Ateizm Din Midir? İnanç Mıdır? Veya Nedir?

Son zamanlarda sıkça gördüğüm bir durum söz konusu. Teistlerin dini dogmalarını öne süren ateistler için “Ateizm de bir dindir” ifadesini bolca görmekteyim. Böyle bir algılayış neye göre oluştu bilemiyorum.

Yine din olmasa bile “Ateizm bir tür inançtır”, “Ateizmin de tanrısı vardır, bilime tapar” veya “Ateizm tesadüflere inanır, evrim teorisini din gibi görür” gibi başka cümleler de gördüm. Ateizm için sözlüklere veya ansiklopedilere bakıldığında tanrıtanımaz veya tanrıya inanmayan kişiler olarak görünür. Ama durum gerçekten bu kadar basit midir? Yoksa daha ileri bir aşamada mıdır?

Sizin bu konudaki fikirleriniz nelerdir. Ateizm size göre din midir? Bir çeşit tarikat mıdır? İnanç mıdır? Veya nedir?

Sizce “Ateist” olduğu bilinen birisi öldüğünde?

  • Cenazesi, ateist birilerine sorularak işlem görür.
  • Cenazesi yakılır veya törensiz gömülür.
  • Cenazesi kimliğinde yazan dini inancına göre yapılır
  • Cenazesi vatandaşı olduğu ülkenin dini inancına göre yapılır.
  • Cenazesi ailesinin veya çevresinin istediği şekilde yapılır.
  • Kim olursa olsun islami esaslara göre gömülmelidir.
  • Başka bir şekilde yapılmalı. (Yazıyorum hemen)

Tarih ve Nankörlük

20 yıl içine bir çok yeniliği sığdıran. Ülkeyi kurtaran. Ardından dinin o baskıcı yönünü kaldıran ve din yolu ile para kazananları engelleyen. Arap hayranlarını üzerek latin alfabesine geçen. Kadını peçeden kurtaran. Yaptığı inanılmaz devrimle ülkeyi sıfırdan tekrar yaratan Atatürk’e karşı ne hissettiğiniz beni ilgilendirmiyor. Ama forumdaş ebubekirin son günlerde ağzından düşmeyen güzel bir lafını kendisine hediye olarak gönderiyorum.

“..Nankörlük
zayıf insanların işidir
Kudretli insanlar içinde asla nankör olana rastlamadım…” (GOETHE)

Gel vazgeç nankörlükten diyorum.

Sosyolojik Evrimin Hızı

Yaşamlarında belirli bir bilgi düzeyi ve kaliteyi yakalayan kısacası nitelikli yaşayan insanların fazla üremediklerini çok çocuk yapmadıklarını görürüz. Bunun sebebi hem büyük bir sorumluluk yüklemesi hem de kendi yaşam azalmayı eksilmeyi göze almadıkları içindir.

Oysa zor şartlarda olan, bilgi ve yaşam standartı düzeyi oldukça düşük çiftler ise bu durumu çok umursamayıp çok çocuk yaparlar. Zaten kötü olan durumları daha da kötüleşir, zor şartlarda yetişen çocuklar yeterince besin alamaz, yeterince ilgi görmedikleri için onların da çoğu yine anne babası gibi zor ve kalitesiz bir yaşam olacaktır.

Bu durumda bir kuşak sonra nitelikli insan sayısında hızlı bir azalma olması gerekir. Niteliksiz yaşama mahkum insan sayısında ise beklenen artış elbette yaşanacaktır. Kaynakların paylaşım sayısı arttıkça malesef insanların payına düşen azalacaktır.

İkinci grup insanlardan elbette daha fazla mücadele sonrası nitelikli yaşamı seçenler olacaktır fakat onlar da sorumlulukları ve yaşamı etkilenmemesi için üreme hızları yine yavaş olacaktır.

Bu sadece insan açısından değil ülkeler açısından da etkilidir. Bugün Avrupa’da yaşlı nüfusun fazla genç nüfusun az olmasının en büyük sebebi budur. İsviçre’nin nüfusunun değişmezken Somali’nin, Türkiye’nin nüfusunun hızla artmasının sebebi de budur.

Bütün bu gözlemlerimden sonra sormak istediğim soru sosyal evrim sizce yavaşlar veya etkilenir mi bu durumdan? Yoksa tüm bu nitelikli yaşam ve bilgi üreten insan tipinin yetişme şartlarından bağımsız mıdır? İlerleme yerine kaynaklar azaldıkça sosyal evrimde gerileme olabilir mi?

Affetmek Sizi Güçlü Kılar

Bundan dört yıl önce ağır bir depresyona girdiğim olaylar dizisi olmuştu. Üzüntü, değersizlik, yanlızlık, intikam duygularını hemen hemen hergün yaşıyordum. Bütün bu duygularım adeta bir yabani ot gibi kök salmış ve giderek büyümüştü. Sınav başarısızlığı, ailemin sorunlarım, terkedildiğim bir ilişkim, beni anlamayan ve arkamdan iş çeviren arkadaşlarım, maddi yetersizliklerim arka arkaya gelmişti. O zamanlar bu tür olayları tanımlamak çok zordu… Üzücü, aptalca, anlaşılmaz, adaletsiz, trajik, gülünç…

Öyle ya da böyle bunu hepimiz yaşıyoruz. Ve yine öyle ya da böyle bu yaşananlara anlamlar yüklüyoruz. Bu anlamlar o anlardan sonra yaşadıklarımızın ana temasını oluşturmaya devam ediyorlar.

