Merhaba;
Hergün, her an, her geçmiş ve gelecek diye adlandırdığımız süreçde korkuyu düşünüp, korkuyu adlandırıp, ya da adlandırmadan, birşeylere karşı kendimizi hep dik dur, güçlü ol, gardını düşürme diye telkinlerde bulunuyoruz, yada bulunmuyoruz? Fakat hepimiz birşeylerden korkuyuz. Sağlığımızı kaybetmekten, ei,mizi dostumuzu, ailemizi kaybetmekten, sevdiğimiz bir canlıyı yada oyun oynarken herşeyi unutmamızı sağlayan oyuncağımızı kaybetmekten korkuyoruz.
Öyle ya da böyle korkuyoruz.
Peki ya nedir bu korku?
Ben korkuyorum. Buraya yazı yazarken bile, kimliğim belli olursa diye korkuyorum, o kişi olduğumu anlamasınlar ama soruma katılsınlar diyorum.
Ben korkuyorum sık sık her sabah kalktığımda ve her gece yatarken korkuyorum. Sabah kalktığımda yaşamaktan, gece yattığımda ölmekten korkuyorum. zihnim ikiside bir desede, korkum hala devam ediyor tüm hızı ile.
sonra bedenime bir darbe alıyorum bu darbe daha önceyi anlatıyor bana, ve darbe ilginç bir şekilde sırıtan alice harikalar diyarı kedisi gibi görünüyor ayna karşısında, bedenim üzgün görünmüyor, bir hayli mutlu görünüyor, fakat neden o iz bozulmasın diye korkuyorum. Neden zaten bir acı çekilipde yenisi çekilmesin diye daha ortada birşey yokken korkupta, yapacağımız her eylemde 2 kez düşünüyoruz.
Sonra bir gün korkuya karşı başkaldırıyorum ve korkuya başkaldırmayı bırakmış biri ile karşılaşıyorum. Korkunun aslında keyifli ve saldırgan olundukça tadını sürebildiğini hissettiriyor öğretiyorum. sonra o kişi üstümde ciddi bir korku bırakıp kendi korkusuz dünyasında yaşıyor ve ben gene korkuyorum. Bir şekilde hep korkuyorum ve değişik ilüzyonlar ile süslenip allanıp pullanıp gene yapışıyor beni bırakmak istemez gibi. Sonuçta bu yabancı değil. ben korkuyorum. karanlıktan korkupta karanlıkta tirtir titrerken inat edip ışık yakmazsızın uyumaya çalışarak yok etmeye çalışıyorum. ama tedavi edemiyorum.
Ben hiç değil, sadece dengeli korkmak istiyorum, ihtiyaç olduğu kadar, beni zinde tutacağı kadar korkmak istiyorum. Beni kontrol eden bir korku ile barınmak istemiyorum bu diyarda, ama başka diyarı imgeleyemiyorum, netleştiremiyorum. korkuyorum: )
Korkumu bana anlatırmısın?
korkmak hoşuna gidiyodur belki hatta korkun tarafından yönlendirilmek de hoşuna gidiyor olabilir
bu tercih meselesi sen korkmayı seçiyosun
Stavrogin inanırsa, inandığına inanmaz
inanmazsa, inanmadığına inanmaz
Dostoyevski, Cinler
Sevgili zapata, korkunu sana anlatamam ama kendi korkularımın benliğimde kangren halini alıp en ufak bir parça halinde de olsa derinlerden koparıp almasının bana vereceği acıyaya tahammül edemeyeceğimi anladığım anı yada daha da kötüsü ruhumu törpüleyerek sinsice azar azar tüketmesine tahammül edemeyeceğimi anladığım anı sanırım anlatabilirim ve sen belki ayıklarsın içinden belki tamamına katılırsın, bilmiyorum…
Korku belasına yaşamımızda sıkışıp kaldığımız zamanlar bir cenderenin içindeki çırpınışlarımız ne acıdır…
Çocukluğumuzda başlar korkularımız, işte bu yüzden ömür boyu yapışıp kalırlar benliğimize hiç kolay olmaz sıyırıp atmak…Oraya dokunma, bunu yapma dayak korkusu…Üstünü kirletme, yemeğini bitirmezsen köpek kulağını kapar korkusu, ceza korkusu, günah korkusu, din korkusu, gelecek korkusu vs vs…
Kısacası aslında hepsi ‘’Yaşamak Korkusu’’ dur…En başından korkutuluruz sonra da ‘’sevgi, saygı’’ ile beraber işaret edilir korkularımız…Gel de korktuğun şeyi sev…Gel de korktuğun şeye saygı duy…Bu dayatmanın ağırlığına benliğimiz dayanamaz çaresiz, korkunun karanlığında büzülmeye başlar…
İşte o zamanlar korku yüklü filolarla gelmeye başlar hayat üstümüze…Kaç kaçabilirsen…Nereye…Başka dünya? Sevgili zapata işte ben bu noktada korkularımı yakaladım…Kendimi yakaladım…Özgürlüğü yakaladım…Mutluluğun yoluna saptım:)
Söylediğim gibi sadece kendi korkularımı nasıl başımdan defedebildiğimi anlatabilirim…Yaşamak ve ölüm…Başlangıç ve Bitiş…Yaşamımızda da hep bişilere başlarken kaygılarımız, korkularımız olmaz mı sonunu düşünerek…Yaşam başlamıştır artık bizim için ve korkularımızla toz duman içinde boğuşma da başlamıştır ve bizde habire süpürmeye çalışırız korkularımızı…Oysa ‘’Ölüm Korkusu’’ dikilmiştir karşımıza artık…
Ama kendimiz için yenmiş olsak bile sevdiklerimiz için kaygılanırız bu seferde onları kaybedersek acısı ve özlemi gelir çöreklenir içimize…Ama ‘’cek, cak’’ larla hayatımızı yükleyip ruhumuza dolu yağdırmamızın da ne anlamı var…Acıyı ise karşılaştığımız ana bırakacağız çaresiz…Çok absürt gibi görünsede, insanlığımızın farkındalığı diyeceğiz başka bişi diyemeyeceğimizden…
Ben ölüm korkusunu yendiğim an tüm korkularım etkisiz elemana döndü hayatımın matematiğinde…Hayatı kutlamayı öğrendim ölümü kabul ettiğim an…Evet hepimiz kabul ederiz ölümü ama bunu öğretilmişlikten değil de gerçek anlamda en derinlerimizde hissettiğimizde kabul etmekten söz ediyorum…Korkmadan…Ve bu kabullenişin ödülü ise muhteşem özgürlük duygusu…Gerek asılsız korkular gerek ölüm korkusu, artık benim mutluluğuma set olamazdı ben yaşarken…Başka hayatta yoktu, madem elimizde bu hayat var öyleyse avucumuza bakmasını bilecektik nelere sahip olduğumuzu ve onları sımsıkı tutmayı…Sonuna kadar…Hayatını, korkuların gölgesinden çıkart ve günışığına ser sere serpe…Korkusuzca aç kanatlarını, korkma maviliklerden:) Daha önceleri de söylemiştim şimdi de söyleyeceğim ve hep söyleyeceğim, kendini sev…Gizleme kendini çünkü varlığınla değersin her şeyden önemlisi…Kendini korkunç yapma:) Bilmem anlatabildim mi:)
Her şey bizde…Sadece bizde…Sevgilerimle…
Korkmak inan hoşuma gitmiyor sisfos kardeş,
Bu biraz yaşanan geçmiş biraz hatırlamadığım geçmişin izleri,
ama biraz yordu.
