hayaletin peşinde

deli bir insana baktığınızda tüm gördüğünüz, onun deli olduğu hakkındaki kendi bilginizin bir yansımasıdır, yani bu onu hiç görmemektir. onu görmek için, onun gördüğü şeyi görmeniz gerekir ve bir delinin gördüğünü görmeye çalışıyorsanız ona varacak tek yol dolaylı yoldur. yoksa sizin kendi görüşleriniz yolu kapatır.

tüm yaşamımı bir hayaletin peşinde harcadım. benim izlediğim hayalet tüm teknolojinin, tüm modern bilimin, tüm batı düşüncesinin temelindeki hayaletti. o, akılcılığın hayaletinden başka bir şey değildi. bu hayaleti buldum ve bir güzel dövdüm.

artık, sonunda başka insanlarında bunların değerini farkedebilecekleri bir dönemdeyiz. benim izlediğim hayaleti eskiden kimse göremiyordu ama sanırım gittikçe daha çok insan görüyor ya da kötü anlarda görüyor gibi oluyor onu. kendisine akılcılık diyen, ama anlamsız ve saçma görünen, en normal günlük şeylerin başka şeylerle ilintisizliği yüzünden hafif kaçıkça gibi görünmesine yol açan o hayaleti. o, yaşamın en büyük amacının, olanaksız olsa bile gene de canlı kalmak olduğunu ilan eden normal günlük varsayımların hayaletidir; öyle ki, büyük zekalar, insanlar daha uzun yaşasınlar diye hastalıkları iyileştirme savaşımı verirler, ama yalnızca deliler neden diye sorar.

uzun yaşamak için uzun yaşanır. başka amaç yoktur. hayaletin dediği budur.

Din ve Yaşam

Bugüne kadar karşılaştığım çoğu din ile ilgili tartışmalarda gözlemlediğim bazı durumlar var. Öncelikle şunu belirtmek istiyorum. Dinini pazarlayan, öven, yaymaya çalışan kişiye dinci diyorum. Bunu bir hakaret olduğu için değil yaptığı şey bu olduğu için diyorum. Gelelim gözlemlere.

Çoğu tartışmada lise fiziği bilmeden big-bang teorisi, enerji, fotonlar, kuantum kuramı vs hakkında konuşup bir şeyleri ispat etme derdindedirler.

Çoğu tartışmada lise biyolojisi düzeyinde bile bilgisi yokken evrim teorisi, üreme, gen, DNA vs hakkında konuşup bir şeyleri ispat etmeye çalışırlar.

Yine çoğu tartışmada jeolojiden denizlere, dünyadan uzaya bir çok konuda bilgisiz oldukları halde konuşup bir şeyleri gösterme derdindelerdir.

Fiziğin her alanına hakim kişilerin günde 10-15 saatlik deney, gözlem ve kuramsal çalışmalarını yok sayıp “o ne bilir, gerçeği şöyle” gibi iddialarda bulunurlar.

Ama asıl önemlisi din nedir? Hiç birimiz evren oluşurken orada değildik ve neler olduğunu belkide anlayacak zekada değiliz. Bu yüzden dolaylı ispatlara, kendini ikna etme çabalarına, inancını güçlendirme çabalarından vazgeçip inandığımız din bize hayatta ne kattı onun üstüne düşünmeliyiz.

Dininizden önceki sizle dine inandıktan sonraki sizin yaşamınızdaki farklar. Eskiden ne yapıyordunuz da din sizi düzeltti. Veya yaşamınızda ne gibi değişiklikler oldu. Yaşamınızı, sizi nasıl etkiledi. Psikolojiniz nasıl etkilendi.

Yani birebir sizin üstündeki etkileri nedir dinin?

Arapların kurtuluşu Atatürk’te

Birinci Irak Savaşı’nda yer aldıktan sonra en son 2004’te Irak’ta görev yapan “Bronz Yıldız” madalyalı Amerikalı emekli Albay Austin Bay, son kitabında Mustafa Kemal Atatürk’ün askeri kişiliğini ele aldı.

“Atatürk: Lessons in Leadership From the Greatest General of the Ottoman Empire” (Osmanlı İmparatorluğu’nun en büyük generalinden liderlik dersleri) adlı kitap, Palgrave Yayınevi’nin “Dünya Generalleri” serisinden geçen ay ABD’de piyasaya çıktı.

