neden turkiye’de kimliklerde medeni hal diye bir bolum var?
karsiyim ben buna.
o kimligi kac degisik insana kac degisik yerde gostermek zorunda kaliyorum.
onlara ne benim “medeni” halimden?
hem “medeni hal” ne demek?
evli-bekar?
bunlarin disinda medeni hal yok mu yani?
Halil Aga
HALİL AĞA GERÇEĞİ
“Gel yardım et bana Nuri… Kaçalım köşkten…”
Onun bu içtenlikli isteğine karşı çıkmak, büyük haksızlık olacaktı.
“Tamam, sen planı hazırla, ben uygulamasını yaparım…”
Atatürk ve Nuri Conker, birinin hazırladığı ötekinin uyguladığı plan
sonunda Florya Köşkü ‘ nün tüm nöbetçilerini atlattılar ve köşkten
kaçtılar.
Altlarında, Nuri Conker’ in bir arkadaşının arabası vardı. Eylül sonu
akşamı sonbaharın tadını çıkararak, Çekmece’ ye doğru gidiyorlardı.
Birden Atatürk’ ün gözleri akşam güneşi altında çift süren bir köylüye
takıldı. Yaşlı bir adamdı bu. Sapanın sapına iyice yapışmış, toprakları
yavaş yavaş deviriyordu. Fakat çiftin bir yanında öküz, bir yanında merkep
vardı. Eşit güçlerle çekilmediği için sapan yalpa yapıyordu.
Atatürk şoföre durmasını söyledi.
İndiler. Köylüye seslendi:
“Kolay gelsin Ağa!..”
Köylü bu sese başını çevirmeden karşılık verdi:
“Kolay gelsin”
“İşler nasıl Ağa? Bu yıl mahsülden yüzünüz güldü mü?” Köylü isteksiz
konuştu:
“Tanrı’ nın gücüne gitmesin bey, bu yıl yufkaydı mahsül. Kabahatin acığı
bizde, acığı yukarda! Biz geç davrandık, yukarısı da rahmeti esirgedi.”
“Bakıyorum, sabanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. Öküzün
yok mu senin?”
“Var olmasına vardı ya, hıdrellezde vergi memurları sattılar.”
“Hiç vergi memurları köylünün üretim aracını satar mı?”
Olmaz böyle şey! Muhtara şikayet etseydin…”
Köylü güldü:
“Muhtar başında deel miydi memurun, a bey?”
Atatürk dudaklarını dişleri arasında ezerek konuştu:
“Kaymakama gitseydin.”
Köylü iyice güldü.
“Sen de benle gönül mü eyleyon beyim?” dedi.
Atatürk konuşmayı sürdürdü.
“E peki, İstanbul şuracıkta geleydin valiye anlataydın derdini…. Onun
işi bu değil mi?”
Köylü Atatürk’ ün saflığına inanmış iyiden iyiye gülüyordu. Konuşmanın
tadını çıkardığı için keyiflenmişti de biraz. Kestirip attı:
“Bırak şu sağırı Allasen, biz onun buralardan gelip geçtiğini çok gördük.
Yakasına yapışsak acep derdimizi duyurabilir miyiz?”
Atatürk sordu:
“Adın ne senin Ağa?”
“Halil… Köylük yerde sorsan, Halil Ağa derler…”
“Demek varlıklısın?.. Ağa dediklerine göre.”
“Acık çiftimiz- çubuğumuz varken adımız ağa’ ya çıkmış.”
“Peki Halil Ağa, bu senin işin beni bayağı meraklandırdı. Benim bildiğime
göre, bir çiftçinin üretim aracı elinden alınmaz. Sen aldılar diyorsun.
Hadi kaymakam şöyle, vali böyle diyelim; e peki bir başvekil İsmet Paşa
var bilir misin?”
“Bilmez olur muyum, beyim?”
“Tamam öyleyse, hemen her hafta İstanbul’a geliyor. Florya Köşkü’ ne
iniyor. Köşk de şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini
dökseydin ona… Herhalde çaresini bulurdu.”
“Sen benim konuşmamdan hoşlaştın, gönül eyliyorsun.
Ama bak şimci, tutalım gittim vardım, beni o kapıya koymazlar ya…Tutalım
ki kodular, koskoca İsmet Paşa’ mızı göstertmezler ya. Tut ki gösterdiler
ya ona halimi nasıl yanacağım hele; o sağırın sağırı! Heç işitmez beni…”
Nuri Conker, lafa karışmak istedi, Atatürk bir hareketiyle onu durdurdu.
“E peki, bakalım bu dediğime ne bulacaksın!” dedi
“Atatürk koca yaz şuracıkta oturup duruyordu. Gitseydin, çıksaydın önüne,
anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya!..”