Belki denk gelirde paylaşımı olan bir deli vardır dedim: )
Teşekkür ve hürmet diyorum öncelikle Belgin dost…
Hayat yaşamaya değer gibi klişe kelimeler kullanmak istemiyorum (kelimelerim kırıcı olmaz umarım)…
Yaşamdan korkmaya başlarsın, sonra korkunun üstüne gidersin, aynı karanlıktan korkupta, bir gün yeter arkadaş diğip, ışıkları söndürüp yatağına yatana kadar karanlığı aslında tanımadığını öğrenene kadar korktugunu söylersin, hatta korkarsın…
Ama korku nedir? Biz korkuyu tanıyormuyuz? belkide aşk dediğimiz, yada sevgi deidğimiz yada mutluluk dediğimiz şey korku?
Korkuyu tanımadığımızı biliyorum… bende tanımak için ciddi bir risk almıştım. Risksiz çözümlenemezdi diyarımın diyar olmadığını benim ben olmadığımı anlamaya…
Ama bedeli ağır oldu, tabii eş değerde korkuda gidi verdi… fakat yeni korku yerleşti, aslında korku gitti sanmıştım fakat gitmedi, daha kuvvetli geldi, şimdi ise, daha ve daha kuvvetli gelir diye korkum ile savaşmayı bile bile ve kendimi tuta tuta bastırmam doğrumudur? bilemiyorum.. ben kara cahil olduğumu farkettiğim an özgür oldum, ama içimde özgür oldum. Dışarda ise, tam tersi tutsak durdum.
Hayat ile ölümü ayrı keseye koyamadım, bir bebek ile 30 lık insan yada 70 lik teyze bana hep aynı hissi uyandırdı..
Şu anda herşey “1” olarak görünüyor. Bu iyi diyenlerde olur, demeyenlerde olur..
Ama kime neye göre doğru? ya da aynı soru korku dediğim şey nedir?
Sorgula işin yoksa bunuda…:D
Sonra yaşamayı seçtim… fakat bu sefer farklıydı, korkum gerekli yerde açığa çıktı, tekrardan diyardan gitmeye kalkışmasın diye beden:D
Ama bazen hattini aştı, beden duru verdi, çünkü bilinç onu gördü, saygı duydu, dinledi, dinliyor… beden hürmet etti, aynı bir annenin bir çocuğu ne olursa olsun ondan vazgeçmemesi gibi bedene sahip çıktı annesi.
Ve beden sonunda olgunlaştı, annesinin farkına vardı. işte annenin sorumluluğu burada artı verdi. ama işin içinden çıkmak zor oldu annenin, çünkü alışkanlıkları hep ona göz kulak olmak ona saygı duymakdı. fakat çocuk artık ergendi, anne onun yuvadan uçmasını istemiyordu. Anne yuvadan uçmayı onu terketmesi diye düşündüğünden korkuyordu. ama sadece kendi ayaklarım var kendi ayaklarım üstünde durabilirim anneciğim diyordu çocuk.
İşte beden kendi ayakları üstünde durabilir, anne ise güvenemiyor çünkü bir kere o çocuk yani beden o bilinci yıktı, paramparça etti.
şimdi ise anne deli gibi sevmesine karşın bedeni kendi haline bırakamıyor. aşırı seviyor.
anne artık çocuğun bir birey olduğunu görmeli, ama nasıl diye düşünüyor.
beden eylemsel, ama bilinç başka……?
sanırım annenin kendisine sormak lazım. cevabı veriyor anne.:D
ama çocuk erkek yani eylemsel olan beden. anlayamıyorki bir türlü, korkuyor ya hata yaparsam ya tekrardan ülkeyi terk ederse çocuğum diye korkuyor bu anne.:D
Bakalım anne olan bilinç aşırı sevgiyi, özgür bırakmak (gerektiği yerde, gerektiği gibi olmak) olduğunu anlayabilecekmi:D
Korku yıllardır ortada olmayan baba gibi çocuk ile annenin arasına karartı oluyor.
Baba ise zihin olsa gerek: )
hem anne, hem baba, hem çocuk olmak…?
ben bilmiyorum yol, bir yolu varsa tabii….
Önce bizden safça “korku” tanımı istiyor. Hem de kendi korkuları için… Az sonra, meğerse arkadaşın bu konuda uzman! olduğunu anlıyorsunuz. İlginç… Evet KORKMAK lazım.