Bir hareket öfkeye yol açar, bu öfke arkadaşlıkları sonlandırır. Evlilikleri bitirir. Yıllarca birlikte yaşadığımız ailemizden bizi uzaklaştırır. Yıllarca dost olan kişiler ölseler dahi birbirlerinin cenazelerine katılmayacak duruma gelirler. Akrabalıklar bozulur. ,

Bu durumlar kendimize de zarar verir elbette… Özgüvenimiz yıkılır, kendimize olan sevgimiz azalır. Suçluluk duygumuz artar. İntikam duyguları içinde yaşamaya başlarız. Elbette bu kadar değil. Eminim ki konuşacak fırsatımız olsaydı saatlerce anlatırsınız neleri affedemediğinizi ve hayatınızda nelere yol açtığını…

Bir zamanlar bu durumun içinde olduğum için hayatımda kızgınlık duyduğum herşeyi anlatır oldum herkese… hatta bunları anlatmaktan zevk alır hale gelmiştim. Anlıkta olsa bu şekilde rahatlıyordum. Hayattaki acılarımı, kızgınlıklarımı, intikam duygularımı ifade ettiğimde kendimi bulur gibi oluyordum. Egom bununla değer buluyordu sanki. Bunu yapmalıydım. Çünkü Egomun beslediği sahte özgüvenim olmasa, aslında bilinçaltımın derinliklerinde duran değersizliğim, yetersizliğim, korkularım apaçık vuracaktı yüzüme…

Affetmek bugüne kadar çok ender başvurduğumuz bir çare olmuştur. En gerekli olanın en sona bırakılması bize yıllar boyu boşu boşuna acı çektirmiştir. Bugüne taşıdığımız tüm acılarımızı telafi edebilirdik. Ama bunu herkes gibi sona sakladık. Çünkü farkında olmadan kızgınlık duymaktan, intikam duyguları beslemekten zevk aldık. Ve hepimiz kendi fikirlerimizin doğruluna körü körüne inanıyorduk. Bu sorunları kendi hayatımda çok büyük ölçüde yok etmeyi başarabildim. Kabul ediyorum kolay bir süreç olmadı. Ama yaşadıklarımı “iyikide yaşamışım” diye yorumlayabildiğim zamanımı yaşıyorum.

Peki sizde bunu başarabilirsem ne olur ? Bir düşünsenize… Yıllarca bugüne taşıdığınız tüm acılarınızın artık etkisini yitirmesi kulağa hoş gelmiyor mu ? Evet bu kulağa hoş geliyor. Ama <strong>“affetmek”</strong> kelimesi kulağa hoş gelmiyor. Hatta size <strong>“affedin”</strong> dersem. Bu sizi durduk yere daha da sinirlendirir. Kelime anlamı olarak tahamülsüz, içi boş gelir.

“Affetmek mi !!! nasıl yani… bana yaptığı onca şeyden sonra… Yaptığı yanına karmı kalacak”

Evet haklısınız. Sanırım bu yüzden başaramıyoruz.

 Bunun nedeni ruhsal gelişim kitaplarını türkçeye yorumlayanların yaptığı eksik bir tanım hatasından kaynaklanmaktadır. “Forgive” kelimesinin anlamı “affetmek” olduğu kadar “ silmek, kurtulmak” anlamıda taşır. Ama bunu türkçeye çevirirken anlamı çok bozulabilir gibi duruyor… Ozaman doğru kelime bulmak gerekiyor.

<strong>“Özgürleşmek”</strong> kelimesi bizim için en doğru kelime olabilir. Çünkü “affetmek” kelimesi kimileri için derin anlamlar ifade etse de bugünkü jenerasyonda bir çoğumuz için içi boş kalabiliyor. Belkide bu yüzden yapamıyoruz. Çünkü affetmek kelimesi bilinçaltımızda <strong>“sorunlarımızın hallolmaması, intikamımızı alamamamız, yapanın yanına kar kaldığı”</strong> gibi bir izlenim veriyor.

   Oysaki ruhsal gelişim kitapların da bahsi geçen affetmek kelimesinin içerdiği anlam…

“Bizi hala psikolojik olarak o olayın içinde tutan ve kötü duygular beslememizi sağlayan derinlerdeki duygudan kurtulup özgürleşmek”

Hayattan örnek vermek gerekirse şu demek oluyor.