Köylü iyice keyiflenmiş, gülüyordu.
“Sen ne diyorsun bey?” dedi.
“Mustafa Kemal Paşa Atatürk’ ümüzün yüzünü görmek için Peygamber gücü
gerek… Hem, tut ki gördük. Yiyip içmekten, işinden gücünden başını
kaldırıp bizim öküzün arkasından mı seyirecek?..”
Halil Ağa, sigarasının son nefesini ciğerlerine doldururken, Atatürk’ ten
yeni aldığı sigarayı da kulağının arkasına yerleştiriyor, çiftinin başına
gitmeye hazırlanıyordu. Konuşacak bir şey de kalmamıştı. Atatürk köylünün
omuzuna elini koyarak,
“Senden hoşlandım Halil Ağa” dedi.
“Bir gün köyüne de gelir, bir ayranını içerim. Açık yürekli bir
vatandaşsın. Ama yine de sana söylüyorum, hakkını kimsede bırakma ara!..”
Döndüler, arabaya bindiler. Halil Ağa, onları uğurladı.
“Meraklanma beyim, evelallah heç kimse bizim hakkımıza el değdiremez.
Fakat bu, Devlet Baba’ ya borçtur. Ödenmesi gerek… Otomobil hareket
etti. Atatürk’ ün canı sıkılmıştı.
“Bir uygun yerden dönelim, tadı kaçtı bu işin!..” dedi. Dönüş yolunda
Atatürk konuşmuyor, sigara üstüne sigara yakıyordu. Yüzünde ince bir keder
vardı.
“Yahu çocuk, şu Halil Ağa’ nın vergi borcundan öküzünü satmışız, merkeple
çift sürüyor, hala da ‘Devlet Baba’ diyor. Ne mübarek millet, bu
millet!..”
Köşke döndüklerinde Atatürk yaverine emretti:
“Şimdi” dedi: “İstanbul’ da ne kadar bakan, milletvekili varsa hepsini
telefonla bulacaksın!..
Bu akşam kendilerini yemeğe bekliyorum. Ayrıca Vali Muhittin Üstündağ ile
İsmet Paşa’ yı bul, onlara da haber ver.” Yaver odadan çıktı.. Atatürk,
Nuri Conker’ e döndü:
“Şimdi sen de arabayla çIkıp o Halil Ağa’ ya gideceksin. Ona benim kim
olduğumu söyleme. Tüccar, zengin bir adam filan dersin. ‘Seni sevdi, sana
öküz alıverecek’ diye bir şeyler söyle, kandır. Kuşkulandırmadan al getir
buraya.”
O akşam Atatürk’ ün sofrasında Başbakan İsmet İnönü, bakanlar,
milletvekilleri ve İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ’ dan oluşan yirmi beş
konuk vardı. Atatürk, “Bu akşam soframıza efendimiz gelecek” dedi.
“Kendisine nasıl davranacağınızı çok merak ediyorum.”
Bir süre sonra içeri başyaver girdi ve Atatürk’ ün kulağynabir şeyler söyledi.
Atatürk “Buyursun!” dedi.
Başyaver kapıyı açıp da Halil Ağa, gündüz konuştuğu beyin sofranın başında
oturduğunu, yanı başında da İsmet Paşa’ nın yer aldığını görünce,
şaşkınlıktan dona kaldı. Dizlerinin bağ çözülmüştü. Atatürk onu görünce
ayağa kalktı. Arkasından tüm konukları da ayağa kalktılar. Atatürk son
konuğunu,
“Hoş geldin Halil Ağa” diye karşıladıktan sonra kendisini sofradaki
konuklarına tanıttı:
“İşte beklediğimiz, Efendimiz” dedi.
Nuri Conker, Halil Ağa’ yı Atatürk’ ün sağ başına oturttu, kendisi de
yanındaki sandalyeye geçti. Atatürk, sofradakilere, o gün köşkten Conker’
le birlikte nasıl kaçtığını, Halil Ağa’ yı, bir yanında öküz, bir yanında
merkeple çift sürerken nasıl gördüğünü, sigara yakmak bahanesiyle nasıl
kendisi ile konuştuğunu ayrıntılı bir şekilde anlattıktan sonra şöyle
dedi:
” Şimdi gerisini Halil Ağa ile birlikte yanınızda tekrarlayacağız. Ben
sorduklarımı baştan soracağım Halil Ağa da orada bana söylediklerini
olduğu gibi tekrarlayacak.”
