Evren genişliyor mu, yoksa biz öyle mi algılıyoruz?

Carlos Castaneda’nın Kartalın Armağanı’nda Sağ ve Sol yan bilinci bölümünde, aşağıdaki gibi bir paragraf geçiyor. Bu kitabı ilk okuduğumda da sol yanda yaşanan olayların yoğunlaştırılmış bir bütün halinde olduğu konusuna kafam takılmıştı. İkinci kez okurken kitabın o bölümüne geldiğimde bu sefer ışık çaktı. Sanki bu sefer daha iyi algıladım olayı. Önce kitabın o bölümünde Carlos Castaneda ne demiş ona bakalım.

Kısaca hatırlatmak gerekirse, La Gorda ve Castaneda birlikte rüya görme çalışmaları yapıyorlar. Ve bu gördükleri rüyalarla Don Juan ve onun grubundaki diğer savaşçılarla ilgili anıları yeniden yaşıyorlar ve görüyorlar. Böylelikle sol yanda yaşanan olayları yavaş yavaş hatırlamaya başlıyorlar. Castaneda’nın bu durumla ilgili yorumu şöyle;

”La Gorda ve ben bir zaman sonra, sol yanımızdaki algı zenginliğinin edim sonrası farkına varma sonucu olduğunu fark ettik. Etkileşimimiz, onu anımsayabilme kapasitemizin ışığında gerçekleşiyordu. İşte o anda, o yüksek bilinç durumlarında her şeyi tek yığın, ayrıştırılması olanak dışı ayrıntılardan meydana gelen hacimli tek bir kütle biçiminde algıladığımızın farkına vardık. Bu her şeyi bir anda algılayabilme yetisine yoğunluk adını verdik. Yıllar boyu, bu deneyim yığınlarını oluşturan ayrı parçacıkları inceleyebilmenin olanak dışı olduğunu düşünüyorduk.; bu parçacıkların us yönünden herhangi bir anlam oluşturacak bir süreklilik içinde bir sentezini oluşturmaya çalışmıştık. Bu tür sentez oluşturamadığımız için, anımsayamıyorduk. Anımsama yetisinden yoksun oluşumuz, gerçekte algılarımıza yönelik anılarımızı bir temele oturtamamamızdan kaynaklanıyordu. Deyim yerindeyse, anılarımızı herhangi bir temele oturtamıyor, onları bir düzene sokamıyorduk. Deneyimlerimiz, bizim için oradaydılar, ama onlara ulaşabilmemiz olanaksızdı. Çünkü bu yoğunluk duvarı tarafından engellenmişlerdi.”

Burada bahsedilen yoğunluğu şöyle açıklayabiliriz. Evreni düşünürsek eğer, evren genişliyor. Bunun tersi düşünüldüğünde, evrenin bir toplu iğne ucu kadar küçülebileceği ve kütlesinin yoğunlaşacağı söyleniyor. Evrenin genişlemesinin, evrenin yorumlanmasını sağladığı yönünden bakarsak eğer; evren genişleyerek yorum yapmamızı sağlayacak zaman olgusunu oluşturuyor. Yani o boşluğu zaman dolduruyor. Belli bir dizgeye olanak tanıyor böylelikle. Eğer evren yoğunlaşmış bir kütle olsaydı o zaman şu anki evren yorumumuz da olamazdı. Evrenin içerdiği her şey küçük bir kütlede katışmış bir vaziyette olacaktı. Böylece algılayabileceğimiz dünyalar olmayacaktı, zaman olmayacaktı. Ama o kütle bütün bunları içerecekti, içinde zaman olmadan.

