Kamış Duvara Sözler

Ea yani tanrı Enki, Dünyanın üstüne salınan tufanı biliyordu, tanrılar kendileri için önlem aldılar ve fakat Büyük tanrı Enlil’in kendilerine yemin verdirmesi sebebiyle tufan haberini insanlara veremediler. Fakat Enki bu hale getirilmesinde sonsuz katkısı olan insanlığın yok olup gitmesine razı değildi; ama yemini de bozamazdı, bu sebeple ardında Atrahasis (Nuh)’in olduğunu bildiği kamış bir duvara şöyle söyledi:

Kamış duvar, kamış duvar! Duvar! Duvar!
Kamış duvar, dinle! Duvar, kulak ver!
Bir evi yık. Bir gemi yap.
Zenginlikleri terk et. Hayatı ara.
Mal mülk mü? Onlardan nefret et.
Hayatı kurtar.
Her canlının tohumunu gemiye yükle.
Senin yaptığın geminin
ölçüsünü ölçüsüne uydur;
Eni boyuna eşit olsun.
Üzerini apsu gibi kapla.
Böylece güneş içini göremiyecek
üstünü ve altını kapla.
Halat takımlarını sağlam yap.
Zifti-güçlendirmek için sertleştir onu.
Senin üstüne yağmur,
Sürüyle kuş, bir sepet balık yağdıracağım.

İnsana İhtiyaç

İnsanlığın hayatta kalması tanrılar arasında çok sıkı bir tartışma yaratmıştı, son derece kritik bir değerlendirmeyle bugüne ulaşabildik, oysa bundan hiç haberimiz yok, öylesine sonsuzca var olacakmışız gibi hissetmenin umursamazlığı içindeyiz, hala da öyleyiz.
Bakın Tanrı Enki (Ea), bu pazarlığı nasıl yapmıştı:

Ea, bilgeliğin efendisi, tanrıların ortasında konuştu…
Konuşmaya başladı: “İnsanları yok etmek niye?
Tanrıların sunularını onlar vermiyor mu ve sizler için sedir ağacı yakmıyorlar mı?
Eğer insanlar onun için yok edilselerdi, tanrılar çalışmaktan başlarını kaldıramazlardı,
ve kimse size ekmek ve içki vermezdi artık.
Böyle giderse fırtına tanrısı, Kummiya’nın kudretli kralı, sabanı kendi sürecek!
Ve böyle giderse İştar ve Hebat
değirmeni kendileri çevirecekler!”
Bize olan ihtiyaçları ne kadar açık değil mi?
(Bu konuşmalar Nuh tufanından hemen önce oluyordu, tamamaen sümer tabletlerinden alıntıdır)

Neresindeyiz bu kurgunun?

