizmi oluşturan sistemler binlerce yıldır var deniyor.
Bireysel çıkarlar, grup çıkarına dönüşür diyorum. Önce itiraz edip ardından paylaşım yapan maymunlar falan…
Çökmedi çökertildi, paranoyaları. Her şeyin arkasında Amerika var, İllüminati var, kapitalistler var korkuları.
Aslında bu konuda önümüzde canlı bir sürü örnek var.
Batı Almanya – Doğu Almanya
Güney Kore – Kuzey Kore
Bilimsel olarak incelemek gerekiyor.
1-) Marksın öngördüğü komünizm, henüz dünyanın hiç bir coğrafyasında, deneyimlenmemiş, yaşanmamıştır. Sovyetler Birliği sürecini (1917-1986) komünizm olarak değerlendirmek, eğer kasıtlı olarak kapitalizm yanlısı bir ajitasyon değilse, Sovyet deneyiminin içeriğini bilmemek ve aynı zamanda komünizm, sosyalizm ve kapitalizmi bilmemekten kaynaklanan bir yanlıştır…
2-) Sovyet devriminin yenilgisi, marksizmin yenilgisi değildir. Marksist teorinin “çöpe atılmasını” gerektirecek bir süreç işlememiş, aksine Marksın öngörülerini doğrulayan bir deneyim olmuştur. Çünkü Marks kendi öngörülerinde, sosyalist devrimlerin, ilk olarak kapitalist evreyi tam olarak yaşayan ülkelerde gerçekleşeceğini öngörmüştür. Bu nedenle ve bu yönüyle, Ekim 1917 devriminin, kapitalizm yönünden geri bir ülke olan Rusya’da gerçekleşmiş olmasını, Marks’ın (marksizmin değil, Marks’ın!) yanılgısı olarak da değerlendiren görüşler olmuştur. Oysa bugün gelinen noktada tartışılan konulardan birisi de, feodaliteyi tüm sonuçlarıyla tasfiye edemeyen bir kapitalist ülkenin, bir başka deyişle “demokratik halk devrimlerini” tamamlayamayan bir ülkenin, sosyalizme de geçemeyeceği olgusudur. Bu nedenle Ekim Devrimi ile Marks’ın yanıldığını söyleyenlerin yeniden “Marks haklıymış” demeleri söz konusudur. (Bu noktada Troçki’nin “Sürekli Devrim” düşüncesi ve “Tek Ülkede Sosyalizmin Olamayacağı” tezleri de yeniden tartışma konusudur.) İnsanın milyonlarca yıllık evriminde 70 yıllık sürecin çok kısa bir süreç olduğunu bilmek gerekiyor.
3-) Marksizm ile Marks’ı birbirinden ayırmak gerek. Marks kendisinden önce “tepe üstü” giden diyalektiği ayakları üstüne dikmiştir ve onun felsefeye olan bu katkısı nedeniyle “diyalektik ve tarihi materyalizm” denilen düşünce akımı kendisine yeni bir yön tayin edebilmiştir. Bununla da kalmamış, Marks Diyalektik ve Tarihi Materyalizmi eylem alanlarına sokmuştur. Savaşıp öğrenmiş, öğrenip savaşmıştır! Onun onurlandırdığı felsefi akım “marksizm” adını alırken, Marks’ın marksizme katkısı olmuştur ama marksizmi yaratan Marks değil, bilakis Marks’ı yaratan marksizmdir! Bu ayrımı bilmeyenlerin, marksizmi eleştirebilecek düzeyde felsefi derinlikten uzak oldukları çok açık bir şekilde görünmektedir. Ama çamur atmak, masturbasyon yapmak ile eleştiriyi aynı kefeye koyanlara da bunu anlatmak olası değildir. Bu yüzden “cahillere karşı tartışma kazanmak” çabasında olmayacağım.
4-) Komünizm, din gibi bir afyon değildir. Dinin vaat ettiği cennetin nerede olduğunu vaat edenler bile bilmezken, Komünizm sınıfsız- sömürüsüz bir yaşamı bu dünya üzerinde kurmanın çabasıdır.
5-) Komünistler öngördükleri doğrultuda savaşımlarında yenilmiş olabilirler. Onlar yanlışlarının özeleştirisini yaparak, yeniden ayağa kalkmasını bilecek onurlu insanlardır. Bugün komünistlere karşı geçici olarak kazanılan galibiyetin yanında davul çalanlar, hatta zurna, klarnet ve saksafon çalanlar, gitsinler daha çok ordular kursunlar. Sistemlerini korumak için askere yazılsınlar. Düşüncelerini yazanları içeri atanların yanında gardiyanlık öğrensinler. İşkence üzerine uzmanlıkların alsınlar. “Yediği insan eti, içtiği kan” olan kapitalizm, insanlık adına nasıl savunulabilir ki? Diyelimki biz komünistler yanıldık, eksik yaptık, yanlış yaptık, siz neyi doğru yapıyorsunuz da neyi savunuyorsunuz?
I. Paylaşım savaşını komünistler mi çıkardı?
II. Paylaşım savaşını komünistler mi çıkardı?
Vietnam’ı ne çabuk unuttunuz? Kore’yi?… Nagazaki’yi, Hiroşima’yı?
Irak, Yugoslavya, Libya, Mısır, Filistin, Suriye, İran… Kim kan döküyor? Ne uğruna? Neyin sonuçları, ürünleri bunlar? Kapitalizmin doğal sonuçları değil mi?
Buyrun sizin olsun bu dünya!
Alın kapitalizmi, sizin olsun!
Ben başka bir dünya ve başka bir hayat istiyorum! Başaracağım!
Benim yanlışlarım olabilir ve bunları tartışmaya açabilirim. Ancak kapitalizmi savunanlarla tartışacağım bir yanlışım asla yok benim! Size yanlışım bile haram olsun! Zehir zıkkım olsun! Biz kendi yaramızı kendimiz saracağız! Sizlerden gelecek derman, ölüm olsun bize!…
zengin=kapitalist”..Oskar Schindler (28 Nisan, 1908 – 9 Ekim, 1974), II. Dünya Savaşı’nda, Polonya’da ve günümüzün Çek Cumhuriyeti’nde bulunan emaye ve mühimmat fabrikalarında, çalıştırma yoluyla 1.200’e yakın Yahudi’yi soykırımdan kurtaran Alman işadamı….”
saruhan,siz sapla samani karistirmaya ve ideolojik gevezeliklerinize devam edin..
ha
kapitalistler,marksist ideoloji´yi cökertirken komunistler tatildemiydi ?
E evine haciz mi geldi ? kahrolsun kapitalizm:)
slm.
Ben doğamızı değiştirmeliyiz diye bir şeyi savunmadım.. Ama özellikle Baal ‘doğayı taklit etmeliyiz’ demişti, ona karşı çıkmıştım.
İnsanın doğasını değiştirmek diye bir şey olamaz kanımca.. GDİ (Genetiği Değiştirilmiş İnsan) olmadığımız sürece.. Doğada bencilliğin de, kendi çıkarını düşünmenin de var olmasının yanında, paylaşımcı olmanın, kolektif bir şekilde ortak çıkarı düşünmek durumunun var olduğunu düşünüyorum.. Kapitalizm insanın sadece bazı eğilimlerini önplana çıkararak bir sistem kurmuştur.. Ve bu sistem sadece küçük bir azınlığa yarayan bir sistemdir.. ‘İnsanın genleri böyle, doğası böyle’ diyerek tüm insanlığa yalan söyleyen bir sistem.. İnsanla ilgilenen günümüz disiplinlerinde (antropoloji, ekonomi vs) durumun böyle olmadığı bilinen bir gerçek zaten.
Bu sistem (Kapitalizm) binlerce yıldır var demekle, Kapitalizmi ortaya çıkaran koşullar binlerce yıldır var demek bambaşka şeyler.
Kapitalizm tarihi bir takım süreçlerle, burjuvazi ve işçi sınıfının dayanışma yaparak bir takım (özellikle ekonomik) haklar elde etmesiyle, eski sistemin yıkılmasıyla ortaya çıkmıştır.. Örneğin Sosyalizm ideolojisi de bin yıldır yok ama bu ideolojiyi ortaya çıkaran sebepler, koşullar binlerce yıllık bir süreci kapsıyor.. İkisi aynı şey değil yani.
Daha önce böyle bir şey dendiğini görmemiştim, ama katılıyorum.. Zaten yaşadığımız ülkeye bakarsak da bunu kolayca anlayabiliriz.. Önce bireysel çıkarlar, sonra çekirdek ailenin, sonra akrabaların vs.. daha sonra ülkenin çıkarları gelir.. Fakat çıkarlarımızın bu şekilde evrilmesi, bu durumun doğru olduğu anlamına gelmiyor elbette.. Kendi adıma söylemem gerekirse, tüm bu katmanları yok ederek ‘tüm insanların ortak çıkarını’ savunmak en güzeli.
Sovyetler konusunda Aktaş’ın yazdıklarının hepsine katılamam.. Çünkü Sovyetlerden de, Stalin’den de haz etmem.. Ben daha çok bu konuda Troçkist çizgideki Tony Cliff gibi, Sovyetlerin ‘bürokratik, yozlaşmış bir devlet kapitalisti ülke’ olduğunu düşünüyorum.. Fakat bu durum sadece ‘çöktü’ ifadesini kabul edeceğim anlamına gelmez.. ABD’nin Avrupa’ya uyguladığı Marshall yardımı, özellikle Faşizm’i yükseltmesi, Yeşil Kuşak olarak adlandırılan bölgede Radikal İslam’ı şahlandırması gibi konular hep Sovyetlere karşı, iki kutuplu dünyayı sona erdirme politikalarıdır.
Zaten Türkiye’de ‘sol’un nasıl yenildiğine bakarsanız dünyayı yansıttığını görebilirsiniz.. Faşistlerin, Radikal İslamcıların yükselmesi hep aynı dönemi kapsar.
İlluminati’yi, Masonları aramaya gerek yok yani.. Kapitalizm’in aygıtları yeter.
Çok açık söyleyebilirim ki; Doğu Almanya yerine Batı Almanya’yı, Kuzey Kore yerine de Güney Kore’yi tercih ederim.
Hüseyin,
Sovyetlerin, kapitalist sisteme hiçbir sorun olmadan geçişlerinde; birikimlerinin ve sanayisinin büyük payı var. Alt yapısını bitirmiş sosyal devlet statüsünü de unutmamak gerekir.
Xenix,
Kapital’in tüketiciye ihtiyacı vardır. 200 milyonluk dev bir nüfusu, hem de doğal kaynakları bol bir ülkeyi ele geçirmek çok ama çok büyük başarıdır. Saruhan’ın dedikleri bir komplo teorisi değil, tam bir gerçektir.
Kapital ile emperyalizmi sürekli karıştırıyorsun. Emperyalizm gücünü TEKNOLOJİden alır. Çok belirgin olmasa da RUSYA bir emperyaldir. Hiç yabana atılmayacak teknolojik gücü ve sınırsız doğal kaynakları vardır. Gücü bireysel değildir. Çok yakında tarım girdilerini aşağıya çekecek alt yapısını hazırladığında artık mücadele edilemeyecek bir seviyeye gelecektir.
Bill Gates, bu yılı +10 milyar karla bitirmiş… Dünyada krizin olduğu bir dönemde bu kar şüpheli değildir. Kapitalist ortama yeni yeni adapte EDİLEN ülkeler bu tip teknolojik ürünlerin en kuvvetli alıcısı…
Tüketime davet, milenyumun projesidir. Artık sömürü yok! Demokrasi! ve nihayetinde TÜKETİM var. Teknoloji araçlarını elinde tutanlar için tüketim yoluyla sömürü ancak ve ancak kendi iç meselelerini halletmiş düzenli milletlerle yapılabilir.
Sayın Aktaş siz konuya biraz duygusal yaklaşmışsınız. Eleştirilen durum kominizmin insan doğasına aykırı olduğudur. Neden? Çünkü insan bilakis talepkar ve bencildir.
Marks insan evladını tanımlarken burada hata yapmış diyorum ben. Organizmaların bütün hareketleri hayatta kalmaları üzerine kuruludur. Ve bu hayatta kalma meselesi bizi ister istemez bencil canlıların yaşadığı bir dünya dünya düzenine götürmüştür. Biz de bir organizma olarak salt sosyal ve üretken bireyler değil bencil ve talepkar bireyleriz. Sosyalliğimiz bile buradan gelir. Freud ve Jung bile daha doğru tespitlerde bulunmuş. Hatta Nietzsche bile.
Aynı talepkarlığı Bill Gatesde de görürsün, herhangi bir devrimcide de. Bir devrimci para, mal, mülk talep etmese de kendi istediği dünyayı görmeyi talep eder ve karşısına kim çıkarsa çıksın bu uğurda mücadele eder. Aynı istekli ve ihtiraslı tavır Marxism’de de vardır. Uğrunda mücadele edilen şey egoizmi yasaklamak olsa da.
Fırsat eşitliği hepimizin istediği birşey. Bencilliğin de bir sınırı var. Bu kapitalist düzenin bilakis içinde insan müdahelesiyle evrilerek gelecek bir düzeltme ancak mümkün olabilir. Benim mülkiyet hakkım, işyeri çalıştırma ruhsatım devam ederken mümkün olabilecek en eşit düzende de yaşayabiliriz. Ama devrimle bütün bu hakları bıçak gibi keserseniz insanın talepkar yapısını da bozarsınız ki asıl yıkım bu olur. Hepimiz nevrotik bireyler oluruz.
Burada ‘Kapitalist sisteme geçişleri’ derken, aslında Sosyalist sisteme geçmelerinden bahsettin sanırım.. Sosyalizm yerine yanlışlıkla Kapitalizm kelimesini kullandın.
Yine de bu hatalı bir çıkarım.
Rusya’nın durumu biraz Türkiye’ye benziyor.. Bolşeviklere kadar veya Kemalist rejime kadar bu ülkelerde Kapitalizm yoktur.. Sanayi devrimi, sermaye birikimi felan da keza öyle.. Sanayi devrimini Bolşevikler yapıyor ironik bir şekilde.
