Alo

“telefonda hemen hemen hergün kimbilir kaç kez kullandığımız ‘alo’ sözcüğü, gerçekte bir sevgilinin kısaltılmış adıdır. sevgilinin tam adı allessandra lolita oswaldo’dur. bu sevimli genç kız, telefonu icat eden, a.graham bell’in sevgilisiydi. graham bell telefonu icat edince ilk hattı sevgilisinin evine çekmişti. atölyesinde telefon çalınca arayanın allessandra lolita oswaldo’dan başkası olamayacağını bildiğinden graham bell, telefonu açar açmaz ‘allessandra lolita oswaldo’ diyordu. bell, zamanla sevgilisine, adını kısaltarak hitap etmeye başladı ve telefonu her açışında onu ‘ale lolos’ diye karşıladı. çalışmaları uzadıkça graham bell, sevgilisinin adını daha da kısalttı ve öne iki heceli bir ad buldu. bu kısa ad ‘alo’ idi. allessandra lolita oswaldo, geliştirip, tüm kente yaymaya çalıştığı telefondan başka birşey düşünmeyen sevgilisinin bitmek tükenmek bilmeyen deneylerinden rahatsız olmaya başlayınca graham bell’i telefonuyla başbaşa bırakıp onu terketti.yaşlı bell, sevgilisinin birgün onu arayacağı umuduyla telefonun başından ayrılmadı. kentte çekilen telefon hatlarının sayısı da giderek artmaya başlamıştı. graham bell’i artık başka kişiler de arıyordu. fakat o, telefonun her çalışında kendisini sevgilisinin aradığını sanarak telefonunu ‘alo’ diyerek açıyor ve artık herkes ‘alo’ diyordu. o günlerde hemen herkes telefonu açtıklarında alexander graham bell’in anısına saygı olarak ‘alo’ demeye başladı. bugün tümümüzün kullandığı ‘alo’ sözcüğü işte o günlerden günümüze uzanmaktadır.”

Bu dokunaklı hikayeden sonra bunun internet efsanesi olduğuna inanmak oldukça zor. Ama sadece internet efsanesi ve uydurulmuşlukla kalmıyor sadece Türklerin uydurduğu ve kullandığı bir hikaye olarakta sonsuz.us un sahte hikayeler bölümünde yer almaya hak kazanıyor.

Gelelim gerçek hikayeye;
Alo kelimesinin ilk yazılı kullanımı, Edison’un “3 ile 6 metre uzaktan duyulabileceği için ” telefon görüşmesine “alo”yla başlamak gerektiği önerisini belirttiği 1887 tarihli bir mektubunda geçer.

Edison bunu Alexander Graham Bell’in ilk telefonunu test ederken keşfetmiştir. Bell ise denizcilerin kullandığı “ahoy, hoy [Türkçe karşılıkları: Hey, ho]” ünlemlerini tercih ediyordu.

Edison, Bell’in tasarımını geliştirmeye çalışırken Menlo Park labaratuvarındaki alıcılara “alo!” diye bağırırdı. Onun bu alışkanlığı önce çalışma arkadaşlarına, ardından telefon santrallerine yayılmış ve nihayet herkesin kullandığı bir kelime haline gelmiştir. “Alo” kullanılmadan önce telefon operatörleri “Orada mısınız?”, “Kimsiniz?” ya da “Konuşmaya hazır mısınız?” derlerdi.