Halil Ağa’ ya döndü:
“Bak beri, Halil Ağa” dedi. “Sen bu akşam benim başmisafirimsin. Senin
açık sözlülüğünü pek çok beğendiğimi bugün söyledim. Konuşmamızdan sonra
sana hiçbir zarar gelmeyecek. Öküzünü de alacağım. Ama şimdi ben tarlada
sorduklarımı baştan soracağım, sen de orada söylediklerini aynen
tekrarlayacaksın. İşte soruyorum:
Bakıyorum sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. Öküzün yok
mu senin?” Halil Ağa dudakları titreyerek Atatürk’ ün ayağına kapanacak oldu.
Atatürk önledi:
“Yoo, bak böyle şey istemem. Soruyorum cevap ver.”
Soru- cevap valiye kadar aynen tekrarlandı. Sofradakiler, soluk almadan
konuşmayı izliyorlardı. Ürkütücü sorulara gelmişti sıra. Atatürk sordu:
“Peki İstanbul şuracıkta, gideydin valiye, anlataydın derdini, onun işi bu
değil mi?” Vali Muhittin Üstündağ, Hali Ağa’ nın ancak iki metre ötesinden
kendisine bakıyordu. Nasıl desin?
Ter basmıştı iyice, işi savuşturmanın yoluna kaçtı:
“Vali paşamızı biz görüp dururuz buralarda. Eteğine düşsek derdimizi
duyurabilir miyiz ki…” “Olmadı bu, Halil Ağa… Bana dediğin gibi,
dosdoğru…”
“Böyle demedik mi beyim?..”
“Ya, ben mi yanlış anladım?.. Dur soralım bakalım Nuri’ ye. Nuri,böyle mi
dedi bize Halil Ağa?”
Nuri Conker karşılık verdi. “Hayır Paşam!..”
“Gördün mü?.. Demek aklında yanlış kalmış. Hani bir şey dediydin sen, vali
neden duymazmış?.. Aynen bana söylediğin gibi söyle.” Halil Ağa
kekeleyerek konuştu:
“Köylük yerinde bizim dilimiz sağır demeye alışmıştır, paşam” dedi.
“Kusura kalma gayri…”
Atatürk gülmeye başladı:
“Diplomatsın ki, yaman diplomatsın, Halil Ağa… Ama şimdi diplomatlık
sırası değil, doğruyu konuşacağız… Söyle bana, orada dediğin gibi…”
Halil Ağa gözünü yumup, başını yere eğdi:
“Şaşırmıştım, ağzımdan yanlışlıkla ‘Bırak bu sağırı’ diye bir laf kaçırmışım…”
Sofrada gülüşmeler başlamıştı.
“Hadi buna da oldu diyelim. Geçelim gerisine:
“E, peki bir Başvekil İsmet Paşa var, bilir misin?”
Halil Ağa İsmet Paşa’ nın yüzüne baktı ve gözlerini yere indirdi:
“Şanlı İsmet Paşamız bilinmez olur mu hiç? O bugüne bugün…”
Atatürk Halil Ağa’ yı durdurdu.
“Bırak şimdi övgüleri” dedi. “Ben lafın gerisini getireyim: Tamam öyleyse,
hemen her hafta İstanbul’ a geliyor, Florya Köşkü’ ne iniyor, köşk de
şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona. Herhalde
bir çaresini bulurdu.”
Halil Ağa yine kaçamak yanıt verdi:
“Kapıya koymazlar ya bizi, koysalar da Şanlı paşamıza öküzümüzü mü
yanacağız!..”
Atatürk’ ün sesi iyice sertleşti:
“Beni uğraştırma, Halil Ağa” dedi. “Erkek adam sözünü yalamaz.
Ne dediysen, tıpkısını tekrarlayacaksın!..”
Halil Ağa ürktü, toparlandı. Başını yine yere gömüp konuştu:
“Şanlı Paşamıza da sağır dedikti ya…”
“Yalnız sağır değil, ‘sağırın sağırı’ değil miydi?”
Halil Ağa yere eğik başını acıyla salladı:
“Öyle dedikti paşam, doğrusun!..” diyebildi.
Atatürk, İsmet Paşa konusunda daha fazla ısrar etmedi, sözü kendine
getirdi.
“Son soruyu sorayım şimdi” dedi. “Bunun da karşılığını ver, öküzünü al git.”
“Koca yaz şuracıkta Atatürk oturmuyor mu? Gitseydin, çıksaydın önüne,
anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya?”
“Hiç bırakır mı Aslan Paşam benim!.. Erip erişir de tarlama dek gelir,
halimi dinler.”
“Bırak bunları Halil Ağa, dediğini tekrarla.” Halil Ağa birden diklendi.
Her şeyi göze almış insanların yiğitliği içinde doğruldu. Atatürk’ ün
gözlerinin içlerine bakarak konuştu.