Zaten Marx bu yüzden, ”Devrim önce Avrupa’da olmalıdır.. Çünkü bilinçli bir işçi sınıfı şarttır” diyor.. Rusya’da ise Kapitalizm tam olarak ortaya çıkmadığı için öncelik olarak görülmüyor.
Burada Marx’ın kehaneti yanlış çıkmıştır diye düşünülebilir.. Ama ben bu düşüncenin biraz insafsız olduğunu düşünüyorum.
Fakat mutlak bir şekilde Feodalizmden sonra Kapitalizm, daha sonra Sosyalizm gibi sıralı bir tarih anlayışını ‘metafizik’ bir anlayış olarak görüyorum.. ‘Mutlaka böyle olmalıdır, tarihin dinamikleri böyle gerçekleşecektir” tarzında bir anlayış Hegel’in etkisinden kurtulamamaktır.
Burada ‘Kapitalist sisteme geçişleri’ derken, aslında Sosyalist sisteme geçmelerinden bahsettin sanırım.. Sosyalizm yerine yanlışlıkla Kapitalizm kelimesini kullandın.
Yine de bu hatalı bir çıkarım.
Kapitalizm diye bir devlet yönetim sistemi mi varmış?
Kapitalizm, mülk edinmeye, tüketmeye, biriktirmeye olanak sağlayan sisteme denir. Sosyalist olup olmaması yeni bir denklem oluşturmaz. Rusya kapitalisttir.
Doğru düzgün sanayileşmiş dolayısıyıla işçi sınıfının ekonomik faliyetten payını düzgün şekilde almaya devam etmesinin patronunun çıkarına bağlı olduğu hiçbir ülkede devrim olmaz..Bana kalırsa devrim ekonomik gelişim sürecinin son aşaması değil..İdealist bir grubun çoğunluğa görüşlerini kabul ettirmesiyle olan bir durum..dolayısıyla avrupada devrimcilerin başarılı olamaması ,buna karşın rusyada sistemi elegeçirmeleri böylece açıklığa kavuşuyor.
70 yaşındaki bir ihtiyarın , gözlerindeki şehvet tablosu , olabilecek en iğrenç tablodur benim gözümde..
Zamanında bastırmaması gereken şeyleri onun bunun zoruyla bastırmış ve bu şeyler 70 yaşında yüzeye çıkmıştır. Şimdi beden o şehveti karşılayacak donanıma sahip değildir. 70 lik dede, acı çekmektedir…
Pardon, ben Sovyetlerin Sosyalizm’e geçişinden bahsettin sanmıştım.. Yanlış anlaşılma olmuş.
Neden değiştiremesin. İnsan doğası gereği etoburdur mesela ama vejeteryanlığı tercih edebilir. Yine doğası gereği katil olabilir. Fakat bunu eyleme dökmez.
Ama binlerce yıldır var bu sistemler denildiğinde itiraz ettiniz?
İtiraz ettik zira öngörü TARİHtir.
Tarih boyunca GÜCÜ eline geçirenler, halkın biriktirmesini engellemişlerdir. Hangi coğrafyada olursanız olun eğer GÜCÜ elinizde tutan değilseniz geçmişte biryerde yaşadığınızda elinizdeki en değerli obje en fazla kalaylı bir kap veya bir çömlek olabilirdi. Bunun adı kapitalizm değildir. 1000 kişilik bir toplumda 3-5 kişinin altınlara boğulması ve diğerlerini gütmesi, sömürmesi kullanıldığı anlamda KAPİTALİZM içermez.
Çok çabuk bir örnek olarak, kürt feodalitesini gösterebiliriz. 20 yy da bile feodalitenin baskısı kapitalizmi önleyecek güce sahipti… Kürt halkı kapitalizmle ancak 1980 sonrası tanışmıştır.
Anlayacağını umuyorum.
Başka bir örnek ise Osmanlı’daki LONCALARDIR. Ben ticaret yapacağım diyerek bir başına bu sisteme dahil olamazsın. Loncanın üye sayısı bellidir, ne yükselir ne alçalır. Fazla kişi onların ördüğü ağın zayıflamasına neden olacağından kişiler dikkatlice seçilir. O devirlerde ticaret yapmak ancak çok düzenli lojistik sistemlerle olurdu. Yol boyu malların çapuldan korunması müthiş zordu ve gereken kişilere gerekli rüşvetlerin verilmesi gerekirdi gene de çoğu zaman malları gasp edilirdi. 100-150 üyeden oluşan LONCA sisteminden bahsediyorum. 500 bin nüfüslu İstanbul için oldukça kısır bir rakkam olduğunu kabullenmek gerekir. Kapital gene gücü elinde tutanlarla sınırlıdır. Üstelik çoğu lonca üyesi avrupa veya ortadoğu soylularının ya akrabası ya da belirlediği kişilerden oluşurdu. Bir istisna olarak Osmanlı yahudileri bu loncalara üye olabilmişlerdir. Türkler bu loncalara alınmazdı.
Fakat ben tarihe baktığımda Antik Yunanda bir sürü burjuva ve soylu görüyorum, Çinde bir sürü soylu görüyorum, Hindistanda yine burjuvaları görüyorum, Avrupaya baktığımda kont, kontes, dük, düşes, lord ve leydiler görüyorum. Hatta İslam öncesi Arabistan’a baktığımda bile bir sürü ticaret yapan, soylu, varlıklı, köleleri olan insanlar görüyorum.
Sadece Kürt halkı veya Osmanlı pek örnek oluşturmuyor. Çünkü zaten Osmanlı’da ticaret veya üretimden ziyade gasp ve fetih ile kazanç vardı.
Ders kaynatan öğrenciler gibisin xenix!
OikOs,
Uğraşma boşver, arkadaş aslında diyecek ki;
“tanrı ‘ol’ dediğinde kapitalizm olmuştu zaten, kapitalizm evrenin kuruluşundan beri vardı, bu yüzden kapitalizmi yok etmeye çalışmayın o tanrı buyruğudur, asla değiştirilemez, senin ‘cüzzi iraden’ ‘külli iradenin’ yasaları karşısında hiç bir şey yapamaz!”…
İşi gücü seni beni gıcık edip çileden çıkarmak.
İyi de “dersin” ana konusu güme gitti çoktan…
Sevgili Aktaş, bence sen çileden çıkmaya şartlamışsın kendini.
Bir şeyin doğal olması, tanrı buyruğu olduğu anlamına gelmez. (Nasıl o anlamı çıkardın bilmiyorum)
Bir şeyin doğal olması, doğru olduğu anlamına gelmez. (Israrla o anlamı çıkarma derdindesin)
Bir şeyin doğal olması, değiştirilemeyeceği anlamına gelmez. (Israrla değiştirilemeyeceğini iddia ettiğimi anladınız)
Bir şeyin doğal olması, başka şeylerin doğal olmayacağı anlamına gelmez. (Israrla kapitalizme doğal, sosyalizme ise doğal olmayan dediğimi sandınız)
Dersin konusu güme gitmedi. Benim ilk yazımda yazdığım her şey karşı çıkanlar tarafından sanki kendi cümleleriymiş gibi tekrar söylendi bir yerlerde.
Nerede söylendi?…
Senin söylediğine karşı çıkanlar, senin söylediklerini nerede söyledi? Çabuk çıkar!
Sovyetlerin Hatasi sosyalizmi kisisel hayata da referans olarak almasi olmus ,bir suru orta zekali bu durumun iyice bokunu cikarmis , bu da burokratlar icin cok elverisli bir hegemonya ortami olusturmus ,Abdulhamit doneminden beter olmus ortalik.
Bu hata maalesef abuk sabuk sekilde Sosyalizme bok atilmasi icin canak olmus .
Bu gun komunizm donemi daha iyi idi diyen (o donemi yasamislar arasinda)az kisi var. Cogu aman kurtulduk o musibetten diyor . O zamanin cesitli (komunist parti) davranislari ,ozellikle Stalin donemi simdi Stand Up komedi malzemesi.
Sosyalizmin bu “Töhmet”in altindan kalkmasi gerekiyor,bu is hem kafalarda hem sokakda coook zor .
xenix :
Hüseyin Aktaş
Diğer örnekler bir kaç yorum üstte duruyor.
“çoook zor”
Ancak imkansız değil…
Sovyet sosyalizm deneyiminin, “bireyi” yok saydığı ve yıkılışının altında yok sayılan bireyin sisteme direnmesinin var olduğu gerçeği görülmektedir. Uzaya gidebilecek teknolojide olsun, nükleer enerji üretiminde olsun, ABD ile yarışan Sovyetler, insanların yüzünü yıkayacak sabunu üretmede yetersiz kalmıştır…
Sistem kapitalizmin “bireyciliğinden kaçarken”, “bireyciliğin” “-ciliğini” yok etmesi gerekirken, “birey-ciliğin” “birey-…”kısmını da yok edecek boyuta gelince, birey buna direnmiş, bir tür “tembellik hakkını” devreye sokmuş ve sistemi işlemez hale getirmiştir. Ortaya çıkan kaosta ise, yine bir takım “bireyler” sisteme el koymuş ve sistem kapitalizme geri dönmüştür. Bu geri dönüşün faturası sosyalizme çıkarılmaktadır. Ancak bu süreç sosyalizmin tarihsel olarak “haksızlığından” değil, güçsüzlüğünden kaynaklanmıştır. Bin yıllardır var olan sınıflı toplumların neredeyse (ve belki de) genetik kodlara nüfuz eden alışkanlıklarının yok edilmesi, gerçekten tedavisi imkansız hastalıklar gibidir. Oysa derdin dermanı da diyalektiğin “zıtların birliği” yasası uyarınca, bir yerlerde saklıdır ve bulunacaktır. “Derman” kesinlikle bulunacaktır.
Hem bireyi, hem de toplumu ve enternasyonali gözeten bir sosyalizm anlayışını, insanlık bilince çıkaracak ve sosyalizm yeniden kapitalizme alternatif olarak, tarih sahnesinde yerini alacaktır. Bundan hiç bir türlü kuşkum yok…
xenix,
Verdiğin örneklerde senin iddian ile benim söylediğim aynı şey değil.
Bu konu daha farklı tartışılabilir. Biraz önce yazdığım yorumda “bencilliliğin” genetik bir miras olup olmadığını araştırmanın gerekliliğini düşündüğümü görebilirsin.
“bencilliğin” sınıflı toplumlar sürecinde ortaya çıkan ve genetik kodlara işleyen bir özellik olup olmadığını sormak ve araştırmak gerekir. Bu benim için araştırma konusudur.
Düşülen yanlış, belki benim de zaman zaman düşebildiğim yanlış, içinde bulunduğumuz algılar doğrultusundaki “gerçeklik” kavramının, çoğu zaman “kadir-i mutlak” haline getirilişidir. Bu yüzden senin “kapitalizmin binlerce yıldır var olduğu” yolundaki sözlerin gerçeği yansıtmadığını ve algıları saptırdığını söylemeliyim.
“gen bencildir” kitabını okumadım. Bilim eğer gerçekten genin bencil olduğunu kanıtlıyorsa, araştıracağı ikinci aşama bu bencilliğin, gen’e, ne zaman nüfuz ettiği olmalıdır…
İnsan yavrusunun doğuştan bencil doğduğunu ben de kendi gözlemlerimle fark edebiliyorum ve bugün için bunun insanın çocukluk evresinde, “kendini var etmede” kaçınılmaz bir süreç olarak görüyorum. Ancak insan yavrusu yeryüzünün her döneminde bencil mi doğmuştu acaba? Bu soruya “evet” diyebiliyor musun?
Yaşamın kendisi bencildir. Bencil olmak zorundadır ayrıca. Bencil olmayan bir yaşam formu olamaz. Üreyemez, beslenemez, çoğalamaz, adapte olamaz.
Ayrıca ısrarla aynı şeyi söylüyorsunuz (hepiniz). Ben kapitalizm binlerce yıldır var demedim. Bu sistemler binlerce yıldır vardır dedim. Kastettiğim sistemleri de neredeyse 3-4 farklı mesajda yazdım. İnsan ilk okuduğunda yanlış anlarsa bu yanlışı düzeltemiyor bir türlü.
Bir sistemin adının konması veya ilkelerinin oluşturulması o sistemin olmadığı anlamına gelmez. Bundan bin yıl önce “kapitalizm” teriminden kimsenin haberi yoktu. Belli başlı ilkeleri veya kuralları da yoktu. Belki şimdiki gibi bir raconu da yoktu. Ama kapitalizm adı altında rahatsız olduğunuz her şey (bireysellik, bencillik, gözü doymazlık, paranın para kazanması, faiz, vs) vardı.
Şimdi konuştuğumuz şey bu sistemler ve onları oluşturan unsurlar mı? Yoksa kapitalizmin tanımının ne zaman yapıldığı mı? O yüzden ısrarla sordum kimse cevap vermedi.
Madem kapitalizm 150-200 yıllık. Kapitalizmden rahatsız olduğunuz ama binlerce yıldır olmayan -son iki yüz yıldır olan- şeyler nelerdir?
Kapitalizm konusu değişik branşlara ayrılarak incelenebilecek bir olgudur ve ”son 200 yıldır ancak var” denilen kısmı ise ”Endüstriel Kapitalizm” dir.
Paylaştığım wiki linklerinde bunlar ayrıntılı olarak inceleniyor.
xenix,
tartışmanın başlamasına neden olan ilk paragrafın şu:
Kapitalizm doğaldır. Kendiliğinden oluşur. Kurucusu yoktur. Resmi devlet ideolojisi değildir. Destekleyicisi yoktur. Hatta kime sorsan kapitalizme düşmandır, kendisi kapitalist değildir falan filan fulin. Ama gel görki binlerce yıldır bu sistem hep devam ediyor. Peki neden? Nedeni basit, aslında ama basit olan bir şeyi görmek istemez insan genelde. Ockham’ın Usturası işte böyle durumlar için gereklidir. Doğada kapitalizmi göremiyor musunuz? Karıncaları inceleyin derim en basidinden.