Merhaba kocaman ailenin diyarı zapata:)
Öncelikle kelimeleriniz kırıcı değil tam tersi son derece rafine bir kalbin ritimleri gibi geldi bana…
İki kez okudum yazdıklarınızı pardon ailenizi:) Anne, baba, çocuk üçgeninin ortasında zapata bağdaş kurmuş oturmakta, arada sırada ayağa kalkıyor kah anneye dokunuyor kah babaya danışıyor (ortada yok gibi görünen ama ben hep seninleyim diyen baba) kah çocukça tepiniyor:)
Ben hayat yaşamaya değer yada pollyanna olalım yada bu diyardan göç edelim kalıbını parçalayarak dışına fırlamış sağa sola akarken kendini aşkın potasında bulmuş biri olarak yazdım…Doğaya aşk, çocuğuna aşk, arkadaşına aşk, dinlediği güzel bir melodiye yada okuduğu şiire aşk, bir tabloya aşk…Gülmeyin, aaa nerden nereye demeyin, zira ordan oraya işte:)
Yani demem o ki; sizi gayet iyi anladım ve sizin girdabınızı tanıyorum diyorum size…Annenizi de tanıyorum, babanızı da tanıyorum ve o çocuklada çok oynadım ben…Anneniz anneme çok benziyordu, ortalarda lüzumsuz yere konuşup durmayan bu yüzden sanki yok sandığımız babanız da hep güven verdi bana…
Ahh o çocuk ise hep gerçeğin taa kendisiyim diye tepinip durdu ve en çok o haklıydı bence…çünkü hepsini o giymişti ve o taşıyordu…Bu yüzden yanında durdum sevgili zapata, seni dürtmek istedim deli gibi katıla katıla gülerken kendime, sana, her şeye 🙂
Umarım sende benim hangi dağdan yuvarlandığımı anlamışsındır, parça parça olduğumu da anlamışsındır, sonrasında o parçaları orama burama nasıl yapıştırdığımı görebildin mi peki?
Sonra başımı kaldırıpta bir o dağa bir de kendime bakıp bakıp nasıl güldüğümü duyabildin mi.? Aslında o kadar da önemli değil anlamış olman, görebilmen, duyabilmen…Önemli olan o dağın eteklerinde de yaşamasını öğrenebilmek benim sana anlatmak istediğim de bu…
Sen zaten düşmüşsün o dağdan yani onun nasıl bişi olduğunu biliyorsun az çok…Sen dağdan düşmenin kanepeden düşmeye benzemediğini de biliyorsun demektir…Sen hangi tepede olduğunun farkında mısın? Bunu fark ettiğin an şuan ki kaygıların, korkuların her ne ise sana küçüldükçe küçülecektir…Ama sen onlara asılı kalırsan onlarda daha güçlenecek senden neyin var neyin yoksa alacaklardır, ben yumruk yumruğa dövüştüm onlarla…
Şimdi mi? Şimdi ne olacaksa olacaktır…Ama ben bu süre içinde bana ait olanın tadını çıkartmaktayım…Koklayarak, dokunarak, tadarak, görerek, dinleyerek ve Gülerek:) Varsın deli desinler ((-_*))
Hadi korkmadan bi gül sevgili zapata 🙂
sadece merak mı ediyorsunuz ne düşündüğümüzü ?
Korkularını bir kaç paragrafta anlattığınızda (kendi adıma) ben çözümleyemem ve korkunuzun neden kaynaklandığını anlatamam… Bunun için özel eğitim alıyor insanlar, ve defalarca seans yapıyorlar karşılıklı, çözüp, bulabilmek için… Herkesin az ya da çok korkuları vardır. Ama bu sizi çok rahatsız eder hale gelir ve huzurunuzu kaçıracak kadar sarsarsa ; ilk adres iyi bir psikolog sonra da en yakın dosttur…
(Siz paylaşımı olan bir deli’nin denk gelmesini bekliyordunuz zaten ;))
Korkusuz günler dilerim…
Pleidas;
Yorumun çok değerli, okuyup anlamaya çalışmak, deliliği açığa vurmak…
anlamaya çalışmak, sorgulamak, empati kurmak… Değer verdiğim tek şey olsa gerek : )
Korkuyu çözümlemesi için, gene korkudan korkan, olmakdan korkan biri tarafından eğitim veren biri bana tek söylediği, farkında olduğumdu.
Bir dost aynı zamanda psikolog du…
Ama Korkunun eğitimini vermiş olan bir insanın öğrencisinden akıl almak mı? yoksa korkunun kendisinden akıl almak mı daha iyi düşündüğümde, korkunun kendisinden akıl almayı yeğledim. Fazlsı ile ürküttü şerefsiz beni:D
pek anlayışlı değil:D
Ben ağlayacak bir omuz bulduğumda, karşımdaki insana çok zarar verdim, ağlanan bir omuz bulduğumda, çok zarar gördüm.
kontrol etmeye çalıştım dünyayı zarar verdim, kontrol edilmeye izin verdim, zarar gördüm.
2 ucu *ok lu değnek: )
sadece sevgi dedim, paylaşım, kahve, sohbet, geyik… gerektiği yerde ciddiyet gerektiği yerde samimiyet dedim.
bunu gören oldu, görmeyen oldu. şikayetim olmadı, korkumu çözen olsun istemedim, bu birinin omzuna ağlamak olur, ama anlamak istedim, belki anlamaya çalışanlar ile karşılaşırım dedim, birlikte çarpışırız dedim. Bir dost dediki, yaşadım zapata, anladım, korktum, zevk ettim, ergen çocuk oldum dedi. : )
gördüm onu, anladım samimiyetini, senin samimiyetini anladığım gibi ve teşekkür ettim gene, tüm pozitifliğim ve negatifliğim ile, gerçek olan sevgim ile teşekkür ettim sana empatin adına: )
Güç seninle olsun:D (Jedi Konseyi iletmemi söyledi) 😀
🙂 (sarı-maymun) dedim hep bu smile diye adlandırılan yuvarlaklardan oluşan sembole…: )
Yazdıkların, paylaştıkların gerçekten anladığına, gerçekten gördüğüne ve gerçek kelimeside ne arkadaş diyip gene muzurluk yapacak küçük bir çocuk gibi gülümsemene şahit oldum okurken.