“İşte bunu demem Paşam” dedi. “Ağzıma ataş doldur, işte bunu demem!”
Atatürk gülmeye başladı:
“Zorlatacak bizi bu Halil Ağa, laf anlamıyor.” dedi. “Mustafa Kemal Paşa
Atatürk’ ümüzün yüzünü görmek için, Peygamber gücü gerek demiştin,
yanılmıyorsam. ‘Görsem de, işinden gücünden, yiyip içmekten başını
kaldıracak da bizim öküzün arkasından mı seğirtecek’ demiştin.” Halil Ağa’
nın gözlerinden yaşlar inmeye başladı. Tam kesilmiş, duruyordu. Atatürk
konuşmasını içtenlikle sürdürdü:
“Atatürk de işi içkiye vurmuş, sarhoşun biri’ demeye getirdin ya fazla
üstelemeyeyim” dedi.
“Şimdi bak beni dinle, Halil Ağa… Seni şu kadar üzmemin sebebi, şunu
anlatmak içindi: Şu gördüğün altı bay hükümet… Yani, biri Başbakan,
ötekiler de Bakan! Memlekete göz kulak olacak, işleri evirip çevirecekler
diye bu makama getirilmişler. Bir kanun gerekti mi, bu baylar hemen
sıvanırlar, İsviçre’ den mi olur, İtalya’ dan mı olur, Fransa’ dan mı,
velhasıl neredense, bir kanun buluştururlar, Türkçe’ ye çevirtirler, sonra
basıp imzayı gönderirler Büyük Millet Meclisi’ ne… Bu Millet Meclisi
dediğim, şu alt baştan senin yanına kadar olan beyler. Kanun bunlara
gelir.
Bunlar da ‘hükümet elbette incelemiş, gerekeni düşünmüştür, benim ayrıca
zorlanmama gerek yok’ derler ve kaldırırlar parmaklarını, olur sana bir
kanun!.. Ama sonra bir vergi memuru gelir, vergi borcundan Halil Ağa’ nın
öküzünü çeker, satar… Halil Ağa da tarlasını bir yanda merkep, bir yanda
öküz, ırgalana ırgalana sürmeye çalışır. Ama üretim düşermiş, ekim
zorlaşırmıs, kimin umurunda… Sonra ben bunları görürüm, içim kan ağlar,
işitirim, tasalanırım ! E, hakça söyle bakalım şimdi Halil Ağa… Sen
benim yerimde olsan, efkar dağıtmak için, bunları bu beylerle konuşmak için
içmez misin? Ama sonra da Halil Ağa tutar, sana ‘sarhoş’ der…”
Halil Ağa’ nın dili çözülmüştü:
“Öyle diyen yok haşa!.. Dinden çıkmak gibidir…
Buldun mu bunu, hacısı da içer, hocası da içer…”
Atatürk sordu:
“Peki sen de içer misin?”
“Hiç bulunur da içilmez olur mu, Paşam?.. İçeriz ki, tıpkı şerbet gibi!..”
Atatürk hizmet edenlere işaret etti, kadehleri doldurttu. Kendi kadehini
Halil Ağa’ ya uzattı:
“Hadi bakalım Halil Ağa” dedi. “Sağlığına içelim.”
Halil Ağa, “Koca Allah, benim ömrümden de sana pay düşürsün Paşam, sağlık
düşürsün” dedikten sonra Halil Ağa, edeple başını kenara çevirdi, eline
verilen kadehi bir yudumda boşaltıverdi. Yüzü kızarmış , gözleri
parlıyordu. Ellerini dizlerinin üzerine koyarak
Atatürk’e döndü:
“Yunan’ ı denize döktün Paşam, bayrağımızı başucumuza diktin. Benim gibi
bir köylü parçasını sofrana alıp içirdin, sana duaya bilem dilim dönmez
ki… Nideyim ben şimdi? Bırak ki oh paşam, ayağını öpem…”
Halil Ağa Atatürk’ ün ayağını öpmek için davranınca, Atatürk onu sıkıca
tuttu ve bu hareketi yapmasını önledi. Halil Ağa bu kez, Atatürk’ ün
ellerine sarıldı, ellerini öpmeye başladı: “Bayrağımız gibi sen de
başımızdan eksik olma inşallah! Sana her kim düşman ise, onun yeri senin
ayağının altı olsun!.. Gayri bana izin, koca Paşam!..”
“Yemek yemedin!..”
“Yemek kolay… Meraklanır çocuklar, ben köyüme döneyim.”
Atatürk Nuri Conker’ e işaret etti.