ATATÜRK’ÜN GERÇEK ÖLÜM NEDENİ

ATATÜRK’ÜN GERÇEK ÖLÜM NEDENİ

Hafta sonu Ceyhan Mumcu’yu dinledim. Konu AB’nin Kemalizm’e bakışıydı. Konuşmasına Attila İlhan’ ı anarak başladı. Onun aydınlanma etkinliklerine editörlük yaptığından söz etti. ‘Parola vatan, işareti namus’ sözünü yeniden gündeme getirisini anlattı. Bu söz İzmir’de şehitlik anıtının ortasında Arapça harflerle yazılmış bir sözdü. Attila İlhan o yazının tozlarını parmaklarıyla silmiş, yeniden gündeme taşımıştı. Konuşmasının sonunda sorular – yanıtlar bölümüne geçildi. Ceyhan Mumcu’ya Attila İlhan’ın bir dergide yayınlanan kendisiyle yapılan röportajda ‘Atatürk’ün nasıl öldüğü araştırılmalıdır’ dediğini anımsattım. ‘Bu sözünü onun vasiyeti kabul etmek gerekir. Sizin bu konuda bir bilginiz var mi?’ diye sordum. Aldığım yanıtı okurlarımla paylaşmak istiyorum: Bir deniz tabip albayın bu konuda yaptığı doktora tezi vardır . Orada Atatürk’e yanlış tedavi uygulandığı anlatılmaktadır. Atatürk sanıldığı gibi siroz hastası değildi. Atatürk’e sıtma tedavisi yapılmış, aşırı ‘kinin’ yüklenmiş ve karaciğeri bu yüzden iflas etmiş, siroza dönüşmüştü. Tedaviyi yapan doktor mason locası üstadı azamlarından Doktor Mim Kemal’dir. Durumu iyice fenalaştıktan sonra Celâl Bayar’ın ısrarı ile dışarıdan bir doktor getirilir. Yanlış tedavi yapıldığını, karaciğerinin bu yüzden iflas ettiğini rapor eden bu yabancı doktordur. İstirahat için 2 ay kadar kaldığı Savarona’ da nemli sıcaktan durumu daha da kötüleşmiş, son günlerinde Dolmabahçe Sarayı’na götürülmüştü. Peki, nasıl oldu da sirozdan öldüğü açıklandı ve bütün yazılı kaynaklara da böyle girdi? Büyük Millet Meclisinde ölüm raporu gündeme getirildi. Mason locaları 1935’de kapatılmasına rağmen Mecliste hala mason milletvekilleri vardı. Efendim, gençlerimize terbiye olur, onun alkol ve sigaradan öldüğünü duyuralım’ denir ve kabul edilir. Arkasından Yeşilay icat edilir, tarih kitaplarına da böyle girer. Ceyhan Mumcu’dan bunları duyduktan sonra ne yapmam gerekir diye düşündüm. İlk işim bu bilgiyi okurlarımla paylaşmak. Şimdi bu bilgiler elimizde ve biz çocuklarımızı terbiye edeceğiz diye, yüce önderimiz hakkındaki bu yalanla O’nu halkımızın gözünde küçültmeye devam edecek miyiz? Okul kitaplarından Atatürk’ü çıkartmak için elinden geleni yapan AB, bu düzeltmeyi yapmamıza izin verir mi? Demek ki kendi kitaplarımızı kendimiz yazmak zorundayız. En çok satılmakta olan ‘Şu Çılgın Türkler’ kitabi belli ki bir boşluğu dolduruyor.
Demek ki; halkımız şiddetle kendi tarihiyle ilgili doğru bilgilere ulaşma ihtiyacı duyuyor.

Neyse ki Türk ulusu ATATÜRK’ ünü hâlâ çok seviyor, hiçbir yalan O’ nu gözden düşüremiyor!
(alıntı)

Seke seke

Damlardan seke seke

Geldim pınar başına

Dinliyorum,

Minik  şırıltılar halinde su

Ve küçük paketlerde ışık

Mutluluk

İnceee ince…

Sızıltılar

Gerilere çok gerilere

Tıpkı hayvan olduğum zamanlardaki gibi

Bir doygunluk, bir umarsız neşe!

 

Hiç bitmeyecek olan

Tükenmeyen bir kaynakta

Bebeğin mama kasesinde

Ahh! Ne görkem!

Bolluk, bereket, sonsuzca

 

Dile ne dilersen

Allahaşkına çekinme

Çok şakacısın doğrusu!

Tam dileyecek bir şey bulunmayan bir anda

Dorukta

Ne dileyeyim ki?

 

Bu bir hortum olmalı

Geniş, tırtıklı

Tüm acılarını toplamış insanlığın

Emine teyzenin elma sepeti gibi

Takmış koluna götürüyor.

Çok komik

Acısız bir ameliyat

 

Geride ben kalmışım

Nane gibi yeşil, mis kokulu

Yumuşacık dokunuşlu

BEN!

