Dalgaya binmek…

Yüksek ateşlerde bilincimi kaybetmediğim için çok ilginç gözlemlerim oluyor.

Herneyse, ateşin etkisi ya da bilmediğim bişey sonucu erk artışı olmuşsa ben de hep sözünü ettiğimiz bu şeyin belki de ucundan azıcığını yaşamış biri olarak deneyimime daha dikkatlice bakmaya karar verdim… Yaşadıklarımı tekrar gözden geçirdiğimde şunu fark ettim:

O haldeyken, şeylere nüfuz  etme, bağlantıları apaçık görme durumu vardı ve buna müthiş bir sevinç duygusu eşlik ediyordu. Sanki bu sevinçle sarhoştum. Baktığım şeyin adeta ciğerini görüyordum, komik değil mi? 🙂
Fevkalade tatmin edici bir “görme” hissi. Ama bunu aktaracak vakit yoktu, çünkü her şey dile gelmişti sanki. Şimdi değerlendirince o halin bir “dalga” ile seyahat anlamını çağrıştırdığını anlıyorum.
Peki dedim normal halimde aynı şeyleri görmez miydim, evet bu detayların çoğunu görmezdim ancak “sezerdim”, bu sebeple yine aynı sonuçlara varırdım. Ne çare ki bunu kanıtlamam veya açık olmam istenirse başarılı olamazdım üstelik böyle bir duruma düşürülmek de hoşuma gitmezdi. (açıkla, rasyonalize et, bu sonuca nerden vardın! gibi).

Sezgi’nin düşük erk durumunda devrede olan bir sistem olduğunu fark etmek bana şu an oldukça ilginç geliyor. Çünkü yüksek erk bölgesinde ona gerek yok her şey ayan beyan açık ve fakat onları aktarmak için vaktiniz yok, dalgadan inerseniz çökmüş oluyorsunuz.

O zaman (sesli olarak düşünüyorum), sezgi, benim sürekli yüksek erk taşıyan bi tarafımdan belki de çiftimden, ya da yüksek benliğimden sufle edilen bilgiler olabilir mi?

Bana bi şeyler oldu!

Bana bi şey oldu ve bu mükemmel bir şey. Hayatımda bugün kadar zevkli, inanılmaz zengin birgün geçirmedim galiba.
Kutuplar mı değişti? çekimgücü çekim gücü, ayarsız enerji, bi halley oluyo filan gibi bişey, süper eğlence diye buna derim ben.
Aklımdan hayalimden geçmeyen şeyler yapıyorum, aslında herşey dün kalktığımda başlamıştı, bütün gün tuhaflıkları gördüm ama geçici bişey gibiydi üzerinde durmadım.
Ama bugün dozaj iyice arttı. Sanki her yönden gelen bombalar altındayım, Bu bombaların her biri yaratıcılık dehaları, sevinç sevinç sevinç!
Bunlara yetişmek mümkün değil ama bana ne, neden yetişeyim ki, yaşarım sadece.
Buarada az önce bir film izledim; Barselona Barselona, süperdi. Herhalde Üniversitelerde psikoloji,sosyoloji, felsefe, antropoloji, iletişim, cinsellik vs gibi bölümlerde ders olarak okutuluyordur. Ve fakat neden bundan benim haberim olmamıştı…
Gerisini yazmaya vaktim olamayacak maalesef, hayat beni bekliyor, bir bomba daha geliyor ufuktannnnn…
Ama bilen biri tamamlasın lütfen, görüşürüz, eyvallah

Reddedilmek IQ seviyesini düşürüyor!

Reddedilmenin, kişinin IQ seviyesini ve analitik düşünme kabiliyetini büyük ölçüde düşürdüğü bildirildi.

ABD’de Case Western Reserve Üniversitesi’nden Roy Baumeister liderliğindeki bilim adamlarının yaptığı araştırma çerçevesinde, reddedilmenin etkilerini gözlemlemek için iki farklı yol izlendiği belirtildi.