Olaya sol yan bakımından bakarsak eğer, bir başka benzetme ile tarif edeceğim yine. Bizler birer algılayıcıyız, aslında yorumcu da diyebiliriz. Bilgisayar programından örnek verirsek eğer çalışan bir exe program ve programın veri çektiği bir veritabanı vardır. Veritabanında veri katışmış bir şekilde hiçbir yorum içermeden mevcut olur. Program ise o veriyi veritabanından çekerek yorumlar ve anlamlı bir dizgeye sokar. Program olmadan sadece veritabanına baktığımızda bize anlamsız gelen, birbirinden bağımsız görünen bilgi parçacıkları ile karşılaşırız. Ve bu bilgiler bir anlam ifade etmez. (Veritabanını yoğunlaşmış bilgi kütlesi olarak tanımlayabiliriz.) Ancak bir program devreye girdiğinde o veriler anlamlı bir hale dönüşür. Eğer tonali yada kendi dünyasal varlığımızı bir yere koyarsak, biz yada tonal bir exe dir, Nagual/sol yan ise veritabanı diyebiliriz. Carlos Castaneda ve La Gorda rüyalar yolu ile aslında veritabanından (yoğunlaşmış kütle) bir bilgiyi alıp, tıpkı evrenin genişlemesi gibi onu genişleterek, boşluğa yayarak, tonal’de anlaşılabilir, yorumlanabilir bir hale getirerek hatırlıyorlar olayları. Yani sıkıştırılmış bilgiyi genişletiyorlar ve ona bir dizge kazandırıyorlar. Böylelikle hatırlıyorlar. Elinde bir veritabanı olan, orada anlamlı bir şeylerin varlığını hisseden birinin elinde onu yorumlayacak exe programının olmaması gibi bir durum bu. Rüyalar yolu ile de bu yoğunlaştırılmış bilgi kütlesinden veri çekip, onu genişleterek yorumlamayı öğreniyorlar. Aslında Don Juan’ın neden tonali korumak gerektiği konusuna önem verdiğinin de açıklaması olabilir bu. Yani elinde yazılım kalmazsa, program bozulursa, o katıştırılmış bilgiyi asla yorumlayamazsın. Yani program olmadan veritabanı tek başına bir işe yaramaz diyebiliriz.

Ve belki de evren hala toplu iğne ucu kadar küçülmüş, yoğunlaşmış bir kütle şeklindedir de, onu biz genişleterek algılayabildiğimiz için, evreni genişliyor şeklinde algılıyoruz. Tamamen benim fikrim, katılmayabilirsiniz de… Eğer böyle ise, big bang denilen şey bir farkındalık patlamasından ibaret. Veritabanını yorumlayacak yazılımın, tonalin ilk ortaya çıkış anı. Evren hala yoğunlaşmış bir kütle halinde ise, diğer dünyaları algılamanın yolunun, diğer yoğunlaşmış kütleleri genişletmek olduğunu söyleyebiliriz belki de. Don Juan’ın dünya görüşünü genişletmek dediği şey bu olabilir. Ne bileyim belki de bütün kavramları birbirine karıştırmışımdır. J)) Eğer evren hala bir topluiğne ucu kadar katışmış yoğun bir kütle ise, mesafelerin de anlamı kalmaz. Mesafeyi yaratan şey, bu yoğun kütleyi algılayabilmek için genişleten zihnimiz. Yani mesafe, zaman sadece zihinde. Zihni durdurduğumuzda belki de genişlemeyi durduruyoruz, hatta küçültüyoruz. Bu nedenle de mesafe ve zaman olayı ortadan kalkıyor.

Neyse bu kadar şimdilik.

……………….