Tatlı şeyler yani

 

Allah müstakını versin senin

Üstüne yok güldürmekte

Zaten gönüllüyüm inanmaya

Bir de dil döküyorsun üstüne

Ne diyeyim şimdi ben sana.

 

Başımdan içime köklenmiş

Oluşun sıcaklığı

Minik ışık demetleri

Bir gün

Kozmosa açılalım seninle

Damlardan seke seke

 

Sibel Atasoy

25.08.03

Kimlik

Ümmetçilik ya da bir guruba dahil olma isteği, dünyanın her devrinde zaman zaman yükselen bazen de kısmen düşen bir seyir izliyor. Tabi konu hep kimlik arayışı ile ilgili, sanırım hepimiz bunu biliyoruz fakat yine de yapmadan duramadığımız anlar oluyor.
Kimlik kartınızı alın (nüfus cüzdanıydı bir zamanlar) şöyle sıradan bir bakın; ülkeniz en büyük damgayı vurmuştur, ardından numaranız adınız soyadınız baba ve ana adınız ve doğum yeri/tarihiniz gelir. Ve tabi bunları hemen medeni haliniz ve dininiz takip eder.
Şimdi bu sıralama Türkiye cumhuriyetinin bakış açısıdır, diğer devletlerinki de üç aşağı beş yukarı bu sıralamaya benzer.
Bu özellikler olmadan Dünya’da varolmakta büyük sıkıntı çekilir, bu konuda bazen düşünürüm de, bu derece kimlik edinme telaşımızın aslında kaybolup gitme endişesinden kaynaklandığını anlarım; fakat bu gerçekten bizde doğuştan var mıydı yoksa azmettirilmiş bir ihtiyaç mı emin değilim.
Tabi işin bir de güvenlik kısmı var; topluluk halinde yaşamak için düzeni hakça korumak adına polisiye tedbirler de kimlik kartının oluşmasında büyük rol oynuyor. Fakat işin ironisi de burda, “kötü adamlar” kimlik kartına hiç aldırmıyorlar, kolayca sahte kimlikler ediniyor, kendilerini bir yere aitmiş gibi gösteren bu kartları hiç umursamadan yaşayabiliyorlar.
Bu durumda kimlik kartı sadece iyi vatandaşları (ya da kendini iyi sanan) bağlayan/enterese eden bir unsur haline geliyor.
Kimliksizsen suçlu olma potansiyelin çok yüksek demektir!
Neden? Çünkü seyyalsin, hareketlerin izlenemez, üzerine maskeler geçirilemez! Kimliksiz biri ile karşılaştığınızda ona gerçekten BAKARsınız, onu tanımak için başka şansınız olmaz. Bi zahmet efor harcayıp ona bakarsınız. 🙂

Gurdjieff ve Dördüncü Yol

Sevgili Dostlarım, Gurdjieff’in “4.cü yol” isimli öğretisinden seçtiğim bazı pasajları sizlerle paylaşmak istedim;

 