Bu satırları nasıl yorumlasaydık acaba?…
Merak ediyorum bir şahıs komunist devrim yaparken bu uğurda hiç cana kıymamışmıdır. Hedefleri uğruna birçok şeyi göz ardı etmemişmidir? Aynı egoist tavır egoizmi yasaklayan bir ideolojinin savunucularında da yok mudur?
oik0s tarafından Per, 01/03/2012 – 12:04 tarihinde gönderildi.
Evrenin içindeki her hareket, her davranış biçimi doğaldır. Bu açıdan bakıldığında en güzeli; sorunu “tanrıya” havale etmek olabilir.
Eğer metafizikten çıkılacaksa, ödevimizi tarihsel, felsefik ve sosyolojik olarak inceleyebiliriz. (İncelenmiştir.)
Eksikler:
Not: Metafizik tuzağına düşmeden bir açıklama yapabilme kaygısı felsefeciler için bir sorun oluşturur. Nietzche ve Marx bu konuda üstün çaba göstermişlerdir.
Bunları yazmıştım.
Yaşamın kendisi bencildir. Bencil olmak zorundadır ayrıca. Bencil olmayan bir yaşam formu olamaz. Üreyemez, beslenemez, çoğalamaz, adapte olamaz. demiş Xenix…
Aynen tüm kalbimle katılıyorum. Bu önermede bir hata yok.
Velakin sorduğun soru sibernetik; Olguların birbirleriyle olan ilişkisini zorluyor ve dolayısıyla metafiziğe doğru yönleniyor.
Asıl yanlış ise,
Xenix’in önerdiği birinci grupta, “Kapital” ve onu yöneten grup; GÜÇ (Oligarşik azınlık diyebiliriz). Mesela Eski Yunan böyledir. Toprak ağaları bir yanda köleler diğer yandadır. O halde en fazla insan İnsan ilişkisinden bahsedebiliriz.
İkinci grupta ise, meta meta ilişkisi vardır. Doğru bir açıklama olan ve soyuttan somut bir gerçekliğe uzanan MARX’ın kavramı olan KAPİTALİZMden artık bahsedebiliriz. (sınıflara ayırıp bölüp onbin parça yapsak bile)
Artık yeni bir argüman var: Yönetim ve xenix’in belirttiği bencilliğin sınıfsal paylaşımı… İnsana rağmen olur mu sorusu ise oldukça kritik bir soru 🙂
Kapitalizm ne zamandır var?
Soru bu mu?
Feodal toplumda egemen üretim ilişkilerinin karakteristiği ve feodal toplum üst yapısının ayırt edici pek çok özelliği bulunur. (Bunlar kapitalizmin egemen üretim ilişkileri ve üst yapısından farklıdır ve ayrışma tarihi bir sır değildir.)
Yazılanların çoğunu henüz okuyamadım. Dinlenik kafayla bakıp tekrar yazmaya çalışırım.
Hoş geldin Gamaro…
Konu neler etrafında dönmediki?
Şimdi güneşin etrafında dönüyor…
xenix sağ olsun, her yorumunda hatırı sayılır büyüklükte bir kaç yumurta yumurtlamayı başardı…
Konu asıl olarak mülkiyet olgusunun doğada bir çok canlıda olduğu “gibin” insanda da olduğu, bunun doğal olduğu, bu doğallığın doğal sonuçlarından biri olarak kapitalizminm doğduğu, kapitalizme karşı çıkmamız için “doğamızın” evrim geçirmesi gerektiği derken, xenix’in ilk kırılan yumurtası: “KapitALİzmin binlerce yıldır var olan bir sistem olduğu” anlamına gelen sözleri, sonra da nasıl bu sözleri uygun hale sokarım çabası…
Konu en son “mülkiyet olgusu genetik bir olgudur” noktasında… Bir kısım arkadaş “mülkiyet öğretilmişliktir” derken, diğerleri doğaldır diyor… Doğa ile kavga etmeyin diyor… GDO olmadan komünizm olmaz deniyor… vs…
xenix farkında olmadan ve belki de istemeden kapitalizmin ideologlarının kapitalizmi savunmak için söyledikleri tüm bilimsel çarpıtmaları dile getirmiş oldu…
İyi oldu geldiğin, tartışmayı baştan okursan daha iyi anlayacaksın… Uzun zamandır xenix’i patakladığını izlememiştik.:)
halk,devlet kapitalizm´i yerine “dogal kapitalizm”i sevdi marksist/sol/ateist( kendi derdine yansin gamaro mu degistirecek ? bu vesileyle gamaro hos geldin..”bekara kari bosamak kolay”ciligi varken bi de etik kurulu agasi oldun haydi hayirlisi..
slm.
Ebubekir benim dün yazdığımı örnekleyerek gelmiş.
Tam da bu nedenle aynı şeyi sormak ihtiyacındayım;
Hani sözüm ona halk doğal* kapitalizmi seviyor/sevmiş de, doğal feodalizmi neden sevmiyor/sevmemiş o zaman?
Doğallık?
Demek ki ne kadar doğal da olsa organik de olsa arada fark var.
Ve bu farkın detaylarına/ karakteristiğine girdiğimizde, teknik ayrım ve özellikler bir yana, sanki birisi daha iyi de diğeri daha kötü gibi… (algınızda durum böyle değilse onu da söyleyin tabi)
İyi de neye göre?
Tarih olmasın?
Şimdilik bu kadar ipucu yeter.
Teşekkür ederim Hüseyin bey..
Şimdilik bir limana sığındık, bedeli daha az gülebilmek oldu.
Biraz da normalleşmek adına aslında..
Bu sayfalar.
Yorgunluk ve uzamış günlerin ardından.
Dedim ya, müsait bi ara yazmayı denerim.
Hızla göz attım da..
Sanırım soru “sömürünün” doğal sayılıp sayılamayacağı etrafında dönüp dolaşıyor.. gibi geldi bir an.
-eğer böyleyse- ben de şunu sorayım o zaman;
Neden kapitalizm doğaldır denir de feodalizm doğaldır denmez?
(Sahi niye? Yoksa birisi daha mı doğal?)
Feodalizm de doğaldır.
Bu arada bir başka moda da soru sormak oldu. Yukarıda cevaplanmamış soruların listesini çıkaracağım akşama. Soru sormak elbette bir konuyu anlatmak, kavratmak açısında çok güzel bir yöntemdir. Ama zaten cevaplanmış soruları sormak bir yetenek değildir.
Dip Not
Gamaro çok basit bir şey soruyor; “niye her şey değişiyor?” diyor…
Ek olarak “bu değişimin yönü neye göre ve nereye doğru oluyor?” sorusu sorulabilir…
Ek olarak; insanlık neden mağaralarda kalmadı da bugünlere geldi?
Bilim mi?
Üretim mi?
Vahiy mi?
Pekiyi, kapitalizm, bilimin son durağı mıdır?
Son durağı değilse, bilimsel gelişmelerin toplumsal yapıyı yeniden şekillendirmesinde ne tür bir etkisi olacak ve bu etki “köklü bir değişime” yol açacak mı açmayacak mı?…
Ve sen ebubekir, senin önermen nedir? Kapitalizmi benimsiyor ve savunuyor musun yoksa karşı mısın? Marksistleri boş ver sen, sen ne diyorsun? Kapitalizm “ilelebet payidar mı kalacaktır”? Kuran öyle mi söylüyor örneğin? Muskacı hocalar gibi konuşacağına, önerin nedir, onu anlat…
Bir bakış açısıyla feodalizme de doğal* denebilir elbet.
(Çünkü nedir? Ne de olsa uzaylılar gelip beynimize feodalizm çipi takmadılar)
Ama bu benim sorumu karşılamıyor.
Diyorum ki ben, mülkiyet ve mülkiyetçilik gibi kavramlardan bahsederken neden kapitalizmin doğallığına atıfta bulunuluyor? Bak işte Feodalizm de doğalmış, hatta sorsam köleci sisteme de doğal dersin, neden onlar değil de kapitalizm?
(Sorduğum şey tam anlaşıldımı emin değilim.)
Biraz daha sadeleştireyim; mülkiyetçiliği tartışalım.. Ama doğallığını vesaireyi geçtim, niye kapitalizm var yanında? Köleci toplumda veya feodalizmde mülkiyetçilik yok muydu?
Uzun lafın kısası; sadece mülkiyetçilik ve mülkiyetin tarihi desen en doğalı* olurdu:)
Neden tarih bizim odak noktamız oluyor ki? Tarih mi doğayı belirler, doğa mı tarihi? Aslı soru bu. Diğer bir değişle tarihin olguları mı toplumun gidişatında söz sahibidir yoksa insanın kendisi mi? Bütün psikolojik faktörleriye.
Bu bağlamda kölecilik de doğaldır, feodalizmde, kapitalizm de. Egoist duyguları bizzat çocukluk döneminde gelişir, mükiyet duygusu ile birlikte. Marx’ın altını çizdiği,salt sosyal ve üreten bireyler olmayıp aslında hayatta kalmaya çalışan organizmalar olmayalım sakın.
Ha bu arada 1970’lerde kot giyene Amerikancı denirdi. Minibüse binen MHP’liydi. Halbuki herkes solcu olmak zorundaydı dimi? Sizce bu “egoist olmayan” enternasyonalist tavır nerden gelir? Mülkiyet anlayışının kaynağı olan bencil mekanizmalarından kaynaklanıyor olmasın?
Heh bak bu güzel soru işte. Sen buralarda yokken geçen günlerde, günceli biraz kaçırdın. Ayağı yerdeki taşa takılan gelip suçu kapitalizme atmaya başlamıştı. Hani vardır ya yeşilaycıların bir sloganı “İçki kötülüklerin anasıdır” falan. İşte bu kişiler de aynı şeyi kapitalizm için söylemeye başladılar.
Ben de asıl soruna, kapitalizmi yaratan sorunlara odaklanmalarını istediğim için böyle bir yazıyı yazdım.
Hüseyin yazdi;”….Ve sen ebubekir, Kapitalizm “ilelebet payidar mı kalacaktır”?…..”
ilelebet ?
yani
sonsuz´a kadar ?
augustus,…………………………..”roma imparatorlugu sonsuza kadar yasayacaktir” demis..
fatih sultan mehmet,…………….”devlet-i aliyye ilelebet payidar kalacaktir” demis..
hitler,………………………………….”tausend järiges reich”benzeri seyler demis..E lenin de farkli seyler söylememistir:)
YA mustafa kemal ve kadrosu´nun kurdugu ilelebet payidar olacagina inanilan cumhuriyet (devlet kapitalizmi) ?
o ise coktan cöktü cünkü yapi degisti..
hem,kusursuz “insan” yoktur ki ilelebet yasayabilecek “kusursuz” bir sistem/ilke (kapitalizm dahil) kurulabilsin dimi..
isimlere (izm) fazla takilmayin önemli olan ne vaad ettikleri degil neyi gerceklestirdikleri yani toplum özgürlesiyor,hayati kolaylasiyor mu yoksa tam tersi mi oluyor..
slm.
Ebubekir ilk defa sana + veresim geldi , ama su anti Ataturk takintin yok mu.. bu konuda tarafsiz olamiyorsun bi turlu , belki de seytanin avukatini oynuyorsun, bilemiyorum..
kimse sonsuz olacak demedi ki onun icin ,ama yerine de yeni birsey gelemedi henuz .
Stalker,elestidigim isimlerden mustafa kemal haric rahatsiz olmadigina göre sende ki (o adam) takintiyi nasil yorumlayalim ?
slm.
Mülkiyet, toplumdaki mal sahipliği ve servet ilişkilerinin ifadesidir.
Elbette tarihe bakacağız, çünkü mülkiyet tarihi bir karakter taşır.
Tıpkı ahlak gibi.
Nasıl ki marksist felsefe ahlak’ın varlığını ve önemini yadsımaz, ama aynı zamanda “ahlak kanunu” şeklinde mutlak bir ilkeyi (örn. dinler ve burjuva ideologlarının pompalayıp durduğu sözüm ona kimi ebedi ve ezeli etik ilkeleri) tarih ve sınıf dışı bir kategori olması nedeniyle reddederse… aynı yaklaşım mülkiyet kavramı için de geçerlidir.
Evet tarihe bakacağız, yağ hücrelerine, genlerimize veya karınca kolonisinin nasıl çalıştığına değil. Böylesi biyolojik modellerin tarihe uyarlanmasının hemen her zaman idealizmle sonuçlanması bir yana, doğallık* gibi konuyla alakasız detayları da uzak tutalım mümkünse. (Mesela erkek arslan ava katılmıyor ve bu doğal.. Ama sırtlanlarda klan lideri bir dişi ve bu da doğal.. Eee? ..Ya da insan dışında hiçbir canlı ve hiç bir tür bilgi* üretiminde bulunmuyor ve sosyal pratiğiyle doğaya karşıt müdehalede bulunamıyor.. (şüphesiz ki bu da doğal) Oysa insan bunları yapıyor. Yani insan doğanın kendisi dışında kalan kısmına göre doğal davranmıyor ama doğanın içinde olduğu için o da doğal.. Şu durumda homo sapiensin gen mühendisliğiyle uğraşması da doğal.. Uzun lafın kısası, konuyu bu tür bir doğallık* anlayışıyla zorlamak totoloji yapmaktan başka bir şey değildir. “Doğal” demekle “var” demek arasında herhangi bir farkın kalmadığı semantik bir düğüm.. Ya da başka fikri olan varsa söylesin.)
Neyse..
Yeniden mülkiyete gelecek olursak.. Toplumdaki mal sahipliği ve beraberinde servet ilişkileri toplumun doğuşuyla birlikte başladı elbet. Ama bu da tıpkı ahlak kavramı gibi, tarih boyunca üretim tarzında ve sosyal sistemde meydana gelen değişmeler sürecinden geçerek kendi mahiyetini sürekli değiştirdi ve değişti. Ve tam da bu nedenle “mülkiyet kanunu” gibi mutlak bir ilke de hiçbir zaman olmadı.
