İslamda Kadın

Sürekli İslam kadına değer vermiyor, İslam Kadınlara Hak – Hukuk tanımıyor diye …feryat eden sözümona Çağdaş Hanımlar ! , İlerici Feministler görüyoryuz.Onlar öldürülüp yol kenarına atılan bir Kadının Günahını da İslama yüklüyor, Parayla Kadınların Yaşlı Erkeklere satılmasını da İslama mal ediyor.Tabi bu Çağdaş ! Kadınlar; ne Genelevler konusunda sesini çıkarıyor,nede artık mahalle aralarına kadar yaygınlaşan Fuhuş konusunda… Gerçi ben bugüne kadar gerçekten mağdur olan bir kadının elinden tuttuklarını,onun hakkını savunduklarını görmedim ama o mesele sonraki mesele.

Şimdi sizlerle farklı inanışlarda Kadınlara ne şekilde davranıldığıyla ilgili kısa anektodlar paylaşacağım.Aklınızın bir köşesinde bulunsun.

-Yahudilerin her sabah ettikleri dua şudur: “Ezeli İlahımız, kainatın kralı, beni kadın yaratmadığın için sana hamd olsun.”

-Batı medeniyeti, Eski Yunan telakkileri üzerinde yeşermiştir. Avrupalı, her alanda Yunan düşüncesini temel alır.
Yunanlı, kadına köle muamelesi yapardı. Kocaların, kadınları istediği zaman dövme hakkı vardı. Bu kadarla kalsa iyi. Karısını başka birine hediye etme hakkı da vardı. Kadına miras yasaktı.

-Gene Eski Yunanda, yani Batı hayranlarınca medeniyet beşiği zannedilen Yunan’da en büyük küfür, birisine “kadın” diye hitap etmekti. Kadın, bütün rezilliklerin anası sayılıyordu. Hesiodos şöyle der: “Zeus, kadınları erkeklere baş belası olarak yarattı. O kadınlar ki işleri güçleri kötülüktür.”Yunanlı kadının kötü olduğuna o derece inanmıştı ki, erkek erkeğe beraberlik ve homoseksüellik alıp yürüdü.

-Hristiyanlıkta da kadın; kötülüğü, şeytana uymayı, ayartıcılığı temsil etmekte… Karı koca beraberliği bile günahların en büyüğü. Aziz Augustin’e göre, bir adamın karısı ile bir fahişe arasında fark yok…
Meşhur İlahiyatçı İskenderiyeli Climent bu mevzuda edilecek lafların en berbatını söylemiş, şöyle diyor: “Kadın, kadın olmaktan ötürü utanmalıdır…”

-Bugün Katolik kiliselerindeki evlenme merasimlerinde papazın okuduğu dua şöyledir: “Günahla düşmüşüm annemin karnına, günah işlemiş annem bana gebe kalırken…”

-Fir’avunlar döneminde kadına hiç itibar yoktu. Kadın demek köle demekti.

-Avrupalılar, “büyücüdür” diye 2 milyon civarında kadın öldürdü.
Beğenmedikleri kadınların el ve ayaklarını bağlayıp suya atıyorlardı. Batar ise, bu onun büyücü olduğunu gösteriyordu. Batmaz ise gene büyücüdür. Çünkü su onu reddetmektedir…

-Bir Avrupalı hakim, 20 bin (evet, yirmi bin) kadını ölüme mahkum ettiği için senelerce övünmüştür…

Godot’yu Beklerken

Samuel Beckett tarafından yaratılan, ‘Godot’yu Beklerken’, sahneye konduğu ilk günden itibaren birçok tepkiyle karşılaşmış bir oyundur. Eser, Fransızca yazılmış, ilk basımı 1952’de yapılmıştır. Seyirci karşısına ise ilk kez, 1953’te çıkarılmıştır. 2. Dünya savaşı sonrası yazılmış bir romandır. Hitler ve atom bombası, insanların gelecek umutlarını yitirmelerine yol açmıştır. İnsanların gelecek kurma adına eylem oluşturacak bir seçenekleri kalmamıştır, dolayısıyla bu eser savaş sonrası yazılmış diğer eserler gibi umudu bekleyişe yöneliktir.

Absürd Tiyatro’nun bir özelliği olarak giriş- gelişme- sonuç gibi bir olay örgüsünün olmayışı ve bir durum öyküsü gibi dönem, yer ve kişilik analizlerinin net verilmeyişi kendinden önceki edebiyat yapıtlarından farkını ortaya koyar. Absürd Tiyatroda, olayların belli bir başlangıcı ve bitişi yoktur, bunun aksine tekrarlardan oluşan, başladığı yere geri dönen, yada bir zaman döngüsü içinde sonsuzluk prensibi uygulanır biçimde belli bir zaman dilimini temsili olarak işleyen biçimler vardır. Klasik tiyatrodaki gibi belli bir olay örgüsünün olmayışı ve seyircinin bu eski biçimlere koşullanmış olmasından dolayı oyun çok olumsuz tepkiler almıştır. Anlaşılamamış ve dolayısıyla da beğenilmemiştir. Ancak 1957’de San Fransisco’daki bir hapishanede sahne alan oyunun sonunda hapishane adeta alkıştan yıkılmış ve son derece coşku dolu olumlu tepki uyandırmıştır. Bu “şaşırtıcı” olay üzerine, eleştirmenler eseri tekrar inceleyip her satırını didik didik incelemişlerdir. Sonucunda da çok farklı yorumlar ortaya çıkmıştır.

Oyun, varoluşçuluk felsefesini çok çarpıcı bir biçimde işlemiştir. Bu da oyundaki iki ana karakterin “yarına kalmamız için bir nedenimiz olmalı” fikriyle paralel olarak gelişen hareketleriyle anlaşılır. Vladimir ve Estragon, insanın doğumu ile ölümü arasındaki serüveni anlatır. Oyun aynı biçimde başlar ve aynı biçimde sonlanır. Beckett, anlamsız bir varoluşun sonsuza dek sürecekmiş gibi gelen sürecinden bir kesit sunmuştur.