Off yatıyorum fikirler aklıma üşüşüyor. Yine aklıma birsey geldi. Şimdi evren bir topluiğne ucu kadar kücülebilir deniyor. Evet küçülebilir. Nasıl mı? Gözle görülemeyen mikroplara mikroskopla baktığımızda devasa yaratıklara dönüşüyorlar. Bizim algımız da evreni genişletmesi ve o sekilde algılaması aynı şey aslında. Yani perde dediğimiz şey aradaki bir mikroskop gibi. Evrene bir büyüteçle bakıyoruz diyelim. Ve bütün ölcümlerimiz, evreni boyutlandırmamız, mesafelendirmemiz bu büyütecin ardından gördüğümüz bilgi ile yapılıyor. O büyüteci aradan kaldırdığımızda evren bir toplu iğne başı kadar olacaktır. Büyütecle baktıgımız evrenin bir toplu iğneye kadar kücülebilecegine inanmak yada bunu idrak etmek zor olacaktır. Ayrıca kütlesini düşünürsek bu devasa görüntünün kücücük bir kütleye aynı yoğunlukta sığacağını aklımız almıyor ama aradan büyüteci kaldırdığımız zaman evrenin bir toplu iğne ucuna sıgdıgını görecegiz ve aynı kütle yoğunluğu ile olacak.. İşte algımız böyle bir büyüteç gibi işlev görerek kücücük bir kum tanesinden koca bir evren yaratıyor ve sonra bu evrenin büyüklüğü karşısında büyüleniyor ve gerçekte var olanı görmez oluyor. :)))))

Nasıl fikir?

Çantacı Necmi Abi ve Ateist Yıldırım

Bu hikayenin nurcular tarafından uydurulmuş kısmına hepiniz rastlamışsınızdır. Bilirsiniz ateisti alırlar hayallerinde kafasına göre konuştururlar ve sonra çantacı necmi abi bir bakmışsınız ikna etmiş ateisti. Birde benim versiyonumu okuyun.

Beyaz eşya pazarlamacısı kamyondan iner. Beyaz eşya satan dükkana girer.
Dükkanda dini bir konuda sohbet yapılmaktadır. Satıcı sohbet esnasında kafasını uzatarak:
-Merhaba, ben ateistim, sizinle dini konularda tartışabiliriz, dedi.

Dükkanda bulunanlardan biri olan Necmi Abi
-Hoş geldin Ateist kardeş,

-Hoş bulduk
-Buyur gel oturalım, sohbet edelim.

Ateist oturur.
-Edelim bakalım.
-İsminiz nedir ateist kardeş?

-Yıldırım
-Merhaba Yıldırım memnun oldum benim adım da Necmi.

-Sağol.
-Sen akıllı, zeki birine benziyorsun, dedi Necmi Abi.

  • Bırak şimdi yağlama yıkamayı muhabbete girelim dedi Yıldırım.
  • Eee, işte pazarlama müdürüsünüz, aptal adamı müdür yapmazlar. Ondan şey ettiydim, dedi.

-Sağol sağol. Sen necisin?
– Bana çantacı derler, Çünkü şu kainata baktığımızda her şey Allah’ın varlığını bize gösteriyor, dedi.

Yıldırım sessiz beklemede. Necmi abi cebinden gözlüğünü çıkardı.
-Yıldırımcığım madem sohbet edicez, sevdim seni.
-Ben de sizi sevdim, severim konuşkan insanları, dedi Yıldırım.

Necmi abi gözlüğü göstererek:
-Buna ne dersiniz Yıldırımcığım?
-Gözlük deriz, dedi.
-Biz de gözlük deriz.

Cebinden kalem çıkartıp:
-Buna ne dersiniz?
– Kalem deriz, dedi.
-Biz de kalem deriz, dedi Necmi abi.

Bu arada dükkan sahibi bir tepsi şeftali ortaya koyar sohbet esnasında afiyetle yensin diye.Necmi abi bir şeftaliyi eline alarak:
-Peki buna ne dersiniz Yıldırımcığım? dedi
-Şeftali deriz, dedi.

-Bak işte biz de şeftali diyoruz. Demek ki görüş ayrılığımız yok. Şimdi sen buna şeftali desem ben patates desem, diğerine kalem desen ben de baston desem herhalde bu adamla sohbet edilmez deyip kalkıp giderdin. Demek ki baktığımızda aynı şeyleri görebiliyoruz.

Şimdi biz bu şeftaliyi nerden aldık Yıldırımcığım?

-Manavdan, dedi.
-Hayır öyle değil. Yani denizden mi çıkardık, topraktan mı çıkardık, yoksa ağaçtan mı topladık?

-Ağaçtan dedi.
-Peki bu ağacın aslı nedir?

