Huxley

En büyük kitaplarından biri olan “Cesur Yeni Dünya”ya bir alternatif olarak yazdığı Ada adlı kitabı için girdiği derin araştırmaların inanılması güç boyutunu kendi ağzından yazdığı notlardan anlayabiliriz:
“Antik Yunan mitolojisi, Polinezya Antropolojisi, Sanskritçe, Çince veya Budist metinlerin çevirisi, bitki ve ilaç üzerine yüzlerce bilimsel araştırma makalesi ve sayısız deney raporu, nörofizyo

loji, psikoloji ve eğitim alanında yazılmış sayısız deneme ve araştırma yazısı… Bunun yanında aklınıza gelebilecek her türden absürt yeni ve eski kitaplar, şiir, eleştiri yazıları, seyahat kitapları, politik yorumlar ve her türden insanla yapılmış binlerce röportaj. Filozoflardan aktrislere, akıl hastalarından Rolls Royce firmasının yöneticilerine kadar… Şimdiye kadar araştırdığım bu notlardan yola çıkarak sanırım artık “Ada”yı yaratabilirim”

Kendi yazdığı kitabın anti-tezini yazmaya cesaret edebilecek az sayıda insan vardır. Yazdığı şahesere verilebilecek en güçlü cevabı da yine kendisi vermişti… “Yaşadım ve değiştim. “ diyor .”Genç bir idealistken dünyayı değiştirmek isterdim, artık anladım ki evrende kesin olarak değiştirebileceğiniz tek şey bizzat kendinizsinizdir.”

Ben de bunu kısa bir cümleyle ifade etmiştim: Çürütemediğin doğrular seni çürütür. sa

http://www.prensesemektuplar.com/2011/01/edebiyatin-karanlik-kahinleri-aldous-huxley.html

Kelimelerden Eski Dil

Özel olarak bitkilerle ilgilenmiyordum, ama binanın zemin katında bulunan çiçekçi iş yerini kapattığı için bir satış yapılıyordu ve sekreter de büro için bir çift bitki satın aldı: bir kauçuk bitkisi ve latince adı dracaena cane olan bu bitki. Saksıların dibinden su akıp gidene dek musluğun altında tutarak onları suya doyana kadar sulamıştım ve nemin bitkinin en üstüne ne kadar zamanda çıkacağını görmek için meraklanıyordum. Özellikle dracaena ile ilgileniyordum, çünkü su uzun bir gövdeyi tırmanmak ve sonra uzun yaprakların ucuna ulaşmak zorundaydı. Eğer yalan makinesinin ciltteki ani karşılıkları gösteren dedektörünü bir yaprağın ucuna bağlarsam, nem elektrotların arasına ulaştığında en küçük bir direncin kağıt üzerine kaydedileceğini düşündüm.”

“Bu, en azından, asıl öyküdür. Daha derinde bir başka nedenin olup olmadığından emin değilim. Bir başka bilinç düzeyindeki herhangi birisinin bunu yapmam için dürtüklemesi de olasıdır.”

“Çizelge üzerinde yalan makinesine bağlı bir insanın karşılığına benzer bir şeyler fark ettim: suyun yaprağa ulaşmasından beklediğim gibi bir şey değildi. Yalan detektörleri şu ilke üzerine çalışırlar. Eğer insanlar iyiliklerine karşı yapılan bir tehdit algılarlarsa, fizyolojik olarak beklenen yollarla karşılık verirler. Eğer bir yalan makinesini bir cinayet soruşturmasının bir parçası olarak yönetiyorsanız, bir şüpheliye, “Şu ve şu kişiye ateş edip öldüren sen miydin?” diye sorabilirsiniz. Eğer doğru yanıt evet ise, şüpheli yalan söylerken yakalanacağından korkacaktır ve derisine bağlı elektrotlar da bu korkunun fizyolojik karşılığını bulacaklardır. Böylece bitkinin iyiliğine tehlike oluşturmanın yollarını düşünmeye başladım. İlkönce yakınlarındaki bir yaprağı sıcak bir kahve fincanına batırmayı denedim. Bitki şimdi bıkkınlık olarak tanımlayacağım bir karşılık gösterdi – çizelge üzerindeki çizgi aşağı doğru yönelmeyi sürdürdü.”