Çokda keyif aldım, hatta epeybir keyif aldım. O korkular ile olan savaşlar esnasında asılda ne olduğumu ve gerçeklik denilen şeye sıkı sıkı sarılarak yaptığımda keyif almaktayım. Sanırım barış varken, savaşa alışmamdan kaynaklı, barış olduğunun farkına varamıyorum: )
Saygım; kırlarda ki çiçeklerine.. Teşekkür …
(Belgin)
bazı şeyleri çok derin yaşadığındığın belli ve korkularınla beraber yaşamayı seviyorsun sanki… Korkularının çözülmesini istememen ve başkalarının benzer korkularını seninkilerle çarpıştırmak istemen…(yaşayanlar varsa burda paylaşmaları açısından)
Herkes korkar,sevdiklerini kaybetmekten, canın yanmasından, ölmekten, zülum görmekten, esaretten, ölümden, bilinmeyenden… vs
Bence önemli olan, “herkesin” korktuğu şeylerden mi, yoksa daha farklı şeylerden mi korktuğun. Ve korkunun senin hayatını yönetip yönetmediği…
Aksi durumda, abartılacak bir şey yok, “hayat”ı tarif etmişin. Herbirimiz tatsız tcrübeler yaşamışızdır, omzunda ağladığımız kişileri üzmüş bazen onlar bizi üzmüştür.
Kontrol etmemeye çalışıp, kendi kontrolümüzü de kendi elimizde tutmaya çalışsak, elimizde mis kokan bir değnek tutma ihtamalimiz artmaz mı ? ;))
Tekrar merhaba;
Daha önceki paragraflardada dediğim gibi, ben korkuyu yok etmek değil, onunla dengeli, seviyeli bir ilişkim olmasını istiyorum demiştim, zaten yok olduğu an benim yok olduğum an olduğuna tanıklık ettim.
Korku yu yönetmek değil, onun tarafındanda yönetilmek değil, gerektiği yerde gerektiği kadar korku duyma isteği duymaktayım.
Kısacası herşeyde denge ye arzu duyulması gibi bu konudada aynı şeyin gerekliliği ve zorunluluğunun farkında olmaktan bahsetmekteyim.
Yaşam ya da ölüm diye 2 ayrı kategorizeye her zaman konulmuş olan nefes diyarı, hafif bir öksürtüde yok olduğunu farkettirmişken, ne gerek korkunun kendisine uşaklık etmeye demekteyim.
bu dengenin kurulumu o korku ile savaşmak ile mümkün olduğunun her insan farkında iken, ben savaşmamaktamıyım.
Her defasında çok daha güçlü saldırılarda bulunmakta, daha gerçekçil olup fiziksel boyutta hareket etmeye başladığı an korku dizginleri elinde tutmakta.
ben yada o diye birşeyin varlığını kabul etmeksizin demekteyim bunu.
korku sadece korku, zapata sadece zapata, ama denge o başka…
Pleiades (nelerden korku duymuş ve bir kelime olarak kullanılıyor şu anda)
Pleidas özel isim midir, bir mitoloji kahramanı ya da bir esermidir bilemem, anlamı yada anlamsızlığı varsa, oluşturulduğunda bir korkunun doğurduğu bir eserdir.
fakat bir korku eserler yaratmak yerine, sadece bir kalıntıya sebep olmakta ise, o zaman sorun vardır o korkuda.
diye düşünmekte zapata.
Teşekkür ederim tekrardan.
“Savaşta yalnızca kahramanlar ve aptallar ölür”…
savaşa da yalnızca kahramanlar ve aptallar gider zaten…
farklı olunca, insanların birbirini anlaması da daha zor oluyor Sevgili Zapata… Mesela ben nick’imi seçerken; korkularımla yönlendirmedim kendimi. Düşüncesi bile bana çok “korkunç” geliyor böyle bir mantığın ! 🙂 Pleiades’i neden seçtiğimi (bir takım yıldızı) Hüseyin Aktaş’ın açtığı nick namele ilgili forumda uzun uzun anlattığımdan burda tekrarlamıyım.
Korkularımızı yok etmek konusu benim kulağıma hoş geliyor, tabii mantık çerçevesinde. Ölüm’den korkmak anlamsız, her an her şekilde olabilir. Ama bir yakınımızın yaşayabileceği hayati tehlike, bu ölüm korkusunu bize daha güçlü hissettirir. Gerisi başa çıkabileceğimiz, dengeleyebileceğimiz korkular bence. Hayatta herşeye olduğu gibi, bir parça korkuya da yer vermeli, ama sadece bir parça , bizi kendimiz yapacak, kendimize getirecek kadar 🙂
Ben böyle düşünüyorum…
“savaş olmadan barış olmaz”
Dediğim, yazdığım ve paylaşmaya çalıştığım şey pleiades nickinin korku ile ortaya çıkmış olduğunu iddaa etmem değildi…
tamamı ile yanlış anlaşılmış yazdıklarım.
benim demeye çalıştığım tek şey.
cumhuriyet diye bir hal korkuların getirisi ile bu korkuları dizginleme çabasından ötürü doğmuş bir hal…
(örnek olarak verdim cumhuriyeti)
hertürlü idol, her türlü düşünce akımı, her türlü eylemsel hareket….
aslında bizlerin içlerindeki korkulardan kaynaklı…
sadece korkularımızı kenara nadasa bırakıyoruz onlardan kurtulmuyoruz… Belgin dostun söylediği gibi …
denge kurulmalı aksi takdirde tahta korku oturmakta o zaman anarşi doğmakta. ama her anaşi sonrasında yeni bir sistem var olmakta…
çok karıştırmadan anlatmam gerekirse, herkesin isimleri, soyadları, yapılmış bir resim, çekilmiş bir fotoğraf, uygulanan bir masaj dalı, yada bedeni titretmek amacı ile doğmuş olan bir spor hali v.s v.s herşey ama herşey korkuyu uzaklaştırmak amacı ile ortaya çıkmış şeyler… benimde kastetdiğim şey. senin kullandığın nickininde bu şekilde çıkmış olmasıydı… kişisel olarak bir yorum yada yargıda bulunmadım şahsınıza, bu konuda yanlış anlaşılma olmasın….
korku kötü denmekte her zaman, korku kitler denmekte her zaman.