Epey zamandır oturup şöyle içimden geçenleri bir yazayım, bi boy çizgisi
alalım diye geçirmekteyim fakat bir türlü olmadı, belki şimdi de olmayacak;
çünkü yazmak için dilime ilk, hatta ikinci, üçüncü gelen cümle moral bozucu:
“Her şey boş!”
Sonra kendimi teskin eden dördüncü cümle geliyor: “Bu da geçer!”
Hımmmm… Pek akılcı! Ayağımızın altına eninde sonunda bir taş(anlam)
gelecek, basıvereceğiz ona ve içimiz sevinç dolacak. Varoluşumuzun kanıtı,
insanlığın müjdesi! (Breh breh…)
Gerçekten de çok sevimliyiz bence. Önceleri o taşlar (anlamlar) bize nasıl
da kalıcı ve dosdoğru gelirdi, sanki sonsuzca onun üstüne basabilirmişiz
gibi. Hatta bu sorgulamayı bile yapmazdık sanırım küçükken. Sadece
basardık/sevinirdik, basardık/iddialaşırdık, basardık/kavgalaşırdık,
basardık/üzülürdük, basardık… Basardık işte sadece…
Sonraları basa basa geri dönmeye başladık! Aman Allah!
Sonra bazılarımız bu yeni bastığı taşı bi yerlerden(!) hatırlamaya başladı.
De-ja-vu diye kelimeler ürettik, bu taşa da bastık neydi ki bu , nasıl
olurdu ki! Çok eğlenceli.
Sonra bazılarımız, bastığının bir taş, adı üstünde bir TAŞ olduğunu
farketti. Hımmm… Bilince eskisi kadar sevinemez, iddalaşamaz,
kavgalaşamaz, üzülemez olduk.
Boş boş herşey boşşşş diye hıçkırmaya başladık, ve birden ona da isim kondu;
depresyon taşı! (Ağlama duvarı gibi oldu) Duyduğum kadarı ile dünyada her üç
kişiden biri bu taşa basmaktaymış şu an. Allahın hakkı üçmüş! Vardır bunda
bi hayır diyorum.
Belki de taşların sırasında şöyle bir ironi bile vardır:
Vardır/yoktur/boşşş/bu da geçer/vardır/yoktur/boşşşş/Bu da
geçer/Vardır/yoktur/boşşşşşş/bu da geçer yahuuuu/……
Neyse, ne diyecektim ben aslında? Sanırım boşluk üzerine basamak inşası
konusunda kendimi uzman ustabaşı ilan etmeye hazırlanıyordum! Ay çok komik.
Ben bu yaradılışa hayranım, bu sisteme, bu basamakların zerafetine, uçmaya
kaçmaya üremeye ölmeye yemeğe içmeye sevişmeye, yani bu ne inanılmaz ötesi
bir kurgudur böyle.
Burhan arkadaşımız dün gece diyo ki, senin bu Annunakiler iyi hoş da (şu
sebeple hoş; ortadoğu dinler mezopotamya üçgeni, altın, mısır vs vs gibi her
bişeyi açıklıyo) ben bizim şamanları bu hikayede bi yere yerleştiremedim
diyor, hatta Çin’i de yerleştirmemiş!
Çin deyince, içimde bi şeyler harekete geçiyor son zamanlarda, daha önceki
deneyimlerimden yola çıkarak vardır bunda bi iş diyorum! Yani “çin” kelimesi
bi çeşit düğmeye basma refleksi gibi!
Çin hakkında bilgilerim, mısır ve sümere oranla çok daha yüzeysel ve fakat
amblemlerine bakılırsa (ejderha) sürüngen soyu ile bi alakası varmış gibi
geliyor ilk etapta. Bence kendi soyumuzla Çin arasında oldukça derin ve bir
o kadar da basit olması gereken bir ilişki var. Örneğin milattan önce ikibin
yıllarında çin imparatoru GO oyununu tasarlatmıştı! Tam da Tanrıların
toparlanıp dünyadan gittiklerini düşündüğüm, Nibiru’nun bir önceki geçiş
tarihi civarında oluyo bu iş. Sümer tabletlerine bakılırsa bu tarih aynı
zamanda Marduk’un (Enki’nin oğlu, Anu’nun torunu) Dünya sahnesinde yeniden
göründüğü ve sırasıyla her yeri hükümranlığına kattığı zamanlara yakın
görünüyor. Marduk, Anu’nun bir sürüngen dişiden olma oğlu Enki’nin oğlu. Ve
sanırım, sürüngenlik genleri babasından daha bariz olarak ortaya çıkmış!
Dualite yaratılmaya karar verildiğinde iki temel  canlı tipi oluşturulmuş ve
aynı robotlara program yüklenir gibi onlara ana felsefeleri yüklenmiş:
1.İnsanlar – ana programları: Gittiğiniz yerde başka bir varlık oluşumuyla
karşılaştığınızda onlarla iyi geçinin ve paylaşın!
2.Sürüngenler – ana programları: Gittiğiniz yerde başka bir varlık
oluşumuyla karşılaştığınızda onları yok edin; çünkü bunu yapmazsanız onlar
sizi yok eder!

Tabi buradaki insan kelimesinin şu an kendimize verdiğimiz isimle alakası
yok.
Yani Marduk,  sürüngen babaannesinin izlerini daha çok taşıyan biri
anladığım kadarı ile; çünkü içinde olduğu ruh durumu hemen hep söyle:
“hakkım yendi!”
Ne demek istediğimi anlıyor musunuz?
Zira ben pek anlamıyorum!

Şamanizm Hakkında

“Şaman Sibirya’daki Tunguz halkının dilinden gelen bir sözcüktür ve antropologlar tarafından batılı olmayan kültürlerdeki daha önce “büyücü”, “büyücü hekim”, “sihirbaz” gibi terimlerle tanınan çeşitli kişilere geniş ölçüde uyarlanmıştır. Ayrıca her büyücü hekim bir şaman değildir.

Bir şaman bilgi ve güç edinmek ve başka insanlara yardım etmek için normalde gizli olan bir gerçeklikle temasa geçmek ve onu kullanmak için -kendi iradesiyle- bir değiştirilmiş bilinç durumuna giren adam ya da kadındır.” Der Michael Harner.