Mülkiyet tarihi bir karakter taşır, her yeni tarihi evrede yeni ve değişik bir şekil alır. Çocuklukta oluştuğu iddea edilen egoizmle tarih açıklanamaz.
Mülkiyetin tarihine kısaca göz atacak olursak;
İlkel komunal dönemde üretim ilişkileri kollektif mülkiyet temeline dayanıyordu.( 1. doğallık)
Kölelikle birlikte, üretim ilişkileri efendinin köle ve ilkel üretim araçları üzerindeki mülkiyetine dayandı. Efendi köleyi satın alabiliyor, satabiliyor, dilerse öldürebiliyordu. Aristotales gibi bir filozof bile köleliğin doğadaki izlerine işaret ediyor ve doğal sayıyordu. Hatta kölenin kendisi organik bir üretim aracı gibiydi. Köleci toplumda kölenin bir ruhu olduğuna bile inanılmazdı. (2.doğallık)
Feodal rejimde, üretim ilişkileri üretim araçlarını elinde bulunduran senyör’ün mülkiyeti şekline girdi. Ama bu aynı zamanda köylü ve zaneatkarın bir kısım/göreli özel mülkiyeti ile birlikteydi. Bununla birlikte toprak hiçbir zaman köylüye ait değildi, ve köylü de toprakla birlikte senyör’ün mülkiyetine taabiydi. (3. doğallık)
Kapitalizmle birlikte ise, üretim araçları üzerinde kapitalist mülkiyet doğdu ve üretim ilişkilerinin temeli buna dayandı. (Beraberinde seri ve kitlesel üretime olanak tanıyan bir teknolojik sıçrama vardı) Artık üreticiler ve ücretli işçiler üzerindeki kişisel mülkiyeti kalktı, kapitalist bunları ne öldürebilir ne satabilirdi. Lakin üretim araçlarından yoksun olan işciler yaşamak için işgüçlerini kapitaliste satmak zorundaydı. (4.doğallık)
Soru 1: Bunların hepsi doğal* olduğuna göre, doğal olanın mahiyetini tarih boyunca sürekli değiştirmesinin nedeni nedir? (Öyle ya, aynı süreci sırtlanlar veya aslanlar açısından incelersek, erkek arslanın ava katılma sıklığı veya sırtlan klanına dişi bir sırtlanın reislik etmesi doğallığı hiç değişmedi)
Soru 2: Şimdi mülkiyetin hangi biçimini onaylıyoruz? Mesela kölemiz olsa fena mı olurdu, hem ayrıca doğal da..
Mülkiyet kanunu şeklinde mutlaklaştırılabilecek tarih ve sınıf dışı bir kategori yoktur, hiç de olmamıştır.
(Allahın gönderdiği peygamberler aracılığıyla tebliğ ettiği dinler bozuldu, ondan böyle oldu diyen dinci saçmalozları değerlendirme dışı bırakıyoruz elbet.)
gamaro,her türlü degisime acik ,elverisli bir donanima (akil/bilinc vs.) sahip olanla (insan) bunlardan yoksun (hayvan) olani mukayese etmek dogru ve bilimsel mi ?
slm.
Ebubekir diyor ki; insanın aklı ve bilinci vardı, onun için mülkiyet ve mülkiyetçilik tarih boyunca değişip durdu.
Diyor ki yani; bi düşündü öyle oldu, başka düşündü böyle oldu.
Tutabilene aşkolsun.
Zaten bu akıl ve bilinç -tıpkı idealist tasarım ürünü bir vicdan gibi- herşeyin dışında ve herşeyden bağımsızdı.
Ne içinde yaşanan sosyo-ekonomik formasyondan, ne de egemen üretim ilişkilerinden etkilenmeden, kendi kendine tecelli eder ve yapardı.
Mesela;
Düşündüm de, kollektivizm kabak tadı verdi be, biraz da kölemiz olsun bence..
Ya da;
Köleden de sıkıldım, toprak rantına geçelim artık..
Geçelim anasını satiim, ama köylülerin hiçbir siyasal hakkı olmasın..
Tamam dostum, zamanı geldi, herkes eşit doğar filan..
E zihin işte, düşündükçe fışkırıyo imanıma.
Çünkü nedir?
Tarih ve sınıf dışı fikrim geldi durumları..
…
İnsanın özü denilen şey, tekil bir bireyin soyutlaması değildir Ebubekir.
Sadede gelelim; aklın ve bilincin ne diyor şimdi sana, hangi mülkiyet biçimi bizim için en hayırlısı?
(özel mülkiyet veya üretim araçlarının kollektif mülkiyeti üzerine görüşlerini paylaşmakla başlayabilirsin mesela)
“..Ebubekir diyor ki; insanın aklı ve bilinci vardı, onun için mülkiyet ve mülkiyetçilik tarih boyunca değişip durdu.Diyor ki yani; bi düşündü öyle oldu, başka düşündü böyle oldu….”
*he valla ne olduysa düsünenler sayesinde oldu hem bunlardan biri de marx degilmiydi? tabi “das kapital”hafizlari marx´i yanlis !
tefsir edince max weber´e maglup oldu..
**
gamaro;”..Düşündüm de, kollektivizm kabak tadı verdi be, biraz da kölemiz olsun bence..Ya da;Köleden de sıkıldım, toprak rantına geçelim artık..Geçelim anasını satiim, ama köylülerin hiçbir siyasal hakkı olmasın….”
*verilen haklar ancak fasistlerce geri alinir sevgili gamaro daha ileri tekliflerinizi bekleriz sizde o potansiyel/isik var:)
**
gamaro;”..Sadede gelelim; aklın ve bilincin ne diyor şimdi sana, hangi mülkiyet biçimi bizim için en hayırlısı?…”
*sermaye,emek vs. özgürce dolasmali,devlet (resmi ideoloji) müdahil degil yönlendirici olmali..bu nedenle,piyasa serbest olmali nitekim otoriter rejim bekcileri piyasalari da otoriterlestirdigi sonucun nelere mal oldugunu “berlin duvari/demir perde” yada “ankara duvari/kemalist perde” tecrübesi acikca göstermistir..
marx´in yasadigi ve elestirdigi kapitalizm ile günümüz kapitalizm üzerinden ca.150 yil gectigini unutmayin zira cagimizda uygulanan kapitalizm (serbest piyasa) insanlara kazandirdiklari ortada..
hem
das kapital ve beyin yapicisi yanilmaz da degil dimi?
🙂
slm.
ebubekir bazen öyle şeyler yazıyorsun ki hayret içinde kalıyorum…beyin yapıcısı diye nitelediğin şey bir müslümana göre Allah olmalı değil mi?…o vakit söyle şimdi bakayim..sen hem müslümansın hemde allahın arada bazen yanıldığını mı düşünüyorsun?
beynin yapıcısı kim? bu ne demek?
asrin beyin yapicis gibi ifadeler,
asra mührünü vuran adam
asrin basindaki kisi
asrin sahibi
anlamin da yoksa ZANettigin gibi “yaratici” anlaminda degil..
slm.
Ben kapitalizmden bahsettim mi hiç yahu?
Mülkiyetten bahsettim. Ve sosyo ekonomik formasyonların değişimiyle mülkiyet mahiyetinin de tarih boyunca değişip başkalaştığından.
Sermayenin özgürce dolaşımıymış.. M.Ö 4. yüzyılda yaşasan ne diyecekti o bilincin ve aklın, efendinin özgürce dolaşımı mı?
Hakkaten enteresan şeyler söylüyorsun..
Ne Marks’ın ne Weber’in hiçbir eserini okumadığın halde Weber Marks’ı çok fena benzetmiş demen gibi.
gamaro,marks´i okuyan,inaniri olan müridlerin yapip ettikleri ortada daha baska kanita gerek varmi ?
hem
yapip ettikleri yapacaklarinin teminati degil:)
slm.
“kapitalizm,”das kapital sahibi”marks´in “ÖCÜ” ilan ettigi,”parayi veren düdügü calar” özdeyisinde ifadesini bulan bir sistemdir ki insan dogasiyla catismaz..insan var oldukca da cökmeyecektir..”
Breh breh breh, şu cümlelere bak. İnsan doğası uzmanı kapitalist peygamber olmuş Ebubekir. Dünya çapında sekiz on şirket trilyon doları yönetirken her yıl yüzmiyonlarca çocuk açlıktan ölüyor, sen neden bahsediyorsun?
“örnegin,”das kapital”i referans alanlarin insa ettikleri “kapital düsmani” duvarlarin 75 yil sonra yerle bir olmasi bunun kanitidir”
Eskiden şirketler batardı şimdi ülkeler batıyor. Hem de Avrupa’nın göbeğinde! Kapital seviciler… Somaliye yardım yap ama sen, çocuklar ölmesin vicdanını rahatlat.
Etik müdehalede bulunasım geldi ama gönülsüzüm.
Ben görmemişim bu mesajı.
Parayı veren düdüğü çalar özdeyişi insan doğasıyla çatışmıyormuş demek..
Paranın da düdüğün de insanın da doğanın da öz’ün de deyişin de bu kadar indirgemeci ele alınabiliyor oluşu çok enteresan.
Hem de bu kolaylıkla..
Neyse..
Ben bazen karşılaşıyorum:
Başında yuvarlak ve beyaz bir takke
Bir torba sakalı darmadağın
Üstünde yeşilimtrak ceket, yeşilimtrak yelek,
Beyaz ve kirli gömlek en üst düğmeye kadar iliklenmiş kravat yok
Yeleğin düğmeleri patladı patlayacak göbeğin entropisinden
Sıkıdurun: Altında da siyah şalvar…
Sıkışmış adam…
Sol dizinin üstüne çökmüş bir ağacın önünde, sağ ayak upuzun
Ağaç ki kentin caddelerini güzelleştirsin diye belediye tarafından dikilmiş oraya.
Ağacın sulama işini de belediye yapıyor düzenli olarak…
Ama sıkışmış adam
Sol dizinin üstüne çökmüş işiyor ağacın dibine…
Beri tarafta da onu bekleyen simsiyah çarşaflar içinde ne idüğü belirsiz varlıklar…
Yani nereden baksan doğal bir durum cebine koyduğum…
Mıntıka sahibi yazmış kentin ortasında bir yere:
“İşemek yasaktır”
İşemek nasıl yasak olur lan?!
Bu hiç de doğal olmayan bir durum!!
Bu foruma da yazıp assak:
“Buraya işemek yasak”?!…
Ebubekir’in yazdığı yerlere basmayın arkadaşlar!!
Beyler, organize olamıyoruz. Olmuyor böyle…
xenix,birak daginik kalsin:))
slm.
Organize olamıyoruz fıkrasını bilenler bilir. Şurada bilgilenmek için buluşuyoruz, birbirimize laf sokuşturmak veya etiketlemek için değil. Organize olalım… 🙂
“Tıpkı ahlak gibi.
Nasıl ki marksist felsefe ahlak’ın varlığını ve önemini yadsımaz, ama aynı zamanda “ahlak kanunu” şeklinde mutlak bir ilkeyi (örn. dinler ve burjuva ideologlarının pompalayıp durduğu sözüm ona kimi ebedi ve ezeli etik ilkeleri) tarih ve sınıf dışı bir kategori olması nedeniyle reddederse… aynı yaklaşım mülkiyet kavramı için de geçerlidir.”
Gamaro,
Ahlak anlayışının hayatta kalma içgüdüsünün nesnelleşmesi olarak görüyorum. Tıpkı mülkiyet gibi. Ahlaklı insan, hayatta kalma olasılığını arttırmak için bir bütünün parçası olmak isteyen insandır.
Aslında bakarsan insan eylemlerinin neredeyse hepsi bu olasılığı arttırma üzerine kuruludur. Bu bağlamda insan evladı ya domine eder (eskiden kılıçla, şimdi ise parayla) ya da bir yapbozun parçası olmak ister. Marxist felsefenin kendisi domine edici (politik dille Machiavellist demek daha doğru olur) olmak zorundadır çünkü enternasyonalisttir. Bu da allahına kadar egoist bir tavırdır.
Bir önceki yorumunda insanın özünün tekil bir bireyin soyutlaması olamaz demişsin. Ama Marx da tekil bireye hiçbir sıfat yükleyememiş. Onu rasyonel ve irrasyonel yönleriyle birlikte bir organizma olduğu gerçeğinden ziyade, tarihin olguları içinde bir KIPI olarak görmüş (tıpkı Hegel gibi). Psikolojik detaylara girmeden sosyolojik çıkarımlar nasıl yapılır ben de onu anlamaya çalışıyorum.
Günümüz kapitalizminin de başarılı olma nedenini (özellikle pazarlama alanında), psikoloji biliminden yeterince yararlanabilmesine bağlıyorum. Çünkü insan ne kadar farklı eğitim görürse görsün, makineleşmiş bir yönü de vardır. Ve günümüzün çılgınlığa varan pazarlama dünyası insanın bu tarihten bağımsız yönünü iyi irdelemiştir.
“Psikolojik detaylara girmeden sosyolojik çıkarımlar nasıl yapılır ben de onu anlamaya çalışıyorum.”
Marksizmin değil ama Marks’ın bu konuda açığı olabilir…
Reel Sosyalizm’in ise bu konuda tamamen sorunlu olduğunu söyleyebilirim. Sovyet sürecinde bireyin pisikolojik sorunlarına kulak asmayan toplumsal yapının, birey tarafından reddi yaşanmıştır denebilir…
Marksizm ve sosyalizm düşüncesine Marks’ın katkısını hiç kimse inkar edemez!