Anlatım Düzlemi: Sahnenin tam ortasında yer alan kurumuş bir ağaç. Kır Yolu ve gün ışığı… Tüm dekor budur.

Yırtık pırtık kıyafetleriyle Gogo ve Didi (sahne adlarıyla) içeri girer. Sahne giysileri içinde rahat değillerdir. Didi’nin şapkası kafasına batar, Gogo’nun çizmesi ayağını vurur. Didi kasık ağrılarından dolayı kahkaha atamaz, Gogo ise zorlukla yürür. Bu iki ana karakter, oyun boyunca diyalog içindeler gibi gözükseler bile çoğunlukla cümleleri yarım bırakırlar, tekrarlar kullanırlar, bir fikri bitirmeden diğerine geçerler, yada Didi konuşurken, Gogo bulduğu her fırsatta uyuklar. Boş bir sahne üzerine <dünya’ya> yazılı bir metni sergilemek için değil de kendi rollerini oluşturmak üzere fırlatılmış ik oyuncuya benzer. Oyundaki temel eylemleri oyun oynamak, oyalanmaktır. Yapmakta özgür olmadıkları tek şey sahneyi terk etmektir, sahnedeki varoluşlarına son vermektir.

Geceyi sefil koşullarda geçirirler,ertesi gün yine aynı yerde buluşurlar. Yaptıkları tekdoğru dürüst iş, beklide onları içinde bulundukları zor durumdan kurtaracak olan Godot’yu beklemektir.

        Oyunun bir yerinde nereden gelip nereye gittikleri ve kim oldukları tam olarak anlaşılamayan iki yan karakter sahneye girer ve bir anda tüm dikkatler bir anda bu ikilinin üzerinde toplanır. Bunlar, “sahip” olan Pozzo ile “köle” olan Lucky’dir. Pozzo, Lucky’nin yetenekleri ile bir yere gelmiş ve küçük burjuva alışkanlıklarını sürdürerek çevredekilere tepeden bakmaktadır. Görkemli görünüşe rağmen, Pozzo pek iyi durumda değildir. Astımı var, rahatça oturup kalkamaz. Kendi durumunu görmezden gelip, Lucky’ye son derece kötü davranır. Lucky’nin yarım yamalak sözcük öbeklerinden oluşmuş uzun bir tiradı var. Bu tirad, bütün olarak anlamsız, ancak gruplar halinde çok dahiyane söylenmiş ifadelerden oluşur. Bu tiradı dinlerken,

        Vladimir: Ne hoş bir akşam geçiriyoruz.
        Estragon: Unutulmaz
        V: Berbat!
        E: Ucuz piyezden de kötü.
        V: Sirkten’de
        E: Müzikhol’den de

Burada Beckett, kendi oyununu seyirci gözüyle eleştirmektedir.

Karakter Analizi:

Ana karakterler birbirlerine kendi isimleriyle hitap etmezler. Bunların yerine takma isim olan Gogo ve Didi’yi kullanırlar. İsimlerinin bir önemi yoktur, çünkü kişiliklerinin bir önemi yoktur. Klasik tiyatro ve hikayelerde olduğu gibi, karakterlerin fikirlerini, zevklerini ve nelerden hoşlandıkları, kısacası onları diğer insanlardan ayıran özelliklerini bilmiyoruz. Beckett, iki oyun kişisinin “varoluş” serüvenini sergilerken onların benliğe sahip oldukları kanısına varmamızdan kaçınmıştır. Karakter ve olay örgüsü dışlanmıştır. Çünkü olay örgüsü zamanla gelişen olayların bir önem taşıdığını gösterir. “Karakter”in varlığı da “kimlik ve kişilik” özelliklerinin önemli olduğu duygusunu verir. Kısacası Beckett, “insanı özüne indirgeme” yoluna gitmiştir.

Bireyi toplumsal kimlikten, ‘bilinç’ ide ‘benlik’ten arındırma süreci ise bir anlamda “tüm insanlık”, bir anlamda “hiç kimse” özelliği taşıyan iki bilge aylaktır. Hem “herkes”i temsil edecek kadar güçlü, hem de “hiç kimse”yi temsil edecek kadar silik karakterlerdir. Hiçlik kavramı, üstünde düşünüldüğü, konuşulduğu zaman kendi kendini yok eder. Çünkü hiçliği konuştuğumuzda onu var ederiz. Oyundaki kişilerin sahne üstünde somut olarak görünmesiyle hiçlik ve varlık arasındaki ilişki ortaya çıkar.

Gogo ve Didi, sürekli ikilidirler. Bir aradayken tamamen zıt ,fakat birbirleri olmadan yapamazlar. Tek başlarına bir işe yaramayacaklarını bilirler, bu yüzden birbirlerinden ayrılmazlar. Bu yüzden , Bazı eleştirmenlere göre, bu iki karakter şu şekilde temsil olunmuştur:

Estragon (Gogo) à İd

Vladimir (Didi) à Süper ego

è Vladimir: Düşünsel ve duygusal yanı ağır basan, düşçü, umuda yönelik, insan onuruna değer veren bir yaratılıştır.

        Vladimir’in düşünsel düzeydeki rahatsızlığı şapkasını durmadan çıkarıp içini yoklamasıyla belirlenir. Geçmişi anımsamaya çalışan “varoluş”unun bir özü olup olmadığını bulmaya çalışan Vladimir’dir. İncil’i okumuştur, ve incil’i iyi bildiğini kanıtlamak  ister gibi, İncil’den hikayeler anlatır.             

è Estragon: İnsanın güdüsel yanını yansıtır. Estragon geçmişi anımsamaz. İnsani değerlere kafa yormaz. Aklı ya midesinde ya ayaklarındadır. Her gece rüyalarında birileri tararından dövülür.

        Estragon’un varlığının fiziksel konumuna indirgenmişliği, ayaklarını içinde bir türlü rahat ettiremediği çizmelerini durmadan giyip çıkarmasıyla belirlenir. Estagon fiziksel gereksinimleri dışında her şeyi hiçleyen bir tutum içindedir. Godot’yu beklemeye tutsak oluşunun nedeni de Vladimir’den ayrılamayışıdır. 