ya da korku harekete geçirir denmekte. burda okuduğum katıldığım veya katılmadığım bir çok yazı ile karşılaştım.
ama hepsinin temelinde korkuya rastladım… burda, birbirini az çok anlayabilen insanlar olarak toplanmamızın sebebide, deli olmadığını kendine kanıtlamak, ve kendisi gibi deli olanlarıda arama amacı ile bulunmaktayız. buda korkunun bir eseri…
benim bu topic i açarken ki sorumda bundan kaynaklıydı…
korkumun farkında olduğumdu…. bundan keyif alıp almamamın hiçbir önemi yoktu, sadece korkunun farkında olduğum ve bu durumun beni tabiri caiz ise gücün altında bir sith lordu gibi ezdiği idi.
star wars ile bağdaştırmaktayım ama ne sith ne de jedi olma isteği duymaktayım kendi adıma. bir seçenek yapacak olursam, dark jedi ı tercih etmekteyim. gücün iki tarafınıda bilmekte, fakat hizmet etmeyip, özgürce süzülmekte.
korku bize hükmettiği an sith lordları gibi nefretin içinde nefes almaktan keyif alıyoruz heleki bunun farkında değilsek oldukça tehlikeli hal almakta…
mutluluk yani bildiğimizi sandığımız mutluluğun içinde nefes alırken, sadece aptalca, ölümümüzü seyrediyoruz, heleki görmeden duymadan…
peki ama bu yazdıklarımdan hangisi doğru?
doğru olan ne?
neyi tartışıyorumda böyle gevezelik yapıp sersemlik yapıyorum.
sadece korku sevginin eş anlamlısı olduğunun farkedilmesi ilgin gelebilirdi diyorum. sevgi nötr birşey bana göre, asla almaz, asla vermez yada hep alır hep verir.
sonuçta 1
benim derdim denge, korkunun hükümdarlığı son bulup gayet güzel bir danışman gibi yanımda fısıldaması, kopya çekmesi:D
benim demeye çalıştığım daha yalındı. benim psikolojim değil bu site veya forum bana göre, paylaşımımız, farketmemiz, tartışmamız,
yoksa doğruyu bulmak yol göstermek saçma bana göre… kim doğruyu biliyor, kim yanlışı biliyor, sadece ailemizin bize öğrettiğini bilip bunu sürdürüyoruz. bana göre tabii: )
korku güzel birşey ve bir o kadarda iğrenç birşey…
“Belgin dost” yüreğin bana cihangirdeki firuzağa caminin ordaki döner-pide neyse artık o restaurantı anımsatıyor: ) akarsu sokak tabelasındaki: )
akarsu gibi özgür tortusuz ve hep taze taptaze aksın için (dileğim).
İnsanın kendi kendine yarattığı korkuları vardır güzeldir.
Doğuştan var olan korkularımız vardır güzeldir.
Eğiticidir. Olmazsa olmazdır. Yararlıdır. Yaratıcıdır. İnsanı iyiye güzele doğruya tetikler… İradi olarak elimizde olanlardır bunlar… Elimizde olmayanın bilincine vararak ele aldığımız ve arkadaş olduklarımızdır…
Ama bir de insana dışardan dayatılan korkular vardır; toplumsal yapıdan kaynaklanan… Yenilmesi ve yok edilmesi gereken onlardır… İnsanı güdükleştiren, kilitleyen, durağanlaştıran, ezen, sömüren, etine, sütüne, şarabına el koyan, ekmeğine el koyan, varlığına göz koyanlardır… Tam da Ahmet Arif’in dediği gibidir;
“bunlar engerekler
bunlar çıyanlardır
bunlar aşımıza
bunlar ekmeğimize göz koyanlardır
tanı bunları tanı da büyü
adiloş bebem…”
Bu korkuları işte, bu korkuları yenemeyenler özgür olamazlar! Bunlara karşı zafer kazanamıyorsanız, kazanamıyorsanız da rest çekemiyorsanız, savaşım halinde olamıyorsanız, özgür değilsiniz!… Ya da yaralıdır özgürlüğünüz… Eksiktir… Ya da kaçıyorsanız bunlardan, korkaksınız işte o zaman. (Ben nick ile ilgili yazımda, kendini kendin gibi ifade edemeyişin de bu korkular arasında olduğunu vurgulamaya çalıştım. Birileri kendi tuttukları yerden okudular…)
Korkak olmak seçiminiz olabilir(mi?)…
Ama hiç kimse bana, iradesi dışında kendine dayatılan korkulardan kaçmanın, özgür bir seçim olduğunu, bu seçimi yapan kişinin özgür olduğunu anlatamaz… Ya da anlatır; masaldır benim için…
Kişi kendini kandırmaya gönüllü olabilir ama bunun adı ne özgürlüktür ne de insan(laşmış) olmaktır… İnsanın yeryüzündeki serüveni açısından bana çok ters geliyor…
İnsanın kendisi ile olan yolculuğu vardır denmektedir, ve çevre tarafından dayatılmalar var denmektedir.
hatta bu toplum içinden bir kaç kişi çıkar başkaldırın der. Güzel der, iyi der hoş der tabii ki, okuruz yazılmış kitplarını, ortak şeyler görür saygı duyarız, düşünce akımımıza bir yeni serüven ve akabinde oluşan yeni bir öykü biçimlenir ve artık dünyayı daha doğrusu kendimizi böyle görürüz.
aslında herşey çok basit, bak … karnım acıktı yemek yedim geçti deriz, ya da biri çıkar hayat çok zor ne yaparsam yapayım mutlu olamıyorum der…
peki ya bu nedir? bazıları ego gibi bir isim takıp, önemsizleştirir, ya da önemli kılar.
peki hala farkedilmezmi, bilmemne çağları bilmemne dönemleri gibi isimler verildiği halde herşey aynı devam etmekte olduğunun farkına varmazmı kimse?