Bu nedenle Paris Komü’nünden sonraki sosyalizm süreçlerinde, sosyalistler açısından Marks’ın söylemleri daima yol ve yön tayin edici olmuştur. Evet, Marks Enternasyonal düşünceye çok önem verir, bu doğrudur… “Proleteryanın vatanı yoktur” derken de, “Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!” derken de fark edilmesi gereken bir nokta vardır: Bu sloganlar bireyin dışına ilişkin alanlardır! “Gözle görülebilen” alanlardır. Ancak Marks, insanın dışına ilişkin bu önermelerini yaparken, insanın içine ilişkin hiç mi psikolojik çözümlemeler yapmamıştır?…
“Yabancılaşma” kuramını ortaya koyarken
“Ailenin, özel mülkiyetin ve devletin kökenini” ortaya koyarken,
“İnkarın inkarını; yadsımanın yadsımasını” ortaya koyarken,
“Din ruhsuz dünyanın ruhu, ezilenlerin afyonudur” derken
“ne varki şeylerin özü de göründüğü gibi olsaydı, hiç bir türlü bilime gerek kalmazdı” derken,
“İnsani olan hiç bir şey bana yabancı değildir” derken… Bunların hepsi de, Marks’ın pisikolioji biliminden de yararlanıp, “psikolojik çözümlemeler” yaptığının göstergesidir… Bu çözümlemeleri, psikoloji bilimi içinde yer alan bir çok bilim insanının, bugün bile anlayabileceğinden kuşkuluyum…
Ne var ki, Marks’ın döneminde, genetik bilimi “gen bencildir” diyebilecek bir düzeyde değildi. İnsanın içine ilişkin araştırmalar ve çözümlemeler, insana daha çok dışardan bakarak yapılan çözümlemelerdir. Buna rağmen Marks’ın “diyalektik materyalist” yöntem ve anlayışının ürünüdür ki, dışardan içeriye doğru olsa da, bireye ilişkin çözümlemeleri hala sağlamdır. Bizlerin yapması gereken, bilimsel gelişmeler ışığında onun söylemine katkıda bulunmaktan başka bir şey olmayacaktır. Eğer onu da yapabilirsek elbette…
bwallace4ever arkadaş bazı çıkışlarında ilginç noktalara vuruş yapıyor. Ancak alternatif ortaya koyma noktasında her hangi bir önerme ortaya koyamıyor. “Başkaldıran” bireyi kutsarken, geri kalanlar için “kitle et yığınıdır” diyebiliyor. Oysa onun kutsadığı (yücelttiği) bireyi yaratanların, küçümsediği “et yığınları” olduğunu göremiyor. Ya da o et yığınları olmaksızın, yücelttiği kahramanlarının da fark edilemeyeceğini ve bu kahramanların yaşama alanı bulamayacağını göremiyor. Düşüncesinin varacağı son nokta odur ki; “En büyük benim, benden başka büyük yok, hepiniz bana tabii olacaksınız, ben ne dersem o olur” yaklaşımıdır…
Bir de bu arkadaş “tarih” kavramından ne anlıyor çok merak ediyorum. Kendi anlayışı doğrultusunda yücelltiği birey sanki tarihin dışında imiş gibi, ya da tarih bireylerden bağımsız bir şeymiş gibi, tarihi süreçlerde birey hiç yokmuş gibi bir yaklaşım algılıyorum. Sanırsın ki tarih diye insan ile hiç mi hiç alakası-ilişkisi olmayan bir ansiklopedi var ve Marks da odasına kapanmış, bu ansiklopediyi okuyup okuyup kafasına göre atmasyonda bulunmuş gibi konuşuyor…
Marksizmin bir tarih anlayışı var.
Cumhuriyet lisesinin Ders kitaplarının da bir tarih tanımı var.
Sizin tarih tanımınız nedir acaba?
Herkes eteğindeki tarihi bir dökse diyorum, nedir tarih?
“Aslında bakarsan insan eylemlerinin neredeyse hepsi bu olasılığı arttırma üzerine kuruludur. Bu bağlamda insan evladı ya domine eder (eskiden kılıçla, şimdi ise parayla) ya da bir yapbozun parçası olmak ister. Marxist felsefenin kendisi domine edici (politik dille Machiavellist demek daha doğru olur) olmak zorundadır çünkü enternasyonalisttir. Bu da allahına kadar egoist bir tavırdır.”
Enternasyonali öneren bir insanın da egosit olabileceğini söyledikten sonra sizin şizofren olabileceğinizi düşünmeye başladım.
Birey attığı her adımda kendi çıkarlarını sağlama, gerçekleştirme amacındadır.
Hiç kimse yoktur ki, hiç bir davranışında bireysel çıkarını hatta egosunu düşünmemiş olsun. Ancak birey daha ilk adımında seni görür ve seninle işbirliği yapmanın kendi çıkarları açısından daha mantıklı olduğunu anlar. Bu minval üzre “sen ve ben” giderken o’na raslarlar… Sen ve ben o’nu tam yok edecekken, onun çok önemli bir bilgiye ve yeteneğe sahip olduğunu anlarlar. Onu yok etmekten vaz geçerler. Her üçünün birlikte birbirlerine tutunarak devam etmeleri daha mantıklı hale gelir. Böylece kendilerine “biz” derler. Biraz ileride bir “grup ile karşılaşırlar. İlk anda çatışma daha sonra anlaşma sağlanır. Biz artık gruba katılır. Daha büyük bir grup oluşur… Birey, grup, halk, ulus, enternasyonal…
“Daha nem olacaktın bir tanem”
“Karadutum, çatal karam, çingenem
Nar tanem, nur tanem, bir tanem
Ağaç isem dalımsın salkım saçak
Petek isem balımsın oğulum
Günahımsın, vebalimsin
Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
Yoluna bir can koyduğum
Gökte ararken yerde bulduğum
Karadutum, çatal karam, çingenem
Daha nem olacaktın bir tanem
Gülen ayvam, ağlayan narımsın
Kadınım, kısrağım, karımsın”
Enternasyonal “allahına kadar egoistmiş” marksizm de “makyevelistmiş”.
E orada bir dur ama!
Akşam yazacaktım sabaha bıraktım…
feodalizmin doğallığıyla ilgili birşey eklemek istiyorum…canlıların başka canlıları feodalistlerin yaptığına benzetilebilecek bir tahakküm altına aldığı doğru ,.. fakat aynı doğanın içinde bu şekilde tahakkümlerin olduğu her canlı topluluğunda bu egemenliğe başkaldırıda vardır.
demek ki feodalizmde doğaldır bir feodale karşı bireyin kendi çıkarlarını üstün getirmeye çalışması da doğaldır.Yani bizden feodalizmi benimseme ve onu savunma beklenilmesi bu durumda yanlış oluyor.
Bakın Hüseyin Bey,
Anlatmak istediklerim çok basittir. İster şimdi okuyun ister sabaha bırakın farketmez.
Materyalist çıkarımlardan ortaklaşacı hayaller kurmak adı üstünde hayaldir. Elimde tuttuğum bardak şu anda bana aittir, bundan 500 yıl önce Sultana, Avrupa’da krala, daha da eskiye gidersen derebeyi vs.’ye. Sosyalist düzende bu bardak benim değil devletin olacaktır(o da tamam). Hepsinde bir mülkiyet söz konusu. Ancak komunist safhada bu bardak halka ait olur, diğer bir değişle mülkiyetsiz olur. İmkansız olan da budur diyorum.
Ortaklaşacılıkta asıl sıkıntı sadece mülkiyette de değil. Ben tarlamda kullanmak için bir kürek alırsam ve bu kürek bana değil, halkın tamamına aitse, bu duruma saygı duymam için benim bütün halka sempatiyle bakmam lazım. Marksizm’in son safhası yani komunizmde insanlar bunu öğrenmiş olacaklar. Eşit olmayı, paylaşmayı, birbirini koşulsuz şartsız sevmeyi, egoist olmamayı vs. sosyalist safhada devlet yoluyla zaten öğretilecek. Peki sizce bu mümkün mü? Ben tanımadığım komşumu nasıl severim? Ya da bunu gerçekten öğrenebilir miyim?
Bence bunları siz de mantıksız buluyorsunuz. Keza önceki yazılarınızdan birinde gücün kadar üret, ihtiyacın kadar tüket demişsiniz. Aslında bir ortaklaşacılık söz konusu değil. İhtiyacı kadar tüketen de bu bağlamda mülkiyet sahibi olabilir. Keza bahsi geçen durum tüketim. Mülkiyet sahibi olamazsa bunlar yine devlet adı altında oligarşik bir yapının mülkiyetinde olacaktır.
“Sen ne hakim, ne evliya, ne kul, köle, ne şövalyesin
Sen yirminci yüzyıl insanı!
Dost dediğim, yaren dediğim, kardeş dediğim
Ekmeğim benim,
Gülüm, bağım, bostanım benim :
VATANDAŞ!”
Burada şiirle de olsa anlatmaya çalıştığım “vatandaş” sevgisi, benim için soyut ve “mantıksız” bir sevgi değildir. Duygusal bir yaklaşım da değildir. Çünkü daha önce de bana “duygusallık” eleştirisi yaptınız. Ben duygulara değer veren, ama duygusal olmayan biriyim. Duygulu olmak ile duygusal olmak aynı şey değildir. Biri insani bir haslettir diğeri zaaftır. Duygularımı aklın süzgecinden geçirerek dibine değin yaşarım! Beş duyumun çiçeği, polenleri ve meyvesidir düşüncelerim…
Her hangi bir insanı, “sıradan bir vatandaş” kadar sevemeyen ve onların çoğunluğunu “et yığını olarak” gören bir zihniyetin, komünizmi anlaması olası değildir…
Ben bir köyde hep birlikte ekin ekmenin tadını biliyorum. İmece denen güzelliğin tadına vardım. Bizzat elinde kürek ile, çapa ile, orak ile terleyerek. Sonra hep beraber harman döverek. Sonra meydana sofra dökerek. Geleni geçeni buyur edip ikram ederek. Türküler söyleyerek, fıkralar anlatarak, okumuşun okumamışın ne denli insan olduğunu anlayarak, cahil saydığınız insanların da sizden çok daha usta olduğu alanlar olduğunu görerek, iş üretmenin, yaşam üretmenin tıpkı bir orman gibi, irili ufaklı bir yığın dayanağı olduğunu görerek. Yorulunca aynı göğün altında birbirimizin sırtını yıkayarak. Yorulanın elinden tutup yardım ederek. Hangimiz kaç kuş vurduysa av sonunda vurduğumuzun sayısına bakmadan bölüşerek. Hasta olanımıza “karavanın” en kıymetli parçalarını sunarak. Tabakta bir parça et kalmışsa onu küçüklerimize ya da zayıf olanımıza yedirerek… “Yüklünün” burnuna kokar diye tenceremizden bölerek, doğumda, ölümde, iyi ve kötü günde yanında olarak…
Seveceksiniz! Önce kendinizi seveceksiniz! Yaşamayı ve dünyayı seveceksiniz! Sonra bakacaksınız ki sevginizi yaşayabilmek için yalnızca vermekten yana olacaksınız! Herkes verdiği zaman herkesin aynı zamanda aldığını göreceksiniz!
Siz bence, çocukluğunuzun bencilliğinden çıkamamışsınız ve bu yüzden ruhunuz acılar içinde kıvranıyor! Belki sizin hiç sevgiliniz bile olmadı! Çünkü sevdiğiniz zaman değil bir bardak, dünya sizin olsa bağışlardınız!
Mülkiyetin körelttiği ve bencilliğin içine hapsettiği ruhunuzun arınması ve sağalması için, daha katedeceğiniz çok yol var!… Bakış açınız daima “bir andan” oluyor… Oysa zaman içinde öyle anlar var ki, şimdi ihtiyacınız yok diye onları yok sayamazsınız.
Bakın tekrar kendimden alıntı yapıyorum: “Birey attığı her adımda kendi çıkarlarını sağlama, gerçekleştirme amacındadır.
Hiç kimse yoktur ki, hiç bir davranışında bireysel çıkarını hatta egosunu düşünmemiş olsun. Ancak birey daha ilk adımında seni görür ve seninle işbirliği yapmanın kendi çıkarları açısından daha mantıklı olduğunu anlar. Bu minval üzre “sen ve ben” giderken o’na raslarlar… Sen ve ben o’nu tam yok edecekken, onun çok önemli bir bilgiye ve yeteneğe sahip olduğunu anlarlar. Onu yok etmekten vaz geçerler. Her üçünün birlikte birbirlerine tutunarak devam etmeleri daha mantıklı hale gelir. Böylece kendilerine “biz” derler. Biraz ileride bir “grup ile karşılaşırlar. İlk anda çatışma daha sonra anlaşma sağlanır. Biz artık gruba katılır. Daha büyük bir grup oluşur… Birey, grup, halk, ulus, enternasyonal…”
Varlığınızın ve sahip olmak istediklerinizin sürekliliği bile buna bağlı…
Ben SENin varlığını tanıyorum ve SENinle beraber İKİMİZİN daha çok şeye “sahip” olacağımızı düşünüyorum. Aynı şeyi sen de düşünmek zorundasın! Ve özgürlük bu zorundalığın bilincine varmak ve onu geliştirmektir!…
Herşeyin doğal olduğu bir ortamda ayrıca bir doğallık vurgusuna (en azından bu başlık altında) gerek yok diyorum ben, söylemeye çalıştığım şey bu.
O da doğal ve/ama bu da doğal derken, doğal olmayan birşey söyleyin lütfen?
(Dincilerin mükemmellik anlayışı gibi.. Sığırcık kuşunun kanadı da mükemmel, satürn’ün halkaları da, soğan cücüğü de..)
Bir arkadaşımız (sanırım oik0s) yukarda belirtmiş, bu kadar doğallık içinde en güzeli sorunu tanrı’ya havale etmek olabilir. Çünkü o zaman doğal (yaşanan/ var olan) herşeyin bir hikmeti ve gereği olur. (örn. homoseksüalite)
Bir başka ihtimal; amprik, natüralist, biyolojik, psikolojik, romantik yüceliklere* havale edilebilir. (tanrı olmasa da olur)
Ve bunların hepsinin örneği vardır. Ama metafizik olur.
Oysa konumuz bu değil.