(Estragon’un seçimi intar etmektir. Ancak Vladimir’in –..ya Godot gelir de bizi bulamazsa?…. sözleriyle intardan vazgeçer)

         Bu ikilinin sürekli çatışma halinde olmaları, insanın iç dünyasında yaşadığı çatışmaları anlatır.  Yani Beckett, insanı parçalara bölerek anlatmıştır. İçimizde yaşadığımız çatışmalar, sahnedeki iki somut insanın yaşadığı bir dış çatışmaya dönüşür.

è Pozzo: Sömüren egemen güçleri,

è Lucky: Düşünsel ve bedensel emeği simgeler.

Pozzo ve Lucky karakterleri çok abartılı anlatılmıştır. Pozzo, yaşadığı her eylemi törene dönüştüren bir sahip, Lucky ise ağır yükleri tek başına taşıyan bir uşaktır. Pozzo sürekli saate bakarak acelesi olduğunu belirtir, ancak nereye gideceğini, ne yapacağını, gideceği yerde ne bulacağını kesin bilemez.

Bu ikilinin Estragon ve Vladimir’le tek ortak noktası, fiziksel rahatsızlıkları olmasıdır. 1. bölümde Lucky’nin yeteneklerinin gösterilmesi istenir. “…Danset!” denir. Dans edemeyince düşünmesi istenir. Lucky’nin konuşması düşünme eylemini gösterir. Tiradı son derece bilgiççe sözcük gruplarının birbirine mantık sıralaması yapılmadan eklenmiş yan tümcelerden ve sözcük kümelerinden oluşur.

İkinci yarıda ise Pozzo, kör, Lucky ise dilsiz olmuştur. Dolayısıyla sahip-köle ilişkisi çöküştedir, ve ilk yarıdaki gibi katı ayrımdan uzaklaşır. Değişen zaman koşulları, toplumsal ve tarihsel süreçte yaşanan olayların özetidir. Pozzo kör olduğu için, lucky’ye muhtaçtır.

Beckett, bu dört yuncuyla insanı dörde bölmüştür. İnsan, tarihsel, toplumsal ve evrensel düzlemlerdeki çeşitli konumlarıyla bu dört karakterde şekillenir.

è Çocuk: Her perdenin sonunda, Godot’un gelemeyeceğini bildirmek için haberci olarak bir çocuk seçilmiştir. Çünkü çocuk , saftır , saflığıyla istenenleri aynen iletir.

Oyunda bazı göndermeler vardır, koyunlara bakan çocuğun Godot tarafından sevilmesi, keçilere bakan kardeşinin Godot tarafından dövülmesi, Habil ile Kabil hikayesini anımsatır.

Zaman ve Mekan Kavramı:

        Oyunun geçtiği mekan , kimsenin gelip gitmediği, hiçbir olayın yer almadığı ıssız bir yol kenarıdır. Bu alanın dışına çıkmazlar, çıkamazlar. Beckett, bu iki karakteri sanki sahneye hapsetmiş gibidir. Bununla verilmek istenen düşünce, bir yerden bir yere gitmenin varoluş sancılarını dindirmeyeceği görüşüdür. 

“Tebdili mekanda ferahlık yokmuş aslında…”

                                                       Sezen Aksu      

        “--Eğlendiğimiz zaman vakit çabuk geçiyor” 

        Karakterler, burada zaman ve edim arasında bağ kuruyorlar.  Estragon ve Vladimir günlerini beklemekle geçirirler. Oyunun temel devinimini oluşturan ‘bekleme’ eylemi kişileri edilgen bir konuma itmektedir. 

        Toplumsal yaşamda görev ve yetkilerimiz vardır. Hepimizin yetişmesi gereken yer, yapmakla yükümlü olduğumuz mecburiyetler var. Dolayısıyla günlük yaşam koşturmacası içinde zamanın ne kadar çabuk geçtiğinden yakınırız. Oysa sevdiğimiz işlerle uğraşırken vakit çok çabuk geçer. Ancak birini beklerken zaman çok yavaş geçer.

Vaktin genel olarak çok hızlı geçtiğinden şikayet ederiz çünkü toplumda etkin rollerimiz var. Ancak etkin roller oynamayacak kadar güçsüzleşen insanlar için saatlerin hiçbir ayırıcı özelliği kalmıştır…Bu gibi durumda insanlar, zamanın geçmek bilmeyen bir bekleme sürecine tutsaktırlar.

Oyun boyunca “varoluş” adı verilen bir kılıf içinde bir “ben” bulunup bulunmadığı araştırılır. Gerçek bir “ben” var mı?

İki ana karakter, bekleyişlerini olmayan ‘zaman’ın alabildiğine yavaş akışı ve hiçbir yer özelliği taşıyan sahnede geçirirler. Toplumla tüm bağlarını koparmış, üstündeki eski kıyafetlerinden başka hiçbir şeyi olmayan iki aylaktır. Bekleme sırasında birbirleriyle konuşur, tartışır, darılır, barışır, ayrılır, buluşurlar. Susarlarsa varlıklarından kuşkuya düşecekleri için konuşurlar. Konuşmalarının çoğu birbirleriyle iletişim kurmalarını sağlamaz. Çoğu cümleye başlayıp yarıda keserler, birbirlerini dinlemezler bile. Sessizlikler olur. İşte duraklama anları, sözcük tekrarları, yaşamın ne denli monoton ve tekdüze olduğunu gösterir.

        İkinci yarıda var olan kuru ağacın yeşermesi, dün-bugün ilişkisini değil de, sanki uzun bir zaman dilimini geçtiğini bildirir. Bu da zaman birimleri arasındaki değişiminin alışık olmadığımız biçimini verir.  