“Sonra çizelgenin on üç dakika, elli beşinci saniyesinde yaprağı yakma ile ilgili bir görünü aklıma geldi. Sözle ifade etmedim; bitkiye ve donatıma dokunmadım. Yine de bitki çılgına döndü. Kalem çizelgenin tepelerine fırladı. Bitkinin tepki göstermiş olabileceği tek yeni şey, zihinsel görüntüydü.”

“Yandaki büroya geçerek sekreterimin masasından kibritler aldım ve bir tanesini yakarak yakınlardaki bir yaprağın yanından birkaç kez geçirdim. Yine de, herhangi bir artışın dikkate değer olmayacağı aşırı bir tepkiyi zaten görüyor olduğumu fark ettim. Böylece farklı bir yaklaşım denedim: Kibritleri sekreterin masasına geri götürerek tehdidi uzaklaştırdım. Bitki anında sakinleşti.

“Hemen önemli bir şeylerin yaşanıyor olduğunu anladım. Geleneksel bir bilimsel açıklama düşünemiyordum. Laboratuarın olduğu dairede başka hiç kimse yoktu ve mekanik bir tetiklemeyi sağlayabilecek herhangi bir şey yapmıyordum. O andan itibaren bilincim eskisiyle aynı değildi. Tüm yaşamım bu konuyu incelemeye adanmıştı,” dedi.

Onunla bir dergi adına röportaj yapmak için buraya gelmiştim. Geldiğim için mutluydum. Çocukken çalışması hakkındaki yazılanı ilk kez okuduğumdan beri onunla konuşmak istiyordum. Onun 2 Şubat 1966′da yapmış olduğu gözlemlerin yalnızca kendisinin değil, benim de yaşamımı değiştirdiğini söylemek yanlış olmaz sanırım. Gençlik yıllarım boyunca ve yirmili yaşlarımın başında canlı bir dünyayla ilgili algılamamın kararsız olduğu sırada, bir parçam onun çalışması ile ilgili olarak okuduklarıma geri dönüp duruyordu. Kalben anladığım şeyin – dünyanın canlı olduğunun ve duyulara ve algıya sahip olduğunun – deneysel olarak doğruluğunun saptanmasını sağlamıştı. Ve bu hâlâ bilime inandığım sırada olmuştu.

Backster sözlerini sürdürdü: “O ilk gözlemden sonra neler olduğu konusunda açıklamalarını almak için farklı alanlardan bilim adamlarıyla konuştum. Ancak bu onlara yabancıydı. Bu yüzden temel algılama adını vermeye başladığım şeyi daha derinlemesine araştırmak için bir deney tasarladım.”

(..)
“Büyük sorun – ve bu genel olarak bilinç araştırması söz konusu olduğunda ortaya çıkan bir sorundur – tekrarlanabilirliktir. Gözlemlediğim olayların hepsi kendiliğinden olmuştu. Öyle olmak zorundaydı. Eğer onları önceden planlarsanız, onları çoktan değiştirmiş olursunuz. Tüm bunlardan şu sonuç çıkar: tekrarlanabilirlik ve kendiliğinden oluş birbirine uymaz ve bilimsel topluluğun üyeleri bilimsel metodolojide tekrarlanabilirliği aşırı önemsedikleri sürece bilinç araştırmasında çok fazla ileriye gidemezler.”

“Kendiliğinden oluş yalnızca önemli olmakla kalmaz, amaç da odur. Herhangi bir şey için öyleymiş gibi yapamazsınız. Eğer bir bitkiyi yakacağınızı söylüyorsanız, ama bunu kastetmiyorsanız hiçbir şey olmayacaktır.

Kelimelerden Eski Dil

Uzaylı Kocakarı

Menopoz, akla gelebilecek en cazibesiz konudur herhalde; bu da ilginç, çünkü menopoz hala bir tür tabu kırıntısına sahip olan pek az konudan biri. (..)

Ama değişim önemsiz değil; kaç kadının bu değişimi yürekli bir biçimde yaşadığını da merak ediyorum doğrusu. Üreme kabiliyetlerini küçük ya da büyük bir mücadele sonunda kaybediyorlar, bir kere gitti mi de iş bitiyor. Neyse, en azından bir beladan kurtuldum, diyorlar; zaten ikide bir kendimi kötü hissetmemin nedeni de hormonlardı. Artık kedim oldum. Ama bu, esas meydan okumadan kaçmak yalnızca; yalnızca yumurtlama kabiliyetini değil, bir Kocakarı olma fırsatını da kaybetmek.