Bay, birkaç haftadır Amerikan medyasında hem kitabını, hem de Atatürk’ü tanıtmakla meşgul. Bay, Philadelphia Inquirer’a yazdığı yazıda, “Arap Baharı, Atatürk’ün 20. yüzyıl boyunca Türkiye’de başlattığı süreci 21. yüzyılda tekrarlama girişimidir. Arapların bugünkü tüm talepleri, Atatürk’ün ideallerini ve politikalarını yansıtıyor” dedi.

San Francisco Chronicle’da geçen hafta yayınlanan makalesinde ise “Arap Baharı’nın Atatürk’e ihtiyacı olduğunu” öne süren Bay, şöyle yazdı:

“Atatürk dogmatik bir ideoloji değil, (değişen zamana ayak uyduran) bir yönelim kurdu. Türkiye’nin kendi kendisini sürekli modernleştirebilmesini sağlayacak siyasi, toplumsal ve kültürel bir süreç yarattı. Soğuk Savaş’a ve rahatsızlık verici komşularına rağmen bu ülke bugünkü başarısını ona borçludur. Arapların Atatürk’ünkü gibi sistematik bir modernleştirme yaklaşımına acilen ihtiyacı vardır. ‘Atatürk 2.0’ yaklaşımı, Mısır, Tunus ve şimdi Libya’da devrimcilere, siyasi evrim süreci için doğru sinyali verebilir.”

Kötümserler ideali küçümsedi
Hürriyet’in haberine göre, Bay’in kullandığı “Atatürk 2.0” ifadesi, “Web 2.0” kavramına gönderme yapıyor. Yeni nesil interneti tanımlayan bu kavramla, sosyal medya başta olmak üzere kullanıcıları işin içine katan etkileşimli uygulamalar kastediliyor. Bay de Ortadoğu’da demokrasi için, kendisini farklı dönemlere uyarlayabilen “Atatürk yöneliminden” başka yolun olmadığı görüşünde. Nitekim Bay, kitabının son bölümde şöyle yazıyor:

“Atatürk akıl ve mantığın, insanlığın ortak değerleri için bir temel teşkil ettiğine inanırdı. Bu ortak değerlerin özgürleştirici çekiciliği, bugün Irak’ta demokrasiyi teşvik edebilir. Tunus ve Mısır’da ise bu değerler büyük halk devrimlerine enerji vermiştir. Bu dramatik olaylar, kötümserlerin, Atatürk’ün savunduğu idealin sürekli kudretini azımsadığını gösteriyor.”

Önsöz: 20. yüzyılın dehası
Amerikalı emekli Albay, akademisyen ve medya yorumcusu Austin Bay’in Atatürk hakkındaki son eserine önsözü, Kosova operasyonunu yöneten ve 2000 yılına kadar NATO’nun Avrupa kuvvetlerine komuta eden Amerikalı emekli orgeneral Wesley Clark yazdı.

Clark, “20. yüzyılda muhtemelen hiçbir lider, ülkesi için Atatürk’ün yaptıkları kadar çok şey yapmamıştır. 20. yüzyılda muhtemelen hiçbir general, Atatürk’ten daha iyi bir savaş alanı önsezisine, yeteneğine ve disiplinine sahip değildir. Ve kesinlikle hiçbiri, devrimci siyaseti askeri vizyonla bu kadar ustaca birleştirememiştir” ifadesini kullandı.

Alıntı : www.hurriyet.com.tr

beden -ruh

BÜTÜNLEŞMEYEN BÜTÜNLÜK

İnsanlığın post modernizm kavramıyla ilk karşılaşması 1960’lı yıllara rastlamaktadır. Önce edebiyatta daha sonra da 1970’li yıllarda mimaride kendini gösteren bu kavram, “Jean François Lyotard” ile birlikte modernizmi sorunsallaştıran ve bir tartışma ortamı yaratan bir kavrama dönüşmektedir. Şöyle ki 1979′ da Jean François Lyotard’ın yazmış olduğu “Postmodern Durum” adlı kitap, ‘büyük anlatı’ların artık insanlığın peşinden koşabileceği gerçeklikten çok bir imaja( kurmaca gerçeklik) indirgendiği konusunu gündeme getirmiştir. Çünkü “Büyük Anlatı”lar diğer adıyla meta anlatılar ( Aydınlanma, Tarihselcilik ve İdealizm ) öncelikle II. Dünya Savaşı ve ardından Nazi rejiminin neden olduğu kitlesel kıyımlar, daha sonra da soğuk savaş yıllarında silah yarışının yarattığı nükleer tehdit gibi yıkıcı, yok edici olgularla birlikte sarsılmış ve böylece modernite projelerinin (Evrensellik, Rasyonellik, Özgürlük vb) sonunun geldiği su yüzüne çıkmıştır.