Godot : Toplumsal ve bireysel özelliklerden arındırılmış olsa da somut görüntüsüyle bir “varlık”tır. Vladimir ve Estragon’un bekleyişine son verecek bir olgudur. Sembolik olarak kimine göre umut, kimine göre Tanrı’dır. Her birey ve toplum Godot’yu kendi kimliğine göre yorumlar. Godot, Cezayirli köylülere göre, toprak reformu; Polonyalı seyircilere göre, ulusal bağımsızlık, kimine göre hiç gelmeyecek olan sosyalist düzendir.

Burada önemli olan Godot’un ne olduğu değildir, çünkü bunun ne olduğu kişinin ruh haline ve içinde bulunduğu toplumsal yaşama göre değişir. Asıl soru şudur:

        İki ana karakterin Godot’yu bekleme dışında hiçbir umutları yoktur. Burada iki temel düşünsel eylem vardır:

İnsanın varoluşunun bir anlam taşıyıp taşımadığı. İnsanın “ben” diyebileceği bir öze sahip olup olmadığı.
İnsan için kurtuluş olasılığının bulunup bulunmadığıdır.
Varoluş :

        Pozzo ve Lucky ikinci perdede yeniden göründükleri zaman Vladimir ve Estragon’u anımsamazlar. ( Acaba ilk karşılaşma yanılsama mı?) 

        Her perdenin sonunda görünüp onlara Godot’nun gelemeyeceğini bildiren çocukta, onları daha önce görmediğini söyler. 

        Geçmiş yaşantılarına ilişkin anılarını Estragon’la paylaşmak isteyen Vladimir, arkadaşı hiçbirşey anımsamadığı için başarılı olamaz. Vladimir’in varoluşundan duyduğu kuşku ortada hiçbir tanık olmadığı için oyun boyunca dile getirilemez. 

        “Eğer varsak, başkalarının zihinde, onlarla olan ilişkilerimle ve onlar üstünde yaptığımız etkiyle varızdır. Ancak yaşamımızın bir bölümünde başkalarının bizi görmediğinin bilincine varırız. Bu durumda varolduğumuzdan nasıl emin olabiliriz?”

        Descartes’ın düz mantığını ikileme dönüştürmüş oluyoruz. “Düşünüyorum , ama var mıyım?” 

        Vladimir oyun sonuna kadar bu arayışı sürdüyor. Yaşama dayanabilmemizin tek yolu, insanın durumu ne denli anlamsız olursa olsun, yaşamın bir anlamı olması gerektiğidir. Beckett, bize bu iki karakter yoluyla, “hiççi” bir yaklaşımı değil, insanın hiççi olmasının olanaksızlığını gösterir.

        Estragon: “ ..her zaman kendimize varolduğumuz izlenimi vercek bir şeyler uluyoruz, di mi Didi?”

Vladimir, insanın kurtuluşu var mıdır ?sorusunu irdeler. İncil’e göndermeler yapar. İsa ile çarmıha gerilen iki hırsızdan biri, son anda olumlu tutumuyla cehennemden kurtarılmış, diğeri de olumsuz tutumuyla lanetlenmiştir. Bu durumda kurtulma şansı yarı yarıyadır. Ayrıca perdenin sonunda gelen çocuğun söylediği gibi, Godot’un insana iyimi kötü mü davranacağı önceden bilinmez. Hem babacan hem acımasızdır. “Umutsuzluğa kapılma hırsızlardan biri kurtuldu, umuda kapılma, hırsızlardan biri lanetlendi. Ancak İsa’nın çarmıha gerilişindeki bu olayı 4 incil yazarından sadece biri anlatmakta, dolayısıyla kanıtlanmamaktadır. Çarmıh kavramı, insan yaşamındaki acı çekme olgusunu simgelemek için kullanılmıştır.

“Acı çekme ve sabırlı bir bekleyişle, kurtuluşa ulaşma olanağının olduğu bir dünya”dır burası.
Alıntıdır..
fenomenoloji-varoluş-din ve marksizm arasısındaki ilişkiyi bu hikayeden nasıl çıkarabiliriz?

fenomonoloji

Mutlak Töz

“Bütün, yanlıştır”

Fenomenoloji
Kurucusu Edmund Husserl olan felsefe görüşü. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde görülen bilimlerdeki ve düşüncedeki genel bunalım içinde doğup gelişen bir felesefe akımıdır. Husserlci fenomenoloji, bu bağlamda, Metafiziği sona erdirerek somut yaşantıya dönmek ve böylece tıkanmış olan felsefeye yeni bir başlangıç yapmak iddiasıyla ortaya çıkmıştır.

Bir felsefe akımı olmaktan çok bir yöntem olarak tarif edilmesi yaygındır. Fenomenoloji, her şeyden önce, fenomeni, yani dolaysız olarak verilmiş olanı betimlemeye dayanan bir yöntemdir çünkü. Bunu nasıl yaptığı ya da yapıp yapamadığı, yani yöntemin iddiasını geçerli kılmak bakımından teorik düzlemdeki statüsü tartışılırdır. Öte yandan, fenomenoloji, bu yöntem üzerinden kavramlar ve kategoriler geliştirerek özgün bir felsefe akımı da meydana getirir.

20.yüzyıl felsefesinde ve kuramsal tartışmalarında etkili ve belirleyici bir yere sahiptir Fenomenoloji. Heidegger’den Sartre’a, Frankfurt Okulu’ndan Foucault’a ve Postmodern düşünürlere kadar pek çok düşünür ve felsefe eğilimde etkisi görülür.

Fenomonoloji, (Türkçeye Görüngübilim olarak çevrilir) genel felsefe akımlarında olduğu gibi özne-nesne ilişkisini konu edinir. Nesneyi, en genel anlamda öznenin dış dünya ile kurduğu ilişkilerinde algıladığı, deneyimlediği şey‘ler olarak görmesiyle pozitivizm ve ampirizm’le aynı noktada dursa da, temelde fenomonoloji bu iki felsefe akımına karşı çıkar. Bu karşı çıkış en başta, tek tek nesnelerin ele alınması konusunda ortaya çıkar. Tek tek nesneler, Fenomonolojiye göre, belirli genel yasalara bağlı şeyler değil, varlıkları yalnız raslantı kavramıyla açıklanabilir olan şeylerdir. Ayrıca, dolaysız olarak verilmiş olanı betimlemeye dayalı bir yöntem olmasıyla ilkin doğabilimini dışta bırakır ve böylece her iki teorik eğilimi yadsır.