  1. İnsanlar uyumaktadırlar ve bunu kabul etmezler.
  2. Bütün insanlar sadece makinedirler, bütün faaliyetleri mekaniktir.
  3. Psikoloji insanlarla ilgilidir, makinaların incelenmesi için psikoloji değil mekanik bilimi gerekir.
  4. Bir makine kendini tanıyamaz, tanıdığında makina olmaktan çıkar. İnsan hareketlerinden sorumludur, makina değildir.
  5. İnsanın başlıca yanılgısı, yapmaya muktedir olduğuna dair inancıdır.
  6. Ancak bunu insanlara söylediğinizde inanmayacaklardır ve onlara düşmanca ve nahoş gelecektir. Özellikle de gerçek olduğu için düşmanca gelir.
  7. Herkes hiç bir  şeyin yapılması gerektiği gibi yapılmadığını iddia eder. Aslında her şey yapılabileceği tek şekilde yapılmaktadır, eğer tek bir şey değiştirilebilseydi her şey buna bağlı olarak farklı olabilirdi.
  8. Her şey başka şeylerle bağlantılıdır.
  9. İnsan bir çok BEN sahibidir.
  10. Her insanın içinde 5-6 bazen daha çok ama sınırlı sayıda BEN vardır. Bunlardan her biri yönetimi ele aldığında kendinin asıl BEN olduğunu yani EFENDİ olduğunu sanır ve diğer benlere ait en ufak bilgisi olmaz.
  11. İnsanda bu BEN değişimlerini kontrol edecek hiç bir şey yoktur. İnsan&makina bu durumu fark etmemekte, bilmemektedir.
  12. Benler, rastlantıların gücü ile veya mekanik olan dış dürtüler tarafından yaratılmışlardır.
  13. Eğitim, taklit, okuma, dinin uyuşturuculuğu, sınıflar, gelenekler, yeni sloganların cazibesi dış tesirlerdendir.
  14. İnsanın bireyselliği yoktur, bir tek büyük BEN sahibi değildir, birçok kendini ben sanan benlere bölünmüştür.
  15. Her bir küçük ben kendini BÜTÜN adına çağırmaya yetkilidir; anlaşmaya, anlaşmamaya, söz vermeye, kararlar almaya muktedir ki, sonradan bütün diğer benler bunların sonuçlarıyla uğraşmak zorunda kalalacaklardır.
  16. Her küçük ben’in imzaladığı çeklerin ve akitlerin sorumluluğunu yüklenecek olması, insanın yani Bütün’ün trajedisidir.
  17. Çoğu zaman insanın ömrü küçük tesadüfi benlerin imzaladığı akitlerin gereğini yerine getirmek yükümlülüğü ile geçer.
  18. Her insanın sınırlı “rol” repertuarı vardır ve bunun dışında bir role zorlandığında kendini kısa sürede huzursuz ve rahatsız hisseder ve kendi repertuarındaki herhangi bir role dönmek için büyük çaba harcar. Döndüğünde gerilim biter ve rahatlık (uyuma hali) başlar.
  19. İnsan repertuarı dışındayken “üşür, utanır ve herkesten kaçmak ister.”
  20. Burada SEÇİM zorunluluğu gelir! İnsan rahatı mı seçecektir yoksa  kendi üzerinde çalışıp huzursuzluğu mu?
  21. İnsan hapishanededir ancak bunun farkında değildir. Farkına varan her aklı başında kişi hapisaneden kaçmak ister, kaçmak için tünel kazmak lazımdır. Bunun dört gerekli şartı vardır;

a)      Özgür olmadığını, hapishanede olduğunu kabul etmek.

b)      Evvelce hapisaneden kaçabilmiş kimselerden yardım almak.

c)      Kaçış organizasyonu asla tek kişi olarak gerçekleştirilemez. Bir grup çalışması elzemdir.

d)      Büyük bir çalışma ve çaba gereklidir : “belirli bir amaca yönelik şuurlu çabalar”

22.İnsan yeterince yöntemli ve kararlı ise bir alışkanlığını değiştirebilir.          Ancak ; Bir kimse kendi üzerinde çalışıyorsa o kimse mümkün   olabilecek ek değişiklikleri hesaba katmalı ve bunları önceden düşünmelidir. (Kendi üzerinizde değişikliğe muvaffak olduğunuz her husus, değişmesini belki de arzu etmediğiniz alışkanlık ya da karakter özelliklerinizi etkiler ve siz farkına varmadan devreden çıkar ya da beklemedikleriniz devreye girer.)

23.Ya da ! Değişmek isteyen fazlalıklarını “terk” etmelidir.

24.İnsanların feda etmeleri gereken en önemli şey “ıstıraplarıdır”. İnsan öyle yapılmıştır ki ; ıstıraba olduğu kadar asla başka şeye o kadar çok bağımlı değildir. Zevklerden daha kolay feragat edilir.

25. Istırap olmadan birşey kazanılmaz ama ayni zamanda insan ıstırabını feda ederek işe başlamalıdır.

26.Kaynaşma ve içsel birlik (vahdet); sürtüşme ile “evet” ve “hayır” arasındaki mücadele ile elde edilir. (evet ya da hayır seçeneklerinden biri doğru cevap değildir, mücadele doğru yolda oluşun işaretidir.)

27. Ancak bu mücadele yanlış bir taban üzerinde cereyan edebilir ve bu yanlış ve natamam bir kristalizasyondur. Bu insan daha fazla gelişme imkanına sahip olamıyacaktır.

