Doğanın estetiği

Bilim, deney ve gözlemlerin gerisinde yatan veya gizli olarak duran ortak özellikleri ve ilişkileri sistematik bir bütünlük içinde açıklamaya çalışan bir disiplindir. Her deney veya gözlem duyularımıza hitap etmek zorunda olduğuna göre sonuç itibariyle her bilimsel açıklama sübjektif bir yapı olup insan şuurunun ürünüdür. Bu açıdan insandan bağımsız nesnel (objektif) bir bilimden söz edilemez. Daha da ileri bir iddia ile insandan bağımsız nesnel bir dış dünyanın varlığından da söz edilemez. Eğer birçok kişi aynı dış dünyanın varlığı üzerine anlaşıyorsa bunun nedeni yaratmış oldukları zihinsel modelin aynı olmasından dolayıdır. Bu zihinsel model ise insana, farkına bile varmaksızın, çevre ve toplum tarafından “ortak kültür” olarak işlenir, kabul ettirilir.

Ortak kültürün kabulleri, varsayımları, değer yargıları, tercihleri ve tabuları olabileceği gibi güzellik ölçüleri ve estetik anlayışı da vardır. Şu halde bilimsel bir yaklaşım yapmak istersek kültürleraşırı veya farklı kültürlerde ortak olan özelliği bulup çıkarmamız gerekir. Zira bilim, deney ve gözlemlerin gerisinde yatan ortak özelliklere yönelir ve farklı gibi görünen olguları ortak yasalar altında birleştirmek ister.

Kum ve Köpük (Halil Cibran)

Başucu kitaplarımdan biri “kum ve köpük”..
Ne zaman koydum oraya ve neden koydum şimdi hatırlamıyorum.
Çok da önemli değil hani..
Forum konularına bakınca birden aklıma geldi ve aldım getirdim.
İçimden oyun oynamak geldi.
Rastgele açıyorum sayfaları ve önüme çıkanları yazıyorum şimdi..
Hatta daha eğlenceli olsun diye forumda şu an aktif olan kullanıcılar için rastgele yapıyorum seçimleri..
bakalım neler çıkacak:)

*Bana “seni anlamıyorum” demen haketmediğim bir övgü, haketmediğin bir hakarettir. (bu sonsuz için)

*Yalnız kovalandığında hızlı koşabilirsin. (bu xenix için)

*Solucanlar dönüşecek, fakat fillerin bile teslim olacak olması garip değil mi? (bu denge için)

*Kirli ellerini senin giysine silen kişi o giysiyi alsın. Ona tekrar ihtiyacı olabilir, senin ihtiyacın olmayacaktır kuşkusuz. (bu enkiman için)

Noktasal sonsuzluk

Bir önceki yazımda üçüncü tür bir sonsuzluktan söz ettim. Bu sonsuzluk türü hem geometrik hem de aritmetik olması bakımından doğrudan doğa ile ilgilidir. Yani doğada olması beklenen, fakat nedense bizim boyutumuzda belirmeyen bir sonsuzluk türüdür. Bu tür sonsuzluğa “singülarite” (tekliğin sonsuzluğu) da denmektedir.

Anafor adını verdiğimiz olaylara hem havada hortum olarak hem de suda yerel çekici bölgeler olarak rastlıyoruz. Fakat bu anaforlar sıfır noktasına (merkeze) yaklaşsalar da oraya varamazlar. Çünkü oraya varmaları için sonsuz hıza ve sonsuz enerjiye ulaşmaları gerekir ki bizim evrenimizde bu mümkün değildir.

Mantıksal olarak kendi üzerine dönüşümlü önermeler de aynı anaforlar gibi bizi içlerine çekerler. Onlardan kurtulmak mümkün değildir (Bakınız: Çelişkili önermeler başlıklı yazım). Mikro evreni açıklamak isteyen Kuantum kuramında da noktasal sonsuzluk sorunu vardır. Foton ile bir bütün oluşturan elektron ilerlerken bir foton saldığını ve yine aynı fotonu emdiğini düşünelim.

Sonsuzluk türleri

Kısır bir döngü başlıklı yazımı şu cümle ile bitirmiştim: “Var olmak için insan düşünmek zorundadır ama düşünce yoluyla da varlığını anlaması mümkün değildir”. Ne kadar ilginçtir ki insan varlığını anlayamadığı halde kendine bir benlik üretmektedir. “Benlik” kendi varlığına anlam kazandıran bir kavramdır. Eğer “benlik” (ego) kavramı olmasa var olması da tehlikeye düşebilir. Diğer canlıların böyle bir yapay kavrama gereksinimleri yoktur. Çünkü onlar varlıklarını bedenleri sayesinde sürdürebilirler. Oysa ki insanın bedeni oldukça güçsüz olduğundan düşünce yoluyla kendine bir “varlık nedeni” yaratmalıdır. Bu durumda “benlik” özne değil, nesneye dönüşmektedir.

Özne insanın doğal var olan yapısı, benlik ise kendi ürettiği yapay bir kavramdır. İnsan kendini güvende hissetmesi için erken yaşta “benlik” kavramını üretir. Çocukta benlik bilinci 2-3 yaşında iyice belirgin olmaya başlar. Zaman geçtikçe bu benliği güçlendirip süsleyerek, gerçek özünden gittikçe uzaklaşır. Benlik bir nesneye dönüştüğünde tanımlanabilen, şekli ve özellikleri bilinen, sonlu bir yapı olur. Özne ise gittikçe derinlere itilen, tanımsız ve belirsiz bir varlığa dönüşür. Batı psikologları özneye “id” adını vermişler, onu içgüdülerin ve hayvansal yaşam dürtülerinin toplamına indirgemişlerdir. Oysa ki özne, evrenin holografik bir özeti olarak evrenle aynı özellikleri içeren canlı varlığın özüdür.

Yerellik ve indirgeyicilik

18 ve 19. yüzyıllarda gelişmiş olan klasik bilimin etkisi altında genel bir kanı olarak Yerellik ve İndirgeyicilik yaklaşımları yerleşmiştir. Bu yaklaşımlar birer ilke olmayıp sadece birer varsayımdırlar.

Yerellik: Etkileşimlerin sadece yerel nedenlere dayalı olduklarını varsayar. Böylece uzaktan ve anında etkilerin bulunamayacağını iddia eder. Isaac Newton (1643-1727) klasik mekanik kuramında yerellik varsayımını hem onaylamış hem de dışlamıştır. Kendi yasası olan “Her etkiye yerel olarak ters yönde eşit bir tepki oluşur” görüşü ile yerelliği onaylarken, maddelerin birbirlerini anında çektikleri görüşünü savunduğu çekim yasasında yerelliği dışlamıştır.

Bu çelişik durum Einstein tarafından giderilerek her etkinin en çok ışık hızı ile yayılacağını savunmuş ve anında, uzaktan etkileri yok saymıştır. Oysa ki Takiyon Evren modelinde ışıktan hızlı hareket eden Takiyonların en alt hızı ışık hızı olup hızlarının üst sınırı yoktur. Yani sonsuza yakın hızlarla anında etkide bulunabilirler. TE modelinde yerellik varsayımı geçerli değildir.