Sonuçları New Scientist dergisinin internet sitesinde yayımlanan araştırmada, önce bir grup yabancının bir araya geldiği, birbirlerini tanımaya başladıkları ve daha sonra ayrıldıkları kaydedildi.

Bu gruptaki her bir katılımcıdan, gruptan hangi iki kişiyle bir işte birlikte çalışmak isteyecekleri soruldu ve gruptakilere, hiç kimse tarafından seçilmedikleri ya da diğer herkes tarafından seçildikleri söylendi.

Araştırmacılar ayrıca, kişilik testi yapılan bir gruptakilere, hayatta yalnız kalacakları veya arkadaşları ve aileleriyle yaşayacakları söyleyerek, sahte geribildirim verdi.

Araştırma izlenen her iki yolda da reddedilen gruplarda saldırganlık puanlarının arttığı, aynı zamanda IQ puanlarının birdenbire yaklaşık yüzde 25 oranında, analitik düşünme kabiliyetleriyle ilgili puanların da yüzde 30 oranında düştüğü gözlendi.

Roy Baumeister, reddedilen çocukların, saldırganlaşma eğilimi içinde olduklarının uzun süredir bilindiğini hatırlatarak, araştırmanın sonuçlarının, insan doğası hakkında çok şey anlattığını söyledi ve “İnsanlar gerçekten diğerleriyle iyi geçinmeye tasarlanmışlar, dışlandığınızda, bunun önemli etkileri oluyor” dedi. (milliyet)

 

Waking Life (Hayata Uyanmak)

 Dram
Yönetmen : Richard Linklater
Senaryo : Richard Linklater
Görüntü Yönetmeni : Richard Linklater , Tommy Pallotta
Müzik : Glover Gill
Yapım : 2001, ABD , 99 dk.

Oyuncular

Wiley Wiggins , Ethan Hawke (Jesse) , Julie Delpy (Celine) , Nicky Katt , Glover Gill , Bill Wise , Charles Gunning , Adam Goldberg , Brent Green

Genç bir adam, rüyaların gerçek dünyadan ayrıldığı yeri aramaktadır. Düş, uyanmak, gerçeklik gibi konular üzerine farklı düşünen insanlarla konuşur. Farklı yaşam deneyimleri, dünya görüşleri, rüyalara değişik bakış açıları sunacaktır. Bu ise gündelik yaşamdaki pek çok felsefi konu üzerine düşünmeye iter izleyiciyi.

Dijital kamerayla çekilen film daha sonra bilgisayar yardımı ile animasyon görüntüsüne yaklaştırıldı. Ortaya çıkan görüntü boyanmış gerçek görüntüleri çağrıştırıyor. Bu yeni animasyon teknolojisi ise Bob Sabiston tarafından yaratıldı. Ortaya çıkan estetik filmin düşsel temalarına gayet uygun.

Richard Linklater son derece şık bir şekilde felsefe yapıyor. Düşler üzerinde gezenirken de son derece ilgi çekici bir görsel dünya yaratıyor.

Dünya prömiyeri, 2001 yılında Sundance Film Festivali’nde yapıldı. Filmde belli belirsiz olsalar da, Ethan Hawke ve Julie Delpy gibi oyuncular projede görev aldılar.

___________________________________________________________________________

“Waking Life” aslında tam da bir film sayılmaz bir animasyon ama önce gerçek oyuncularla çekilmiş sonra özel bir teknik kullanılarak animasyona dönüştürülmüş. Filmi izlerken bir kitap okuyormuşsunuz gibi geliyor. Size hayat hakkında çeşitli teorileri sunuyor ama nasıl diyeyim yani seyredince “tamam demek buymuş” diyeceğiniz türden değil. Sizi tamamiyle düşündürüyor, 10 dan fazla felsefi düşünce üzerine yoğunlaşıyorsunuz ama zevk alıyorsunuz merak etmeyin. Sunulan bilgileri alıp özümsemeniz beklenmiyor, hayat görüşünüze göre yorumlayıp bazı sonuçlar çıkartmanızı mümkün kılıyor. Nietzsche’ ten de esintiler bulabileceğiniz bu filmi, aşağıdaki konuşmalar ilginizi çektiyse, kaçırmamanızı öneririm. Kesinlikle hayatını boş şeylerle geçirmek istemeyen herkesin bu felsefi oğreti niteligindeki filmi defalarca, icinde geçen her kelimeyi üzerinde düşünerek tekrar tekrar izlemesi gerek. Ama düşünmeye yönelik herhangi bir güdünüz olmayan bir insan tipiyseniz fotosentez yapmaya devam edin. (Aşağıdaki çeviriler çeşitli sitelerden derlenmiştir)

