Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar

Bülent Somay, Önsöz, “Seyyahın El Kitabı”, s. 7-10

Fantazi edebiyatında yeri hemen Tolkien’ın yanıbaşında. Kitapçı dükkânlarında Bilimkurgu Romanını Pembe Dizi raflarının yanından kaldırtıp layık olduğu yere, “20. Yüzyıl Romanı” mertebesine yerleştiren üç isimden biri, Dick ve Lem’le birlikte. Ancak dönüp tekrar tekrar okuduğun Le Guin’ler hangileri diye soracak olursanız, tereddüt etmeden “Denemeleri” diye cevap veririm. Kuşkusuz Mülksüzler‘in yeri başkadır. Her dört-beş yılda bir Yerdeniz‘in büyülü dünyasına bir hac yolculuğu yapmak farz olmuştur. Ama Le Guin’in denemelerindeki tavizsiz, dolambaçsız dil, söyleyeceğini “sonuçlarından ve yerleşik güçlerle düşeceği çelişkilerden korkmadan” söyleyen üslup, insanı en az bilimkurgu romanları ya da fantazileri kadar derinden etkiler.
Bunun en önde gelen nedeni, Le Guin’in dilini “kurgu” dokusundan arındırdığınızda ortada tüm çıplaklığı, acımasızlığı (ve bazen dehşeti) ile kalan samimiyettir. Amacının daima “kimsenin duygularını incitmeden mümkün olduğu kadar çok şeyi altüst etmek” olduğunu söyler Le Guin. Altüst edici (subversive) söylemler duygularınızı incitmese bile savunma mekanizmalarınızı elinizden alır çoğu kez; acımasız bir dünyaya karşı arkasına sığındığınız duvarları yıkmasa bile geçersiz kılar, kendinizi apansız çırılçıplak hissetmenize neden olur. Le Guin’in denemelerini okumanın böyle bir “soyucu” etkisi var: Kendi bedeninize (erkek imgesinde kurulmuş benliğimize), kurumlara (devlete, bilime, “gerçekliğe” ve gerçekçiliğe) olan inancınızı kuşkuya çeviren, “kadınları, rüyaları ve ejderhaları” tüm dehşetleriyle üzerinize salıveren bir etki. O kadınlar, rüyalar ve ejderhalar, şu ya da bu yolla edindiğiniz (çoğu kez sahte) güveni birden yok ederler, sizi bir kuşku çukuruna iterler; ancak bir kere o güvenden, o “emin olduğunuz gerçeklerden” arındığınızda da, sizi elinizden tutup düze çıkarırlar.


