“BALIKÇIYMIŞ GİBİ BALIKÇI OLMAK”
- BEYKOZ tepelerinin dar sokaklarında sanki kendisi çocuk değilmiş gibi bağırıyordu. “Fırıl fırıl fırıldak… Çocuklara oyuncak…” Sattığı rüzgar güllerinden elinde on tane kadar kalmıştı. Çitlembik ağaçlarının gölgelediği terkedilmiş mezarlığının yanındaki merdivenli yoldan Yalıköy’e indi. Yalıköy’ün en görkemli yalısı olan Beyaz yalının yanına geldi. Pembe yanaklı kız bu sabahın son sabah olduğunu çocuğun elinde dönen fırıldaklardan anladı. Perdeyi aralamakla kalmadı bu kez, pencereyi de yukarı kaldırdı. Çocuk fırıldaklardan en çok renkli olanını pencereye uzattı. Fırıldak ilk kez gördüğü küçük beyaz eldeydi. Fırıldak coştu, dönmesini artırdı ama, pencerenin aşağıya inmesini engelleyemedi, kolalı beyaz dantelli perde kapandı. Fırıldak da Beyaz yalının bir parçasıydı artık. Çocuk denize döndü, ilaryalara baktı. Yüzlerce ilarya sırt üstü yosunlara yatmış yan gözlerle beyaz beyaz çocuğa bakıyorlardı.
Suyun altında yaşattığı, yerdeki çocuk dünyasının ilaryası da aralarındaydı. İlarya ise suyun yukarısında yaşattığı balık dünyasının insanına dokunmak için nerede ise suyun yukarısına çıkacaktı. Çocuk elindeki diğer fırıldakları tek tek denize, ilaryalara doğru attı. İlaryalar ürkmemişlerdi. Renkli fırıldaklardan kaçışmadılar. Fırıldaklar tahta çıtaların ucunda döne döne Karadeniz’e doğru yüzerek ilaryalardan uzaklaştılar. İçinde ilarya, pembe yanaklı kız ve çocuk olan evren fırıldakların dönmesinde döngüsünü tamamlamıştı.