“Hepimiz heba oluyoruz. Lanet olsun, bütün bir nesil benzin pompaliyor, garsonluk yapiyor, ya da beyaz yakalı köle olmuş. Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşinde. Nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, gereksiz şeyler alıyoruz. Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Bir acımız yok, ne büyük savaşı ne de büyük buhranı yaşadık. Bizim savaşımız ruhani bir savaş. Ve bunalımımız kendi hayatlarmız…!”

“bir keresinde bir arkadaşım şunu söylemişti: yapacağın en kötü hata, hayatın bekleme odasında gerçekten de uyuyorken, yaşadığını düşünmektir. Kurnazlık, senin uyanıkkenki akıl yeteneklerinle, düşlerindeki sonsuz olanakları birleştirmektir. Eğer bunu yapabilirsen herşeyi yapabilirsin. Hiç nefret ettiğin ve gerçekten de sıkı çalıştığın bir işin oldu mu? Uzun, sıkı bir çalışma günü. Sonunda evine gidersin yatarsın, gözlerini yumarsın ve birden kalkar ve farkına varırsın ki o gün boyu çalışma sadece bir rüyaymış. İçine uyandığın hayatı asgari ücrete satmak yeterince kötüyken, şimdi bir de rüyalarını bedavaya alırlar.”

“Kendi yıkımını hazırlayan insan kendini yabancılaşmış, sapına kadar yalnız hisseder. Toplumun dışındadır. Kendi kendine şöyle der: “deliriyorum galiba”. Anlamadığı şudur: toplum da tıpkı kendisi gibi büyük zarar ve felaketlerden karlı çıkar. Bu savaşlar, kıtlıklar, su baskınları ve depremler çok belirli gereksinimleri karşılarlar. insanlar kaos ister. Doğrusu buna geresinimleri de vardır. Durgunluklar, çatışmalar, halk hareketleri, cinayet, hepsi korkunç. ölüm ve yıkımın yarattığı bu karşı konulmaz orji durumunun içine çekilmişiz neredeyse. Hepsi içimizde. İçinde olmaktan zevk alıyoruz. Tabii ki medya tüm bunlara üzgün bir yüz takınır, bunu, onları büyük insan trajedileri kılıfına sokarak yapar. Ama hepimiz medyanın işlevini biliyoruz, dünyadaki kötülükleri yoketmeye çalışmaz, onun görevi bu kötülükleri kabul etmemizi ve onlarla birlikte yaşamamızı sağlamaktır. İktidarın bizden istediği edilgin gözlemciler olmamızdır. Kibritin var mı? (Bu sahnede o sırada üzerine benzin dökmektedir, sessizliğini kendini yakarak gösterme eğilimiyle) ve onlar bize başka bir seçenek vermezler. Arada sırada bütünüyle simgesel değerde bir katılım eylemi olan oy vermenin dışında tabii. Sağcı bir kukla mı yoksa solcu bir kukla mı olmak istersin? Galiba şimdi sosyopolitik ve bilimsel modellere ilişkin yetersizliklerimi ve hoşnutsuzluklarımı yansıtmanın tam sırası. Bırak duyulsun sessizliğim.”