Eskilerde, menopoza erecek kadar uzun yaşayabilen kadınlar, bu meydan okumayı daha çok kabullenirlerdi. Antrenmanlıydılar ne de olsa. Hayatlarını daha önce bir kere radikal biçimde değiştirmişler, bakire olmaktan çıkıp, olgun kadın/eş/karı/ana/metres/orospu/vs olmuşlardı. Bu değişiklik yalnızca ergenliğin psikolojik değişimlerinden – kısır çocukluktan verimli olgunluğa geçiş – ibaret değildi; toplumsal olarak kabul gören bir var oluş değişimiydi aynı zamanda: Kutsal olandan dünyevi olana doğru bir durum değişikliği.

Bekaretin dünyevileştirilmesi artık tamamlandığı ve bir zamanlar korku veren bir tabir olan “bakire” artık yalnızca bir alay sözcüğü ya da “henüz çiftleşmemiş kişi” anlamında eski moda bir deyim haline geldiği için, İkinci Değişim’in tehlikeli/kutsal konumunu kazanma ya da yeniden kazanma fırsatı artık pek aşikar görünmüyor.

Bekaret artık yalnızca bir giriş, bir an önce çıkılması gereken bir bekleme odası; bir anlamı ve önemi yok. Yaşlılık da benzer bir bekleme odası, hayat bittikten sonra oraya çekilir, kanserin ya da inmenin gelmesini beklersiniz. Aybaşı görmenin öncesindeki ve sonrasındaki yıllar, birer kalıntıdır; kadına kalan tek anlamlı durumsa doğurganlık. Tuhaftır ki, bu anlam sınırlaması, doğurganlığın kendisinin de kadın yetişkinliğinin anlamsız, en azından ikincil bir özelliği haline gelmesini sağlayan kimyasal maddelerin ve aygıtların geliştirilmesiyle aynı zamana denk düşer. Yetişkinliğin anlamı artık doğurma kapasitesi değil, yalnızca seks yapabilme kabiliyetidir. Bu kabiliyete ergenler ve menopoz-sonrası dönemdeki kadınlar da sahip olduğuna göre, ayrımların bulanıklaşması ve fırsatların ortadan kalkması süreci hemen hemen tamamlanmıştır. Artık geçiş törenleri yok, çünkü önemli bir değişiklik kalmadı. Üçlü Tanrıça’nın tek bir yüzü var: Marilyn Monroe’nunki belki. Bir kadının on-on iki yaşından yetmiş-seksen yaşlarına kadar tüm yaşamı dünyevileşti, bir örnekleşti, değişimsiz kaldı. Artık bekarette bir erdem olmadığı için, menopozun da bir anlamı yok. Bugün bir Kocakarı olabilmek için neredeyse fanatik bir kararlılık gerekiyor.

Böylece kadınlar, erkeklerin yaşam koşullarını taklit ederek, kendilerine ait çok güçlü bir konumu feda ettiler. Erkekler bakirelerden korkar; ama kendi korkularına ve bakirenin bekaretine buldukları bir çare vardır: Düzmek. Erkekler kocakarılardan da korkar; o kadar korkarlar ki, bakireler için buldukları çare burada sökmez: İşe yaramayacağını bilirler. Tatminli bir kocakarının karşısında en cesurları hariç tüm erkekler geri çekilir, süngüsü düşmüş ve çükü sönmüş olarak..

Menopoz malikanesi yalnızca savunmaya yarayan bir kale değildir, bir evdir, yuvadır, hayatı sürdürmek için gerekli her şey vardır orda. Onu terk etmekle kadınlar egemenlik alanlarını daraltmış, ruhlarını fakirleştirmiş olurlar. Kadının yapamayacağı, söyleyemeyeceği, düşünemeyeceği öyle şeyler vardır ki Yaşlı Kadın yapabilir, söyleyebilir, düşünebilir. Kadının bunları yapabilmesi, söyleyebilmesi, düşünebilmesi için, ay başlarından çok daha fazlasını terk etmesi gerekir. Hayatını değiştirmesi gerekir!

Bu değişikliğin doğası eskiden olduğundan çok daha açık şimdi. Yaşlılık bekaret değildir, üçüncü ve yeni bir durumdur; bakirenin cinsel ilişkiden uzak durması gerekir, ama kocakarının bunu yapması gerekmez. Burada eskiden bir karışıklık vardı, ama kadın cinselliğini üreme kapasitesinden ayıran modern gebeliği önleme yöntemleri karışıklığı giderdi. Doğurganlığın kaybedilmesi, arzunun ve tatminin de kaybedilmesi demek değildir! Ama gene de bir değişikliğe yol açar; (burada bir kafirlik yapayım) seksten de önemli konuları ilgilendiren bir değişikliğe hem de..