Peki ama kişiler farkına varmak zorundamıdır?
aydınlanma diye bir kelime yeni moda olmuştur, yoga kursları dolup taşmakta, fiyatlar 2 katına çıkmaktadır.
güzel insanlar, güzel fikirler vardır, peki ama kime göre güzel kime göre insandır?
doğru olan nedir? korku deidğim şey özgürlüğün ta kendisimi? yoksa özgürlüğün doğması için gerekli olan baskı düzenininin diktatörümü?
nedir korku… belkide sadece özgürlük belkide tutsaklık…
özgürlük ayrı bir konudur. bir kelime halini aldığı an, özgürlük o an içersinde tutsak edilmiştir…. özgürlük aslında yoktur…
kişiler kendilerini açığa vurmak istemezler… isimlerini yazmak istemeyip nick diye bir harf sırasından uydurma birşey kullanırlar, benim gibi.. peki ama bu yanlışmıdır? sonuçta bir seçim değilmidir?
neden tüm herkes dünyayı kurtarıcağını düşünerek gelirde, herkes gibi bok rengini alınca ölüp gider : )
her türlü şartlanma, sonuçta şartlanmadır. kendinden memnun olmayan, bir başkasının yazdığı öyküye inanır, ve onu yaşar, birinin adı türk cumhuriyeti birinin adı çek cumhuriyeti olabilir, sonuçta toplumlar, yakın gördükleri öyküleri sever ve orada barınırlar.
aynı bir türkün yurt dışına gittiği an bir türk ortamında kendini daha rahat hissetmesi gibidir..
ben buyum demeyi ona unutturucak yerlerden kaçar. çünkü o zaman, çıplaktır, aslında bir hiç ve aslında tamamen savunmasızdır. bu yüzden korkar.
bunun doğrusu yanlışı yoktur. ve özgürlük olmadığı için özgürlük üzerine bu denli konuşiulur, bu denli yazılır, bu denli tartışılır: )
özgür olan kişi özgürdür sadece. o tanrı yada melek yada mesih ne derseniz diğin sonuçta o odur.
şartlamayan kişi şartlanılmalardan uzak kalmaya başlar, buda akabinde, benliğin yıkılmaya başlaması demek olur, benlik yıkılmaya başladıkça, dünya başına çökemeye başlar. panikleyen kişi, yardım dilenmeye, başlar, ama yardımı kim yapacaktır. artık yeni öyküsüne öyle ya da böyle alışacaktır. o artık o kişi değildir, ama o daha iyi durumda ya da daha kötü durumda değildir.
sadece alışamadığından ötürü geçmişini özleyip, üzerde üzer kendini, ama bu üzüntüden keyif alıyordur, çünkü artık yeni öyküsü keyif alıyordur.
ölünce bok olacağını gerçekten farkeden tüm insanlar yalnızlığı (tek başınalığı) ile depresif dursada sakin ve gerçekçi bir yaşam sunarlar.
hasta değiliz sadece deri değiştiriyoruz, ama daha iyi olmuyor, çünkü kötü değildi..
dünyaya devrim gelmiycek, birşeyler değişiyor görünsede birşey değiştiği yok.
ayakkabım yırtıldı, yenisini aldım. bundan ibaret. sonuçta ayakkabı ama henğüz ayağımı vuruyor bir şekil alı versin alışı versin yağaım, uzunca bir yürüyebilip hareket edebileceğim:D
zapata yazmış: “neden tüm herkes dünyayı kurtarıcağını düşünerek gelirde, herkes gibi bok rengini alınca ölüp gider : )”
Zapata,
Siz burada neden yazı yazıyorsunuz?
Sizi zorla çağıran mı var, zorla tutan mı var, arkandan iten mi var, çekin gidin, niye debeleniyorsunuz? Niye laf yetiştirmeye çalışıyorsunuz?…
Dünyayı değiştirmeye gözün yemese de kendi gözünün keyfini değiştirmeye çalışıyorsun değil mi? (Bu arada “göz” sözcüğü z Türkçesinde z ile yazılır ama y Türkçesinde t ile de yazılır!!…)
Aynaya bir bakın, sizin ruhunuz zevkle ağzınıza aldığınızı çok belli ettiğiniz o rengi çoktan almış…
Bir de araya sıkıştırmışsınız; “savaş olmadan barış olmaz”
Ha bir de kendinize ne demişsiniz; “zapata”…
Zap diye
Atlayıp gelseydi ata
Emiliano Zapata
Girişirdi bir güzel sana, küte pata…
Oikos’un saptaması gözümden kaçmadı; “Korkmak gerek!…”
Çünkü ortalık “ardiz” kaynıyor…
Zapata yazmış; AKTAŞ.
…Acaip snob buldum yazıyı.
Snob mu? Snobu, snobunu bana anlatır mısın, özümleyebilir misin, enebilir misin?
Saygılı Hüseyin AKTAŞ;
amaç laf yetiştirmek olsaydı, birbir yazılanları okuyup anlama çabası güğtmek yerine, üstün körü saldırıda bulunulurdu.
ağzımın o rengi aldığı sanırım yazılanlardan yeterince belli olmaktadır, bu konuda ben sıkıntı çekmezken neden rahatsız etmektedir bu durumdan hoşlanmayan her insanı.
yazılanlar olumlu ya da olumsuz siz ben ahmet mehmet ismi ne olursa olsun hoş görülmediği zaman neden o ortamda tehdit unsuru görülüp, yada buraya uyum sağlamıyor denilip yok edilmeye zorlanılır.
Benim ya da diğer insanların da sorunu bu olduğu için bu gibi sitelerde toplanmaktayız.
sizin gibi kelime bilgisine sahip olmasamda, açıklamalarınız ve betimlemeleriniz çok yerinde olduğunu söylemek isterim.
deidğiniz herşeye katılmakla birlikte, bence hoşnutsuz olmanız yerine saldırganlığınızı saldırganlığım ile bağdaştırarak zapata nında sadece bir kelime olduğunu kabul etmenizi isterim.
kelimelerin anlatımı doğru yerde kullanımı ve öz nitelikleri ile asıl kalitesini beli etsede. (kelime anlamının)
bu yorumları yapmak, bir kişinin düşünce yapısı, hareket, duruşu, bir başka kişi tarafından beğenilmiyor diye, uzaklaştırmaya giremez. Aslında bu son yazdığımı çöürütecek olursam evet girebilir. Fakat o nun öyküsünde bir köle olmak zorunda değildir.