“Belediye binasıyla, ölüm ve vergilerle savaşamazsın. Politikadan ya da dinden bahsetme. Bu, güvenlik hattını ihlal eden düşman propagandasıyla eşdeğerdir. “Yere yat asker. Yere yat, asker.” 20. yüzyıl boyunca hep bunu gördük. Şimdi 21.yüzyıldayız… ayağa kalkma ve kendimizi bu fare labirentine sıkıştırdığımızı anlama zamanıdır. İnsanlıktan çıkmaya boyun eğmemeliyiz. Seni tanımam ama bu dünyada ne olduğuyla ilgileniyorum. Yapı ile ilgileniyorum. Denetleme sistemleriyle ilgileniyorum, hayatımı kontrol eden ve hep kontrol etmeye çalışacak olan. Özgürlük istiyorum! İstediğim bu! Senin de istemen gereken bu! Herbirimize ve hepimize bağlıdır koyverip gitmek, altetmek hırsı, nefreti, kıskançlığı ve tabii ki güvensizliği… çünkü bu bizi acınası ve küçük hissettiren temel bir denetleme mekanizmasıdır, böylece bağımsızlığımızdan, özgürlüğümüzden yazgımızdan isteyerek vazgeçeriz. Kitlesel bir biçimde koşullandırıldığımızı anlamalıyız. Meydan okumaya başla şu birleşik kölelik devletine! 21. yüzyıl yeni bir yüzyıl olacak, köleliğin yüzyılı olmayacak yalanların ve önemsizliğin, sınıf ayrımının, devletçiliğin ve diğer denetleme biçimlerinin yeni yüzyılı olmayacak. Saf ve doğru bir şey için ayağa kalkan… insanlığın çağı olacak. Liberal Demokratla, tutucu Cumhuriyetçi sadece çöp yığınıdır. Hepsi de seni denetlemek için. Bir paranın iki yüzü gibi. İki yönetici takımı denetim için çekişmekteler! Kölelik Anonim Şirketinin yönetim kadrosu için. Gerçek oralarda bir yerde önünde duruyor ama yalanlar büfesinde sergiliyorlar onu! Bundan sıkıldım. Artık yemiyorum, Anladınız mı? Direniş boşuna değil. Kazanacağız. İnsanlık yeterince iyi. Biz başarısızlar ordusu değiliz! Ayağa kalkacağız ve insan olacağız! Gerçek şeyler için, önemi olan şeyler için kendimizi ateşe atacağız: başeğmeyi reddeden yaratıcılık ve dinamik insan ruhu gibi şeyler için! Tamam. Bu kadar söyleyeceklerim! Şimdi sıra sizde!”

Kaynak: http://www.facebook.com/note.php?note_id=79505977819

Not: Filmden kısa kesitleri de bu adraste bulabilirsiniz.

Dünya depresyonda!

  Dünya genelinde 450 milyonu aşkın insanın ruhsal sorunları bulunduğu, 20 milyonu aşkın kişinin de ruhsal sorunlar nedeniyle yardım arayışı içinde olduğu belirtildi.

Türkiye Psikiyatri Derneği (TPD) Genel Başkanı Şeref Özer, 10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada, beden sağlığı ile ruh sağlığının bir bütün olduğunu, beden hastalığı bulunanların ciddi ruh sağlığı sorunlarıyla karşılaşma riski taşıdıklarını söyledi.

Bedensel hastalıkların ve tedavi sürecinin, kişinin duygu ve düşüncelerini etkilediğini ifade eden Özer, ciddi bedensel hastalıkların, insanda belirsizlik, gelecek endişesi, umutsuzluk, ağrı veya ameliyatla başa çıkma, tedaviye alışma, hastalığın yarattığı yeti yitimine uyum sağlama güçlüğü ve başkasına bağımlı olma korkusu yaratabildiğini bildirdi.

Özer, ruh sağlığının genel sağlıkla da bağlantılı olduğunu vurgulayarak, ruhsal hastalığı bulunan kişilerde, bedensel sağlığa yönelik olumsuz-zararlı davranışların artabileceğini, ruhsal sorunlar ile stresin diğer bazı bedensel hastalıklara zemin hazırlayabileceğini ya da var olan bedensel hastalıkların gidişini kötüleştireceğini belirtti.