-Nasıl yani? diye sordu Yıldırım. Elbette Ökaryot hücrelerdir.
-Yani bu ağaç aslında bir odun değil mi?

  • Hayır değil, ne odunu?
    -Peki bu odun şeftali yapmayı öğrenmek için okula gitti mi? Kursa gitti mi?

  • Hala odun diyor ya, Ökaryot hücreleri abicim, odun değil.
    -Aklı var mıdır bu odunun? Düşünüp desin ki : Ya ben bu insanlara şeftali yapayım de afiyetle yesinler.
    -Plak takıldı. Çantacı abi, odun değil diyorum. Burdaki tek odun sensin gibi.

-Yani Yıldırımcığım, bu odun öyle bir şey üretiyor ki tadı, rengi, kokusu hoşumuza gidiyor, içindeki vitamin vücudumuzu besliyor. Yıldırımcığım bu şeftaliyi bize bizi tanıyan biri mi verebilir yoksa bu odun mu verebilir?
– Abicim sen canlı hücre nedir, fotosentez nedir, büyüme nedir, bölünme nedir anlıyo musun? Yoksa böyle odun demeye devam mı edeceksin?

Yıldırım dondu kaldı. Durdu, düşündü:
-Sen, dedi…

….Bir odunsun abi.

Necmi abi gülümseyerek:
-Ben odun değilim , odun bizim okuduğumuz Kuran Tefsiri kitaplarıdır. İşte Yıldırımcığım. Bizi tanıyan, seven, acıyan ve neyden hoşlandığımızı bilen bir Rabbimiz var. O şeftaliye kokuyu veren , burnumuza da o kokuyu alma kabiliyeti vermiş. Tadını veren, dilimize tat alma kabiliyeti vermiş. İşte O bizim Rabbimizdir, Allah’ımızdır.

Necmi abi devam ederek:
-Mesela dedi ineğin süt vermesi. İnek bizi tanımaz. Arının bal vermesi, arı bizi tanımaz. Şimdi biz bilim adamlarını toplayıp desek ki: Ya profesörler , bu arılar var ya çok terbiyesiz şeyler, biz balını almaya gidince bizi sokuyorlar. Biz bundan sonra arı balı yemek istemiyoruz. Biz siz bal yapın, bize profesör balı yapın biz ondan yemek istiyoruz desek. Bize arı gibi bal yapabilir mi profesörler?

  • Ya necmi abi sen hakkaten sıyırmışsın. Arı sana bal vermez, o kendi için yapar o besini. Ama senin zihniyet gidip yağmalama olduğundan alırsın elinden balını arının.

-Peki profesörün yapamadığı balı, bir sinek nasıl yapabiliyor? Kuran’da Nahl suresi var. Orda Allah diyor ki : Ben arıya vahyediyorum, emrediyorum insanlar için şifalı olan balı üretiyor. Kuran’da iki yerde şifa kelimesi geçer. Birinde Allah’ın Peygambere vahyettiği Kuran’ın inanlara şifa olduğu söylenir, diğerinde ise Allah’ın arılara vahyettiği balın bütün insanlara şifa olduğu söylenir.
– Buradan anladığımız o ki, Muhammed balı seviyormuş. Neden? Baldan daha şifalı şeyler var, onlardan haberi yokmuymuş?

Yıldırım iyice şaşkın vaziyette bakıyor. Bu adam daha ne sayıklayacak diye.
Necmi abi devam ederek:
Mesela 5 kişilik bir taksi, saat kulesinin etrafında kendi kendine döner mi?

  • İşte günün bombasını patlattın dedi yıldırım, kahkaha atarak. Döner döner, japonların yaptığı robot arabalar var 45 tur bile dönüyor.

-Peki 5 kişilik taksi kendi kendine dönmezken 7 milyarlık dünya kendi kendine nasıl dönüyor? Demek ki onu bir döndüren var . Yıldırımcığım hiç baklava baklavacısız baklavalaşır mı?
– Döner dedik necmi abi. Senin uzayda hareketten de haberin yok dedi Yıldırım. Uzayda sürtünmesiz ortamda sabit hızla giden bir nesne ile duran bir nesnenin farkı yoktur. Yani bir döndüren olmasada döner. Durduran olmadığı sürece de dönecektir.