Bununla birlikte “Einstein” in ortaya attığı rölativite kuramı ve “kuantum” fiziğinin getirdiği belirsizlik kuramı gibi bilimdeki belli başlı gelişmelerle de evrenin tek bir gerçeklik üzerinden açıklanamayacağı; evrenin bir sistemler karmaşasından oluştuğu vurgulanmıştır. “Nietzsche” de evrenin bir tek değil sayısız anlamı olduğunu ve bu durumda bilginin tek bir gerçekliğin temsili olduğu tezinin tutarsızlığının altını çizmiştir.


Oysa ki modernizm çıkış noktası olan Aydınlanma felsefesi, insanlığın içinde bulunduğu bağnazlıktan, geri kalmışlıktan kurtarmayı amaçlayan; insanlığın sanayileşme ve laikleşme aracılığıyla uğradığı ekonomik, siyasal ve toplumsal bir dönüşüme işaret ederek, insanlığın gittikçe daha iyi ve üstün bir amaca doğru hareket ettiğini kabul etmektedir. Modernizmde, bilim bilgisinin kültür ve gelenekten bağımsız ve öznellikten arınmış olduğu ve bu bilginin kişiden kişiye ya da toplumdan topluma değişmeyeceği ortaya çıkmaktadır. Kısacası Modernizmin dayattığı gerçeklik anlayışıyla, kurumlar ve bireyler arasında sınırlandırıcı usçulukla çözülemez karşılıklı bağımlılıkların oluştuğu tek boyutlu olgular yaratılmaktadır. Post modernizm ise, gerçeklerin kurmaca yapılarını gösterip, doğruların doğadan doğal olarak gelmediğini, kültür tarafınadan kabul ettirildiğini irdelemektedir. “Mitos”lardan günümüze insanlığa gerçeği anlattığını savunan her türlü yapıt ve anlatım türü, sadece gerçeğin bir yorumu ve kurmaca anlatımından başka bir şey olmadığı düşüncesini savunmaktadır.

Özetlersek, post modernizm genel geçerlilik iddiası taşıyan önermeleri reddeden; gerçeklik, gerçek, doğruluk anlayışlarını tartışmaya açan; farklılığı ve çeşitliliği benimseyen; tek ve mutlak egemenliğe karşı çıkan ve insanı ruh-beden olarak ikiye bölen anlayışla hesaplaşan bir yapıya sahiptir. Amaç, modernizm eleştirisi ve yeniden kullanıma sunulmasını sağlamak değil, modernitenin kendisini tanımlamakta kullandığı temel yapıyı yapısöküme uğratmaktır.

Yapısöküm denilince ilk akla gelen isim, “Jacques Derrida”dır. “Derrida”nın yapısöküm anlayışında, gösteren doğrudan doğruya gösterilene bağlı değildir. Gösteren ile gösterilen arasında birebir karşılıklı ilişkiler yoktur. Çünkü “Derrida” göstergeyi bir ayrımlaşım yapısı olarak görür; bir yarısı her zaman “orada bulunmaz”, diğer yarısı ise her zaman “o değildir”. Gösterenler ile gösterilenler sürekli olarak yeni birleşimler içinde ya birbirlerinden koparlar ya da bir araya gelirler. Anlam, kendi karşısında bütünüyle var olamayabilir ve bunun yerine bütünlüğü sürekli ertelenen bir yapıdan bahsetmek mümkün olabilir. İşte bu bütünlük eleştirisi yapısöküm estetiğin en önemli özelliğidir. Bu noktada gösteren ve gösterilen ikileminden yola çıkarak, “Derrida” kendi kimliğimizin güvenliği için değersizleştirilmiş bir “öteki” nin oluşturulmasına karşı çıktığını ve bu bağlamda batılı aklın korkunç hiyerarşilerine meydan okuduğunu söyleyebiliriz.

Bu bağlamda gösteren-gösterilen, ben-öteki ile beden-ruh arasında bir bağlantı kurmak mümkündür. Çünkü “ben”liğimizi gösteren ruhumuz ise “öteki”leştirerek gösterilen durumunda kalan da bedenimizdir.