Her dört kişiden biri ruhsal hastalıklardan etkileniyor

Ruhsal hastalıkların görülme sıklığının yüksek olduğunu ve yaygınlığının arttığını ifade eden Özer, şunları kaydetti:
“Ruhsal hastalıklar tedavi edilmezlerse bireysel, toplumsal ve maddi kayba neden olmaktadır. Yapılan çalışmalara göre, günümüzde insanların yüzde 25’i yaşamlarının bir döneminde ruhsal hastalıklardan etkilenmektedir. 75 yaşına gelmiş kişiler arasında herhangi bir ruh hastalığı yaşamış olanlar yarıdan daha fazladır (yüzde 50.8). Belli bir zaman diliminde nüfusun yüzde 10’unda ruhsal hastalık görüldüğü bildirilmektedir.

Bugün dünyada 450 milyonu aşkın insanın ruhsal sorunları bulunduğu, 20 milyonu aşkın kişinin de ruhsal sorunlar nedeniyle yardım arayışı içinde olduğu bilinmektedir. Birçok birey ruhsal davranışsal sorunları nedeniyle birinci basamakta yardım aramaktadır. Birinci basamak sağlık kuruluşlarına yaklaşık her dört kişiden birinin ruhsal sorunlar nedeniyle başvurduğu ve yeterli tedavi hizmeti alamadığı bilinmektedir. Ruh sağlığı sorunu bulunanların en az bir yakını olduğu düşünülürse ruh sağlığı sorununun toplumun önemli bir kesimini, hatta tamamını doğrudan ilgilendirdiğini söylemek abartı sayılmamalıdır.”

Ruhsal hastalıklar yeti yitimine yol açıyor

Özer, ruh sağlığı sorunlarının, kişinin kendinden beklenen iş, okul, ev, toplumsal roller ve kendine bakabilme işlevlerini giderek yitirip üretici niteliğini ve sosyalliğini kaybetmesi ve görevlerini aksatması anlamına gelen yeti yitimine yol açtığına işaret etti.

Dünya Sağlık Örgütünün (DSÖ) araştırmasına göre, “dünyada yeti yitimine en çok yol açan 10 hastalıktan beşini ruhsal hastalıkların oluşturduğunu” dile getiren Özer, “Bu hastalıklar sırasıyla depresyon, alkol kullanımı, bipolar bozukluk, şizofreni ve obsesif kompılsif bozukluklardır. Anksiyete bozuklukları, depresyon, bipolar bozukluklar ve şizofreni, yeterince tedavi edilemediği zaman daha çok işlev ve iş gücü kaybı ve ailesel sorunlara yol açmakta, hastalığın yaygınlığının ve tedavi maliyetlerinin artmasına neden olmaktadır” uyarısında bulundu.

Özer, DSÖ‘nün öngörülerine göre, “Depresyonun, 2020’de kadınlarda ve gelişmekte olan toplumlarda başta gelen yeti yitimine yol açan hastalık olacağına” dikkati çekerek, “Ayrıca 2020’de tütün kullanımına bağlı hastalıklardan kaynaklanan yeti yitiminin de önüne geçeceği öngörülmektedir. Ülkemizin 15-55 yaş arasındaki nüfusunda da en yaygın hastalıklar içinde depresyon ve anksiyete bozuklukları ilk beşte yer almaktadır. Bunlar sırasıyla, enfeksiyon, mide-bağırsak sistemi, tansiyon yüksekliği, eklem hastalıkları ile depresyon ve anksiyete bozukluklarıdır” diye konuştu.

Kentleşme ve nüfus artışı gibi nedenlerle ruhsal sorunu olanların damgalanması ve dışlanmasının toplumsal boyutta sorunlara yol açtığına dikkati çeken Özer, “Damgalama ve dışlama, ruh sağlığı sorunu olanların tedavi başvurusundan kaçınmasına yol açmaktadır” dedi. (Milliyet)