Rüyamız Hayrolsun :)

Ortaklaşa gördüğümüz ve adına dünya/evren dediğimiz rüya hayrolsun inşallah.

Ben size bi anımı anlatayım, öyküler, anılar, şiirler simgeleriyle bizi var eden şeyler ne de olsa.

Küçükken her gece en az üç dört tane, film uzunluğunda ve şimdi fantastik diyebileceğimiz rüyalar görürdüm. Sabah olduğunda onları büyüklerime anlatırdım tüm detaylarıyla. Öyle uzun sürerdi ki, annem “aman kızım bu rüya mı, flim mi” derdi artık usanarak (haklı).
Günler böyle geçip giderken bir gün, tam olarak kaç yaşımda maalesef hatırlayamıyorum, şu muhakemeyi yaptım: gerçek hayat hangisiydi, her gece rüyalarımda yaşadıklarım mı (çünkü onlar gündüz yaşadıklarım kadar gerçekti), yoksa gündüz yaşamakta olduğum mu? Bunu bir kaç gün ciddi ciddi düşündüm. Sonunda mantıklı bir sebep bularak gündüz yaşamımın gerçek olduğuna karar kıldım, ve ondan sonra da belki yirmi yıl bunu bir daha sorgulamadım. Bulduğum sebep basitti: gündüz rüyam gerçek olmalıydı çünkü her sabah kaldığım yerden devam ediyordu, yani bir sürekliliği vardı, demek ki gerçek olan buydu! 🙂

Peki şimdi ne oldu da (aslında son yirmi yıldır) yeniden hepsinin rüya olduğuna karar kıldım?
Sanırım, burda her sabah güneşin doğuşu ile başlayan, istikrarlı rüyanın, bütün insanlar tarafından desteklendiğini, çünkü bu rüyayı ortak olarak gördüğümüzü anladım. 🙂

  ortak rüya=Dünya=Gerçeklik

Bilinçsiz anlara dikkat!

Bilincimizin açık olduğunu söyleyemesek de en azından robotumuzun açık olduğunu biliyoruz. Şimdi söyleyeceklerimi bu anlamda değerlendirelim.

Bilinçsiz durumlarda duyduklarımıza dikkat etmeliyiz. Bunu çok önceki yıllar söylemiş olduğumu hatırlıyorum ama şimdi araştırmaya üşendim. Hemen iki özet cümleyle hatırlatmak istiyorum (kendime).

Önce bilincimizin kapalı olduğu anları sayalım:

  1. Uykudayken
  2. Baygınken ve narkoz altında
    3.  Aşırı duygusal yoğunlaştığımızda 

Bu anlarda çevremizden gelen birinci tekil şahıstan konuşmaları doğrudan kendimiz olarak alırız. Robotumuza yüklenmiş olan özne filtreleme programı çalışmaz. Ve bu feci bi durumdur. Hiç birimiz aydınlanmış varlıklar olmadığımızdan feci bir durum. Kendimizi doğrudan hipnoz uygulamasına teslim etmiş oluruz.
Örnekle anlatmak gerekirse, yukardaki hallerden birindeyken, yanımızda şöyle konuşulduğunu varsayalım:
“İnsanlar üretkenliklerinden ve yaratıcılıklarından hiç bir halde vaz geçmemelidirler. Örneğin kendinii koyvermiş, TV esiri olmuş ev kadınlarından nefret ediyorum.”

Bu konuşma bilinci kapalı olanın yanında yapıldığında, o kişi bu cümleden şunu, sadece şunu “ev kadınlarından nefret ediyorum” kısmını kendi çıkarımı olarak algılar. Daha sonra hayatı devam ederken “hiç bir görünür sebep olmaksızın” giderek ev kadınlarından hoşnutsuzluk belirir. Hele de kendi bir ev kadınıysa muhtemelen anlaşılması mümkün olmayan sağlık sorunları baş gösterir.
Bunu neden şimdi hatırlatmak istedim? Çünkü çevremden duyduğum kadarı ile insanlar TV karşısında uyumayı seviyorlarmmış. Onu uyku ilacı niyetine kullandığını söyleyen bi çok kişi tanıyorum. Bu durumda ne büyük bir tehlike altında olduklarını anlayabiliyor musunuz?

Aynı şekilde ameliyathanelerde, görevli personelin işlem esnasında sürekli sohbet ettiklerini duyup görüyoruz. O sohbetlerde birinci tekil şahıs içeren tüm fiiller ve tespitler, hastaya geçiyor. Belki o işlemden iyeleşiyor ama o masadan neler alıp çıktığını hiç bilemiyor!
Ya işte o çok nefret edilen robotun olmaması durumlarından biri bu. Peki buna ne diyeceksiniz?