Vakit bulursam sosyoloji üzerine yazmaya çalışırım, ordan devam etmek daha verimli olur.
not: yukarda belirttiğim havale merkezlerinin “geçersiz” olduğunu söylemiyorum. Ama toplum ve toplumun gelişimini yöneten kanunlardan bahsediyorsak, tüm bu spesifik yaklaşımların her biri ancak kendi başına bir inceleme alanı olur.
Kölelerin de ruhu mu varmış? Bu kadar saçma birşey duymamıştım, çok mantıksız.
Oktavius (İ.Ö 672)
Dönemin felsefecilerinin ‘doğallık’ takıntısı, bizim anladığımız tür bir doğallık değildi.. 0nlar bu görüşü çok farklı şekilde temellendiriyorlardı.
Fakat bu başlıkta, bu tür bir gerekçelendirmeye dair hiçbir sav öne sürmedi arkadaşlar.. Bu yüzden karşı taraf, ‘Doğal olan, doğada var olandır.. İnsanın tüm davranışları doğada gerçekleştiği için zaten doğaldır’ diyor mantıken.. Fakat öne sürülen savın aslı farklı olduğu için, bu karşı çıkış da aslında doğru değil.
‘Doğal hukuk, doğal haklar, doğal düzen’ gibi farklı kavramlarla ifade edilmesi gerekiyor bu konu.. Bu konuda en azından birine değinip tartışabilseydik, iyi olurdu.. Fakat konuyu temellendirmesi gereken arkadaşlar buna yanaşmadılar.
Mülkiyet hakkı, Aydınlanma döneminde ‘Doğal Hukuk Kuramı’ ile temellendirilmiştir.. Daha sonra ‘Faydacılık’ adı altında daha seküler bir şekilde konuya yaklaşılmıştır.. Doğal hukuk günümüzde büyük ölçüde kabul edilmemesine rağmen, Faydacılık kuramının taraftarı fazladır.
Ateizm’in Normatif Etik Teorisi başlığında az da olsa bu konuya değinmiştik.. Fakat konunun irdelenmesi yarım kalmıştı.. İlgilenenler olursa, tekrar devam edilir.
Arkadaşlar tarih denilince arkeolojik kazıları anlıyor olmalılar ki, buluntular da çoğunlukla topraktan çıktığından, tarihi ot gibi yerden biten bir “şey” olarak algılıyor olmalılar… Bu yüzden “doğal” diye tutturdular bir türkü… “İrade”nin ve irade ürünü olan “zor”un rolüne daha sıra gelemedi.
“Bencillik ve sahip olma” söz konusu olunca devreye giren iradeleri, söz konusu tarih olunca, nereye doğru seyahate çıkıyor bilemiyorum…
“Seveceksiniz! Önce kendinizi seveceksiniz! Yaşamayı ve dünyayı seveceksiniz! Sonra bakacaksınız ki sevginizi yaşayabilmek için yalnızca vermekten yana olacaksınız! Herkes verdiği zaman herkesin aynı zamanda aldığını göreceksiniz!”
demiş Hüseyin Aktaş. Haa, bi de “senin hiç sevgilin olmamıştır” demiş. Ben evliyim o ayrı. Hem de severek, paylaşarak, tokat gibi evlendim.
Neyse. Freud: Tanımadığım komşumu sevemem, bu mümkün değil, hatta sağlıklı değil demiş. Ama aynı Freud 2. dünya savaşının gereksizliğini savunmak için Einstein ile birlikte gerekli mercilere mektup da yazmıştır.
Onu da geçtim aynı Freud, Almanyanın en yahudi karşıtı döneminde, çalışmalarını yürütebilmek için kurulan örgütüne kendi isteğiyle katılan meslektaşının yahudi olduğunu öğrendiğinde mutluluğu katlandı çünkü o bir antisemitik değildi…
Freud insanın irrasyonel yapısını tokat gibi yüzümüze vururken aşırılıklara da başkaldırmıştır. Onu da metafizikle suçlayalım. Hadi lütfen …
Kitleleri bi et yığınına benzettim. Evet. Son seçimlerde bakın ülkenin rengi ne renk. Kızıl değil, sarıydı. Hayatı (aynı zamanda insanı) üretim araçları üzerinden değerlendirerek sizler de birer et yığını yaratmaktasınız farkında değilsiniz.
Siz hala gücü kadar üretim, ihtiyacı kadar tüketime cevap vermediniz. Dilinizi bi çekin benim özel hayatımdan da, onu tükürdüğünüzü yalamak için kullanın.
Olmayacak böyle, en iyisi baştan alalım.
Yazımdan sonra denildi ki, “ihtiyaçlar kadar mülkiyet olabilir, biz ihtiyaç fazlasına karşıyız” sorduk ihtiyacın sınırı nedir? Cevap yok.
Bir şeyin doğal olması uygulanacağı anlamına gelmez dedik, ama sanki dememişiz gibi katillerden, tecavüzlerden örnekler verildi.
“Doğada miras yok” dendi, kanıtladık. “Doğada kölelik yok” dendi, kanıtladık. “Doğada biriktirmek yok” dendi, kanıtladık. “İhtiyaçtan fazlasını yiyen yoktur” dendi, kanıtladık. “Canlılarda bencillik yoktur” dendi, olduğunu kanıtladık.
Ne oldu konu sonra, kapitalizmin 150-200 yıllık mı değil mi ye geldi tıkandı. (Başka çıkış olmadığı için olsa gerek) Sorduk 150-200 yıllık kapitalizmden rahatsız olup da geçmişte olmayan şey nedir? Cevap yok.
Karşı tez olarak “o zaman doğada paylaşma yoktur” dendi, onun da olabileceğini sebepleriyle kanıtladık.
Benim dediklerimi tekrarlama sürecine girdiniz dedim, “nerede ispatla” dendi. Ee onu da kanıtladık.
“200 yıl öncesi zenginlik yoktur” dendi, olduğunu kanıtladık. “200 yıl öncesi değer sömürüsü yoktur” dendi, olduğunu kanıtladık.
Şimdi tartışmanın geldiği nokta ne? “Her şeyin doğal olduğu.” Olmadığını da kanıtlayalım.
Doğal olmayan şeyleri sayıyorum: Tanrılar, din, evlilik, adalet, nitelik, değer yargıları, namus…
Senin için yeter bu örnekler diye düşünüyorum.
Ben sizin özel hayatınıza dil uzatmadım.
Yazdığınız satırları yorumladım.
“gücü kadar üretim, ihtiyacı kadar tüketim” ile ilgili neyi sordunuz da yanıtlamadım? Ya da benim bunu söylerken düştüğüm çelişki nerededir? Toplumsal açıdan gücüm kadar. Bireysel açıdan gereksindiğim kadar. Bunda hangi çelişki vardır?
“Ben tanımadığım komşumu nasıl severim? Ya da bunu gerçekten öğrenebilir miyim?” diyerek bitirdiğiniz paragrafı yanıtlamaya bile gerek görmedim. Ancak bu sorularınızın yanıtı “sevmekle” ilgili olarak iki önceki yorumumda vardır.
Hiç tanımadığınız komşunuzu bırakın bir kenara, kutuplardaki fok balığını bile seveceksiniz. Onun yeryüzündeki yaşam zincirinin bir halkası olarak yok olduğunda sizin de yaşamınızın kökten sarsılacağını öğreneceksiniz. Ama bu sizin için asla olası görünmüyor ve bu tip sözlerimizi “martaval” sanıyorsunuz. “Edebiyat” yaptığımızı sanıyorsunuz. Oysa bilimsel temellidir tüm bunlar. Basitçe yazıyoruz diye basit yazdığımızı, düşünmeden yazdığımızı sanıyorsanız aldanıyorsunuz.
Sevgi için kimse elbette zorlanamaz. Kastımızın bu olmadığını anlamanız için bir düşünsel evrim geçirmeniz ve beyninizde devrim yapmanız gerekiyor. Ancak zorunlulukları bilince çıkardığınızda, bu bilincin size, hiç tanımadığınız insanları sevmeyi de armağan ettiğini, varlığınızın yapı taşları arasında onların da olduğunu göreceksiniz…
xenix her şeyi kanıtlamış…:))
Köle-efendi varlığı/ilişkisi doğal, ama evlilik, adalet ve tanrılar değil.. öyle mi?
🙂
İnsan bir kavram üreticisidir dostum. Bu bakımdan bütün kavramlar da doğaldır. Bazı kavramlar yanlış, eksik, yetersiz ve hatta kasıtlı olabilir. Ama bu da doğaldır.
Ben demiyorum yahu, siz diyorsunuz.
🙂
Ben sana hayvanlardan, doğadan köle-efendi ilişkilerini gösterebiliyorum. Ama sen hayvanlardan ne tanrı ne peygamber ne namus gibi şeyleri gösteremiyorsun.
Daha önce doğadan biriktirmeyi, bencilliği, mülkiyetçiliği gösterdik…Ee noldu?
Dönelim en başa, cevaplanmamış sorulara. Mesela Aktaş diyor ki hala insanın ihtiyacı nedir sorusuna, gereksindiği kadarıdır diyor. (Ha tabi sorsan totoloji yapmıyor) İhtiyacı muhtaç olduğu kadardır falan.
Ya hu açık açık soruyoruz işte. Nedir ortalama bir insanın insanca yaşamasının ihtiyaçları. İnsanın piyano çalmaya ihtiyacı olamaz mı? Kaç milyar piyano yapılmalı mesela? Ferrari veya uçağa binme ihtiyacın olamaz mı? Nedir şunu gel somutlaştır madem bilimsel gidelim.
Elin ısınmışken sen de yaz gamaro, nedir insan ihtiyacı?
Hüseyin Aktaş,
“Herkesi sevemeyiz”den kasıt herkesden nefret etmeliyiz değildir. Bide işin içine foku falan sokmuşsunuz. Ben; benim tanıdığım, gördüğüm, bildiğim yani kısacası temas halinde olduğum insanları sevebilirim. Onlardan nefret de edebilirim. Bu da toplumun bireylerini ki siz buna halk dersiniz, milliyetçi biri buna Türk der, sevmek zorunda değilim. Bu benim insanlardan nefret ettiğim anlamına gelmemeli.
Sevgi için kimse zorlanamaz deyip, “elbetteki seveceksiniz” derseniz, burda bi paradox oluşur(komunizmin kimilerince gerçek demokrasi olduğunu iddia edilmesi gibi). Ortaklaşacılık bu “sevme”‘nin bilhakis zorlanmasından gelir.
Evvelden demiştim suyun bile fazlası zarardır diye. Egoizmin de törpülenmesi gerekir günümüzde. Varılan çılgınlık boyutu beni de şaşırtıyor, özellikle de teknolojik boyutta (hatta bunla ilgili bi yazım da var). Ama siz bir çılgınlığa başka bir çılgınlıkla cevap veriyorsunuz.
“Herşeyin doğal olduğu bir ortamda ayrıca bir doğallık vurgusuna (en azından bu başlık altında) gerek yok diyorum ben, söylemeye çalıştığım şey bu.”
Yukarıdaki cümle tekrar edilip duruyor. Ben insan evladının doğal durumundan bahsediyorum. Keza insan sadece üreten ve ürettiği ölçüde insan olan bir varlık değildir. Bu çıkarım, insanı doğal koşullarından soyutlamak demektir. Elbetteki tarih bilimi birçok şeyin değişimini göstermektedir. Ancak insan doğası hep aynı dinamikler üzerine kuruludur. Tarihi olgular aynı dinamiklerin farklı yüzlerini gösterir. İnsan bencildir, keza kendi organizmasının yararını gözetir. Para kazanırken de, evlenirken de, hacca giderken de.
Sevgili sangre,
Ben kapitalizmden bahsetmedim. Sosyalizmden de bahsetmedim. Komunizmden de bahsetmedim. Hüseyin beyin yaptığı gibi, reel sosyalizm deneyimi ışığında birey/bireycilik analizlerine de girmedim.
Mülkiyetten bahsedilen bir konuya, ele alınan kavramın (mülkiyetin) tarihi bir karakter taşıdığını ve her yeni tarihi evrede bu karakterin değiştiğini belirterek dahil oldum. Zaten burda konuştuğumuz/tartıştığımız meselenin özü de bu değişimi yöneten kanunların ne olduğu-olabileceği etrafında dönüyor. Ama birisi ne zaman üretim araçlarından veya egemen üretim ilişkilerinden bahsetse, başka birilerinin çıkıp siz insanı anlamıyorsunuz vs. demesini de ben açıkcası dincilerin materyalistlere yönelttiği siz insanı kan ve kemik torbasından ibaret görüyorsunuzlu cümlelere benzetiyorum açıkcası.
Birşeyin anlaşılmadığını düşünüyorum.
Daha iyi ifade edebilmek için, son mesajınızda atıfta bulunduğunuz Freud’dan bahsedeceğim.
Freud (veya Freudculuk) patolojik zihni süreçleri bütünüyle fizyolojik veya organik sebeplere bağlayan vulger materyalizmi açıkça reddetmiştir. Ama zihni faaliyeti, onu meydana getiren şart ve sebeplerden de ayırarak subjektif bir teori meydana getirmiştir. Freud’a göre zihni faaliyet, maddi süreçlerle yan yana var olur ama bu maddi süreçlerden bağımsız ve bilinç ötesinde yatan birşeydir. Bilinçaltı denilen yer ise, saldırganlık ve zevk arzuları/cinsellik ile zihnin adapte olduğu “realite ilkesi” arasındaki çatışmaların, insanın bütün faaliyetlerini egemenlik altına alan, değişmez olan ve kaderi andıran zihni çatışmaların yatağıdır. Freud bütün zihni durumları, insanın bütün aksiyonlarını, bütün tarihi olayları ve sosyal fenomenleri bu psiko-analize bağlar.
O zaman da şöyle olur;
Demek ki fikri-ruhi ve herşeyden önce nüfuz edilemez olan bir id ve bilinçaltı, bildiğimiz herşeyin (insan soyu, bilim, ahlak, sanat, din, devlet, kanun, savaşlar ve bütün insanlık tarihinin) sebebidir.
Tamam diyorsanız benim bi sözüm yok.