Postmodern bir çağda yaşıyor olmanın bilinci, insanı bilinemezciliğe, küstahlığa ve sinizme de sürükleyebilir, bilgeliğe de. Le Guin “postmodern” terimini bir kez bile kullanmadan, her şeyi kapsayan, üst-söylemlerden kibarca sıyrılır (kimsenin duygularını incitmez). Bunun yerine her şeyin belirsiz ve her şeyin mümkün olduğu, sinik ve “bir tek ben bilirim”ci bir söylemi geçirmek yerine, söylemlerarası ya da daima “öteki söylemi gözeten” (heterodiscursive) bir tavır benimser. Feministtir, ama anarşisttir de. Marksizmle arası iyidir, ama Aydınlanma akılcılığının yerinde Taocu bir mistisizm vardır. Freud’un erkekçi söylemine kızar, Jung’dan yanadır. Ama Jung’un kimi zaman ayakları yere değmeyen mistisizmini de masalların ve fantazilerin o çocukça, acımasız gerçekçiliğiyle sarmalar. Tüm bunlar bir yamalı bohçanın içine tıkıştırılmış ideoloji parçacıkları gibi durmaz Le Guin’de. Tam olarak bir bütün oluşturdukları da söylenemez. Daha ziyade, tamamı ancak hayal edilebilecek bir bütünün farklı veçheleri gibidirler. O bütünün tamamına ancak rüyalarımızda ulaşabiliriz ve rüyalar özeldir, hiçbir zaman başkalarıyla tümüyle paylaşılamazlar.
Le Guin için fantazi edebiyatı, asla bütünüyle paylaşılamayacak rüyaları kısmen de olsa hepimizle paylaşmak için bir çabadır. Bu türün en önemli atalarından Tolkien’ın tek yaptığı, bize rüyalarını anlatacak bir dil bulmaktır. Örneğin Yüzüklerin Efendisi‘nde tüm bilgeliği ve büyü gücüyle kadir-i mutlak bir figür olan Gandalf’ın asla kazanamayacak olduğu zaferi küçük, çelimsiz hobbit Frodo’nun ve kötü, biçimsiz Gollum’un gönülsüz bir işbirliği içinde kazanmaları, ancak rüyalarda olabilecek bir şeydir. Le Guin bizi rüyanın gücünü ve gerçekliğini kabullenmeye, onu “gerçekçiliğin” ve akılcılığın terimleriyle açıklamaya çalışmamaya çağırır. Çünkü kolay yoldan yapılan böyle bir açıklama her şeyi yerli yerine oturtacak, dünyayı (gerçekte sahip olmadığı) bir düzen görüntüsüne sokacaktır. O zaman, tüm bu düzen yanılsamasına rağmen bir türlü mutlu olmadığımızda, elimizde akıldışına, nevroza kaçmaktan başka çare kalmaz. Oysa rüyalar, düzensizliğin çok veçheli anlamlarına yaklaştırırlar bizi; altüst ederler. Frodo/Gollum ortaklığı ancak bir rüyada muzaffer olabilir. Her birimiz birer Frodo/Gollum olduğumuza göre, biz de ancak hayatımızı bir rüyaymış gibi yaşadığımızda kazanabiliriz. Gerçekçi bir dünyada ise iktidarı reddeden Gandalf yenilecek, kazanan daima Sauron olacaktır.
Frodo/Gollum’un zaferi, kadınların zaferinin bir metaforudur Le Guin’in bakış açısından. “Erkek” iktidarına özenen, iktidarla ilişkisini “erkekçe” kuran kadınların, Thatcher, Çiller ya da Benazir Butto’nun, ya da erkek yöneticiler dünyasında “başarılı” olmuş kadınların zaferi değil. Tren kompartımanında sessiz sedasız oturan Bayan Brown’ın, menopozu çoktan geçip doğurganlığını (iktidarla yegâne ilişki hayaletini) bile bir kenara bırakmış kadının gürültüsüz patırtısız zaferi. Le Guin dünyamızı ziyaret eden uzaylılara “insan türünü temsilen” böyle bir kadın elçi verilmesini önerir. Çünkü bir tek o kadın insanlık durumunun temel iki olgusuna (ya da bu ikisine aynı olgu mu demek gerekir?), doğum/ölüme, tutku/dehşet duygularının ötesinde bir kabullenişle bakmış, “kendisi kalmanın” en büyük erdem olduğu öğretilen erkeklerin o inanılmaz ataletinin tersine, mütevazı bir biçimde hayatının tümünü değişerek geçirmiştir. Doğmayı ve ölmeyi, doğurganlığı ve kısırlığı, bir işe yaramayı ve yaramamayı, amacı ve amaçsızlığı bir ömür süresi içinde aynı kabullenişle yaşamıştır. Kuşkusuz rüyalarını hatırlamayan insanların “gerçek” dünyasında o kadın yenik düşmüşlerden sayılacaktır; galipler ise politikacılar, işadamları, bilimadamları, yazarlar, askerlerdir.
