Kulplu mu kulpsuz mu

Size Möbius şeridinden söz ettim. Bu şeritin bir özelliği de kendi üzerine dönüşümlü oluşudur. Çünkü, hangi noktadan başlarsanız başlayın tek bir yüzey, dolayısıyla teklik, ile karşılaşmaktasınız. Küre yüzeyi uzayı ikiye ayırır. Kürenin içi ve dışı diye iki ayrı bölge tanımlayabilirsiniz. Sonsuz genişlikte bir yüzey de uzayı, yüzeyin altı ve üstü diye, ikiye ayırır.

Acaba uzayı ikiye ayırmayan 3-boyutlu ve kapalı bir nesne var mıdır? Evet vardır ve adına Klein şişesi denmiştir. Resimde solda görülen Klein şişesi kendi üzerine dönüşümlü 3-boyutlu bir şekildir. Klein şişesi de Möbius şeridi gibi tek yüzeylidir. Yani şişenin içi ve dışı diye iki bölge tanımlamak mümkün değildir. Möbius şeridine olan bir diğer benzerliği de her ikisinin de bir “kesik” içerdiğidir. Möbüs şeridini yapmak için sonsuz düzlemi kesip yapıştırmanız gerekir. Klein şişesi de kendi içinden geçtiği için bir kesik, dolayısıyla bir çeşit süreksizlik içermektedir.

Gizli Kritik nokta

Örgü-alanın taban enerjisi olarak tanımlanabilecek olan Vn(z) potansiyeli kendi üzerine dönüşümlü bir yapıya sahiptir. Zira her yeni adımda bir önceki potansiyel değeri esas alınmakta ve yeni değer süreksiz artışlarla oluşmaktadır. Demek ki, başlangıç şartları önemsizdir. Potansiyeli herhangi bir değerden başlayarak hesaplayabiliriz.

Yukarıdaki şekilde Vn(z) potansiyelinin a ve b nin belli bir değeri için karmaşa durumunu oluşturduğu görülmektedir. Vakumun simetrik yapısından aniden ortaya çıkan bu karmaşa durumuna simetrinin aniden kırılması denmektedir. Modern fizik kuramlarında gizli simetrinin aniden kırılması önemli bir yer işgal eder. Vakum dediğimiz örgü-alanın düzgün olan bölgesinde yüksek bir simetri hakimdir. Vakumda hiçbir küçük bölge diğer bir bölgeden ayırt edilemez. Çünkü ayırt etmek için herhangi bir referans (nirengi) noktamız yoktur.

Kritik kuvvet kavramı

Örgü-alan yaklaşımına göre evren ve tüm var olanlar, bu 4-boyutlu alanın değişik bölgelerdeki değişik yoğunlukları oluyorlar. Fakat bizim yoğunluk kavramının aksine, düğümler arası mesafe ne kadar az ise, yani düğümler ne kadar sık ise, o bölgede o kadar az parçacık vardır. Çünkü örgü muntazam bir kristal yapısında olduğunda her nokta eşdeğerdedir ve yapıda hiçbir yoğunluk farkı oluşmaz.

Yoğunluk farkının oluşması için düğümler arası mesafede bir düzensizlik oluşması gerekir. İşte bu düzensiz yapıyı düzeltmek görevi Takiyonlara düşmektedir. Örgüde düzensiz yapı oluştuğu anda (düğümler arası mesafe değiştiğinde) anında oraya Takiyonlar hücum edip örgüyü tamir etmek için harekete geçerler. Bu da örgüye düzeni geri getirir. Yani düzensizlikten düzen oluşur.

“Örgü Alan” başlıklı yazımda örgü-alan içinde oluşmuş iki küresel parçacığın etkileşimini gördük. İki küre birbirlerine yaklaştıklarında (veya bitişik iken uzaklaştıklarında) aralarında bir köprü oluşur. Örgü-alanın kendisi olan bu köprü üzerinde bulunan düğüm noktaları, küreler üzerindeki düğüm noktalarına oranla daha geniş aralıklıdırlar. İşte Takiyonlar bu köprü bölgesinde etkin olup yeniden aralıkları eşitlemekle yükümlüdürler.

Görüngübilim yaklaşımı

Jacques Derrida’nın “yapı bozumu” kavramını biraz daha açmak istiyorum. Yapı bozumu derken, kalıplaşmış, tartışması bitmiş, mutlak düşünce kalıplarının bozulmaları gerekliliği anlaşılmalıdır. Örneğin,”nesne” dendiğinde tümüyle tanımlı, sınırları belli olan, kendi başına bağımsız bir varlık düşünmek, belirli bir yapı oluşturmak demektir. Oysa ki bu kavramın içerdiği pek çok ayrıntıyı ele alıp onların bütünsel ilişkisini incelemek, yapı bozmaktır.

Bu yaklaşımın kökünü Edmund Husserl (1859-1938)’in Fenomenoloji (Görüngübilim) felsefesinde bulmaktayız. Husserl’e göre varlığın aslı (özü) hakkında fikir ileri sürerken daima “tırnak içinde” konuşmak gerekir. Çünkü, öz tam olarak bilinemez. Ancak teğetsel veya asemtotik olarak yaklaşan ifadeler kullanılabilir. Dış dünya olarak tanımladığımız nesnelerle olan ilişkimiz onları bir bakıma kendi isteğimiz doğrultusunda şekillendirir. Önemli olan nesnelerin kendi varlıkları değil bizim onlara karşı olan tutumumuzdur.

Canlı mı cansız mı

İkilikte teklik başlıklı yazımda karşıtların aslında tek bir gerçekliğin iki farklı yansıması olduğundan söz ettim. Bu yazımda canlılık-cansızlık kavramları üzerinde durmak istiyorum. Günümüzde hücre biyolojisi ile ilgilenen bazı bilim adamları yaşam öncesi şartları inceleyerek “yapay yaşam” oluşturma gayretindeler. Bu tür organik yapılara “sentetik organizma” adı veriliyor.

Sentetik organizmalar oluşturmak için hücrenin beslenebileceği bir ortam içinde değişik tek hücrelilerden alınan farklı hücre birimleri bir araya getirilerek (bir lego oyuncağı inşa eder gibi) bir süre canlı gibi beslenmesi sağlanıyor. Araştırmayı yürüten biyolog bu organizmaların canlı olmadıklarını, sadece canlı hücrelerin bazı özelliklerini sergilediklerini iddia ediyor.