Bu değişimi yaşamaya hevesli olan kadının, en sonunda, kendisine gebe kalması gerekir. Kendini, kendi üçüncü benliğini, yaşlılığını karnında taşımalıdır; zorlukla ve yalnız başına. Ona doğumunda yardım edecek pek az kişi vardır. Hiçbir erkek-kadın doğum uzmanı ağrılarının ritmini ölçemez, ona yatıştırıcı veremez, elinde forseple hazır beklemez ve sonunda yırtılan dokuları dikmez. Bugünlerde eski moda bir ebe bulmak bile zor. Bu gebelik uzun sürer, ağrıları da fazladır. Ondan zor bir tek gebelik daha vardır: En son olanı, erkeklerin de çekmek, yaşamak zorunda oldukları gebelik.

En azından bir kez başka birini ya da kendinizi doğurmuşsanız, ölmek daha kolaydır. Bu, bir Kocakarı’ya dönüşmenin rahatsızlıklarına ve utancına tahammül etmeniz için bir neden olabilir. Gene de hazır bir geçiş ayini varken yokmuş gibi davranmak, bunu savuşturmak, hiçbir şey değişmemiş gibi yapmak çok yazık. Bu kişinin kadınlığını yok sayması, savuşturmasıdır, erkek gibi olduğunu iddia etmektir. Erkekler bir kere ergen olduktan sonra bir daha değişmezler. Bu onların kaybı, bizim değil. Niçin onların yoksunluğunu ödünç alalım ki?

(..)

Altair yıldızının dördüncü gezegenindeki dost canlısı yaratıkların bir uzay gemisi dünyaya gelse ve kibar kaptanları éBir kişilik yerimiz var, Altair’e dönüş yolculuğumuzda uzun uzun konuşup, ırkınızın tabiatı hakkında bilgi edinebileceğimiz tek bir örnek insan verebilir misiniz?” dese (..)

Bense mahallenin küçük süpermarketine ya da köyün Pazar yerine gider, taklit mücevher sergisinin ya da fındık-fıstık tezgahının önünden, altmışını geçmiş yaşlı bir kadın seçerdim. (..) Bir zamanlar bakire olmuştu, çok zaman önce, sonra cinsel açıdan yetkin, doğurgan bir kadın, sonra da menopozdan geçti. Birçok kere doğurdu, hayat verdi, birçok kere ölümle yüzleşti , aynı zamanlarda. (..)

(..)

(..) Ona kendini göndermek istediğimizi, çünkü ancak temel özelliği değişim olan insanlık durumunun tümünü denemiş, kabullenmiş ve yaşamış birinin insanlığı başarıyla temsil edebileceğini anlatmakta güçlük çekeriz mutlaka. “Ben mi?” diyecektir biraz şakacı bir tavırla, “Ama ben bir şey yapmadım ki!”

Ama yemezler. (..) Atla bakalım uzay gemisine Nine.

Ursula LeGuin

Kadınlar rüyalar Ejderhalar kitabından

http://sulekesi.blogspot.com/2007/12/mutlu-ak.html

Bu fikirler aklınıza nereden geliyor?

Genel bir kural söylemem gerekirse, başlangıç aşamasının dış bir olay tarafından harekete geçirilmesi mümkün olsa da, bu aşama zihnin dışında bir yerden gelmez; bilinçli zihnin fark edemeyeceğiruhsal içeriklerden, GarySnyder’in nefis deyişiyle “kırılmış”içsel ve dışsaldeneyimden kaynaklanarak zihinde doğar.