Fenomonoloji, yaygın olarak kullanılan deyişle, öz’lerin araştırılması konusudur. Cünkü, bütün sorunlar sonunda özlerin betimlenmesi sorununa geri götürülebilir. Ancak, bu noktada ayrımı belirginleştirmek gerekir; Fenomonoloji, öz’lerin bilimi degil, öz’ü görüleyen Bilinç’in bilimidir aslında. Algının ya da bilincin özü’nün betimlenmesi sorunu, fenomenolojinin konusudur.

Fenomonolojik bakışa göre, gerçekliğin kendiliği diye bir şey olamaz. Çünkü, gerçeklik, her zaman kendine yönelmiş bir Bilinç tarafından bilinen bir gerçekliktir. Yani kendisine yönelen bilinc tarafından görülen, algılanan ve bilincine varılan bir şeydir. Öyle ise, dünya deneyimlerimizin tamamı, bilinç tarafından kurulmuştur, en somut algılardan en soyut matematik formüllerine kadar. Bu nedenle fenomenoloji, Bilinç’in sistematik incelemesini hedefler. Hareket noktası olarak belli bir epistemolojiye dayanma düşüncesinden uzak durur.

Böylece “fenomenoljik yöntem” denilen nokta öne çıkar. Buna göre, hem bildiklerimiz hem de gerçeklik dışta bırakılarak, bilginin nasıl ve hangi süreçlerde oluşturuldugu/oluştuğu anlaşılmaya çalışılır. Özgün yöntemsel kategoriler geliştirir Fenomonoloji bu noktada. İki temel kategorisi vardır bu yöntemin; „askıya alma“ ve „fenomenolojik indirgeme“.

Bunlar, kısaca belirtilecek olursa, bir yandan verilmiş öğelerin, yani dış görünümlerin raslantılsallığının paranteze alınarak dışta bırakılmasını ve öte yandan da, bilimsel ya da mantıksal olsun, çıkarsama yoluyla türetilmiş olan her tür yargıların ve çıkarsamaların dışta bırakılmasını ifade ederler.

Böylece, ikili bir işlemle hem özne hem de nesne askıya alınmış ve hem raslantısal olgular dünyasından hem de bilinci yönlendiren öznel yargılardan kurtulunmuş olunur, ki sonuçta rastlantısal dış görünümleri bir yana bırakılarak dünyanin öz’ü ortaya konulabilsin. Salt öz ’e ancak bu şekilde varılabilecektir.
alıntıdır..
eleştirel görüşlerinizi alabilirmiyiz?

edepsiz şiir

At gözlüğü takmaktan vazgeç!

Bilinmeyenden çekinmek adettendir,

Bilinenleri denemekse boşa vakit kaybetmek…

Gizli hazineleri bulmak var ya,

İşte o bir muamma…

Eskiden kendimi dara sokar,

Bunalırdım, daralırdım.

Şimdi bir çoğu gibiyim, gibisin.

Hayat teşekkür mü etmeliyim sana yoksa?

En küçük zerrene sövmeli miyim söyle…

Ben senin canına okurdum amma,

Şimdi abdestli değilim…

Saldım çayıra, Mevla’m kayıra moduna soktun ya beni;

Helal olsun sana…

Herkesi anlamak,

Herkes tarafından anlaşılmak,

Değil elbet niyetim…

Lakin,

Başıma huniyi takasım var!

Ayıp şeyler yapasım var!

Gidip gelip rüyalara,

Yorgun argın yatasım var…

Kırkından sonra azanları,

Teneşir mi paklar?

delişey,

Faşizm Üzerine

Faşizm Üzerine

Giriş

Faşizm, burjuvazinin “demokratik” sınırlar içerisinde çözemediği ekonomik ve toplumsal krizinin bir sonucu ve bu krizi aşmanın da en barbar ve en insanlık dışı yöntemidir. İşçi sınıfına ve onun devrimci örgütlenmelerine karşı topyekûn bir saldırıyı ifade eden faşizm, krizdeki bir kapitalizmin ne gibi felaketlere yol açabileceğinin de en somut örneği olarak modern tarihe damgasını vuran bir olgudur.
Kapitalizmin bunalımından kasıt, temelde artı-değerin üretilme olanağının yok edilmesi ya da bunun büyük oranda elimine edilmesidir. Faşizmin iktidara el koymasının tarihsel misyonu, artı-değerin üretilme şartlarını, kapitalizmin lehine, şiddet kullanılarak değiştirmesidir. Unutulmamalıdır ki faşizmin ortaya çıkışının bir diğer nedeni de proletaryanın, önderliğinden kaynaklanan devrimci güçsüzlüğüydü.
Emperyalizm çağında burjuvazi, politik egemenliğini en az “maliyetle” yani burjuva demokrasisi yoluyla sürdürmeye çalışır. Fakat büyük burjuvazinin egemenliğinin bu biçimi, ekonomik ve toplumsal güçlerin bir hayli değişken ve istikrarsız dengesine bağlıdır. Nesnel gelişmeler bu dengeyi bozunca, tarihsel çıkarlarını gerçekleştirmek için, büyük burjuvazi, devletin yürütme gücünü merkezileştirmeye çalışır. Faşizm, işte bu eğilimin gerçekleşmesidir. Eğer faşizm, işçi hareketini ezmeyi başarırsa, kapitalizm açısından görevini yapmış demektir. Bundan sonra faşizmin kitle hareketi bürokratlaştırılır ve burjuva devlet aygıtı içinde eritilir.
Faşizm, sosyal demokrat örgütler de dâhil olmak üzere bütün işçi örgütlerinin, en ılımlı olanlarının dahi, tamamen yıkılmasını hedefler. Faşizm sadece zorbalık ve polis terörü rejimi değil; Burjuva toplumu içindeki bütün proleter demokrasisi öğelerinin köklerinin bütünüyle kazınmasına dayanan bir “hükümet” sistemidir. Faşizmin görevi, sadece komünist öncüyü yok etmek değil, bütün işçi sınıfını bölünmüşlük içinde tutmaktır. Onun tarihsel görevi üç aşağı beş yukarı özünde budur.

