Yapmama eylemi

Hatırlayabildiğm en küçük sibelden bu yana biçok şeyler değişti ancak değişmeden kalan şeyler de oldu. Bunların başında gerek edindiği yeni bilgiler gerekse kişisel deneyimlerini yazılı ve sözlü olarak başkalarıyla paylaşmak için duyduğu zorlayıcı baskı geliyordu.

Özellikle geçmiş zaman takısı kullandım çünkü çevrede gördüğüm (daha doğrusu artık görmezden gelemediğim) işaretlere bakılırsa hayatımın en yaman “yapmama”sının eşiğinde olduğumu anladım.

Başka işaretler de var ancak onları şu an söylemeyeceğim, en bariz olan ise çevremdeki sanal ya da fizik iletişim içinde olduğum insanların deneyimlerini paylaşma konusunda şaşılacak denli isteksiz davranmaları diyebilirim.

Uzunca hayatım boyunca tüm kişisel deneyimlerimi (üçüncü şahıslarla olan bir kaç tanesi hariç-izinlerini almamış olduğum için-) hiç çekinmeden paylaştığım düşünülürse artık içimin tamamen boşaldığını, belki yalnızca bir kabuğa dönüşmüş olabileceğim ihtimalini de göz ardı etmeksizin, ne olduysa oldu, geçti, bitti diyorum 🙂

Şu andan tibaren bir yapmama eylemi olarak hiç bir deneyimimi ne yazılı ne de sözlü paylaşmıyorum.

Ne zamana kadar? Kimbilir! :))) Hayatı tersine çevirmek heyecanlı olacak.

Dinle bi kez…

Dinlemek…

Çevredeki tüm sesleri, sana ulaşmaya çalışan inceli kalınlı, bası tizi tüm sesler! Yağmurun sesi, saçaklardan akışları… Sisin sesi, rüzgarın, başbakanın, komşunun çocuğunun sesi…

Beton arabasının, ambulansın sesi, imamın, açım diyenin, köfte satanın sesi… Bulutların, güneşin, senin, onun, hepimizin, sokağın en çok havlayan kara köpeğinin sesi…

Aferin diyenlerin sesi, sessizliğe yatanların sesi, küfredenlerin, acı kusanların, yalvaranların, yaltaklananların, balığın, rokanın ve bu müzik, aman tanrım ne çok ses var!

Frekanslar dansı…

Türk Kadınını kim kurtaracak-mış

Bu soruyu ben sormuyorum doğal olarak 🙂 Az önce bu başlıkla bir araştırma programı ya da yazı dizisii hazırlanıyormuş oradan duydum. İçimden gelen tepki:  “hadi ordan!”oldu!

Türk kadınını yine kendisi kurtarabilir, tek engeli var: kendisi!

İkinci hatta üçüncü sınıf vatandaş olduğuna değin öğretilmişlik kanısı!

Kadının içine işlemiş bu suçluluk duygusu (nedendir bilinmez, herhalde binlerce yıl öncesine dayanan bir çıkarım), onu kayıtsız şartsız sahibinin (erkek) sesi yapıyor.

Oysa Türkiyede nüfusun %50 sinden çoğu kadınlardır. Ayrıca kadının fizyonomisinden gelen dayanıklılık, istencini yönetme kabiliyetini de hesaba katarsanız,  tek silkinişle üstündeki tüm asalakları fırlatıp atabileceğini ayan beyan görürsünüz.

Sadece Türkiye için değil tüm dünyada barış, şefkat, doğayla devinen yönetimler için, Meclisteki vekil sayısının üçte ikisi kadın olmalıdır.

Her Dünya kadınlar gününde, parti sözcüleri çıkar ve o yıl daha çok kadın aday göstereceklerini söyler (az önce biri söyledi-kim olduğu fark etmez). Gerçekten köpeğin önüne atılan kurumuş eski bir kemik parçası gibi geldi kulağıma bu ses!