-İşte maalesef modern bilim baklavayı görüyor ama baklavacıyı görmek istemiyor.
– Uzay diyoruz, biyoloji diyoruz sen hala baklavadasın. Karnın acıktı galiba abi? Yahu siz nereye takılıyorsunuz? Hocanız kim? bu kadar zırvalamak için dedi Yıldırım.

-Sevgili kardeşim benim Hocam Bediüzzaman’dır, ben onun yazdığı eserleri okurum dedi Necmi abi.
– Belli belli dedi Yıldırım. Şu radyo dalgalarını meleklerin taşıdığını iddia eden zat değil miydi bu? Ağaca odun demenden anlamalıydım.

-Sen bize takıl neşelenirsin , dedi necmi abi
-Evet bedava komedi, dedi Yıldırım.

-O bu bişey mi Yıldırımcığım biz de daha ne odunlar var .
– Tahmin ediyorum dedi Yıldırım.

Gülüşerek vedalaşıp ayrıldılar.

(Çantacının sözlerinde çok az oynama yaptım. Sırf çantacının sözlerini koysam bile iyi mizah olurdu)

“Kurban” hakkındaki düşünceniz?

  • Kurban geleneği bir ibadettir ve devam etmelidir.
  • Kurban geleneği yerine başka alternatifler bulunabilir. (Bağış, yardım, hizmet vs)
  • Kurban geleneğine karşıyım. Eski bir gelenek.
  • Gereksiz buluyorum.
  • İnsanı psikolojik açıdan rahatlatan, huzura kavuşturan, stresini alan bir gelenek
  • Sosyal açıdan gerekli buluyorum.
  • İhtiyaç dışında, toplu hayvan kesimine karşıyım.
  • Herhangi bir hayvanın öldürülmesine karşıyım.
  • Başka bir düşüncem var, bu şıkkı işaretlediysem de yazacağım mutlaka.

PEKİ, O ZAMAN HANIMEFENDİYE YOLU GÖSTER ALEX/Efsun Hanım – Büyülü ormanda geri dönüş için varoluşçu kırıntılar…

Ne kadar korkabilirsin diye sorduğunda bir ayağı çoktan yerden kesilmişti bile…tebessümü kesin ve keskindi…”hiç” dedim. Yalan söyledim.tebessümü biraz daha gergin yayıldı yüzüne.

Gergin: kitapları defterleri kaplamak için kullanılan renkli jelatinleri biraz daha çekiştirmek…

Hiç: büyük yalan.

Hayatımın geri kalanını pis bir hisle geçirmeyeyim diye atlamadığını, yüksekte-yerde olmayan ayağını diğer ayağının yanına tumturaklı bir edayla indirip gösterişli bir el devinimiyle sanki bu kareye dolan müziğe eşlik ediyormuşcasına, sanki ispanyol dansına hakim ve hatta bir ispanyolmuşcasına …kendimden nefret etmemem için benimle dans ettiğini biliyorum..beni çok sevdiğini, onu çok sevdiğimi biliyorum….

“Gerçek bu değil” diyor Alice ayaklarını henüz öğrendiği izlenimi uyandıran dansa alıştırmak istercesine…aynı anda öğrenmeye çalıştığım bir dilin fonetiğinde geziniyorum.. “Alice senin kahramanın değil” diyor kraliçe…

-Sen de kraliçe değilsin diyorum…ne kabalık!.

Kaba: kıvrılmasını istediğiniz yönün tersine bir kat çizgi-kesik atmadan asla katlayamayacağınız mukavva.

-Onlarca iyilik yaptım senin için!

Herhangi birinin herhangi bir yerde sizin için yaptığı, yapabileceği bir iyiliğin emin olun sizin zekanız ve algınızla büyük bir ilişkisi vardır diyor. İyilik mi yardım mı? Üstüne basarak çok net “iyilik” diyor..ne kadar da izafi..hıh diyorum.

