K harfinin gelişimi

Ön-Türk damgaların kutsallık içeren kavramlarla ilgili simgeler olduklarından söz ettim. Bu bakımdan şaman kişiler tarafından taşlara ve mağara içlerine kazınırlardı. Şaman inancına göre ise güneş kutsal bir gök cismi idi. Bu durum göz önünde tutulduğunda yönetici kişinin hem savaşan hem de mistik güçlere sahip olan, insan-üstü yapıya sahip bir kişi olması gerekiyordu.

Böyle bir kişiliğin simgesini güneş ile birleşik olan bir ok ifade ediyordu (Bkz. T harfinin gelişim başlıklı yazım). K harfinin kökeninde aynı yaklaşımı bulmaktayız. Orhon abecesinde dört adet K harfi vardır. Her birinin bağlandığı sesli (ünlü) harfler farklı olmaktadır. Resimde sol üst köşede görülen ok işaretleri OK, KO, ÖK ve KÖ şeklinde seslendiriliyorlardı. Aynı ok işareti Etrüsk abecesinde genizden gelen KH sesi için kullanılmıştır. Demek ki Etrüsk halkı, daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi, Ön-Türk asıllı bir toplum idi. Konuştukları ve yazdıkları dil de Ön-Türkçe idi. Bugün bile yazılarının okunamayışı bu nedendendir.

Ahlâk kavramı

Eğitim insana sadece “bilgi aktarmak” şeklinde anlaşılmamalıdır. Eğitimin içinde davranış şekilleri ve ahlak kuralları da yer alır. Bir toplumun ahlakı o toplumun genel felsefesi ile yakından ilgilidir. “Genel felsefe” derken önyargılar, varsayımlar, kutsal değerler ve temel ilkeler kast edilmektedir.

Bu bakımdan eğitim öğretimi kapsar. Çünkü öğretim bilgi aktarmakla yetinirken, eğitim insanı eğmek, bükmek yani şekillendirmekle ilgilenir. “Ağaç yaşken eğilir” sözü de insana uygulandığında “insan gençken eğitilir” şeklinde ifade edilebilir.

Günümüz eğitim sisteminde pragmatik (faydacı) görüş hakimdir. Her türlü öğretim faydaya dönük olarak planlanmaktadır. Amaç, okuldan mezun olup diplomasını alan gencin bir iş bulması ve “kendini kurtarmasıdır”. Genel inanca göre, kendini kurtaran genç daha kaliteli bir yaşam düzeyine ulaşır ve dolayısıyla toplumun genel düzeyi de yükselir.

Alim ve arif

Bilge olan kişinin olaylara katıldığını söyledim. Bu katılım ‘başkasının işine karışmak’ şeklinde anlaşılmamalıdır. Daha çok içselleştirmek olarak tanımlanabilir. Eğer basit bir şekilde açıklamak gerekirse şöyle bir benzetme yapabilirim. Bilgi sahibi insan gören ve işiten kişidir. Bilge insan ise tadan kişidir. Görmek ve işitmek beden dışındaki birtakım olay ve oluşumlardan haberdar olmayı sağlar. Oysa ki tatmak, beden dışından beden içine alarak haberdar olmayı sağlar. Duymak ve görmek en genel anlamda “seyirci olmak” şeklinde tanımlanırsa, tatmak “katılmak” olarak tanımlanabilir.

Yani, katılmak “içselleştirmek” demektir. Bir olayı kendine fazlaca dert eden insanlar o olayı içselleştiriyorlar demektir. Kendilerine mal ediyorlar ve etkileniyorlar. Buna bir bakıma “bağlanmak” da diyebiliriz. Bilge kişiler hem bağlıdırlar hem değildirler. O anda karşılarında duran sorunla bütünleşirler ve bağlanırlar. Fakat kısa sürede de bu bağı koparmayı da bilirler. Daha doğrusu, bağlanmanın şart olduğunu bilirler ama bu bağ onları bağlamaz.

Farkındalık nedir

Gerek Nasreddin hoca bilgeliğinde, gerekse uzak doğu Zen öğretilerinde en önemli yaklaşım hayata ve olaylara seyirci kalmaktan çok katılmaktır. Yaşanan fakat sözle anlatılamayan varlığı anlamak mümkün müdür? Çünkü anlamak için kavramlara gereksinim vardır ve kavramlar da sözlerle aktarılır. Gerçek anlamda anlamak katılımla olur. Gözlem yaparak da anlarız fakat o analitik (ayırımcı) anlama şeklidir. Yani, dialektik (ikilemli) mantık kullanılarak anlama metodudur. Bu tür anlama insanı yüceltmez. Onun benliğinde değişiklik yapmaz.

Oysa ki, “katılımcı-anlama” metodunda kavramlar kesin çizgilerle ayrılmış değillerdir. Her kavram bütünün bir parçasıdır ve karşıtı ile iç-içe geçmiş durumdadır. Katılımcı anlamanın metodu sentetiktir (bütüncüldür), mantığı da hem-hem mantığıdır. Sentetik anlama metodu tamamen öznel olup her şahsın kendi kapasitesi ve yeteneği oranında olur (Bakınız Farkında olmak başlıklı yazım). Herkesin katılabilme ve olayları yorumlama kapasitesi farklıdır. Bu bakımdan herkesin anlama düzeyi de farklı olmaktadır. Tam olarak anlayabilmek için 3 farklı düzeyde gelişmiş olmak gerekir.

İstatistik mekaniğin yorumu

Bir önceki yazımda İstatistik mekaniğinden söz ettim. Biraz fazlaca matematik denklemler içerdiğinden şimdi denklemlerin anlamı üzerinde durmak istiyorum. Öncelikle şu noktayı açıklamakta yarar vardır: İleri sürdüğüm yaklaşımda genel kabul görmüş İstatistik mekaniğinden farklı olarak toplamlar sıfırdan sonsuza kadar olmayıp, sıfırdan belli bir kritik sayıya kadardır. Yani, sonlu toplamlar söz konusudur. Ayrıca sıfır enerji yokluk demek değildir. n = 0 dan kasıt, sistemin ilk başlangıç noktasını tanımlamak demektir. Bu başlangıç noktası da mutlak olmayıp görelidir. İstenilen herhangi bir “an” veya herhangi bir “durum” sıfır noktası olarak tanımlanabilir. Zaten “potansiyel enerjinin” en büyük özelliği de sabit bir değer olmayışı ve göreli olmasıdır. V(0,m) fonksiyonu da bir potansiyel enerji fonksiyonudur.