Biz istersek gerçek adaylarımızı çıkarabiliriz. Zamanındaki Tansu, Gülay vs gibi sermaye uşağı olmuş, erkekleşmiş kadınları değil gerçek kadınları bulup çıkarırız.

Biz istersek, oyumuzu, babamıza, amcamıza, dayımızın hatırına satmayabiliriz.

Eğer istersek tüm realiteyi BİR GÜNDE değiştirebiliriz.

Hepiniz bunu biliyorsunuz.

O halde Türk kadınını kim kurtaracak aczini göstermeye gerek yok.

Not:”Türkiyede bir tane okuma yazma bilmeyen kadın kalmayacak” sözünü kim veriyor? Verse de söz yetmez, bunu nasıl yapacaklarının plan programını gösterip bizi ikna etsinler. Kafamız az çok basıyor, anlayabiiliriz. Oyumuzu isteyenlere duyurulur.

*******Biz çantada keklik değiliz*********

Günün getirdikleri

Gün bana şunları anımsattı, vesile olanlara teşekkürlerimle:

  1. En kolay, en zevkli yapabildiğiniz şeyi bulun. O sizin işlevinizdir. Onu hep birlikte pişirdiğimiz yemeğe, tercih ettiiğiniz bir yolla katın. İşlevinizi başkalarının işlevleriyle kıyaslamayın, tartıya vurmayın.

  2. Haklı çıkmak için enerjinizi çarçur etmeyin.

  3. Seyyal olun, yerinize bağlanıp kalmayın. O yeriniz ki sizin kendiniz sandığınız anlaşmalar bütünüdür ve bir roldür. İstediğiniz zaman ordan kalkabilir, gezebilir, istediğinizde yeniden yerinize dönebilirsiniz.

  4. Övünme ya da dövünme damganız hangisi olursa olsun, ne kendinizde teşhis ettiğinizde ne de başkalarında gördüğünüzde onu önemsemeyin.

  5. Tek başına gidilecek bir yer yok. Hapisaneden kaçış ancak yardım alarak, yoldaşlar sayesinde mümkün olur. Sonuçta özgürlüğe açılan kapıdan hangi sırayla çıktığınızın hiç bir önemi olmayacak. Önce gidene madalya takılmıyor.

  6. Sizin adınıza kimse karar veremez. Seçim yapmak bir onur /görevdir.

  7. Edimlerinizde yüreğinizin işaret ettiğine öncelik verin.

  8. Bir an önce hipnozdan kurtulmak için gerekeni yapın; çünkü yapılacak daha binlerce şey var.

  9. Beğendiğiniz şeyleri onurlandırın. Beğenmedikleriniz konusunda size sorulmadıkça yorum yapmakta pek istekli olmayın.  Şikayet ve yargılama ahlaki bir sorun değil, bir enerji savrukluğu durumudur.

  10. “Bilmiyorum” diyebilin.  Çevrenizdeki herkes sizin için çabalıyor, onları etkili dinleyin. “Yeterince” kavramı üzerine biraz mesai yapın.

Son olarak kız kardeşlerime, daha çok kendine güvenen, yaratıcılık ve girişim kabiliyetlerini rahatça ortaya koyabilecekleri,  paylaşıma, yardımlaşmaya ve birbirlerini onurlandırmaya açık günler diliyorum.

Her çocuğun arkasında ondan yaşlı ve iri bir kadın var.

O kadın ki ortak rüyayı öğreten.

Beğenelim ya da beğenmeyelim,o elinden gelenin en iyisini yaptı.

Oyun

Oyun

Kurtulduk dostlarım, çalışma korkusundan
Çalışmak oyundur biliriz çünkü
yaşam oyunu
Oyundur, vuruşmak, döğüşmek
yaşam ölüm arası
Oyundur, ışığın gülüşünde parlayan
sonsuz gönül içre
rüzgarda kükreyen
ve kabaran denizde.

Tagore
Çeviren; Gökhan OFLAZOĞLU