Conker kalkıp Halil Ağa’ nın yanına geldi, kalktı Halil Ağa, önce
Atatürk’ü, sonra sofradakileri selamlayıp kapıya doğru edeple geri geri
çekildi. Kapı kapandığı zaman Atatürk sofradaki öteki konuklarına döndü:
“Efendimizin halini gördünüz mü beyler?” dedi. “Devlet size böyle
davransa, siz ne yaparsınız? Mübarek millet bu, adam millet bu… Şimdi bu
adam milletin karşısında ‘adam olmak,’ bize düşüyor!..”
Sofrada kesin bir sessizlik vardı. Kimse gözlerini Atatürk’ ten ayıramıyordu:
“Halil Ağa’ nın öküzünü satıp, üretimini aksatan kanunu ya biz yaptık ya
da bizim yaptığımız kanun yanlış yorumlanarak Halil Ağa’ nın öküzünü
satıyor. İkisi de bence birbirinden farksız… Böyle bir kanun yaptıksa,
memleket çıkarlarına aykırıdır. Nasıl yaparız, nasıl yapmışız bunu? Eğer
yaptığımız kanun doğru da, yorumlaması yanlış oluyorsa, o zaman sormak
lazım. Hükümet nasıl bir yönetim içindedir? Sonra unutmayın ki, olay
İstanbul’da geçiyor. Bunun Van’ ı var, Bitlis’ i var, kıyı bucak ilçesi
var; acaba oralarda neler oluyor? Bu çark iyi dönmüyor beyefendiler!..”
Derleyen: Hanri Benazus – Bütün Dünya
Kaynak: İsmet Bozdağ’ ın “Atatürk’ ün Sofrası”
Gurdjieff Hakkında
G. I. Gurdjieff’in Yazılarına Giriş
J. Walter Driscoll
All and Everything (Hepsi ve Her Şey), Gurdjieff’in yazılarını oluşturan üç cildin hepsini kapsayan başlıktır. Gurdjieff bunlardan Birinci, İkinci ve Üçüncü Seriler olarak bahsetmiştir.
1. Beelzebub’s Tales to His Grandson
(Beelzebub’ın Torununa Hikayeleri)
Bu devasa ve sert kitap ilk okuyuşta karmaşık metinleri hazmetmeye alışık olan okuyucular için bile göz korkutucudur. Hazinelerini vakitsiz veya yüzeysel analizle ortaya sermez; kişi görünüşte içine girilmesi imkansız olan karmaşıklığına yenik düşmemeli veya sarsıcı bir bilim-kurgu romanı şeklinde sunulmasına rağmen Beelzebub’s Tales‘in aslında büyük felsefi, dini ve psikolojik fikirleri ve iç görüşleri aktaran bir araç olduğu gerçeğini göz ardı etmemelidir. Kitabın engelleri veya karmaşası asla sadece edebi bir kasıntılıktan kaynaklanmamaktadır. Kitap, çeşitli nedenler yüzünden bir labirenttir: Gurdjieff’in giriştiği şeyin alanı, derinliği ve karşılıklı ilişkileri yüzünden, yapısını detaylandıran mitlere özgü boyutlar ve epik unsurlar yüzünden, ve içerdiği pek çok derin ve rahatsız edici fikrin kolayca anlaşılamayacak olması yüzünden. Ciddi bir okuyucu Gurdjieff’in görünüşte kendini beğenmiş ama aslında gerçekten “dostça” olan tavsiyesini önemser, buna göre ancak üçüncü okuyuşta kişi “ana fikri çaba gösterip anlamaya” başlayabilir. Gurdjieff’in giriştiği şey, alçakgönüllülükten uzak adlar taşıyan kitaplarının sunmayı vadettiklerinden az değildir: gerçekten önemli olanın hepsi ve her şey.
Bu ilk serinin ana başlığı, Beelzebub’s Tales to His Grandson: An Objectively Impartial Criticism of the Life of Man (Beelzebub’ın Torununa Hikayeleri: İnsan Hayatının Objektif Olarak Tarafsız Bir Eleştirisi), kitabın yapısının etrafında döndüğü merkezdir. Torunu Hassein’le beraber uzay aracı Karnak’la kainatta seyahat eden Beelzebub, torununun eğitimini ilerletmeyi üstlenmiştir. Hassein 12 yaşında, duyarlı, akıllı ve meraklı bir çocuktur. Hassein uzayan seyahatleri sırasında Beelzebub’ı, gençliğindeki asiliği yüzünden sürgün edildiği uzak bir güneş sistemindeki bir gezegende yaşayan üç-beyinli acayip varlıklar hakkında detaylı şekilde sorgular. Hassein bu gezegenin üç-beyinli varlıklarının neden “geçici olanı Gerçek olarak” ele aldığını anlamaya çalışmaktadır. Beelzebub binlerce Yeryüzü yılını kapsayan bir zaman-ölçeğinde var olduğundan ve sürgündeyken Mars’ta ölçülemeyecek kadar uzun bir süre kaldığından, bu sürgün devresi ona gezegenimizin sakinlerini yakından gözleme fırsatını vermiştir. Beelzebub hikayelerini anlatır ve görünüşte Hassein’i bilgilendirmek için ama aslında bize hayatımızın tarafsız bir eleştirisini sunmak için Mars’taki gözlemevindeyken ve Yeryüzü’ne yaptığı altı uzun ziyarette yaptığı gözlemleri kullanır.