Bu yüzden ben şahsınıza veya başka şahıslara karşı saygızılık etmek gibi bir çabam yokken, bu denli telaş ve kaygınızın yersiz olduğunu, ben değil biz diyerek tadını sürmenizi bedeninizdeki tüm o hücrelerin tavsiye ederim.
abuk subuk devrik cümlelerim, bana zarar vermekte. Uyandırma çabası gütmemekteyim, anlaşbildiğim sürece birlikte konu veya konuları tartışma çabasındayım..
Sevgi dolu ama gerçek nötr sevgi dolu olmanız dileği ile.
Sayın Zapata,
Bir önceki yorumunuzda sergilediğiniz yaklaşımınız, burada var oluşunuzla çelişen bir durumdu… Dünyayı değiştirmeye çalışan insanları küçümseyip, sonra da onları değiştirme çabası içinde olmak… Oysa bireyin kendini değiştirme çabası bile dünyanın değitirilme savaşımının içerisindedir. Çünkü insan dünyaya aittir… Doğaya aittir… İnsanın en küçük kırıntısının değişmesi, dünyanın değişmesi demektir…
Buradasınız, beni ve diğerlerini etkiliyorsunuz, benden ya da diğerlerinden etkileniyorsunuz, bir şeyleri çözmeye çalışıyorsunuz, tüm bunların toplamı dünyayı değiştirmek iken, siz kendinizi sanki bir kenarda tutarak, bu çaba içindeki insanları küçümseyen onlara tepeden bakan bir davranışa girişiyorsunuz. Bu yüzden tepki aldınız.
Bu tepki sizi buradan uzaklaştırmak anlamına gelmiyor.
Böylebir güce de sahip değilim zaten…
Burada herkes kendi yerini kendisi açıyor. Haklı isen direneceksin savlarında. Kendini itilmiş, atılmış duyumsuyorsan, bu düşüncelerindeki zayıflık ile ilgilidir.
Nötr bir sevgi
Ne tür bir sevgidir?
Ben tanımıyorum öyle bir sevgi, sevgi edilgen konumda bile aktiftir…
Taraf tutar sevgi… İyili ve kötülük olduğu sürece…
Sayın Hüseyin AKTAŞ;
Dünyayı değiştirmeye çalışan insanları bırakın küçümsemeyi, onları değiştirmeyi dahi düşünmemiş bulunmaktayım.
Ama tabii ki yazdıklarım ile düşündüklerim ya da yaptıklarım farklı görünselerde, ya da yanlış anlaşılsalarda, sizin anladığınız gibi bir tutum sergilememekteyim.
Tekrar ve tekrar üstüne basarak demekteyim ki hiç kimseye yada hiçbirşeye karşı saldırgan bir tutum sergilemezken nasıl olurda bu denli tepki toplıyıp, bu denli yanlış anlaşılmanın sebebi olarak ben görülürüm.
Burada şu topic altında yapmış olduğum tek şey, şu anda olduğu gibi kendimi savunmak ve paylaşmak üzerineydi. Sevginin sizinde dediğiniz gibi bir taraf tuttuğu olabilir, fakat benim bahsettiğim nötr sevgi dediğim sevgi tarafsız demiyorum, tarfaflıda demiyorum, onun bir ismi yada cismi olmadığını o saliselerin içersindeki saliselerde var olduğunu ancak nötr kelimesi ile anlatabilirdim.
Söylevlerim ve iletişimimdeki noksanlığın sonucu olarak tüm olanların tüm yanlışların ya da yanlış olduğu düşünülen hallerden sorumlu gibi gösterilmek oldukça rahatsız edici, ne sizin şahsınıza nede bir başkasının şahsına olan bir tavır sergilememekteyim, şu anda da olduğu gibi bu gibi kendini savunan bir tutum sergilemek yerine, sakin bir paylaşım yaşamayı tercih ederim. İnsanların dünyayı değiştirmeye olan tutumlarına karşı koymazken, ya da kendilerini, kısacası varoluşu değiştirmeye yönelik tutumlarını eleştirmezken, sadece soru sorarken nasıl olurda sizi rahatsız etmiş olabilirim diye düşünmekteyim. demek ki amaç istenildiği yere gitmiştir derim.
Benim öz nitelik ve niceliklerim kendim dahilimde kendim rahatsızlığım kendime olan saygızılıklarım olarak geri dönmektedir. Bu beni değil doğayı ilgilendirirken, bunu paylaşmak ve bir başkasının dünyayı değiştirme hareketi adı altında yazılanlarına katılırken neden noksan gelen yanlarını söyulemekte çekinmem gerektiğinida anlamamaktayım.
Sayın Hüseyin AKTAŞ;
sizi şu anda eleştirmiyorum, neden yazdıklrım, sorularım ya da cevaplarım bu denli sizi karşıma almış bulunmaktadır, ya da yazışımın kıt olduğu gibi anlayşımında kıt olduğunu düşünmekte iseniz, bu konuda ki eleştirilerinizi beklemekteyim.
Rica ederim, sorguladıklarımın yanlış olduğunu söylemek yerine, beni sorgulayarak ve doğayı sorgulayarak kısacası sevgiyi sorgulayarak inandığım yürüdüğüm yolun varmı yokmu olduğunu bana kanıtlayın.
ne kadar ayıp
İnsanın şöyle bir yeteneği olmalı:
Almalı kendini, masaya koymalı, geçip karşıdan bir müddet bakmalı… Bunu zaman zaman yapmalı…
Ayıp olan nedir zapata?
Karşında olabilirim, yanında, arkanda, önünde olabilirim, ayıp olan nedir?
Ben yol yürümem, kendimi yürürüm…
“Ben yol yürümem, kendimi yürürüm…”
Bu kurduğun cümle benim için ne denli değerli olduğunu, karşında oturup kahvemi yudumlarken anlatmak isterdim.
Ayıp olan birşey yok. Ne kadar ayıp diye bir anlık anlamsız yazılmasının tek sebebi, tartıştığımız konunun aslında ne kadar anlamsız olduğu üzerineydi. Daha doğrusu aramızda gelişmiş olan dialoğun anlamsızlığı idi.