Pueblo Yerlileri

Önceki tarihsel bilgiler ve fotoğraflara şimdi de C.G.Jung’un gezi notları ile devam ediyorum:

Eleştiri yapabilmemiz için her zaman dıştan bakmamız gerekir. Ülkeye dışardan bakmak demek, ülkeyi başka bir milletin gözüyle görmek demektir. Bunu başarabilmemiz için o yabancı ülkenin ortak ruhuyla ilgili bilgimizin olması gerekir. Benzerlikleri gözden geçirirken, bize özgü ulusal önyargılarıve özellikleri oluşturan farklılıklarla karşılaşırız. Başkalarında bizi rahatsız eden şeyler, kendimizi tanımamıza yardımcı olabilirler.

Amerikayı ikinci ziyaretimde, Yeni Meksika’da kentler kuran Puebloları görmeye gittim. Orada şans eseri, ilk kez Avrupalı olmayan, yani beyaz adam sayılmayan biriyle sohbet etme olanağı buldum. Taos Pueblolarının reisi olan kırk elli yaşlarında Ochwiay Biano (Dağ Gölü) adında biriydi. Kuşkusuz o da bir Avrupalı gibi kendi dünyasının sınırları içinde kalmıştı ama onun dünyası öylesine ilginçti ki! Bir Avrupalıyla konuşurken,  çoktan beri bilinen ama hiçbir zaman anlaşılamayan şeylerden söz eder ve bir çıkmaza girersiniz. Oysa bu yerliyle sohbetimiz çok yabancı konularda bile su gibi akıp gitti.

Ochwiay Biano, “Beyazların ne denli acımasız göründüklerine bak! Dudakları ince, burunları da sivri. Yüzleri kırışıklardan değişmiş. Gözlerinden arayış içinde oldukları anlaşılıyor. Hep bir şey arıyorlar. Ne arıyorlar acaba? Beyazlar hep bi şeyler isterler ve her zaman huzursuzdurlar. Ne neyin peşinde olduklarını biliyoruz, ne de onları anlayabiliyoruz. Bizce onlar deli.” dedi. Ona neden tüm beyazlara deli gözüyle baktığını sordum. “Kafalarıyla düşündüklerini söylüyorlar” diye yanıtladı. Şaşırarak, “Tabi ki öyle yapacaklar” dedim “siz neyle düşünürsünüz?” Kalbini göstererek “burasıyla” dedi. Uzun bir süre susup düşündüm. Yaşamımda ilk kez biri bana gerçek beyaz adamın resmini çizmişti. O güne kadar parlak rekli resimlerden farklıydı. Yerli bizim en duyarlı noktamıza parmak basmış, körlükten göremediğimiz bir gerçeği dile getirmişti.

İçimden ne olduğunu bilmememe karşın, bana çok tanıdık gelen bir sis bulutu yükseldi ve o bulutun içinden art arda resimler çıkmaya başladı. İlk önce, Romalı askerlerin Galya kentlerini yakıp yıkmasını ve Sezar’ın,  Scipio Africanus’un ve Pompeyus’un keskin yüz hatlarını gördüm. Sonra Aziz Augustinus’un Romalıların mızraklarına taktıkları Britanyalıları imana çağırmasını ve büyük bir zafer diye nitelendirilen, Şarlman’ın putperestlere zorla dinini kabul ettirmesini gördüm. Ardından da , Haçlıların yağmalayan ve öldüren ordularını. Haçlılarla ilgili eski romantizmin anlamsızlığı, içime bir ok gibi saplandı! Bunları, ateş, kılıç, işkence ve Hristiyanlıkla, uzak ülkelerinde babaları olarak kabul ettikleri güneşin altında huzur içinde düşler kuran Puebloların bile üzerine giden Kolomb, Cortes ve başka fatihler izledi. Misyonerlerin zorla giydirdikleri mikroplu giysilerden geçen frengi ve kızıl gibi hastalıklardan telef olan Pasifik Adaları halkları da.

Bunlar yetti de arttı bile. Bizim kolonizasyon, putperestlerle misyon ve medeniyetin gelişmesi diye nitelendirdiğimiz olguların bir başka yüzü daha vardı. Bu yüz, uzak yerlerde inatla avını arayan yırtıcı bir kuşun, korsan ve çabulcu denebilecek bir ırkın yüzüydü.