Faşizm, “modern zamanlar”ın bir ürünü müdür peki? E. Mandel, Troçki’nin Faşizme Karşı Mücadele adlı derlemesine yazdığı Giriş’te şunları söyler, “Yeni bir toplumsal olgunun ortaya çıkışıyla onu anlama çabasının aynı zamana rastlaması, modern tarihin hiçbir olayında faşizmde olduğu kadar belirgin değildir.”

1) Faşizm ve işçi sınıfı

Birinci Dünya Savaşı; siperlerde cehennem hayatına, cephe gerisinde büyük bir yoksulluk ve açlığa, 10 milyon insanın ölümüne, milyonlarcasının ağır yaralanmasına ve ömür boyu sakat kalmasına, ek olarak da Avrupa’nın ekonomik yönden harap olmasına yol açmıştı. Kadınlar erkek çocuklarını, eşlerini; genç kızlar da sevgililerini kaybetmişti bu emperyalistler arası paylaşım savaşında. Savaştan dönenler, geride bıraktıkları yaşama ayak uydurmakta bir hayli zorlandılar.
[E.M. Remarque’nin Dönüş Yolu romanı bu bağlamda okunabilir.]
Savaş, insanlardan çok şeyler almıştı. Vatanları için savaştıklarını, öldüklerini zannedenler yanıldıklarını kısa sürede fark ettiler.

2) Savaş sonrası Almanya

Savaş sonrası Almanya’nın tüm sömürgeleri ve 8 milyonluk nüfusu elinden gitmiş, yüzölçümü de büyük oranda küçülmüştü. Bunlara ek olarak ordusu dağıtılmış, silahları alınmış ve ağır savaş tazminatları ile köşeye sıkıştırılmıştı.
Peşinden gelen 1929 krizi de tüm bunların tuzu biberi oldu adeta.
1932’de Almanya’da işsiz sayısı 6 milyon civarındaydı. Reel ücretler ise 1928’dekine kıyasla üçte bir oranında azalmıştı. Toplumsal huzursuzluk gitgide büyüyordu. Burjuvazi, işçi sınıfına küçük tavizler (kırıntılar) vererek herhangi bir kargaşanın çıkmaması için çaba gösterdi. Fakat krizin ağırlaşması burjuvaziyi endişelendirmeye başlamıştı. Burjuvazi; işçi sınıfına verilen tavizlerin geri alınması, krizin faturasının işçilere ödettirilmesi ve dünyanın yeniden paylaşımının gündeme getirilmesini istiyordu. Faşizm işte bu “tarihsel görevleri” yerine getirmek gibi bir misyon üslendi.

Savaş sonrası Alman markı ani değer kayıpları yaşamıştı. 1921’de 1 dolar 70 mark iken kasım 1923’te aynı 1 dolar 840.000.000.000 marka fırlamıştı!
Yine benzer şekilde, Şubat 1923’te Berlin’de 1 kg etin fiyatı 3.400 marktı. Kasım 1923’te ise aynı etin fiyatı 280.000.000.000 mark oldu!

“Ete ayrılan parayla en son kura göre, çorba için kaynatılmaktan başka [bir] şeye yaramayan biraz kemik alınabiliyordu. Kâğıt paraların üstünde yazılı sayılardan kimse bir şey anlamaz olmuştu: [Y]üce tanrının göklerindeki sayısız yıldız kadar milyonlar ve milyonlar yazılıydı paralarda.” (Anna Seghers, Ölüler Genç Kalır adlı romandan.)

Köylüler borç batağında yüzüyordu. İnsanlar birbirlerine, bankalara borçlanıyor, zamanında ödenmeyen borçlar yüzünden köylüler topraklarını satmak zorunda kalıyordu.
Yoksulluk büyüyordu. Böyle bir ortamda hem sermaye birikimini sağlamak hem de işçi sınıfı üzerinde baskı kurmak için öncelikle işçi sınıfına karşı olan örgütlerin, milislerin, çetelerin desteklenmesi gerekiyordu. Savaştan ağır kayıplarla çıkan Almanya’nın ne doğru dürüst bir ordusu ne de silahları vardı. Dolayısıyla yükselen işçi hareketlerini sadece silah zoruyla bastırmak yeterli olmayabilirdi. Bunun farkında olan burjuvazi, Nazilerin orta sınıflar içerisinden devşirdiği ve işçi sınıfına karşı olan SS ve SA faşist milislerini mali yönden bolca destekledi.
Bu ortamda Hitler, kazanan emperyalist güçlerin dayattığı şartları ve aşağılayıcı davranışları kullanarak kitlelerde var olan öfkeyi körükledikçe körükledi. Alman milletinin ve ırkının itibarını iade edeceğini, güçlü bir ordu, güçlü bir ekonomi inşa edeceğini ve Almanya’yı yeniden süper bir güç haline getireceğini vaaz etti.
Almanya’da Naziler iktidara gelmeden önce Alman burjuvazisi tarafından finanse edildi. Nazi milisleri, bu para desteği ile örgütlendi, 1929 kriziyle birlikte iflas eden binlerce küçük esnafı ve toplumdaki serseri takımını peşinden sürükledi.
İtalya’da 1920’lerde iktidara gelen faşizm, yoksullaşan orta sınıflara dayanarak, hatta serseri gençlikten saldırgan çetelerini oluşturarak ve bunların da ötesinde burjuvaziden mali destek alarak iktidara gelmişti. 1933’te Almanya’da iktidara gelen faşizm, İtalya’nın yaşadığı deneyimlerden dersler çıkararak iktidarını en az hatayla tahsis etmeye çalıştı.