…..
Apar topar çıkıyorum, henüz ısırdığım ve yutmaya vakit bulamadığım kurabiyenin parçaları büyüyor ağzımda…Aydan çalınmış gizemli bir şey yiyor gibiyim..Kurabiye büyüyor, düşünce ve endişe büyüyor..Sağda inmeliyim..

Ötenazi hakkımı istiyorum..bugün…diyor…gözlerimi kocaman açıp bakıyorum..bunca güzel bir kadın…nasıl olur bunu söyler? onca yıl sonra her şey çok iyi gitmişken…her şey çok iyi gidiyorken..

….bugün….pembe bir çamaşır ipiyle boğulmak fikri…ayağımın takıldığı 7.caddedeki aralıkta ayağımın boynumla birlikte kırıldığı fikri…çok ama çok uzakta herkesin unuttuğu bir japon amcadan ya da dededen bir kılıcın ya da bir gurur borcu harakirinin miras kaldığı (ne demekse) fikri incitmiyor…bugün…pink floyd “devision bell” dinleyerek hiç de üzülüp ah etmeden “tamam” diyorum: “tamam genç; bahşiş fena fikir değil” …..

Herşeyin tasarısı beklentiler ölçüsünde iyi ya da kötü olabilirdi….izafiyet bu denli sinir bozucuyken bir de dili zaman geçmişin nefret arabesk tadı….tanıdığım yerde değil, hatırladığım yerde ikamet ediyor artık…efsun hanım….elleri heykel sanatının simya ile bir ilişkisi olup olamayacağını sorduracak denli usta. beynimden yeşil sıvılar akıyor..bir süngere olan benzerliğimi böyle bir sıvı kaybında keşfetmem dehşetengiz…

Ötenazi:
Bir sürü soru sorulabilir . bu bir sürü soru sormaya çoklukla sizinle bir miktar ilgili bir yığın ya da üç beş kişi hazırdır….
Aaaaa ama neden..
Ay ne sevimsiz
Modern sanatları gezelim mi
Sen sürpriz seversin
Ay ben bişey mi yaptım
Geçtiğimiz aylar boyunca aramadım diye mi? Ama biz kızlar hallederiz bunları aramızda
Cidden verecektim kitabı
Yeşil nane yaprağı çok iyi gelir..buzlu çay..britanya usulü bir vakarla…? Hadi?
Eminsin yani
Ay ne yaptık biz ya….

Ötenazi:
Hep istekliydi
Bayılırdı şairlerden dize aşırmaya en çok da “suçu maddenin tabiatına atıp kaçacakmış”a
Yok olacakla öleceğe
E keyfi bilir…kupa kızı sende mi..
Hıhı öyleymiş….kaçıncı kat..bu elimdekiler çok ağır….

Tebessüm..tebessümün eyleme oranla fikir hali sanki daha doygun..sanki daha dolu…öyle mi….izafiyet….bir terasta içilen yeşil çayın ne denli güzel ve sakinleştirebilir nitelikte olduğunu izah edecek yegane kelime….izah? izafiyete ne uzak…o halde kişinin ikna edilebilirlik limitinden bahsediyorsunuz… Uzun, çok uzun bir sabah çay içiyoruz bitimsiz bir gökyüzü altında, bu kenarda, unutulmuş terasta efsun hanımla….bana bugün herzamankinden sahtekar görünüyor, herzamankinden aklı karışmış…bugün sanki kukla iplerini emanet edecek güvenilir birini arıyor…onlarca kez kandırdığı, beklettiği, üzdüğü, kırdığı birine güvenebileceğini biliyor çünkü; yokluyor elleri, olması gereken yerde fantastik, süslü ve gizemli bir hançerin izi yok…gülümsüyorum….efsun hanım, pis düzenbaz…eve git ve lütfen biraz uyu diyorum….neden bilmiyorum, sözümü dinliyor….

*A.Camus, “ Başkaldıran insan” a eşlik için….

High Hopes…