Ochwiay Biano ile sohbetimizi ana binanın beşinci katının damında konuşuyorduk. (Birbirinin üzerine inşa edilmiş ilginç evler için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=1108 ) Arada sırada, öbür damların üzerinde, yün battaniyelerine sarınıp, her gün pırıl pırıl bir gökyüzünde doğup yolculuğunu yapan güneşe bakarak derin düşüncelere dalan başka yerliler görünüyordu. Pueblo yerlilerinin ağızları sıkı, özellikle de din konusunda ağızlarını açmıyorlar. Dinsel ayinlerini gizli tutuyorlar. Daha önce böylesine gizlilikle karşılaşmamıştım. Medeni toplumların dinleri açıktır ve kutsal saydıkları şeyin gizemi çoktan yok olmuştur. Oysa orada, yerlilerin tümünün bildiği bir giz vardı havada; ama bu gizi beyazların öğrenmesi olanaksızdı.

Konuştuğum yerlinin dinsel konularda düşüncesini söylerken duygularının değişmesine çok şaşırdım. Günlük yaşantısını nerdeyse kaderci bir aldırmasızlık diye nitelendirebileceğimiz bir huzur ve onurla sürdürmesine karşın, iş gizemli konulara geldiğinde, saklayamadığı bir duygusallığa kapılıyordu.(ara sıra gözleri bile doluyordu) Dinselliği kavramsal bağlamda almıyorlardı. Onların gözünde, dinle dış olayların bir farkı yoktu. Din de insanı duygulandırabilen önemli bir gerçekti.

Ochwiay Biano (Dağ Gölü) ile damda giderek yükselen güneşin altında otururken, bana güneşi gösterdi ve. “Orada yükselen şey babamız değil mi? Bunun tersini kim iddia edebilir? Başka bir tanrı nasıl olur? Güneş olmadan hiç bişey olmaz” dedi. Sözcükleri bulmakta zorluk çekiyordu. Sonunda, “Bir insan dağda tek başına ne yapabilir? O olmadan ateş bile yakamaz” diye ekledi.

Ona güneşin görünmeyen bir tanrının yaptığı ateşten bir top olup olmadığını sordum. Soruma bırakın kızmayı, şaşırmadı bile. Yalnızca, “Güneş tanrıdır. Bu herkesin görebileceği bir şey” dedi.

Kuşkusuz hiç kimse güneşin büyük etkisini göz ardı edemez, ama gene de, bu olgun ve onurlu insanların bu denli yoğun bir duygu içinde olduklarını görmek beni çok duygulandıran yeni bir deneyim oldu.

Pueblo Yerlilerinin,  dinleriyle ilgili konulara girmemelerine karşın, Amerikalılarla ilişkilerini anlatmaya can attıklarını gözlemledim. Ochwiay Biano bana, “Amerikalılar bizi neden rahat bırakmıyorlar? Neden daslarımızı yasaklıyorlar, çocuklarımıza dinimizi öğretmek istediğimizde neden zorluk çıkarıyorlar?” Uzunca bir süre sustuktan sonra,  “Amerikalılar dinimizi yok etmek istiyorlar. Yaptıklarımızı yalnız kendimiz için yapmıyoruz ki, Amerikalılar için de yapıyoruz. Evet, tüm dünya için yapıyoruz. Herkesin yararına bu” diye ekledi.

Heyecanından dinlerinin çok önemli bir öğesine değindiğini anladım ve bu nedenle ona, “yaptıklarınızın tüm dünyaya yararı olduğunu mu düşünüyorsun?” diye sordum. Büyük bir coşkuyla, “kuşkusuz öyle! Biz bunları yapmasak dünyanın hali ne olur?” diye yanıtladı ve güneşi gösterdi. “Biz dünyanın çatısında yaşayan insanlarız ve Baba Güneş’in oğullarıyız. Dinimizle, babamızın her gün gökyüzünde hareket etmesine yardım ediyoruz. Bunu yalnızca kendimiz için değil, bütün dünya için yapıyoruz. Ayinlerimizden vazgeçsek, on yıl içerisinde güneş doğmamaya başlar ve sonsuza dek gece olur” dedi.

Bu sözlerinden, bir Yerli’nin huzurunun ve onurunun neye bağlı olduğunu anladım. Güneşin oğluydu ve tüm yaşamı koruyan babasının her gün doğup batmasına yardımcı olduğu için evrendeki yaşamı anlam kazanıyordu. Bu düşünceyle, bizim mantığımızın biçimlendirdiği kendimizi haklı çıkarmalarımızı karşılaştırırsak, yaşamımızın ne denli kısır olduğunu anlarız. Sırf kıskançlığımız yüzünden Yerli’nin saflığına gülüyoruz ve kendimizi çok zeki sanıyoruz. Zaten bunu yapmasak ne denli ruh zenginliğinden uzak olduğumuzu anlar ve bunu kaldıramayız. Bilgi bizi zenginleştirmiyor, tersine, doğduğumuzda kendimizi içinde bulduğumuz mitler dünyasından giderek uzaklaştırıyor.