Bu olay örgüsü yapısı Gurdjieff’e elli sayfalık bir giriş bölümü olan “The Arousing of Thought” (Düşüncenin Uyanışı) ve aynı uzunluktaki son bölüm “From the Author” (Yazar’dan) arasında dengelenmiş epik bir platform sağlar. Bu uzun bölümlerde Gurdjieff okuyucuya doğrudan seslenir. Sona doğru Gurdjieff nihayet -ve karakteristik bir şekilde sadece sözün gelişi olarak- azalan “aktif dikkat” konsantrasyonu kapasitemize ve “otomatik çağrışımların” akışına olan bağımlılığımıza atıfta bulunur. İçimizdeki “otomatik çağrışım” akışının onun “aktif varlık akıl yürütmesi” dediği şeyin yerini aldığını ve kitabının dikkatlice okunmasının bu gizli fonksiyonu geliştirmeye yardım edeceğini söyler.
Beelzebub’s Tales’e ilişkin olarak abartı yetersiz bir ifadedir. Pek çok yönden eşsiz olan bu kitap, belki de yazarının okuyucularının tepkisini yirmi yıldan fazla bir süre boyunca dikkatle incelediği ve aklında bu gözlemlerle onu yeniden biçimlendirdiği tek kitaptır. Bu kitaptaki veya okuyucunun tepkisindeki hiçbir şey tesadüfi değildir. Beelzebub’s Tales Gurdjieff’in şüphesiz niyet ettiği gibi onunla ve onun fikirleriyle doğrudan tanışmak isteyenler için ilk buluşma zeminidir.
Beelzebub’s Tales ilk olarak All and Everything: Ten books in three series of which this is the First Series (Hepsi ve Her Şey: Bu kitabın İlk Seri olduğu on kitaplık üç seri) adıyla New York’ta Harcourt Brace tarafından 1950’de 1238 sayfa ve Londra’da Routledge & Kegan Paul tarafından 1950’de 1238 sayfa halinde basılmıştır. All and Everything, Beelzebub’s Tales ve An Objectively Impartial Criticism of the Life of Man ifadelerinin yeniden düzenlenmelerinden oluşan başlık çeşitlemeleri, basım hatalarının sürekli düzeltilmesi ve 1. baskıda eksik olan iki paragrafın eklenmesi hariç, kitabın metni Gurdjieff’in 1950’de ilk yayınladığı şekliyle kalmıştır. Bu metin o zamandan bu yana Dutton, Routledge & Kegan Paul tarafından ciltli ve kağıt kapaklı baskılarla ve yenilerde 1999’da Penguin / Arkana tarafından kağıt kapaklı baskıyla önceki baskıların çok küçük hataları düzeltilerek tekrar yayınlanmıştır. Beelzebub’s Tales to His Grandson: An Objectively Impartial Criticism of the Life of Man All and Everything / First Series [Revised Edition] (Yenilenmiş Baskı) bir istisnadır. New York ve Londra’da Viking Arkana tarafından 1992’de 1135 sayfa halinde editöre ait bir önsöz veya amacının, metot ve kaynaklarının tarifi olmaksızın yayınlanmıştır. Bu düzeltilmiş baskı selefinden daha anlaşılır çağdaş bir İngilizce içerir. Daha çok 1956’daki Fransızca çeviriye dayanır ve orijinal Rusça müsveddenin yeni incelemesini kapsar; ikisi de bazı yerlerde İngilizce metinden biraz farklıdır.