28. Gelişme imkanını yeniden sağlamak için o insan tekrar eritilmelidir; bu ise sadece korkunç ıstırap ile mümkündür.

29. Evet ve hayır arasındaki mücadele “hemen değerli bir şeyi feda etmekle” başlatılabilir. Bununla beraber sonsuza kadar değil! Kristalizasyon elde edildikten sonra “feragatler, mahrumiyetler ve feda etmeler” artık gerekmez. Bundan sonra insan neyi isterse ona sahip olabilir. Artık onun için yasalar yoktur, o kendi başına bir yasadır.

30. Yollar (tekamüle giden), gündelik hayatın karşısında olup başka ilkelere ve yasalara dayanmaktadır.

31. Dördüncü yolda imana gerek yoktur, aksine her çeşit iman dördüncü yolun karşısındadır.

32. Yolu arayan insan, yolu bilen ilk insana rastladığı ana “ilk eşik” ya da ilk adım denir. İlk eşikten itibaren “merdiven” başlar. Merdiven süresince kişi her şeyden; yoldan, rehberden ve kendinden şüphelidir, hiç bir şey sabit değildir. Bazen aşağılara düşer ve yeniden başlaması gerekebilir.

33. Fakat son basamağı geçtiği anda yola girdiğinde rehbere karşı şüpheleri ortadan kalkar ama aslında ona ihtiyacı eskisinden çok azalır. Bir çok bakımdan bağımsız olur ve nereye gittiğini bilebilir. Çalışmasının sonuçlarını artık kolaylıkla kaybedemez. Yolu terk etse bile başladığı yere dönmeyecektir.

34. Dördüncü yolda merdiveni çıkmak için koşul;  İnsanın kendi yerine bir başkasını yerleştirmeden bir üst basamağa geçemiyeceğidir. Böylece insan yükseldikçe kendini izleyenlere daha da bağımlı olur. Onlar durursa O da durur.

35. Öğrenci ne derece yüksekse, öğretmen de o derece yüksek olabilir. Aslında öğrenci öğretmenin seviyesini hiç göremez ve ne derece aşağıda iseler o derece yüksek bir öğretmen isterler. (Genellikle insanın kendisi beş para etmediği halde İsa’nın öğretmenliğinden başkasını istemez.) daha aşağısına razı değildir.

36. Öğretmen ve öğrenci birbirine muhtaçtır. İnsan aldığını derhal vermelidir, ancak bu şekilde daha fazlasını alabilir. Aksi halde kendisine verilmiş olanda ondan alınacaktır.

37. Subjektif yol, okul yolundan geçer.

38. Objektif yol, sade vatandaşın yoludur. Onlarda tekamül eder, ne var ki onların yolu çok gereksiz tekrarla dolu olarak çok uzun olabilir.

39. Kendi kendini inceleme, kendini bilmeye götüren çalışma veya yoldur.

40. Bilgi herkesin yolu olamaz ve çoğunluğa mal edilemez. Kanun böyledir. Bilgi de maddedir ve daima sınırlıdır. Eğer bilgi madde ise; “Belli bir yerde ve belli bir zamanda belirli  miktarda mevcut demektir. Belli bir devre süresince örneğin 100 yıl boyunca insanlığın tasarrufunda belirli miktarda bilgi vardır.

41. Bilgi ve varlık seviyeleri dengeli olmalıdır; insanın gelişmesinin üzerinde cereyan ettiği iki çizgi vardır: “bilgi” ve “varlık” çizgileri. Doğru tekamülde her iki çizgi birbirlerine paralel olarak, birbirlerine yardımcı olarak gelişirler. Bunlardan biri daha uzun olursa insanın gelişmesi yanlış olur; er ya da geç gelişme durur.

42. Eğer bilgi varlığı aşarsa, o insan bilir ama yapma gücüne sahip değildir. Bu yararsız bilgidir. Varlık bilgiyi aşarsa, o insanın yapma gücü vardır ama neyi yapacağını bilemez. Kazandığı varlık gayesiz hale gelir ve onu kazanmak için gösterdiği çabaların yararsız olduğu görülür.