1930 eylülünde Almanya’da yapılan seçimlerde Komünist Parti, 1928 genel seçimlerinde alınan 3 milyonluk oyu 4,5 milyona yükseltti. Nasyonal Sosyalistler ise oylarını, 810 binden 6,5 milyona çıkarmıştı! Oylarını yüzde 700 arttıran Nasyonal Sosyalistler orta sınıfları ve onlarla beraber proleterlerin bir kısmını da saflarına çekmeyi böylece başarmış oldu! Nasyonal Sosyalistlerin bu başarısı aslında, Komintern’e bağlı Alman Komünist Partisi’nin izlediği politikada yatmaktaydı. Troçki, 1931’de olur da Almanya’da Hitler iktidara gelirse bundan ilk önce Alman proletaryasının daha sonra da SSCB’nin etkileneceğini söylüyordu. Böyle bir durumda da dünya burjuvazisi SSCB karşısında Hitler’den yana çıkacaktı. Komintern liderliğinin suskunluğu karşısında Troçki o dönemde şunu yazıyordu, “Faşistler tarafından Alman proletaryasının ezilmesi, Sovyetler cumhuriyetinin en azından yarı yarıya ezilmesine imkân sağlayacaktır.”
Bu tehlike karşısında Almanya’daki iki büyük işçi partisinin (Komünist Parti ve Sosyal Demokrat Parti) tabanlarının faşizme karşı “birleşik bir cephe” oluşturmasının önemini kavrayan çok sınırlı bir muhalefet vardı. Troçki’nin başını çektiği uluslararası sol muhalefet faşizm tehlikesi karşısında proletaryanın nasıl bir politika izlemesi konusunda şunları öneriyordu, “Almanya’da doğrudan doğruya devrimci bir durum için eksik olan tek şey, komünistlerin ve sosyal demokratların devrimci birleşik cephesidir. Güçlü bir faşizmin varlığı, elbette zafer yolunda ciddi bir engeldir. Ama faşizm de, sadece proletarya bölünmüş ve zayıf olduğu ve Alman halkını devrim yoluna sokma imkânından yoksun olduğu için gücünü koruyabilmektedir. İşçi sınıfının devrimci birleşik cephesi daha şimdiden, kendi başına, faşizm için öldürücü bir politik darbe demektir.”

Faşizm tehlikesi karşısında Alman Komünist Partisi, Sosyal Demokrat işçilerle birleşik bir cephe kurulmasına karşı çıktı. Komintern’in çizgisine uygun olarak izlenen bu siyaset Alman proletaryasını faşizm karşısında bölünmüş bir hâlde bıraktı. Komintern o dönem, Alman KP’nin burjuva Sosyal Demokratlar ile işbirliğini devrime ihanet olarak yorumluyordu. Yapılması gereken şey, beklemek ve Hitler’in yükselişine ses çıkarmamaktı! Çünkü KP, Hitler iktidara geldikten sonra iktidara gelmeyi hedefliyordu. Heyhat!

Faşizm, sosyal demokrat olsun, komünist olsun işçi sınıfının bütününü tehdit eden bir sistem olduğu için buna karşı işçilerin birleşik bir cephe etrafında örgütlenmesi önerilerine Komintern ciddi bakmadı. Bu politika işçi sınıfını bölünmüş bir hâlde bıraktı ve faşizmin zaferinin önünü açtı. İşçi sınıfı, ulusun kaderini eline alabilecek bir şekilde tarih sahnesine çıkamadı. Orta sınıflarda artan hoşnutsuzluk ve biriken nefret, işçi sınıfına karşı yönlendirildi. Bu da faşizmin tabanını sağlamlaştırdı.
Peki, iktidara gelen faşizm dayandığı orta sınıfların çıkarları doğrultusunda mı hareket etti? Hayır! Faşizm, büyük burjuvazinin (sermayenin) çıkarları doğrultusunda işçi sınıfını bastırdı, örgütlerini atomize etti ve burjuvaziye rahat bir nefes aldırdı.

3) Faşizm iktidarda

Proletarya, ulusun kaderini tayin edecek bir sınıf olarak toplumdaki diğer sınıfları etrafında toplayamayınca -ki bu tamamen az önce de söylediğimiz gibi komünist öncünün izlediği politikayla ilgiliydi- kitleler ister istemez faşizme yöneldi (sürüklendi). Faşizm de bu ortamda, kapitalizm karşıtı söylemler kullanarak ezilen orta sınıfların, yoksulların ve gençlerin duygularına, zihinlerine dayanarak, kendisine toplumsal bir taban yarattı. İşçilere, üretim araçlarının toplumsallaştırılması; köylülere de toprakların paylaştırılmasını vaaz edip durdu.
Faşizm, büyük bir gericilik dalgası ile otoritesini tahsis etmeye ve insanların bilinçlerine dayanmaya çalıştı. İtalya’da okul öğrencilerine defterlerine geçirmeleri için Duce’nin (Mussolini) şu sözleri yazdırılıyordu: “Ey lejyonerler, askerler, kılıcınızı ve yüreklerinizi kaldırınız, on beş yüzyıl sonra Roma’nın tarihsel tepelerinde imparatorluğun yeniden kuruluşunu selamlayınız.” (E. Morante, Tarih Devam Ediyor… adlı romanından.)

Her ne kadar faşizm, orta sınıflar üzerinde yükselse de mali yönden büyük sermayeye göbekten bağlıydı. Burjuvazinin parasal yardımları ile ayakta durabiliyor, propaganda yapabiliyor, kitleler üzerinde etkileyici olabiliyordu.
Faşizmin kullandığı kapitalizm karşıtı söylem, milliyetçilikle sunulup orta sınıfların bilincine vatan savunması şeklinde zerk edildi. Bu söylem süreç içerisinde Yahudi düşmanlığına dönüştü ve sonuç gerçekten korkunç oldu: Avrupa’da 6 milyon Yahudi’nin katliamı, sürgünler, Gettolar, gaz odaları…
1938’de Almanya, Alman vatandaşlarının Yahudileri serbestçe yok etmesine, mallarına el koymasına izin verdi. İtalya’nın da aynı şekilde davrandığını unutmayalım [Bu politikanın sermaye birikimi koşullarını Alman burjuvazisi için olumlu yönde etkilediğini burada not edelim.].
İktidara gelen faşizm ilk önce devlet aygıtını tam anlamıyla denetimine geçirdi. İşçi direnişini felce uğratıp sendikaları yok etti. İşçi ücretleri ufaltılarak kapitalistlerin kârları garantilendi. Kâr etmeyen şirketler canlandırıldı, burjuvaziye vergi indirimleri ve hatta vergi muafiyetleri getirildi. Savaş ekonomisi devreye sokuldu ve büyük tekellere verilen silah siparişleri ile devlet, sanayinin baş müşteriliğine soyundu.