Şamanizm konusunda derin araştırmalarıyla bu konuda nerdeyse tek otorite gibi görünen Eliade ise bu konuya şöyle bir açıklamayla başlar:

“Elbette şaman da aslında bir sihirbaz ve bir otacıdır; bütün hekimler gibi onun da hastalıkları sağalttığına, ilkel  ve çağdaş bütün sihirbazlar gibi “fakirsel” mucizeler gösterdiğine inanılır. Ama o, bunlardan başka ruhgüderdir de; ayrıca rahip, mistik ve ozan da olabilir. Bu karmaşık olayın ilk tanımı şöyle olmalıdır: şamanlık=esrime tekniği.

(sözlükte esrime; Sarhoş olma işi. Kendinden geçme)

O kendi ruhlarına egemendir; şu anlamda ki, insan olmakla birlikte, ölülerin, cinlerin ve ‘doğanın ruhlarının’ aleti olmaksızın onlarla iletişim kurmayı başarır.  Şaman büyük bir insan ruhu uzmanıdır; ruhu yalnız o görür; zira ruhun formunu ve yazgısını o bilir.”

Dünyanın çok değişik bölgelerinde farklılık gösteren ritüeller ve terminolojiye sahip olsa da aslında tam bir amaç birliği varmış gibi görünür. Örneğin bir şaman adayının bulunması ve yetiştirilmek üzere bir şamana teslim edilişi, farklı bölgelerde bazen tuhaf sayılabilecek çeşitlilikler gösterirse de ortak noktanın, doğuştan esrik kişilerin bu konuda en doğru aday gibi görüldüklerini sanıyorum. Bir sırra-erme töreninde olduğu gibi, şaman çırağının bedeninin parçalanması ve organlarının yenilenmesi; ritüel olarak ölme ile onu izleyen dirilme sonucu mistik olgunluğa ulaşılır. Evren ağacının dallarında, şamanları doğurmak üzere kuluçkaya yatan dev kuş motifi de dikkate ve kayda değer; bu motif kuzeydoğu asya mitolojilerinde, özellikle şamanlık söylencelerinde büyük önem ve ağırlık taşır.

Şaman, gizemleri açığa çıkaran kişisel deneyimlerini, bunlar sanki büyük bir yap-bozun parçalarıymış gibi sürekli bir araya getirmeye çalışır. Usta şaman hiçbir zaman deneyimlediğinizin bir fantazi olduğunu söylemez, bu bilimle arasındaki farklardan biridir; ancak aralarında bariz benzerlikler de mevcuttur. Her ikisinin de en iyi olanı evrenin ve doğanın karmaşıklık ve görkeminden hayret duyar ve kendi yaşamları boyunca, olan bitenin yalnızca küçük bir bölümünü gözlemleyerek anlayabileceklerinin farkına varır.

Şamanın görevlerini yerine getirdiği alan, şamanik bilinç durumu diye adlandırılan olağandışı gerçekliktir. Bazı kültürlerde olağan gerçeklikle şaman gerçekliği arasındaki geçişi sağlamak için şamanlar zihin değiştirici maddeler alırlar ama birçok başka kültürde bunları hiç kullanmazlar. Şamanlar uzun zamandan beri kendi güçlerinin hayvanların, bitkilerin, güneşin, evrenin temel enerjilerinin güçleri olduğuna inanmışlardır. Bu sebeple her şamanın bir ya da daha çok güç hayvanına ilaveten güç bitkileri bulunur. Bunların nasıl tespit edileceğine dair farklı uygulamalar var. Şamanik bilinç durumuna girişin her zaman en belirgin ritüeli davullar ve zillerdir ve tabi şamanın kendi özel güç şarkısı ve dansı da buna yardımcıdır.

Hivarolar bir koruyucu ruha sahip olan kişinin, salgın hastalıklardan kaynaklanan ölümler dışında, ölüme karşı hemen hemen bağışık olduğu görüşündedirler. Eğer bir kişi ölürse bu onun koruyucu ruhunu yitirdiğinin kanıtıdır.

Şamanlar için rüyaların büyük önemi vardır, özellikle “büyük rüyalar” diye tabir ettikleri rüyaların mesajı iyi alınmalı, eğer rüyada korkulacak bir durum bir tehlike mevcutsa, canlandırma yolu ile olayın gerçekleşmesi önlenmelidir. Rüyalar konusuna ikinci bölümde daha geniş yer vereceğim.

Sibel Atasoy

Kızılderili şaman öğretisi konuşmasından alıntı