43. Bilgi başka şeydir anlama başka şeydir. Anlama bilginin varlık ile ilişkisine bağımlıdır. Anlama, bilgi ve varlığın bileşkesidir.

44. İnsan sadece kendini incelemenin ve müşahadenin değil fakat kendisini değiştirmek amacıyla kendi üzerinde çalışmanın gerekli olduğunu anlamalı “her şeyi bir bütün halinde BAŞKALARININ ONU GÖRDÜĞÜ GİBİ kendisini bütünüyle görmelidir.”

45. Bu amaçla insan, hayatının farklı anlarına, farklı duygusal durumlarına ait kendisinin “mantal fotoğraflarını” çekmeyi öğrenmelidir.

46. Eğer bir insan bir şeyi hatırlarsa onun için hatırlanması daha önemli olan diğer on şeyi unutur. Ve özellikle kendisi ile ilgili olan şeyleri, belki evvelce çektiği o “mantal fotoğrafları” kolaylıkla unutur.

47. Dünyada cereyan eden büyük çaplı her olay dışardan yönetilir;  Ya tesirlerin raslantı eseri olan bileşimleri veya genel kozmik kanunlar tarafından yönetilir.

48. İnsanların her şeyden çok sessizlikten korktukları, konuşma eğilimimizin kendini savunmadan kaynaklandığını ve daima bir şeyleri görmekten, kendine bir şeyleri itiraf etmekten kaçınma temeline dayandığı açıkça görülmelidir.

49. Gerçek sanatta raslantı eseri olan hiç birşey yoktur. Gerçek sanat matematiktir. Ondaki herşey hesaplıdır ve önceden bilinebilir. Sanatkar, vermek istediğini bilir ve anlar; Eseri, ayni seviyedeki insanlar üzerinde daima ve matematiksel bir kesinlikle bir ve aynı izlenimi doğuracaktır.

50. İnsanlara yardımcı olmak için, kişi önce kendine yardımcı olmayı öğrenmelidir. Pek çok insan başkalarına yardım etme düşünce ve duygularına, sadece tembellikten dolayı kapılmaktadır. Onlar kendileri üzerinde çalışamıyacak kadar tembeldirler ve ayni zamanda başkalarına yardım etmeye muktedir olmak onlara büyük zevk vermektedir. “kendi kendine samimiyetsizlik”

51. İnsan hak etmeden haz elde ederse, insanın bunu muhafaza edememesi ve bu hazzın ıstıraba dönüşmesi sebebiyle gereklidir. Ama bütün mesele, hazzı elde edebilmek ve onu muhafaza edebilmektir. Bunu yapabilen bir kimse için öğrenecek hiç bir şey yoktur. Ancak bu yol ıstıraptan geçer. Hazdan istifade edeceğini sanan kimse çok yanılır ve eğer kendisine karşı samimi olabilirse, bunu göreceği an gelecektir.

52. Duygular alanındaki vicdan kavramı, düşünce alanındaki şuur kavramının muadilidir.

53. Alemin ve insanın böyle paralel biçimde incelenmeleri, öğrenciye, her şeyin temeldeki birliğini gösterecek ve onun farklı düzenlerin fenomenlerinde analojiler bulmasına yardım edecektir.

54. Gerek alemde, gerekse insandaki bütün süreçleri yöneten temel kanunların sayısı çok azdır. Az sayıdaki basit kuvvetlerin farklı sayısal bileşimleri, olayların görünen çeşitliliğini yaratmaktadır.

55. Evrenin mekaniğini anlamak için, karmaşık fenomenleri, bu basit kuvvetlerle çözümlemek gerekmektedir.

56. Subjektif insan için kötülüğün hiç mevcut olmadığı, sadece farklı iyilik kavramlarının var olduğu söylenebilir. “Hiç kimse herhangi bir şeyi kasıtlı olarak kötülük için, kötülük olsun diye yapmaz.” Herkes iyilik uğruna, onu anlayışına göre hareket eder. Fakat iyiliği farklı şekillerde anlar.

