Prens, Vezirin Oğlu ve Padmavali
Varanasi adında bir kent varmış. Şiva’nın yaşadığı bu yer, kutsal varlıklarla dolu imiş ve Kailasa dağının yaylası gibiymiş. Ganj nehri de tıpkı devamlı boyunda takılı bir kolye gibi, oradan akarmış. İşte bu şehirde Pratapamukuta adında bir kral yaşarmış. Ateş nasıl ormanı helak ederse, bu kralın yiğitliği de düşmanlarının ailelerini helak edermiş. Onun Vacramukuta adında bir oğlu varmış. Bu çocuk o kadar yakışıklıymış ki, Aşk Tanrısı yanında hiç kalırmış. Ayrıca düşmanları onun cesaretini iyi bilirmiş. Bu prensin canından çok sevdiği Buddhişarira adında bir arkadaşı varmış. Bu da vezirin çok zeki olan oğlu imiş.
Bir keresinde prens ve vezirin oğlu ava çıktığında çok uzaklara gitmişler ve oklarıyla aslanların kellelerini uçura uçura giderken, büyük bir ormana gelmişler. Öten kuşları, öbek öbek açmış çiçekleriyle orman adeta bir aşk evi gibiymiş. Ormanın içinde prens ve vezirin oğlu büyük bir göl görmüşler. Gölde renk renk açmış nilüfer çiçekleri arasında, hizmetkarları ile birlikte oraya banyo yapmaya gelmiş, göksel güzellikte bir kız varmış. Kız güzelliği ile adeta gölü dolduruyormuş ve mavi lotuslardan yeni bir orman yaratıyor gibiymiş. Ay gibi güzel yüzünün utangaçlığını gizlemek için beyaz bir lotusla yüzünü kapatmış ve hemen o anda gönlünü prense kaptırmış. Prens de aynı şekilde ona aşık olmuş.