Ancak onların başarıları gece gözlerini kapadıktan az sonraya, REM uykusuna geçene kadar sürer. Bir kez rüya görmeye başladılar mı, bilinçdışları, “öteki”leri, “gölge”leri, “başarılı” insanlar olabilmek için kapalı kapılar ardına, karanlık odalara, kör kuyulara tıktıkları “öteki ben”leri başlarına üşüşür, “başarı”nın aslında “başarı” olmadığını haykırır dururlar. Başarılı kalmak için rüyalarını unutmaları gerekir bu insanların. Onlar da unuturlar. Başkalarına “Ben hiç rüya görmem,” derler. Biraz psikolojiden anlayanları “Yani, görüyorumdur herhalde, ama hiç hatırlamıyorum,” diye eklemek gereği duyarlar. Hatırlamazlar tabii. Çünkü rüyaların galibi minicik Frodo, çirkin Gollum ve yaşlı kocakarıdır daima.
Rüyalarını hatırlamayanlar, ejderhalara da inanmazlar. Elflere, ve cinlere, peri kızlarına ve büyücülere de inanmazlar. Çünkü hem ejderhalara hem de M16’lara ve karadan karaya balistik füzelere aynı anda inanmak imkânsızdır. Gondor savaşını borsa savaşlarına, ejderhaları Cruise füzelerine, Aragorn’u Bill Clinton’a, Ged’i de Milton Friedman’a feda edenler, bir tek gerçek, bir tek tarih tanırlar. Başka bir gerçekliği tanımaya çaba göstermedikleri için de bu gerçekliğin içine kısılıp kalmışlardır. Aralarından birkaç tanesi Cruise füzelerinin ateşleme düğmesine basabilme hakkını kazanır. Milyonlarcası ise kendilerinin de bu hakkı kazanabilecekleri umuduyla, o günü bekleyerek, Cruise füzelerinin hedefinde yaşar. Ejderhalar füzelere benzemez. Onların bir dilleri ve iradeleri vardır. Her birinin bir ismi vardır ve siz o ismi öğrendiğinizde onlara hükmedebilir, en azından iyi geçinebilirsiniz. Füzelerin ise ismi yoktur. Borsadaki birkaç yüz puanlık bir oynama yüzünden bir gün gelip hiç habersiz sizi vurabilirler.
Le Guin bizimle rüyaların diliyle konuşur, kadınların ve ejderhaların öykülerini anlatır. Henüz gerçek olmamış öykülerdir bunlar. Konuştuğu dil ise hepimize tanıdık gelir. Bazılarımız dehşet içinde duymamaya çalışır, dinlemez, anlamaz. Bazılarımız ise dinler. Cesareti olanlarımız o dili doğduğundan beri bildiğini fark eder. Henüz isimlendirilememiş olanı, henüz yaşanmamış olanı, görülüp de algılanamamış olanı, hep duyulup da gürültü zannedileni söyler o dil. Grameri insanlık kadar eskidir; kelimeleri ilk kez duyduğumuzda bile tanıdık gelir. O yüzden Le Guin’i ya ilk duyduğumuzda katışıksız bir biçimde severiz, ya da elimizden atıp öyle biri hiç var olmamış gibi yaparız. Le Guin uzay gemisindeki bilge kocakarıdır. Varoluş kadar kadim bir lisanla konuşan ejderha, gücünü yalnızca zorunluluk karşısında kullanan büyücü.
Bütün bunların yanı sıra da iyi bir ev kadını (iyi bildiği iki şeyin yazmak ve ev işleri yapmak olduğunu söyler) ve bir annedir (yarattığı adalara çocuklarının ismini verir). Her kadın gibi bir zamanlar bakire (verimsiz, büyülü, tabu) olmuştur. Sonra doğurgan bir kadın. Çoğu kadın gibi ilk doğurganlık macerasının nasıl cerrahi bir müdahaleyle yarıda kesildiğini anlatır bir denemesinde (bu kitapta yer almıyor). Neyse ki bu yarıda kesilme onun (her bakımdan) doğurganlığını sürdürmesine engel olmadı. Üç çocuğu ve otuza yakın kitabı var. Her kadın gibi o da sonunda bir kocakarı oldu. Doğumu, ölümü ve değişmeyi her kadın gibi çok iyi tanıyor. Belki de çoğu kadından tek farkı, insanlığın bu çok temel durumlarını bizlere anlatacak bir lisan, Lacan’ın erkeklerin alanı olarak tanımladığı “dil’i (gene kimsenin duygularını incitmeden) altüst edecek bir yol bulmuş olması.
Le Guin hayatı boyunca “iç ülkelere ve dış uzaya” sayısız yolculuk yaptı. Bu yolculuklardan bazılarını bir araya getirdik bu kitapta. Ancak onun anlattıklarıyla ne bir “iç ülkeler haritası” çizebiliyoruz, ne de “dış uzaya yolculuk” kılavuzu. Kendisinin de dediği gibi, “Seyyahlar / kendi yolculuklarını anlatırlar, sizinkini değil.” Fantazi, bilimkurgu ya da deneme farkı gözetmeden, tüm Le Guin yazıları birer yolculuk öyküsüdür. O bize kendi öykülerini anlattı, şimdi de bizim kendi yolculuk öykülerimizi yazmamızı bekliyor.