İktidara gelmeden önce işçi sınıfına ve köylülere, özellikle de küçük köylülere verilen vaatlerin kısa sürede yalan olduğu ortaya çıktı. Faşizm, tarımda büyük mülkleri paylaştırmadı, aksine büyük ve orta mülkiyetin yeniden tahsisi için çaba gösterdi, ayrıca kapitalist ilişkilerin kır alanlarına girmesine de ön ayak oldu. Böylelikle büyük toprak sahiplerinin, tarım emekçilerini yeniden köleleştirilmesinin önü açıldı.
1933’te Naziler, iktidara geldikten sonra binlerce militan emekçiyi, komünisti, sosyalisti, sendikacıları, kısaca kendilerine muhalefet eden, karşı olan herkesi tutuklayıp toplama kamplarına gönderdi. On milyona yakın insan bu kamplarda katledildi.
(E.M. Remarque’nin Hayat Kıvılcımı romanı bu bağlamda okunabilir.)

İktidara gelen faşizmin dış politikası emperyalist bir yayılma oldu haliyle. 1934–36 yılları arası İtalya, Mussolini liderliğinde silah zoruyla Etiyopya’ya el koydu. Ardından Almanya ve İtalya askeri bir anlaşma imzalayarak güçlerini birleştirdi. Hitler, Versay’ın öcünü alırcasına, Avusturya ve Çekoslovakya’yı; İtalya da Arnavutluğu işgal etti. Ardından SSCB ile Almanya arasında Polonya’nın “ortaklaşa” işgal edilmesi için bir anlaşma imzalandı.
Hitler ordularının batı Polonya’ya girmesi ile bu sefer Fransa ve İngiltere, Almanya’ya savaş ilan etti ve böylece İkinci Dünya Savaşı başlamış oldu. Dikkat edilirse, Fransa ve İngiltere ancak sömürgelerinin tehlikeye girmesinin ardından Almanya’ya savaş ilan ettiler. Hitler Almanya’da işçi sınıfını katlederken bu iki devletten nedense hiçbir karşı çıkma gelmemişti. Çünkü başlangıçta Hitler onlar için tümüyle “saygıdeğer” biriydi. Hitler kapitalizmi tehdit eden tehlikeye yani işçi sınıfına ve onun devrimci örgütlenmelerine karşı topyekûn bir saldırıyı simgeliyordu.
Almanya’da işçi sınıfının zaferi hepsinin en büyük korkusuydu. Çünkü işçi sınıfının zaferi diğer ülkelerdeki işçilere de moral verecek ve kapitalizm için bu, adeta kendi sonunun başlangıcı olacaktı. Bundan dolayı Hitler, onlar için başlangıçta saygıdeğer biriydi.
1940 yazı Almanya; Danimarka, Norveç, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg’u işgal etti. Hatta Fransa’nın başkenti Paris kapılarına dek ulaştı. İtalya da, Almanya ile yapılan anlaşma gereği, İngiltere ve Fransa’ya savaş ilan etti. 1941 haziranı Hitler, “SSCB’nin 8 haftada haritadan silineceği” planıyla bu sefer Rusya’ya saldırıya geçti. Böylelikle Hitler-SSCB arasında imzalanan “saldırmazlık” anlaşması anlamını kaybetti.

Almanya’da iktidara gelen Nazizm, burjuvazinin taleplerini yerine getirmekten başka bir şey yapmadı. Fakat burjuvazi Hitlerin her yaptığına onay vermiyordu. Çünkü Hitler her tarafın yakılıp yıkılması, yani müttefik güçler tarafından işgal edilen bölgelerin tamamında tüm alt yapının yok edilmesini de emrediyordu.

Sonuç

Faşizm, tek başına Hitler’in çıldırması değil, bu düzeni sürdürenlerin başvurduğu bir “yönetim” biçimidir.
İkinci Dünya Savaşı’nda büyük devletler, batı Avrupa’dan Uzak Doğu’ya, Afrika’dan İskandinavya’ya neredeyse tüm yer kürede; karada zırhlı araçlar, havadaysa bombardıman uçaklarıyla kentleri, bölgeleri yerle bir etti. Sonuç: 60 milyon ölü!
Bu barbarlık kapitalist sistemin bir ürünüdür.
“Normal” zamanlarda kapitalizm, burjuva demokrasisi yoluyla iktidarını sürdürmeye çalışır. Kitleleri “öfkelendirmeden” alınacak birkaç reformist uygulama, silahlara başvurmaktan daha ucuz ve sorun yaratmaktan da uzak olduğu için kapitalizm bunu tercih eder. Fakat toplumsal koşullar, kapitalist sınıfı uçurumun kenarına sürüklediği ve sorunun burjuva demokrasisi yoluyla çözülemeyeceği anlaşıldığı anda kapitalist sınıf son çare olarak faşizme başvurur.
1929 ekonomik bunalımı ABD’de Avrupa’daki süreçten farklı yaşanmıştı. Çünkü ABD, krizi çözme konusunda yeterli mali olanaklara sahipti [New Deal’i hatırlayalım.]. Avrupa’daysa kapitalizm, krizi çözebilecek mali olanaklardan yoksun olduğu için çözümü faşizmde buldu.

Gencer Çakır
[Son düzeltme tarihi: 11.09.2011]