2. Meetings With Remarkable Men
(Dikkate Değer İnsanlarla Karşılaşmalar)
Orage’ın yayınlanmamış editör müsveddesinin ve orijinal Rusça müsveddenin gözden geçirilmesiyle oluşan Gurdjieff’in otobiyografisi otuz sayfalık bir girişle başlar. Gurdjieff burada edebiyatı “kendini mükemmelleştirme için baş zorlayıcı” olan zihni geliştirmek için başlıca araçlardan biri olarak ele alır ve bu amaçla ilişkili olarak çağdaş edebiyatın yozlaştırılmasına ağıt yakar. Okuyucuya “ciddi fikirleri ayartıcı, kolayca anlaşılır bir dışsal şekil altında saklama sanatında usta” hale geldiği sırrını açar. Takip eden on bölüm, yüzeyde Gurdjieff’in ailesini, okul öğretmenlerini, arkadaşlarını ve onun bilgi ve anlayış peşindeki araştırmasını paylaşan yoldaşlarını tarif etmeye adanmıştır. Gurdjieff’in -yüz yıldan daha fazla bir süre sonra şimdi detaylarından bir kaçı doğrulanabilen- çekici hayat hikayesinin dış görünümü altında varlığın gelişimine dayanan bilgiye ve “yeni bir yaratım için gereken materyal”e ulaştıracak bir psikospiritüel bilgelik geleneği yolundaki kararlı araştırmasının hikayesi yatmaktadır. Numaralandırılmamış son bölüm “The Material Question” (Maddi Konular) diye adlandırılan uzun bir hikayeyi içeren bir ektir, Gurdjieff burada kapsamlı araştırmalarının ve yönettiği Enstitü’nün nasıl finanse edildiği sorusuna içtenlikle karşılık verir. Yanıtlarken, amaçlarına ulaşma yolunda -söz konusu olan önemli finansal yükün yanı sıra- göstermek zorunda kaldığı zeka, çok yönlülük ve uzun süreli inisiyatiften bahsetmiştir.
Meetings with Remarkable Men ilk kez New York’ta Dutton tarafından 1963’te 303 sayfa halinde ve Londra’da Routledge & Kegan Paul tarafından 1963’te 303 sayfa halinde basılmıştır. Metin bir kaç kez, son olarak da Londra ve New York’ta Penguin Arkana tarafından 1985’te kağıt kapaklı baskıyla tekrar yayınlanmıştır.
3. Life Is Real Only Then When “I Am”
(Hayat Ancak “Ben Olduğumda” Gerçektir)
All and Everything içinde Gurdjieff’in en içsel düşünüp taşınmalarını içeren, parçalar halinde bir çalışmadır. Kitabın neredeyse yarısını kapsayan bir önsöz ve girişten ve bunları takip eden beş kısa konuşmadan oluşur. “The Inner and Outer World of Man” (İnsanın İç ve Dış Dünyası) başlıklı son bölüm cümle ortasında kesilir ve John G. Bennett’e (Gurdjieff’in edebi vasiyet hükümlerini yerine getirenlerden biri) göre Gurdjieff’in yazdığı son şeydir. Gurdjieff Avrupa’da ve özellikle öğrencisi ve arkadaşı A. R. Orage ile Amerika’da gruplarla yürüttüğü çalışmasının yanı sıra on yıllarca süren araştırmalarından gelen otobiyografik malzemeden yararlanarak “gerçekte var olan dünyanın” temsilini kavrayabilmek için gereken uygulamalardan, mücadelelerden ve yoğun acıdan üstü kapalı şekilde bahseder.
Life Is Real Only Then When “I Am” ilk olarak Jeanne de Salzmann’ın önsözü ve Valentin Anastasieff’in giriş notuyla New York’ta Triangle Editions tarafından 1975’te 170 sayfa halinde özel olarak basılmıştır. Fransızca 1976 baskısından ilave 10 sayfa içeren 2. baskı ilk olarak New York’ta Triangle Editions tarafından 1978’de 177 sayfa halinde özel olarak basılmıştır. Routledge & Kegan Paul tarafından 1981’de, Dutton tarafından 1982’de ve son olarak da kağıt kapaklı baskıyla Penguin Arkana tarafından 1991’de tekrar yayınlanmıştır.
Gurdjieff’in Yazıları: Ekler
Views from the Real World: Early Talks in Moscow, Essentuki, Tiflis, Berlin, London, Paris, New York and Chicago As Recollected by His Pupils. (Gerçek Dünyadan Manzaralar: Öğrencilerinin Hatırladığı Moskova, Essentuki, Tiflis, Berlin, Londra, Paris, New York ve Chicago’daki Eski Konuşmalar) Jeanne de Salzmann’ın önsözüyle. New York: Dutton, 1973, 284 sayfa; Londra: Routledge & Kegan Paul 1973, 284 sayfa; Yeni bir girişle kısaltılmış halde, New York: Dutton, 1975, 276 sayfa; Londra: Routledge & Kegan Paul 1976, 276 sayfa, Londra ve New York: Arkana, 1984, 276 sayfa.