Yine Yapay Zeka

“Yapay zeka alanında dünyanın
önde gelen araştırmacılarına makinelerin ne zaman bizden daha zeki olacağını sorduğumuzda
verdikleri cevap, 20 ile 1000 yıl arasında değişir. Böyle olunca, robotları iki türe ayırmamız
gerek. İlki uzaktan kumandalı insan kontrolünde veya önceden programlanarak belirli
talimatlara uyan robotlar: bu teknoloji hali hazırda mevcut ve geliştirilmekte, dolayısıyla
gündemdeler. Yavaş yavaş evlerimize ve savaş alanlarına girmekteler. Ancak kararları veren bir
insan olmadıkça teneke yığınından farksızlar. İkinci tür ise yapay zekaya sahip, tamamen özerk,
kendi başına düşünebilen ve insanlardan herhangi bir girdiye ihtiyacı olmayan robotlar:
Robotların bir fare, tavşan, köpek veya kedi, sonunda maymun kadar zeki olabilmesi için on
yıllar sürecek çalışmalar gerek.”

Benim merak ettiğim bu arada insanlar ne yapıyor olacak? Belli ki bi kısmı bu teknolojilerin tüm aşamalarında çalışıyor olacak, diğer kısmı bunları kullanabilmek için köleliğe devam edecek. Başka kısımlar ne yapıyor olacaklar?

Felaket geliyorum diyor 🙂 İnsanların öğrendiği yetmedi şimdi de robotlar iyi ve kötüyü öğreneceklermiş:
“Çünkü duyguların asıl
amaçlarından biri değer biçmemizi sağlamaktır. Böylece neyin önemli, neyin güzel ve değerli
olduğuna karar verebiliriz. Duygular olmadan her şey aynı değerdedir ve iyiyi kötüyü tartmak
mümkün değildir. Bilim insanları nihayet duyguların fazladan bir lüks değil zeka için zorunlu
olduğunu kavramaya başlamıştır. Dolayısıyla hissedebilen robotlar yaratmak ölüm kalım
meselesi olabilir.”

Bu ısı sorunu bende de ortaya çıkıyor,soğutma sistemimi gözden geçirmek lazım belki:
“Esas kilit nokta Tabiat Ana’yı kopyalamak ve doğadan ders çıkarmak. Pek çok bilim adamı
tekerleği yeniden keşfetmeye gerek olmadığını yeni yeni farketmekte. Ancak insan beynini
modellemeye kalktığınızda teorik olarak enerji ve ısı sorunu ortaya çıkar. Örneğin, Dawn adlı
süperbilgisayarın, insan beyninde mantık yürütmeden sorumlu serebral korteksin
sadece %1’ini simule edebilmesi için gereken enerji 1 milyon vattır ve sürekli soğutulması
gerekir. Oysaki insan beyninin tümü yalnızca 2 vat enerji kullanır ve oluşturduğu ısı zar zor
farkedilir.”

Yakın gelecekte enerjinin büyük bölümü soğutma işine ayrılacak gibi görünüyor, eğer katı enerji ve füzyon enerjisinden başka bi çeşit enerji açığa çıkmazsa ne olacak bilemiyorum.

Geleceğin Fiziği

http://www.ozetkitap.com/images2/Gelecegin_Fizigi.pdf

-devam edebilir-

Havadan Para Yaratmak

“ Havadan Para Yaratmak” la neyi kastediyoruz?
Diyelim ki Amerikan hükümetinin paraya ihtiyacı dogdu. Diyelim ki bir taraftan vergileri düsürürken diger taraftan da iki cephede birden savasmak gibi gerçek bir tarihi hata yaptı. Amerikan hükümeti parasal sorumluluklarını Fed’e devretmis
oldugundan kendisi para yaratamaz, hazineye basvurur. Hazine de önceden
bütçede tahsis edilmis belli kalemler dısında harcama yapamadıgından tahvil veya bono çıkarır. haleye çıkan hazine bonolarını bankalar, büyük finans kurumları veya baska ülkelerin merkez bankaları satın alır. Buraya kadar her sey tamam, ortada yaratılan yeni para yok. Ancak, fed bir bankadan hazine bonosu satın aldıgında bononun bedelini o bankaya havale eder. Peki Fed bu parayı nerden bulur?