İnsan sanat ve bilim yapar, bilgi üretir, ürettiği bilgiyle doğaya karşıt müdahalede bulunur.
Ama hiçbir hayvan bunu yapmaz.
İnsanda var ama doğada yok.
Eee?
Ayrıca ana metin problemli.
Mülkiyet mal sahipliği ve toplumdaki servet ilişkilerinin ifadesidir. Yani doğuşu toplumla birliktedir. Mülkiyet kaçınılmaz olarak kapitalizmi doğurmaz. Ama kapitalizmle birlikte yeni bir karakter, biçim ve içerik kazanır. (Bu aynı zamanda gelecekte de yeni bir mülkiyet ve paylaşım karakterinin oluşabileceğinin göstergesidir)
Ben Freud’dan bahsetmedim ki
“….En seçkin sanat eserlerine bakarsanız altında hep bir insanın imzası vardır.Yani kollektif bir üretim değildir.
Bilim dünyasında da çığır açan yenilikleri hep tek başına bireyler getirir…” (Baal)
Bireyciliğin şahmaranı burjuva sosyologları açısından bile yanlışlanacak satırlar…
Tarih boyunca kimi bireylerin bir sürece, “damgasını vurmak” dediğimiz türden etkileri olmuştur. Ancak hiç bir kahraman, hiç bir kaşif, hiç bir sanatçı, hiç bir “en yetkin kişilik”, içinde bulunduğu tarihsel ve toplumsal süreçlerden ayrı değerlendirilemez. Bu kişilerin ortaya koydukları ürünler (her ne olursa olsun, bilim, sanat, askerlik vs.), o kişilerin içinde yaşadıkları toplumun kolektif ürünüdürler! Bunu siz görmek ve kabul etmek istemeseniz de böyledir. Kişi doğarken ne bilim adamı olarak doğar ne de sanatçı! Onu yetiştiren toplumdur! Onun elinden ortaya çıkan eser, toplumun o kişi eliyle ortaya koyduğu, o toplumun kolektif eseridir!
Yoksa homosapiensin ayağa kalktığı 1 MİLYON yıldan beri geçen bin yıllar içinde, neden örneğin yontma taş devrinde bir Einstein çıkmamıştır? Neden o devirlerde bir Van Gogh çıkmamıştır? Macellan nerdeydi acaba o zaman?
Benim sorularım size ne denli saçma gelecekse, sizin savlarınız da o denli bana saçma geliyor!
bwallace4ever,
Antartika’daki bir insan ile sizin “temasınız” yok mu?
Tamam, bunun “çılgınca” bir soru olduğunu kabul ediyorum. Ancak bu gün dünyanın herhangi bir yerindeki hastalığın sizi “zorlamayacağını” söyleyebilir misiniz? Ama bakın işte ben; “sadece üreten ve ürettiği ölçüde insan olan bir varlık” değilim işte!… Yoksa bana ne kutuplardaki foktan?!…
Gamaro,
Ana metinin sorunlu olduğu doğru. Zaten bu tartışma boyunca arkadaşlar çoğunlukla kendileri bir açıklama yapıp ve hemen arkasından bu açıklamalarını doğru kabul ederek, açıklamaları üzerinden sorular yönelttiler. Bakın bunu en son Baal arkadaş yaptı. Yığınla ve kökten yanlış olarak gördüğüm açıklamalarından sonra şu soruyu soruyor: “Yani demek istediğim insanın birey olarak ürettim yaptığı ve birey olmanın zirvesine çıktığı bu alanlardan sosyalizme ne gibi bir destek gösterilebilir?”
Yani bu sorunun dayandığı metin zaten yanlış. Yanlışa dayanan bir soruya nasıl doğru yanıt verebiliriz?
Bu nedenle belki de ana metini önce düzeltmek gerekiyor ama şimdi senin söylediğin şu söz çok önemli: “Mülkiyet mal sahipliği ve toplumdaki servet ilişkilerinin ifadesidir. Yani doğuşu toplumla birliktedir. Mülkiyet kaçınılmaz olarak kapitalizmi doğurmaz. Ama kapitalizmle birlikte yeni bir karakter, biçim ve içerik kazanır. (Bu aynı zamanda gelecekte de yeni bir mülkiyet ve paylaşım karakterinin oluşabileceğinin göstergesidir)”
Sanırım arkadaşlar bu yoruma itiraz edemeyeceklerdir. Oysa daha önce mülkiyet ve mülkiyet üzerinde gelişen ilişkilerin binlerce yıldır var olmasından dolayı, kapitalizmin de binlerce yıldır var olduğunu kanıtladı(!) arkadaşlar. Tartışmaların uzama nedenlerinden biri bu oldu. (Bir de “doğada da bir şeylerin var olduğu ve doğaya karşı çıkılamayacağı” konusu tuz biber ekti…)
Şimdi mülkiyet ilişkilerinin her toplumsal yapıda ve son olarak “kapitalizmle birlikte yeni bir karakter, biçim ve içerik kazanır” sözüne arkadaşların bir itirazı olmaz ise benim sorum hazır. Daha doğrusu senin parantez içindeki açıklamanı soruya dönüştüreceğim:
– Her dönemde “yeni bir karakter, biçim ve içerik kazanan” mülkiyet ve mülkiyet ilişkilerinin, kapitalizm ile kazandığı “karakter, biçim ve içerik”, mülkiyet ve mülkiyet ilişkilerinin son durağı mıdır? Bundan başka bir “karakter, biçim ve içerik” kazanma olanağı tükenmiş midir?
Haydi kolay gelsin:)
Konu tarih olarak incelendiğinde “olmuş şeyleri” olmamış gibi varsayamazsınız. Bu yüzden şunu diyemezsiniz “mülkiyet kapitalizmi doğurmaz”, doğurmuştur çünkü.
Gelelim Aktaşın, “cevabından daha karışık sorusuna”. Hayır son durak değildir.
bu konuya 500. yorumu yazana; sonsuz.us yönetimi törenle çeyrek altın takacakmış 😛
insan bu konularda doğada tek değildir.Ama insan seviyesinde ilerlemiş bir soyutlama başka canlılarda yoktur…eğer çok ilkel bulmayacaksanız..balinaların söylediği şarkıları, ötücü bazı kuşların yeteneklerini sergilemesini, bazı kuşların yuvalarını dışardan taşıdıkları ,değişik renkli nesnelerle süsleyerek dişilere beğendirme çabalarını, doğada sanatın ilkel de olsa var olduğu gösteren kanıtlar olarak sunabilirz…
bilim gibi sistemli bir çalışma başka canlı yoksada diğer canlılar da bilgiyi işleme ve paylaşma davranışı tümden yoktur diyemeyiz…arıların çiceklerin olduğu yeri kovandaki diğer arılara anlattığı dansı,…afrika fil sürülerinin yaşlı fillerin hafızalarındaki göç yolları sayesinde gitmeleri gereken rotayı şaşırmamaları şuan aklıma gelen iki misal…dikkat ederseniz hayvanların kendilerine özgü süper yeteneklerinden farklı bir iş yapılmaktadır..
İnsanı doğada eşsiz gösteren ise insan canlısının süper yeteneğinin beyin dediğimiz organ üzeriden evrilmesidir..ayının burnu,yarasanın kulağı,kuşların kanatları ,köpek balığının yüzdüğü bölgenin altındaki elektrik alanları hissetmeye özelleşmiş organı neyse insan beynini de öyle düşünmek lazımdır…Bu beyin insana çok ileri bir soyutlama imkanı veriyor dolayısıyla bizim sanatımız ve bilimimiz doğadaki canlılardan çok ileri boyuttadır.
diğer canlıların sanatı ve bilimi insana göre çok primitif bir seviyedir ama şunu kabul etmelisiniz ki, insan sanatınn ve biliminin toplumum ortak çalışmasıyla bağı yoktur.
En seçkin sanat eserlerine bakarsanız altında hep bir insanın imzası vardır.Yani kollektif bir üretim değildir.
Bilim dünyasında da çığır açan yenilikleri hep tek başına bireyler getirir..hatta çoğu zaman çoğunluk ilk başta bunu reddeder..
Yani demek istediğim insanın birey olarak ürettim yaptığı ve birey olmanın zirvesine çıktığı bu alanlardan sosyalizme ne gibi bir destek gösterilebilir?
tam tersine sıradışı sıçramaların hepsi bireyden topluma doğru akmıştır…toplumu şekillendirmiş toplumu ileri taşımıştır.
yontma taş çağında da sanatçılar çıkmışlardır….. her döneme damgasını vuran bir Van Gogh çıkmıştır emin olun….fakat o çağın resmine bakınca primitif bulan ,o dönemlerin sanatçılarının ürettikleri eserler sayesinde adım adım ilerlemiş olan sanat algınız ve anlayışınızdır.
ispanyada mağaralara 30000 yıl önce bizon resimleri çizen kişiyi bir zaman makinası yoluyla günümüze getirmek imkanı olsaydı…hala taşlara kendi ürettiği boyalarla bizon geyik çizerdi mi sanıyorsunuz?
tarih akıyor ve herşey değişiyor ‘tamam’ …ama siz 30.000 yıl önceki insan ile günümüz insanın aynı ‘biyolojik set’e sahip olduğunu hesaba katmadan, herşyin geçmiştekinden farklı ve ondan hariç olması gerektiğini düşünüyorsunuz.
Bu yanlıştır ..ilkel dediğiniz o insanları günümüze getirin bir 1-2 yıl içerisinde herhangi bir fabrikada işçilik yapabilecek,veya bir marketi kar-zarar hesabı yaparak idare edebilecek seviyede kapitalist bir adaptasyonu rahatlıkla sağlayabilirsiniz.
hatta…. Hüseyin Aktaş’ın önceki iletilerinde değindiği gibi…. sevebilir, aşık olabilir toplumun içinde yaşar ve siz onun kim olduğunu fark etmezsiniz bile..
Çünkü biyolojik olarak sizden farklı değildir.
şimdi bu durum sizin tarih argumanınızı çökertiyor aslında ….çünkü aynı kişiyi ister ortaçağa ister ,aydınlanma çağına hangisine ışınlasaydınız da durum değişmeyecekti. İçinde bulunduğu dönemin gereklerini eksiksiz yerine getirebilicekti.
demek oluyor ki birşeyler değişiyor ama değişmeyen birşeyler var.
“yontma taş çağında da sanatçılar çıkmışlardır….”
Baal,
Mağaradaki bizon resmini çizen insanların da kendi devirlerinin Van Gogh’u olduğu söylenebilir. Ben onu sormuyorum. O devirde neden bir Van Gogh çıkmamıştır? Bunu soruyorum. İnsanlık neden 19. Yüzyılda bir Van Gogh çıkarmıştır da 30.000 yıl önce çıkaramamıştır? Üstelik sizin iddianıza göre o insanlar da günümüz insanı ile aynı biyolojik yapıda iseler?…
xenix,
Peki sana göre sıradaki durağı ve sıradaki durakta mülkiyet ilişkilerinde ne tür değişiklikler olacaktır? Anlatır mısın?
Sen bu işi iyi biliyorsun:)))
kölelik niye besyüz yil evvel veya daha öncesi kaldirilmadi ? da bugüne sarkti 😉
slm.
çünkü insanlık birşeyi çıkarmaz..yetenekli insan doğar ve içinde yaşadığı ortamın araçlarıyla üretimde bulunur.
yani yağlı boya yok,tuval yok ,kağıt yok ama Van Gogh neden çıkmadı diye soruyorsunuz?
dönemin malzemesi nedir? misal mağaranın bulunduğu kayanın düz kısımları ve içine hayvan yağı damlattığı ince kırmızı toprak.
onlar birer Van Gogh tu onu demeye çalışıyoruz.
Sayın Baal,
“yani yağlı boya yok,tuval yok ,kağıt yok ama Van Gogh neden çıkmadı diye soruyorsunuz?” derken kendi kendinizi yanıtlamış ve çürütmüşsünüz.
Diğer konu dağılmasın diyerek burada uzatmayacağım ama ayrı bir başlık altında bu konuyu açacağım…
Hüseyin AKTAŞ yazdi;”……Mülk Allah’ındır”….”
mülk yaratici´ya ait oldugunu kabul eden yunus,”..mal da yalan mülk de yalan var biraz da sen oyalan..”sözüyle insani uyarirken, “…Geminin yüzmesi için SU şarttır ama içine girerse batırır. Gemi için SU neyse INSAN için de “DÜNYA MALI” odur….” diyen mevlana insan/mülk arasinda olmasi gereken dengeye isaret ediyor..
örnegin,marks daha radikal bir öneriyle mülkü bireyden alip devlet(politbüro) babaya teslim ediyor unuttugu sey,devlet baba
(politbüro) dedikleri ZAT sonucda bir avuc insan arzulari,uzun emelleri,NEFS sahibi olan..
marks,NEFS´in (uzun emel vs.) terbiye edilebilir ama asla öldürülemeyecegini (insanla var onunla ölür) anlaYAmadi:)
slm.
Sayın Aktaş’ın mantık şu:
“Madem tarihte herşey değişime uğramış, e o zaman mülkiyet anlayışı niye değişmesin”.
Peki Sayın Aktaş’a sorum şu. Eskiden de korku vardı. (yılandan, zehirli böceklerden, bilinmeyenden vs). Biraz farklı biçimlerde olsa da şimde de var. İleriki yıllarda korkuyu silebilir miyiz? Yani insan hiçbirşeyden korkmayan bir canlı olabilir mi?
İnsan evrim geçirmedikçe (ki ne kadar zamanda bir geçiriyor bi düşün), “korku” kavramını bünyeden söküp atamazsın. Ancak değişime uğrar. Örneğin eskiden baskın korku unsurları insana zarar verebilecek hayvanlarken, şimdi farklı. Ama korku aynı korku.
marks anlaYAmadi tamam peki sufiler,budistler vs. anladimi ? ne gezer baksaniza asirlardir nefsi öldürmenin binbir yolunu(bir hirka,bir lokma) TEST etmekle mesguller E yenilen pehlivan gürese doymazMIs:))
slm.