Değer verdiğim tek nokta nefes iken, yaşam iken yani ölüm iken, tartıştığımız şeyin anlamsızlığı idi. O yazdığım ne kadar ayıp adlı cümleye takılacağınızı bilerekden yazmış bulunmaktayım. çünkü asıl olan şey anlamsızlığı idi. Önemli olan gelişen olumsuz dialog ve sonrasındaki olumlu hissiyat, en azından benim yakamda olumlu hissiyat gelişmiş durumda, hiçbir zaman olumsuz gerçekleşmemiş olsada.
Binbirtürlü yazdığım anlamsız cümleyi yineleyerekden demekteyim. saygım saygının kendisine, ölümüm yaşamın yaşamımda ölümün köpeği olduğu sürece ben köpeklerin saygı duyduğu değil, iyi anlaşıp seviştiği insan olmayı yeğledim.: )
Gülümseme sebebimde tebessüm duymamdan ötürü, ne kimseye bir alaylı bakışım ne de renjide durumum söz konusu. Ben kendi kendini yeterince karşısına almış onu sevmediğini söyleyip, hergün tokatlayıp, başkaları tarafından anlaşılamayıpda, ne zaman yeneceksin bu ezikliğini zapata diyen bir yaşamım.
Yaşadıklarımdan sonra, insanların düşünceleri benim için birşey ifade etmiyor, sadece düşüncelerinin bende hissettirdikleri benim için önemli oluyor. Hisslerim ile kendimi tanıma yolculuğuma çıktım. kelimelerim ise, sadece biraz artistlik ve boş gevezelikten başka birşey değil.
Tüm gerçekliğiniz ve saygınız ile teşekkür ederim sayın Hüseyin AKTAŞ.
🙂 Yine gel…
endişe diyoruz sanırım buna da daha çoğunlukla korkudan ziyade bunlara genelde
güvensizlik ve yaşam güvensizliği ve yaşam bilimsizliği bilgisizliği
toplu olarak (biz insanlık; eksik bilgiyle yaşar dururz; varoluşun tüm amaçlarını/bilimini/devinin ve bilinmeyenlerini biliyor olsaktı korkamıydık -soru bu aslında)
yaşamı kaybetmekten korkulur mu ?
yaşam bir kayıp olarak görülürse evet
varoluş ya da evrensel hayat yasalarına/devincine güvençsizlik-bilinsizlik-inançsızlık diyor bazıları ise buna
;
Bi tanrı beni çarpmaycaksa kim çarparsa çarpsın-ben çarpayım-nasıl çarparsam çarpayım;
deneyim beni nasıl sarsarsa sarssın; nasıl çarparsa işte; ne olursa
bu endişe sizi yiyip bitirecek-bitiriyor demiş-te birileri -bir de para endişesi ;
insalığın en güzide eniştesi
varoluş yasasına güvensizlik diyorlar buna-sanırım ben de var bundan-bilmiyorum; ama belki de uyduruyorum; hiç bilmiyorum ki
varoluşun devinimine güvensizlik ve bilgisizlik -eksik bilme- kaynaklıdır tüm korkular –
dersem güvendiğimi öne sürmem gerekir oysa süremem ben de
gelir geçer; buldum sanır insan; bilgi ile bildim sanır; yürek ile kalp ile kandım
sonra hiç bir şey değişmez; bir subject’te
ben bir beden ve konu olarak bu subject’in yaşatısına asılmayı tutunmayı-tutuncu bırakmalıyım; varoluşa (güvenmeli) ve tümevrenlere- kendime çağlamalıyım ve aklamlıyım oysa; her şeye ve güzelliğe;
ne değişir dersin değişmez; tüm bulgular işte bi işe yaramaz; bazen yaramıyor işte; tüm çıkarımlar ve çıkarımsamalar; değişmez’in değişmeyeceğini çıakrımsamak bile ve bitmezin bitmeyeceğini; olmazın olmayacağını-her şey; kör-bomboş
anksiyete; böyle bozuk bi kavram var günümüzde
ben yazdıklarımı ve yukarıda saçmaladıklarımı da siliyorum;
varoluşun doğal kimyası gibi burda korku-tepki; her neyse olağan olmalı
denge salınım sonucu olmalı
denge bir durgunluk/durağanlık mı olmalı?
olmamalı belki bilmiyorum
bir salıncakta hızlı sallanmak ya da bir hamakta; ya da bir yörüngeye oturmadan önce bi kaç tur atmak ve her şeyle birlikte dönmek işte bunun gibi; başta başın döner sonra her şey; niye yazıyoruz ki bunları-sonra ne alacak; bi söz yok mu bizi açan-bulan
korku benden bağımsız -varoluşun dinamiği; her neyse; ben mi güdüyorum onu; içinde dengeyi mi öğreniyorum bi şeylerin
her nasıl yaşanırsa yaşansın bitecek; empati demişsiniz ne o bize-bana da öğretir misiniz? bu yeti kazanılır mı? sonradan
empati bi şeyi hissetmek mi? denemek mi? yerine koymak mı? anlamak mı? anlamayı denemek mi?
var mı yok mu şimdi merak ettim;
umursayan bir paylayış nedir ya da paylaşış- anlamak isteyen ama akıl vermek isteyen ya da istemeyen;
yardım etmek nedir? subjektif; kim neye kime yardım neden
ben ne hissettiğiniz anlamak istesem ne için isterim? akıl vermek mi? iyi görünmek mi? iyi hissetmek mi? bilgili görünmek mi? kendimi satmak mı? çocuk ilgisi çekmek mi?
neden okuyorum ki bunları ve neden yazıyorum ki-ben kimim?
kim olmak isterdim neden ve korku ne
belki de yalnız bi korku ve yalnız olmayan bi korku;
sözleri toparlayamadım- aklımı da öyle; her şeyi ; yine
bir ilacı olsa ilaç mı vermek isterdim; bilmek mi? anlamak
durdurmak-durdurmamak , herşey
anlatmak-çözümlemek -yenmek diyor başlıkta; şimdi zamanı paylaşıyorum sadece
empati üzerine şunu buldum ve ekledim;
link to isiklidusler.blogspot.com.tr