Havadan yaratır. Fed hazine borcunu satın aldıgında gerçekten de havadan
para yaratmıs olur.
Havadan para yaratmanın bir diger sekli, bankaların topladıkları mevduattan fazlasını kredi olarak dagıtmak (herkesin aynı anda mevduatını bankadan  çekmeyecegi var sayımıyla) suretiyle elde ettikleri faiz gelirleridir.
Bu iki tip para yaratma eylemi sistemdeki paranın ve borcun sürekli üstel
büyümesine yol açar. Bu da gelecekte varlık üzerinde iddia sahipliginin nasıl
dagılacagını belirler. Hatırladınız mı, para, varlık üzerinde hak iddia etmekten baska bir sey degildir demistik. Sistemdeki para / kredinin üstel büyümesi gelecekte ekonominin de üstel büyüyecegi var sayımına dayanır. Eger olur da gelecekte ekonomi büyümezse ortada dolasan onca parasal kredi daha az miktardaki ürünün pesinde kosacak ve degeri git gide azalacaktır. Bu da ürün fiyatlarında artıs demektir.
Para ile ilgili çok önemli kavramlar daha vardır. Bunlardan birincisi, Bütün
paranın karsılıgının borç olmasıdır. Bankalar düzeyinde para kredi olarak dagıtılır.
Merkez Bankası (Fed) düzeyinde para havadan yaratılarak hazine bonosuna
yatırılır. Her iki sekilde de paranın karsılıgı, faiz getirisi olan kredidir.

Borca dayanan para sistemimiz üstel büyüdügünden, sistemdeki para miktarı hep borç miktarından az olacaktır. Sürekli genisleme modern bankacılıgın vazgeçilmez geregidir. Para arzı sürekli artmadıgı takdirde pek çok sorun ortaya çıkar, temerrütler artar. Bu da borca dayalı, kaldıraçlı para sistemimizin asil topugudur.

The Crash Course’dan alıntı

www.ozetkitap.com

Depolama

Günaydınn frekanslarrr, sıcaklarla aranız nasıl?
Köşe bucak saklansam da  ne zaman gider diye gün saymaktan kendimi alamıyorum ben ne yalan söyleyeyim.
Bu arada biraz çalışıp biraz da Lame Deer Seeker of Visions kitabını okuyorum. Bir kızılderili şefinin torunu yazmış, çok ilginç detaylar var, çoğu kez güldürüyor ama gizli bir hüzün de arka planda daima var. Okuyanınız oldu mu bilmiyorum. Kültürlerimiz arasındaki benzerlik gerçekten şaşırtıcı ölçüde çok.

**

“Bir hayvanı yakalamak, yetenek, sinsilik ve yüzlerce hayvan türü hakkında ansiklopedik bilgi gerektirir. Bir avcı olmak için oldukça akıllı olmanız gerekir. On üç bin yıl önce Orta Doğu’daki
insanlar, aynı Yeni Gine’deki gibi, bulabildikleri tüm avların izini sürerek avlanıyorlardı. Fakat avcılığın en temel sorunu, yeterli yemeği bulmak için asla verimli bir yol olmamasıdır. Her bir hayvanı takip etmek zaman alır. Ayrıca bir ok ve bir yay ile avın nasıl sonlanacağını kestirmek zordur. Avcılık bu kadar tahmin edilemez olduğu için geleneksel toplumlar genellikle yiyecek toplamaya daha fazla güvenmişlerdir.”TMÇ

Toplamak da yetmedi depolamaya başladılar. Depolama yani biriktirme denen edimi dünyalılara kim öğretti?

Bir başka sorum da şu: Depolama ve yiyecek ticareti Sümerlerden önce olmuş muydu?