Etik ve estetik bir mide bulantisi geldi bana
Sayın bwallace4ever,
Korku bünyenin bir savunma-korunma v.d. aracı olarak, insanın varoluşu ile birlikte vardır. Sonsuza değin de değişerek dönüşerek var olacaktır. Yani organizmanın bir parçasıdır. Bu mekanizmayı insandan söküp aldığınız zaman nelerin değişeceği, insanın ne tür bir varlık olacağı apayrı bir tartışma konusu olabilir.
Hiç bir şeyin kendini kurtaramadığı devinim >değişim yasalarının bir sonucu olarak, korku da mülkiyet de değişecekse de, her iki olgu aynı terazide tartılabilecek bir olgu değildir.
Mülkiyet, “daha dünkü çocuktur.” Organizmanın bir parçası değildir. Organizmanın kendini var etme, devam ettirme sürecinde, dış dünya ile kurduğu ilişkiler içerisinde türeyen dışsal bir olgudur.
Hayvandan farklı olarak, kendi nesnesinin üstüne çıkabilen insan – ki bu nedenle ölüm de dahil bir çok korkularını yenebilen insan- organizmasının dışında gelişen mülkiyetin getirdiği bir çok sorunu da yenebilecektir…
Tartışmada güç bela da olsa, kapitalizmin, mülkiyet ilişkilerinin son durağı olmadığı kabul edilmişken, bundan sonra nasıl bir biçim ve içerik kazanacağının araştırılması, tartışmamızı olumlu etkileyecektir. İnsanın kendi kendinin başına ördüğü bu çorabı, başından çıkarıp ayağına giydiği zaman, sanırım insanlık bir çok derdinden kurtulacaktır.
Esasen, sizlerin dile getirdiği bir çok sorunu ben de kabul ediyorum. Ancak sorunun öncelikle doğru tanımlanması gerekiyordu. Mülkiyetin, özel mülkiyetin, kamusal mülkiyetin, ihtiyaçların, gücün, hakkın, bireyin, toplumun, birey-toplum ilişkisinin ve bunların kavramsal olarak dayandığı köklerin ve bu kökler üstünde süreceği filizlerin nereye kadar süreceği, nerede, hangi aşamada hangi şekli alacağı benim de araştırma konum… Bu konuda “ezberimi” bozmaya hazırım. Ancak geçmişi ve mevcudu analiz ederken ortaya koyacağımız tanımlar üzerinde birbirimizi ikna ederek yürümemiz gerekiyor.
Ebubekir,
Sağ olasın. Sayende burada zeybek oynamayı öğrenmeyen kalmayacak!!
Sanki anlatmamak için yazmışsın gibi. Hani pas mı versem orta mı yapsam şut mu çeksem diyen bir futbolcunun o kararsız anı canlandı gözümde. (Futboldan anlamam)
Ben de seni tribünleri galeyana getirmek için ufacık müdahaleyle üç takla atan oyuncuya benzettim.
Yok yok.. O oyuncuya değil.
Aynı mizansen içinde kart nerde hocam kart nerde diye koşturana diyelim.
Yemezler canım:)
Bu arada, bazı arkadaşların insanın doğal’ından anladığı da Conan gibi bişey sanırım.
Ormanda tek başına eleman.
Ve hiç bir köye, hiç bir klana ait olmamış.
Matarasını kendi yapmış.
Deri, iğne, iplik, dikiş nakış… hepsini doğadan almış.
Kılıcını kendi açmış.
Kınını kendi kakmış.
Yıldızları okumayı ve Mitra’yı..
Ya da bir gün tesadüfen bir başka Conan’ın elinden kurtardığı o zavallı kadına bakmayı..
Orman Conan kaynıyo zati..
Her cangılda bir başka Conan, bir başka doğal insan.
Ve bunların hiçbiri, hiçbir üretim ilişkisine, hiçbir sosyo-ekonomik formasyona ve toplumsal mal paylaşımına dahil olmadan Conan olmayı öğrenip hayatta kalmış.
Ahan da geyik, yolla mızrağı.
Gece de ateşi yaktın mı tamam.
İlginç.
Hani tarihi filan bi kenara bıraktım..
Ama bir ütopya çizmeye kalkışsanız, dükkanınız sizde kalıyor yani..
İyiyimiş.
Ayrıca, hayatta kalmak diyince ne anlıyorsunuz sahi?
İnsan üretim ilişkileri çerçevesinde hayatta kalır, toplumun doğuşuyla birlikte böyledir bu.
Buna karşın, hayatta kalma mücadelesi tarih içinde -yer yer iniş çıkışlar gösterdiği kriz dönemleri izlense de- sürekli ve tedricen yatıştı. Hayvan sahipliği ve tarım devrimi muhtemelen bunun ilk basamağıydı. Üretim ilişkilerinin başkalaştığı her yeni tarihi dönem egemen sosyal bilincin yekpareliğini azalttı. Çünkü aynı zamanda insanın doğayla olan ilişkisinin ve soyut düşüncenin yendiden somutlanma aşamasının dolayımlılık katsayısı arttı. (Mevzu sanattan açılmışken)
Örnek verdiğin Conan bile malk, mülk, zenginlik içinde bir kral oluyor.
İnsan doğası ile doğa içinde yaşayan insan hatları karışmış gibi…
toplum hiçbir işe yaramaz veya gereksizdir düşüncesini savunmadık ki, öncelikli olan , esas olan bireydir ve bireysel çıkardır. Bu toplumu yok edip ormanda yaşayalım demek mi oluyor?
“Aman da aman toplum da işe yararmış, ne şirin toplummuş bu böyle”:))
“İnsan üretim ilişkileri çerçevesinde hayatta kalır, toplumun doğuşuyla birlikte böyledir bu. ”
Nasıl yani … Parmağınıza batırdıktan sonra duyduğunuz acı da sizin hayatta kalmanıza yardımcı olur, korkmanızda, hatta gündelik stresinizi azaltmak için okuduğunuz kişisel gelişim kitaplarınızda. Her neyse demekki hayatta kalmanın da günümüzde vuku bulan primitif pratikleri mevcutmuş.
Tamam hadi biz insan doğasına vurgu yaparak indirgeme yapıyoruz. Siz ne yapıyorsunuz peki? Hayatta herşeyi ÖĞRENİLEN şeyler üstünden değerlendirirseniz Marx uğruna Freud’u da Jung’u da kesip atmış olursunuz. Hayatta öğrenilen reaksiyonlar kadar perde arkasında vuku bulan irrasyonel dinamikler de vardır. Bu tuhaflıkları görmezden gelemezsiniz.
İşte tarihe kanun koymak bu yüzden hatalıdır. Bizim yaptığımız metafizikse (hadi o da kabul), sizin yaptığınız eksik istihbarattır. İrrasyonel metafiziği, eksik istihbarat üzerinden yapılan (hele ki bilim adıyla yapılıyor felsefe değil) sınıfsız cennet vaatlerine tercih ederim.
Edin.
Parmağımıza batan iğne hala acı veriyor.
Buna karşın ortalama insan ömrü son üçbin yılda tedricen artarak üç katına çıktı.
Anne ve bebek ölüm hızları ise yüzlerce kat azaldı.
Daha kolay, daha yüksek oranlarda ve daha uzun süre hayatta kalıyoruz yani.
Ama biyolojik kanunlar değişmediğine göre, perde arkasında işleyen irrasyonel dinamikler o halde.
İyiymiş.
İnsanın özünü tekil bireyde aradıkça, verdiğiniz örnekler TARİHİ irrasyonelleştiriyor, haklısınız. (Freud’a kaldıysak da aynısı.)
Bu arada şempanze yavruları ikinci deneyde doğrudan yiyeceğe yöneliyordu.
Buna karşın çocuklar başlangıçtaki ilk iki hareketi -gereksiz olmalarına rağmen- tekrarlıyordu.
Biri gol attı diğeri tur atladı.
Biz de birey işe yaramaz veya gereksizdir düşüncesini savunmadık ki. Bireyi yok edip yerine toplumu koyalım, ben yokum toplum var demedik ki.
🙂
Değerli arkadaşlarım..
Politikacı gibi oldu ya, neyse:)
Bu aralar pek vakit geçiremiyorum sitede ama, yine de kısaca özetlemeye çalışayım;
İnsan, biyolojik açıdan yeryüzündeki hayvanların gelişimindeki en yüksek aşamayı temsil eden sosyal bir varlıktır.
Aslında insan ile hayvan arasındaki temel fark, insanın tabiat üzerinde etki yaparak onu değişikliğe uğratacak iş aletleri yapabilmesidir. Ya da daha değişik bir şekilde ifade etmek gerekirse, hayvanlar tabiat şartlarına adapte olurken, insan üretim faaliyeti içinde tabiatı kendisine adapte eder. Bu bakımdan insanın özü diye bişeyden bahsedeceksek, Marx’ın deyişiyle bu öz tekil insanın soyutlanması değil, sosyal ilişkilerin toplamıdır. Bu böyle olmak zorunda mıdır? Zorundadır, çünkü insan öteki insanlardan ayrı olarak, yalnız başına varolamaz. Sosyal iletişimden ve pratikten izole edilen bir 46 XY veya 46 XX bırakın bunları yapmayı, bir dil bile oluşturamaz. Dilin olmadığı yerde soyut düşünce var olmaz, vs, vs..
Her yerde işin içine sokulan “hayatta kalma” kriteri de aslı itibariyle bu çerçevede anlamlıdır. Çünkü bir hayvanın davranışını beklirleyen şey onun içgüdüleri, yani çevre karşısında gösterdiği reaksiyondur. Buna karşın insan davranışı ise, düşünce, duygu ve irade ile (marksist felsefe bunları reddetmez) ama aynı zamanda bizzat yukarda tanımladığımız insanı* yöneten kanunları bilme derecesi ile belirlenir.
İşte tam da bu noktada sorun çıkaranlar aslında marksistler/materyalistler değil, idealistlerdir. Sorunun sebebi ise, insan davranışını belirlemede etkili olan duygu-düşünce-irade gibi faktörlerle bizzat insanı yöneten kanunlar arasındaki farkı mutlaklaştırmalarıdır. Mesela bu idealistlerin bir kısmı bütün bir din şurekası ve ilahiyattır. Onlara göre ister cilalı taş devrinde yaşa, ister feodal beylerin eteği dibinde, veyahut sanayi devriminde.. Hiç farketmez. Çünkü insanın öz’ü anlamında aslolan şey akıl(!) dır onlara göre. Veya başka bir kısım bilinç eğilimleri, vicdan, fıtrat.. Zaten senaryo da hazırdır, gördüğümüz bildiğimiz herşey bunlar adına vardır/ yaratılmıştır. (Hani imtehandayız ya) Bu bakımdan bir ilahiyatçı için tarihte ne olmuş sorusunun, antropolojinin, arkeolojinin, sosyolojinin ve en önemlisi tüm bunları var edip tekrar ve tekrar değiştiren sosyo-ekonomik formasyonların, ekonomi-politiğin (veya en azından değişimi tetikleyen şartların genellenmesinin) hiçbir önemi yoktur. Hatta en genel anlamıyla sosyolojinin bile hesaplanamaz ve bilinemez bir akış içinde olduğunu iddia edenleri olmuştur. Dedik ya.. çünkü herşeyden bağımsız ve her halukarda kendini tecelli ettirebilecek zaman ve tarih üstü bir akıl(!) bilinç veya vicdanın varlığı yeterlidir dünyayı ve insanı anlamak için. Firavun vardır işte yahu.. gerisi hikaye.
Bir diğer kısmı ise (bu idealistlerin) tanrısızdır. (bildiğiniz ateist) Orda da doğa girer işin içine mesela.. (doğal olan olmayan, vahşi cangıl kanunları, güçlünün zayıfı bertaraf etmesi, biyoloji, genetik, amprik, istatistik.. bilinçötesi.. Ama sorun aynıdır. (bknz. yukarıda)
Bir arkadaşımız yazmış, milattan önce bilmem kaç yılında doğmuş bir bebeği bugüne getirseniz… evet, günümüz dünyası ve eğitim ve öğretim sistemi içinde hiçbir fark göstermeksizin gelişip büyüyecektir. Ama başka* bir insan olacaktır. Marksist felsefe de böyle der, çünkü insan, biyolojosininden ve bencil genlerinden öte, sahip olduğu tüm spesifik çizgileriyle birlikte (örn. bilinçlilik, manevi hayat, çok çeşitli aletleri kullanabilme yeteneği vs) toplumun her safhasında, bütün insanlığın gelişmesinin ve bunlara eşlik eden üretim ilişkileri ve sosyal emeğin bir ürünüdür.
Conan kral olmazdan önce de bunlar vardı yani. (kılıç kını, mataracı, demirci ateşi, ocağı) Veya Conan kral olmasaydı da vardı. Ama bunlar* olmasa ne yalnız savaşçı Conan, ne kral Conan olmazdı. Ya da kimi arkadaşlarımızın ısrarla belirttiği gibi, bunları bir kenara bırakırsak insanı doğallığından alıp yalıtmıyoruz, bilakis bunlar içinde doğallaşıyor insan.
Aslında bu tartışmanın seyrindeki teknik bir hata var..
Bir tarafta aslilik/talilik, diğer tarafta tarih.
Ancak tıpkı sosyal varlık/ sosyal bilinç ilişkisinde olduğu gibi, sosyal bilinci nihayi olarak belirleyen şey sosyal varlık olsa bile, konu tarih olduğunda bu ikisinin mutlak bir biçimde karşı karşıya getirilmesi, bu ikisinden hangisinin asli hangisinin tali olduğu anlamında ancak felsefenin temel problemi çerçevesinde geçerli olabilir. Bunun dışında, birini diğerinin doğrudan bir sonucu olarak görmek meseleyi kabalaştırıp basitleştirmekten başka birşey değildir ve hiçbir anlamı yoktur.
Akşama vakit bulursam, belki yeni bir başlık altında devam ederim.
Kortejciler buraya:)