Gurdjieff’in 1914-1930 yılları arasında yaptığı kırk konuşmanın notları (kağıt kapaklı baskıda otuz dokuz konuşma). Kağıt kapaklı baskının önsözünde şu belirtilir: “Konuşmalar Essentuki’de 1917’den itibaren tüm bu toplantılarda hazır bulunan ve bu yüzden doğruluklarını garanti edebilen Madam de Hartmann’ın yardımıyla karşılaştırılmış ve tekrar gruplandırılmıştır.” Bu notlar Gurdjieff’in içinden geldiği ve koruduğu sözel geleneğin doğasında bulunan akıcı ve ‘araştırma gerektiren’ bir yaklaşımın çok önemli kayıtlarını içerir. Onun yazılarını bütünlemekte ve sadece bilgi olarak kavranmaması ama uygulanması gereken bir öğretiye dair bir anlık bir görüş sağlamaktadırlar. Ayrıca “Glimpses of the Truth” (Gerçeğe Dair Anlık Görüşler) başlık Gurdjieff’le yapılan ve Ouspensky’nin 1915’te ilk olarak okuduğu ve In Search of the Miraculous (Mucizevi Olanın Peşinde) adlı kitabında alıntı yaptığı bir konuşmayı aktaran bir makaleyi de içerir.
In Search of the Miraculous: Fragments of an Unknown Teaching. (Mucizevi Olanın Peşinde: Bilinmeyen Bir Öğretinin Parçaları) P. D. Ouspensky. New York: Harcourt Brace; 1949, 399 sayfa, indeks; Londra: Routledge & Kegan Paul, 1950, 399 sayfa, indeks; bir çok kez kağıt kapaklı baskıyla tekrar yayınlanmıştır.
Gurdjieff’in Moskova’da, St. Petersburg’da ve Essentuki’de 1915-1918 yılları arasında yaptığı konuşmaların bu kesin ve canlı kaydı, P. D. Ouspensky tarafından 1925’te Gurdjieff’in onayıyla kaleme alınmıştır. En eski müsvedde 1925’ten kalmadır ancak Ouspensky, gruplarına okunduğu 1930’lara kadar bu müsveddenin üstünde çalışmaya devam etmiştir. Belki de kendisi hayattayken ‘sistem’ hakkında hiçbir bilginin yayınlanmasına izin vermediği için 1947’de ölümüne kadar onun kararına uygun olarak yayınlanmamıştır. Hemen hemen tamamlanmış müsvedde Madam Ouspensky tarafından Gurdjieff’in dikkatine sunulmuş ve onun cesaretlendirmesiyle 1949 sonbaharında yayınlanmıştır. Yer yer paralellikler gösterse de, söylev ve diyalog biçimi Gurdjieff’in Beelzebub’s Tales‘deki epik mitolojileştirmesiyle çarpıcı bir tezat oluşturmaktadır.
Film Uyarlaması
Meetings with Remarkable Men: a film directed by Peter Brook [and Jeanne de Salzmann]. (Dikkate Değer İnsanlarla Karşılaşmalar: Peter Brook [ve Jeanne de Salzmann] tarafından yönetilen bir film.) New York: Remar Productions, 1979, [1 saat 50 dakika]; değişik alt başlıkla VHS Video sunumu, Gurdjieff’s Search for Hidden Knowledge. (Gurdjieff’in Gizli Bilgiyi Araştırması) New York: Society for the Study of Myth and Tradition, 1997, bir Parabola Video Sunumu.
Jeanne de Salzmann ile yakın iş birliği içinde çekilen film, Gurdjieff’in otobiyografisinde anlatılan, çok eski bilgelik gelenekleriyle ve insan hayatının amacına dair kesin bir anlayışla temas kurmak için gençliğinde Orta Doğu’da yaptığı araştırmaları kapsar. Film Gurdjieff Hareketleri’nin dikkat çekici bir gösterimi ile sona erer, bu onların kamuya açık tek orijinal gösterimidir.
Göze aldım
Göze aldım
başı dumanlı dağlar gibi
tehlikeli, bir o kadar da cazibeli
yolundan
ileri daha daha ileri
yürümeyi!
Belki bir kasap gibi doğrarım
günleri
Ya da yün çileleri gibi
seçip seçip
sararım yumaklara
bulutları!
Gecenin ıssız derinliklerinden
altın tozları araklarım
dişleri azgın
sesi azap yeli
şeytanın
elinden!
Her adımda
biraz çarparak kalbim
çağırırım büyücü benliğimi
Yok faydası ecele
korkunun
Göze aldım zira
ileri daha daha ileri
yürümeyi
SA
07.10.03
***
Yani…
Minik orgazm paketçikleri
Satılsa dükkanda
Bütçen kısıtlı.
Arada bir alabilsen,
Tanrı katını görsen
Ucundan kıyısından.
Sonra bir gün
Sana miras kalsa dükkan
Buldumcuk olsan
Sibel Atasoy
25.08.03