… Ben, yani yazar, yapıtımı yeniden okuduğumda ve onu gözden geçirmeye, yeniden biçimlendirmeye, düzeltmeye oturduğumda okurumun farkında olmam, onunla işbirliğine girmem uygun ve sanırım gereklidir. hatta sırf iman gücüyle onların, o bilinmeyen, belki de doğamamış kişilerin, sevgili okurlarımın gerçekten var olacaklarını iddia etmem gerekir. yaratıcı anın kör, güzel kibrinin incelmesi, kendini fark etmesi, açık görüşlü bir hale gelmesi gerekir. sorular sormalıdır, mesela:bu gerçekten benim söylediğimi sandığım şeyi söylüyor mu? söylediğimi sandığım her şeyi söylüyor mu? işte bu aşamada kendimin, yazarın okurlarla olan ilişkisini doğasını, yapıtında sergilenen haliyle sorgulamam gerekebilir. Okurlarımı itip kakıyor, yönlendiriyor, onlara üstünlük taslayıp gösteriş mi yapıyorum? onları cezalandırıyor muyum? birikmiş ruhsal zehirlerim için onları çöp tenekesi olarak mı kullanıyorum? ya söylediğime inanırsınız kahrolasıcalar ya da görürsünüz gününüzü mü diyorum? onlarla körebe mi oynuyorum, peki bundan hoşlanacaklar mı? onları korkutuyor muyum, peki amacım bu muydu? onlara ilginç gelecek miyim, yanıt olumsuzsa ilginç gelmeye çalışmam gerekmez mi? onları eğlendiriyor, onlarla şakalaşıyor, cezbetmeye mi çalışıyorum? Oynaşıyor muyum? Hipnotize ediyor muyum? Onları benimle birlikte çalışmak üzere yapıtıma davet ediyor muyum, kışkırtıyor muyum, çekiyor muyum- benim tasavvurumu tamamlayan kişi olmaya, okur olmaya çağırıyor muyum onları?
Çünkü yazar tek başına yapamaz bunu. Okunmayan öykü öykü değildir, kağıt hamuru üzerine düşmüş küçük kara işaretlerdir yalnızca. Okur, okuduğu zaman canlandırır onu: yaşayan bir şey, bir öykü kurar.

… Bunun en iyi ilacı bence okumaktır. İki yaşındayken bir dili öğrenmiş olup o gün bu gündür bu dili konuşan insanlar, belli bir haklılık payıyla, ana dillerini bildikleri inancını taşırlar. Ancak bildikleri konuşma dilidir; az okurlar, çöp okurlar ve fazla yazmazlarsa, yazıları yaklaşık olarak konuşmaları iki yaşındayken neyse o olacaktır. Epey bir pratik gerekecektir. İnsanın daha basit ilkelerini bile bilmediği bir aletle karmaşık müzik yapmaya çalışması sanırım yazarlığa yeni başlayanlarda en yaygın görülen zaaflardan biridir.

Yazarlar güzel bi şeyi uzaya fırlatıp sonra da onun yanarak düşmesini seyretmeye alışmak zorundadırlar. Ayrıca yapıt kendi başına havalanıp yazarın tasarlayıp hayal ettiğinden çok ötelere, bildiğini bile bilmediği yerlere uçtuğunda, denetimi elden bırakmayı da öğrenmelidirler. Tüm yapıcılar ruhun faaiyetlerine pay bırakmalıdır. Ancak bunu hak edebilmek için çok ve özenli çalışmalı, sabırla da beklemelidirler.

Ursula k. le Guin, kadınlar rüyalar ejderhalar

Ne sürer iniş?

“Ne sürer dağa tırmanmak?Kırk yıl. Esmerdir yerli klavuzlar; ufak tefek, yürekli, kaypak. Rüşvet almazlar.

Kuzey yüzünü mü önerirsiniz? Kaş çatıyor bütün yüzler; seçin öyleyse. Seyyahlar, kendi yolculuklarını anlatırlar, sizinkini değil. Basılacak sağlam yerleri saklamaz buz. Kayaları okuyun. Onlar sözü yaşar.

Ve zirvede? Durursunuz.

Derler ki buradan görülebilirmiş şehir. Bilmiyorum.

Aşağı bakarsınız. Garip gelir yukarı bakmıyor olmamak; emin olamazsınız ne gördüğünüzden.

Kimisi şehir bu der; başkaları daha uzak bir Âlem sezer. Klavuzlar döner. Omuzlayın çantanızı, giyin ceketinizi. Buradan aşağı ne bir iz var, ne bir amaç, ne bir yol, ne de yollar.

Akşamın o uçsuz bucaksız inişinde, o altın renkli pusun ta içinde, bir kıpırtı, bir ışıltı belki:

Dalgalar mı, kuleler mi, tepeler mi? Uzak, uzak. Değişti kayaların dili. Bilirdim bir zamanlar ne dediklerini.

Ne sürer iniş?”

(Everest; Kadınlar Rüyalar Ejderhalar)