Yıllar yılı “hiç geçmeyecek” diye derinlerinizde yaşattığınız bütün acılarınızdan özgürleşmek, artık o olayı tetikleyen her unsura karşı nötr(tepkisiz) olmanız demektir. Çünkü o durumu besleyen çekirdek inancınız değiştiğinde sizi dehşete düşüren şeyin artık sizi rahatsız etmemesi demektir. Bunu hayatta herşeye evet herşeye uyarlayabilirsiniz. Ayrılık acılarına, ölüm acılarına, korkulara, başarısızlıklara, özgüvensizliğe, sosyal fobiye, öfkeye herşeye…

  Bu e-kitabın geri kalan her satırında ne zaman ben affetmek dersem sizin onu “özgürleşmek” olarak algılamanızı istiyrum.

“”Ozman neden “özgürleşmek” demiyorsun.””

  Diye sorabilirsiniz. Bu durumu affetmek konusundaki algınızı değiştirmek için bir pratik olarak kabul edin. Bu çalışmayı bitirdiğinizde affetmek kavramına yepyeni bir bakış açısıyla bakacaksınız. Buna sizde inanıyorsanız, ozaman anlaştık…

  Anlaştık ama böyle sohbet edince herşey güzel… Biliyoruz ki yinede affetmeye yatkın değiliz. Denemesi bile o kadar zor ki… Affedeceğimize ölmeyi bile tercih ediyoruz… yok yok abartmıyorum… Ölmeyi bile dedim… Bugüne kadar sayısız kişi sırf affedemedikleri ve kızgınları yüzünden hayatına son vermiştir. Bu insanlar bize affetmek ile ölmek arasındaki seçimi bize gösterdiler.

 Daha birkaç gün öncesine kadar birbirini çok seven kişilerin, şimdi birbirinin arkasından konuşması, birbirinin kötü ve ahlaksız yönlerini ayrıntıları ile anlatmaları, bütün enerjilerini birbirlerini lekelemeye harcamaları ironik ama gerçektir.

  Böyle zamanlar haklı çıkmak ve karşı tarafa ders vermek arkadaşlıktan daha önemli hale gelir. Ne pahasına olursa olsun bunu devam ettiriyorlar. Mantık olarak büyük suçların bağışlanmasının olanaksız olduğunu düşünebilirsiniz. Ama bize mantıklı gelen şeylerin neden bize mantıklı geldiğinin sebebi bile <strong>“bizimle”</strong> ilgilidir.

 Bu ileriki bölümlerin konusu olsun… Hayatım boyunca dediğim dedik olmaktan, kin gütmekten, haklı çıkma çabasından, girdiğim tartışmalardan genel anlamda hiç bişey kazanmadığımı söyleyebilirim. Gelecek vade de bana zarar vermesi bir yana hayatımda hep aynı kısır döngüler içinde olmak beni yormuştu.

  Bu kısır döngüleri fark etmek bile bana hatırı sayılır bir yol aldırmaya yetmişti. Elbette hepimiz bu kadar duygusuz yetiştirilmedik. En azından birbirimizle dertleştiğimizde <strong>“kafana takma, olsun affet gitsin, kardeşini affetmelisin, sevgilini affetmelisin vb…”</strong> sözlerle kendimizi ara bulucu pozisyonlarda bulabiliyoruz. Sorun bize ait değilse hepimiz birer Güzin Abla olmaya hevesli duruma gelebiliyoruz. <strong>“Affetmek”</strong> bizim için bu ve benzeri “melisin/malısın” lardan ibaret oluyor. Ve biz affetme olayının büyülü bir şekilde ortaya çıkmasını bekler hale geliyoruz. Elbette bu bekleme, bizim için nefeslerimizi tuttuğumuz bir bekleme değildi. Çünkü bu bizim umrumuzda olmadı. Çünkü affetmenin gerçek anlamını, neyi-kimi neden affetmemiz gerektiğini, tıbbi ve ruhsal yararlarını bize öğretmedi. Ve haliyle bunu idrak edemedik.

   Abartmadan söylüyorum ki <strong>“affetmek”</strong>, beslenmek, uyumak, spor yapmak kadar faydalı ve gerekli bir olgudur. Faydalarından kısaca bahsetmek gerekirse; tansiyonunuz düzelir, kalp atışlarınız düzene girer, kilolarınız yok olur, el,kol, sırt ve boyun ağrılarınız iyileşir. Bağımlılıklarınız yok olur. Cinsel yaşamınız güçlenir ve gelişir. Etrafınıza çektiğiniz insanlar hep daha iyi olmaya başlar. Dini bilinciniz yükselir.

    Abarttığımı düşünebilirsiniz. Bu saydıklarım <strong>“affetmek”</strong> kelimesinin fiziksel ve ruhsal yararlarının tamamına yakını bile değil… <strong>“Ama yinede zor”</strong> diyenlere cevabım şu olur. -Evet ilk başta zordur. Bu zorluğun nedeni henüz idrak edilememiş olmasıdır. İdrak edilemeyen her şey saçma ve zor gelir. Ama bir kere fark ettiğinizde bunu yapmaktan ve çevrenize yaymaktan zevk duyacaksınız. 

alıntı (akinberk.net)