Bir anlığına Avrupalı mantığından kendimizi soyutlayabilir, kendimizi bir yüzü kıtanın kırlarına, öbür yüzü de Pasifik Okyanusuna bakan dağın temiz havasına kaptırabilirsek, Pueblo Yerlilerinin bakış açısını sezinlemeye başlayabiliriz. Ama bunu başarabilmemiz için, dünya bilincimizi bir yana bırakmamız ve onun yerine, ardında ne tür bir dünya olduğunu bilmediğimiz, uçsuz bucaksız gibi görünen bir ufku koyabilmemiz gerekir.

Tanrının ezip geçen gücüne karşı geçerli yanıtlar bulabilmek ve Tanrı için bile önemli olan birşeyleri geri verebilmek insanı gururlandırır; çünkü bunu yapmak insanı metafizik öğenin yüceliğine yükseltir. Kuşkusuz bir Pueblo Yerlisi kıskanılacak huzurunu, bu bilinçsiz bir varsayım da olsa, “Tanrı ve biz” kavramına borçludur. Böyle bir insan, kelimenin tam anlamıyla, doğru yolda olan bir insandır.

C.G.Jung- Anılar, Düşler, Düşünceler

kitabından özetleyen Sibel Atasoy

Beylerbeyi, 27.02.2009

Mors alfabesi bilmeyen denizciler gibiyiz…

Yıllarca süren enerji teknikleri ve özellikle de şiatsu uygulamalarından sonra, her birimizin vücudunun hangi noktada gerçekten içimizde çektiğimiz acıdan söz ettiğini (hatta haykırdığını) saptayabildim. İç gerçeğimiz, bilinçdışımız, psişemiz, ruhumuz (farklı tercihlere göre) bizimle konuşur, yolunda gitmeyeni durmadan bize söyler. Ama biz dinlemeyiz ve duymayız. Niçin?

 “Sağırlığımız”ın iki nedeni var.

Her şeyden önce, bize gönderilen “doğal” mesajları (rüyalar, sezgiler, önseziler, fiziksel duyumlar vb) anlayamıyoruz ya da dinlemek istemiyoruz. Bu durumda, onları duyabilmemiz ya da kendimizi duymaya zorlamamız için mesajların gitgide daha güçlü ve daha etkili (hastalıklar, kazalar, çatışmalar, ölüm vb.) olmaları gerekir.

 İkinci neden de, çoğu kez ağrıyı algılamak kaçınılmaz olsa da (başka ne yapılabilir?), şifresini çözemiyor, anlayamıyoruz. Bu da, bu uyumsuz süreci sadece geçici olarak durdurmaya yarayabilir, ama onu anlamaya ve tümüyle değiştirmeye yaramaz. Bütün bunları dile getirmeyi hiç kimse bize öğretmez. Parçalara ayrılan bilimimiz, vücudumuzu ruhumuzdan ayırdı. Vücuda dikkatle bakıyor, didik didik ediyor ve bir makine gibi inceliyor, böylece doktorlarımız, çoğunlukla mükemmel makineciler haline geliyorlar. Hiçbir zaman öğrenmedikleri halde mors mesajları alan denizciler gibiyiz. Hiç kesilmeyen bip bip sesi sonunda çekilmez hale gelir, bizi rahatsız eder. Bunun üzerine sistemi bloke etmesi ya da vahimi, susturmak üzere telleri kesmesi için kıyıdaki makiniste başvururuz ve böylece görünürde rahatlarız. Halbuki bip bip sesi bize gövdede bir delik olduğunu ve bunun doldurulması gerektiğini haber vermektedir.

 Michel Odoul – Bana nerenin ağrıdığını söyle sana nedenini söyleyeyim

http://ruhsalbeslenme.blogcu.com/mors-alfabesi-bilmeyen-denizciler-gibiyiz/5984139

 

Sad Love

http://www.facebook.com/friends/?id=100000413038389#/video/video.php?v=1157353166480&ref=mf

Bazıları için “sad love” olabilir. Benim için depedüz RUH ile Ego’nun bitmez tükenmez aşkıdır bu. Gerçek aşk da budur zaten. Ruhla egoyu karşılaştıran, onların ilişkisini kuran da TİN dir, hani öykünün başında resmi çekilmeye niyet edilen kız, ama o görülemedi işte. Vasıtalar öylece arada kaynarlar 🙂 

Mutlaka izlemeli bence.