Ruh ve beden nasıl bir bütündür? Birbirini yok ederek mi yoksa bütünleşmeyen bir bütünlük sağlayarak mı var olur?

Felsefe tarihinde ortaya konmuş pek çok felsefe anlayışı, beden konusunu hep zihnin karşısına yerleştirerek düşünmüş, zihne yükledikleri bütün olumlu niteliklere karşı salt zihinsel olmadığından bedensel olanı çoğu durumda olumsuz niteliklerle birlikte anmıştır. Geleneksel olarak beden ile zihin ayrımının yapılmasına yol açan bu genel tutumda, beden zihnin doğasını, yetilerini, işleyişini bozan olarak tasarlanmıştır.

Nitekim beden, daha Eski Yunan Felsefesi’nden başlayarak yaşam boyunca insan tinini(ruhunu) tutsağı olarak kendi içinde taşıyan bir kafes olarak görülmüştür. Buna bağlı olarak filozofların çok büyük bir bölümü, insan tinini bedenden ya da bedensel olandan ayırarak düşünmeye, bedeni hep zihinle taban tabana zıt konuma yerleştirerek anlamaya ayrı bir özen göstermiştir. Yine aynı biçimde Ortaçağ Felsefesine bütünüyle egemen dinsel ya da tanrı-bilimsel yönelimli düşünüş, Tanrı’nın yüce değerleri karşısında insan bedenini kötülüklerin ana kaynağı olarak görmüş, bedensel istekleri diğer dünyada vaad edilen yaşama ulaşmak adına bu dünyada yerine getirilmesi gereken ödevlerin önündeki en büyük engel olarak değerlendirmiştir. Söz gelimi, insanın ahlaksal değerini bütünüyle tinsel yaşamının niteliğiyle ortaya koyan Hıristiyan düşüncesi, sürekli bedensel hazların, özellikle de alçaltıcı bulduğu cinsel hazların peşinde koşan bir insanı günahkar olmakla suçlamıştır.

Bedenin felsefeden dışlanmasına varan bu kötücül beden bakışının en iyi görülebileceği yerler arasında “Pytbagorasçılık”, Platonculuk”, “İdealizm”, “Usçuluk”, “Ortaçağ Skolastik Felsefesi” gelenekleri başı çekmektedir. Buna karşın felsefe tarihinde bedene yönelik bu olumsuz yaklaşıma, başta “Stoacılık” ile “Spinozacılık” olmak üzere çeşitli felsefe öğretilerinde kesin çizgilerle karşı çıkıldığı, zihin ile beden ayrımının bütünüyle yadsındığı, zihin ile bedenin birbiriyle özdeşleştirecek denli yakın bir ilişki içinde kavrandıkları da görülmektedir.

Bunun yanında felsefe tarihinin iki büyük anlayışı “Maddecilik” ile “İdealizm”, beden sorunu karşısında bütünüyle birbirleriyle karşıt savları ileri sürüyor olmalarına karşın, bu ikisinin son çözümlemede aynı sonuca varmış olmaları dikkate değerdir. “Maddecilik” tinsel kendiliklerin varlığını yadsıyarak zihni tamamen maddenin bir işlevi olarak temellendirirken, buna karşı “İdealizm” ise hem bedeni hem de bedensel öğeleri zihnin ya da bilincin içerikleri olarak değerlendirirken, aslında her ikisi de sorunu beden gerçeğini bir biçimde yoksayarak çözüm yoluna gitmiştir. Bu bağlamda ister zihinde çözüştürülerek kavranıyor olsun ister maddenin uzantısı olarak tanımlansın, maddeci ve idealist indirgemeci yaklaşımların hemen hepsi tüm yönleriyle bedeni kavrama sürecinde büyük açmazlarla karşılaşmaktadır.

Geçmiş felsefelerde “zihin ile beden ikiliği” sorunu çerçevesinde sunulan görüşler dışında neredeyse bedene yönelik kapsamlı bir felsefe yaklaşımı sunulmamış olmasına karşın, çağdaş felsefede beden üstüne yapılan çalışmaların yoğun bir ilgiyle arttığı görülmektedir. XX. yüzyıl felsefesinde, bedensel süreçlerin işleyişi ile düşünsel süreçlerin işleyişi arasında hiç de küçümsenmeyecek bir bağlantı olduğu ortaya çıkmıştır. Yine bu bağlamda, dilci felsefelerden görüngübilimci felsefelere, post-yapısalcı felsefelerden yorumbilgici felsefelere çoğu eleştirel üstfelsefe anlayışı, zihin ile beden arasında ne amaçla olursa olsun belli bir ayrım yapmanın felsefi bakımdan son derece yanlış bir tutum olduğunun altını çizmektedir.