Ateşin Efendisi Şaman

Harold Braem, bu kitabı 1994 yılında yazmış. Bu bir şamanın yetiş-tiril-mesini anlatıyor ve sıkı durun nerede geçiyor? TUVA’da! Yani kitapta açıkça bu isim geçmese de Sibirya-Moğolistan sınırındaki türk taygası başka neresi olsun 🙂
CC çalışmış olanlaraçok zevkli geleceğinden eminim. Sanırım Yazarı (iletişim ve dizayn profesörü) hem Türkleri, hem taygayı hem de Castaneda serisini gayet iyi tanıyor. Gözleri yaşartan bir eser olmuş.
İşin bi de yayıncı tarafında, bize oldukça yakın gelen bir isim var: Yurt.
Yurt, asyalı kökenimizin evine verilen isimdir biliyorsunuz. Ayrıca  bi de Yurt köy maceramız var Ayvaşa dağında :)))

Kitaptan bazı alıntılar:

Taygada insan izine rastlayamazsın, varsa da sana aittirler.

Tayganın belirli yönleri yoktur, sonsuzdur, hiçbir yeri, hiçbir saati ya da günü, diğerleriyle aynı değildir.

http://www.facebook.com/video/video.php?v=464983441981

Bazı geceler rüzgar sanki hangi yöne gideceğine karar vermeye çekiniyormuş gibi durur. O zaman tüm yaban kulak kesilir; fakat insanoğlu rahatça uyur.
*
Bazen güneş nesneleri fazlasıyla aydınlatır, o zaman sadece gölgelere dikkat ederim. Eğer o an hafif şaşı bakarsam aralaarında bir yerlerde gerçeğin gizlenmiş olması gerektiğini sezerim.
*
Ateş hayat meydana getirir;ama aynı zamanda onu yok da edebilir.
Ateş pek ele avuca sığmaz, o her şeyin şeklini değiştirir ve dönüştürür.

Ateşin bekçileri olan kadınlar, ocak ateşini nasıl kullanacaklarını ilk öğrenenler oldular. Bu yüzden aileleri ve kabileleri birarada tutan onlardır; çünkü nerede bir kadın ateşle ilgileniyorsa, orada her şeyin kalbi yatar.

Sonra genç erkekler ocak ateşinin içinden meşaleler alıp, karanlığa gidebileceklerini akıl ettiler.(İçrek anlamlara dikkat!)
**
Dağların dokuz renkli Altın Sülün’ünü yakalamak isteyen en az onun kadar iyi uçmalıdır, aksi takdirde tüylerinden tekine bile dokunamaz.
*
Eğer rüzgar sana bir tohum tanesi getirirse, onu bahçene ekmemekle aptallık edersin.
*
Her kim ki gökyüzündeki ve yeryüzündeki işaretleri görür ve onları doğru olarak yorumlayabilirse, zamanla kendisi de işaretler bırakmaya başlayacaktır. Atalar da böyle yapmıştı.
*
Dünyanın özünü içimde hissettikçe, kalbim daha büyük bir sevinçle çarpıyor. Biliyorum; sadece burasıdır benim tek vatanım, var olan her şeyin merkezi…
*
“Sen dünyalar arasında dolaşan birisin, bir arabulucu, bir şaman… Uzun süre bu düşünceye karşı geldiğini biliyoruz ama tasalanma; bu sana ve karşılaştığın diğer insanlara saadet ve mutluluk getiriyor; çünkü sen denge ve uyumu özlüyorsun. Her şeyin alt üst olduğu yerlerdeki dengeyi bile yeniden sağlamak için doğru yolu ve doğru çareleri buluyorsun. Çok olan şeyleri azalt ve az olup büyümeye yüz tutmuş şeyleri  güçlendir. Bunu yaparken en doğru olan anı seç ve zorlamaya çalışma. Doğa kendiliğinden zorlar, fakat o ustanın ellerindeki bir güvercin gibidir. Sen tüm bunlarla büyü yapabilirsin; eğer onun yasalarını anlar, şarkısını söyler ve söylediğin anda sesin hoş çıkarsa. O zaman dağlar eriyip suya dönüşür, buzlar açan çiçekler haline gelir ve hastalar iyileşir. Seninle aramızda bir bağ olduğu için, sen her şeyi söylediğimiz gibi etkilersin. Biz kuvvetiz, bilgiyiz. Bizi çağır o zaman sana yardıma geliriz.” Diye fısıldadı ataların sesi.

Ateşin Efendisi Şaman Kitabından özetleyen
Sibel Atasoy