mevlana

HAZRET-İ MEVLÂNÂ’NIN HAYATI

DR. SELEHADDİN HİDAYETOĞLU

Emekli S.Ü. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi

Mevlânâ’nın asıl adı Muhammed Celaleddîn’dir. Mevlânâ ve Rûmî de, kendisine sonradan verilen isimlerdendir. Efendimiz manasına gelen Mevlânâ ismi O’na daha pek genç iken Konya’da ders okutmaya başladığı tarihlerde verilir. Bu ismi, Şemseddîn-i Tebrîzi ve Sultan Veled’den itibaren Mevlânâ’yı sevenler kullanmış, adeta adı yerine sembol olmuştur. Rûmî, Anadolu demektir. Mevlânâ’nın, Rûmî diye tanınması, geçmiş yüzyıllarda Diyâr-ı Rum denilen Anadolu ülkesinin vilayeti olan Konya’da uzun müddet oturması, ömrünün büyük bir kısmının orada geçmesi ve nihayet türbesinin orada olmasındandır.

Doğumu ve Nesebi

Mevlânâ’nın doğum yeri, bugünkü Afganistan’da bulunan, eski büyük Türk Kültür merkezi Belh’tir. Mevlânâ’nın doğum tarihi ise 30 Eylül 1207 (6 Rebiu’l-evvel, 604) dir.

Bir kadın tanımak…

Yürekleriyle Konuşan, Gözleriyle Gülen Kadınlar…

Bir kadın tanımak…

Bütün gel-gitleri, kaprisleri, küçük şımarıklıkları, korkuları, şaşkınlıkları, hercailikleri, hayal kırıklıkları, aşkları, terk edilişleri, başarıları, başarısızlıkları, kurnazlıkları, saflıkları, çocuk ağızları, şirinlikleri, küçük yalanları, büyük itirafları, kocaman yürekleri ile kendi olmaya çalışan kadınları tanımak…

Bir kadını sevmekle baslar her şey ama, bir kadını tanımakla varılır hayatın sırrına. Bir kadını tanımaya soyunmak zor ama keyifli bir yolculuğa çıkmaktır. Dört mevsimi bir yürekte buluşturur, bu yüzden de sürekli şaşırtırlar. Sürprizlerin ardı arkası kesilmez. Zordur anlamak onları. Benzemek gerekir anlayabilmek için belki de! Kendi zekasını hatırlatanları sever, sevgisini göstermekten ürkmeyenleri, sürprizlere hazırlıklı olanları bir de. Muson yağmurları gibi yağarken, Sahra’ da çöl fırtınası koparıp ardından güneş olup ısıtabilirler. Dedim ya bir dünyadır kadınlar, yürekleriyle konuşan, gözleriyle gülen…

Problem çözmenin en kuvvetli yolu

Serüven, ilkokulun bahçesinde yürürken kendisinden biraz daha irice bir çocuk geldi ve bilerek ona çarptı. Serüven ne olduğunu anlayamazken, bu sefer çocuk ‘önüne baksana’ diyerek Serüven’i itti.
Serüven “Sen ne diyorsun, hem kendin gelip çarpıyorsun, hem de ağzını bozuyorsun.” dedi. Öbür çocuk bir kere daha Serüven’i itti ve Serüven sendeleyerek yere düştü. Çocuk, Serüven’in yere düşmüş bedeninin üstüne atlayıp vurmaya başladı. Serüven ilk başta sersemlik geçirse de, o da çocuğa vurmaya başladı. Boğuşma uzun sürmedi. Karşısındaki çocuk iri, ama koftu. Serüven çocuğu yüzüstü yatırdı; sağ kolunu arkaya çevirdi ve pes ettirdi. Çocuk “pes, pes…” diye Serüven’in durması için yalvarıyordu. Serüven, durdu ve içinden: “Ben ne yapıyorum, bu çocuğu dövdüm, yendim, elime ne geçti?” dedi. Çocuğun üstünden kalktı ve arkadaşlarının, “Bravo, amma dövdün, çok iyi çaktın.” gibi sözlerinin arasında sınıfa doğru yürüdü. Derste sürekli olarak, niçin kavga ettiklerini düşündü. Kavga konusunun da, kavganın da çok anlamsız olduğunu anladı. O sıra ilkokul çocuğu olarak sürekli uzaylıları düşünüyordu. “Uzaylılar şimdi beni izlemiş olsalardı, ne gülerlerdi kim bilir.” “İnsanoğlu kısacık bir zamanda parlıyor, kızıyor ve kavga ediyor. Halbuki koca evrende bizim kavga konularımız ve kavgalarımız ne kadar küçük ve değersiz.” Serüven, daha sonraki yıllarda kendisini kızdırsalar da, hatta elle dürtükleseler de kavga etmeyi bıraktı. Bir daha hiçbir kavganın, dövüşün içine girmedi. Ne kendisi saldırdı birisine, ne de bir saldırıya cevap verdi.

Abraham Lincoln’un oğlunun öğretmenine yazdığı mektup

“Öğrenmesi gerekli biliyorum; tüm insanların dürüst ve adil olmadığını, fakat şunu da öğret ona:

Her alçağa karşı bir kahraman, her bencil politikacıya karşı kendini adamış bir lider vardır.

Her düşmana karşı bir dost olduğunu da öğret ona. Zaman alacak biliyorum, fakat eğer öğretebilirsen, kazanılan bir doların, bulunan beş dolardan daha değerli olduğunu öğret.

Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona ve kazanmaktan neşe duymayı. Kıskançlıktan uzaklara yönelt onu. eğer yapabilirsen, sessiz kahkahaların gizemini öğret ona.

Bırak erken öğrensin, zorbaların görünüşte galip olduklarını… eğer yapabilirsen; ona kitapların mucizelerini öğret. Fakat ona; gökyüzündeki kuşların, güneşin yüzü önündeki arıların ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin ebedi gizemini düşünebileceği zamanlar da tanı…

Benim Yaşlarım

”İnsan 5 yaşına gelmeden anlıyor; açlığın öldürdüğünü, soğuğun
dondurduğunu, ateşin yaktığını…
Sevgisizliğin insanın canını acıttığını…

Duyguları, nesneleri, kişileri, çevresini tanıyor.

Her şey ona çok büyük görünüyor:

Ev, masa, anne, baba…

10’una gelmeden oyunla, sayılarla, harflerle tanışıyor. Azgın bir iştahla
öğreniyor. Kız ya da erkek olduğunu fark ediyor. Dünyanın evde, okulda
kendisine anlatılandan da büyük olduğunun ayırdına varıyor.

15’inde, tam da en çok kendini sevdireceği çağda, sivilcelenen yüzünden,
değişen bedeninden utanırken aşkı keşfediyor. Dış dünya kadar iç dünyanın
da büyük salonları ve kendisinin bile bilmediği odaları olduğunu,
açıldıkça
o odalardan devasa bahçelere çıkıldığını hissediyor, büyüleniyor.
Şarkıların içinde sevdalar gezdirdiğini, şiirin her türden hasreti
dindirdiğini anlıyor. Aşk acısını öğreniyor. Yine de seviyor; ille
seviyor,
inadına seviyor.