Beden üstüne yapılan çalışmaların doğasında meydana gelen bu kırılmanın en temel nedeni ise, öteden beri metafizik, etik ve varlıkbilgisel varsayımlar doğrultusunda anlaşılan bedenin; toplumsal, tarihsel ve kültürel etmenlerin etkisiyle değişen bir kendilik olduğunun saptanmasıdır. Bu bağlamda post-yapısalcı felsefe, bedeni nasıl temsil ettiğimizi, bedeni nasıl kurduğumuza yönelik getirdiği çözümlemelerle beden anlayışımıza yönelik önemli ölçüde katkıda bulunmaktadır.Bununla birlikte insan bedeninin sadece salt biyolojik olarak verili bir kendilik olmadığını, her durumda toplumsal olarak kurulup yapılandığını; buna ek olarak farklı işlevdeki iktidar pratikleriyle bedenin nasıl yapıldığını ve söylemlere işlemiş iktidar rejimleri tarafından bedensel deneyimlerin nasıl yeniden üretildiğini açıkça sorgulamaktadır. Kısaca özetlersek, beden insan ilişkilerinde ve günümüz tüketim kültüründe bir gösterge haline gelmektedir. Birbiriyle karşılaşan, yüz yüze gelen insanlar aynı zamanda göstergeler topluluğuyla da karşılaşmakta ve bu göstergeler aracılığıyla iletişim ve diyalog kurmaktadır. Ve bu bağlamda insan bedeni bir gösterge taşıyıcı durumuna gelmekte, araçsallaşmakta ve tüketim kültürünün bir unsuruna dönüşmektedir.

İşte post modernist bir bakış açısıyla oluşan beden algısı, “Jacques Derrida” nın yapısöküm kuramıyla paralellik göstermektedir. Şöyle ki, Derrida (halihazırdaki doğal dillerimiz ölürse) gelecekteki felsefecilerin geçmişin ve şimdinin felsefecilerinin “temsil” sözcüğüyle kastettikleri şeyin anlayıp anlayamayacağı üzerine düşünürken; yapısöküm kuramını metinlerin tutarlılığını ve inandırıcılığını baltalayan farkına varılmamış karşıtlıkları ya da ikili gerilimleri ortaya çıkarmak için metinlerin eleştirel okumalarını yapan yaklaşımlar üzerine kurmuştur. Derrida, “sözcük sözde dışsal bir felsefe sorunun ismi olarak ele alındığı halde, anlamı felsefe tarihi boyunca kökünden değişmiştir ve onun benzer tarzlarda kullanıldığı düşünülüyorsa ve hatta hala hakiki bir bir kullanıma sahip olduğu düşünülüyorsa, bu bir hatadır” diyerek kuramının temelini oluşturmuştur. Ayrıca Derrida, “konuşma ve yazma, zihin ve beden, iç ve dış, iyi ve kötü, varlık ve yokluk hatta dişil ve eril” arasındaki zıtlıklar kadar doğal olarak kalması icap eden gizli metafiziksel dizileri göstermekte; günümüzdeki metafiziğin ötesine geçme çabalarını sökmeye amaçlayarak, bu ayırımların eleştirel olarak çözümlenmesi ve bunların kullanımlarındaki ikilemlerin nasıl olumsuzlanarak muhafaza edildiğini göstermekle ilgilenmiştir. Bu bağlamda post modernist algıdaki beden, Derrida”nın dil çözümlemesi gibi yeniden ve yeniden yapılanır.

Sonuç olarak; günümüz için ( modernizmi eleştiren ama bir türlü de post modernizmi benimseyemeyen çağımız) beden ve ruh ikiliğinin bir bütün olarak görüldüğü söylenebilir belki ama bu noktada yatan en büyük sorun, artık bedenin dil gibi ( Derrida’nın yapı söküm kuramında “dil”) kurgusal bir boyutta göstergeler aracılığıyla var olabilen bir unsura dönüşmesidir. Artık beden ve ruh organik olmayan (kurmaca) bir ortamda karşılaşmaktadır. Ve bu karşılaşma her defasında yeniden şekillenmektedir.