57. Uyanma, insanın hiç bir yere varamıyacağını ve nereye gideceğini bilmediğini idrak etmesiyle başlar.

58. Birliğin  çokluğa dönüşüm kanunlarını incelemeden önce, bütün evrenlerin tüm çeşitlilikleri veya birlikleri içerisinde bütün olayları yaratan temel kanunu incelemeliyiz.

59. Bu, “Üç prensip” ya da “Üç kuvvet” kanunudur. Bu kanun, hangi mikyasta olursa olsun, hangi alemde cereyan ederse etsin, molekül seviyesindeki olaylardan kozmik olaylara kadar, farklı ve birbirlerine karşı “Üç kuvvetin bileşimi ve karşılaşmasıdır.”

60. İlk kuvvete aktif veya müsbet…İkinciye pasif ya da negatif…Üçüncüye ise etkisiz kılan kuvvet… Denilebilir.

61. İlk iki kuvvet çağdaş düşüncenin bildiği kanunlardır. Fakat genelde üçüncü kuvvet müşahadeyi ve anlayışı yöneltmek için kolayca ulaşılabilir değildir. Bunun nedeni, insanın mutad psikolojik faaliyetinin fonksiyonel sınırlanmasında ve olaylar dünyasına ait algımızın temel kategorilerinde, yani “mekan” duygumuzda ve söz konusu sınırlamalar sonucunda doğan “zaman” duygumuzda aranmalıdır.

62. Üçüncü kuvvet, gerçek alemin malıdır. Müşahademize giren subjektif alem veya olaylar alemi, sadece nispi olarak gerçektir, her halde tamam değildir.

63. Evrenin bundan sonraki temel kanunu yedi kanunu veya oktavlar kanunudur. Bu kanunun anlamını kavramak için, evreni titreşimlerden meydana gelmiş olarak kabul etmek gerekir. Bu titreşimler, evreni oluşturan maddenin, en incesinden en kabasına kadar, bütün çeşit, safha ve yoğunluklarında faaliyet göstermektedir. Çeşitli kaynaklardan çıkmakta ve birbirleriyle kesişerek, çarpışarak, güçlendirip, zayıflatarak, durdurarak çeşitli yönlerde ilerlemektedirler. (Hoca burada sanırım Kuantum fiziği yani dalga/parçacık fonksiyonunu tarif etmektedir.)

64. Fiziğin temel görüşlerinden birisi “Titreşimlerin sürekliliğidir”. Bu konuda kadim bilginin görüşü farklıdır; Zira kadim bilgi, titreşimler anlayışının temeline “Titreşimlerin süreksizliği” ilkesini yerleştirmiştir.

 

                                 Alem             Kuvvet            Oktav

                                  

                                   MUTLAK                   1                      DO

                                  

                        BÜTÜN ALEMLER   3                      Sİ

 

                        BÜTÜN GÜNEŞLER 6                      LA

                                  

                                   GÜNEŞ                      12                    SOL

 

            BÜTÜN GEZEGENLER        24                    FA

 

                                     ARZ              48                    Mİ

 

                                       AY                          96                    RE

 

                                   MUTLAK            hiç bir şey   DO

 

Burada Sonsuz döngüyü oktavlarla izah eden önemli bir şekil var ancak buraya çizemedim.

65.Eğer oktavlar kanunun bütün anlamını kavrayabilirsek, bu, bize bütün hayatın, tarafımızdan müşahade edilen evrenin tüm planlarındaki fenomenlerin yeni bir açıklamasını verir. Bu kanun, doğada niçin doğru çizgiler bulunmadığını, niçin düşünemediğimizi ya da yapmaya muktedir olamadığımızı, niçin bize ait her şeyin düşünüldüğünü, niçin bizimle ilgili her şeyin varit olduğunu ve niçin genellikle istediğimize ve beklediğimize zıt bir yönde cereyan ettiğini açıklar. Bütün bunlar, ‘entervallerin’  açık ve dolaysız sonuçları, ya da titreşimlerin gelişmesindeki gecikmelerdir.

 

66.Titreşimlerin gecikmeleri anında kesinlikle olan nedir? Asıl istikametten bir sapma meydana gelir. Oktav önce doğru istikamette ilerlemeye başlar;

                                   DO————RE———–Mİ

Fakat mi ile fa arasında bir sapma oluşur(artış gecikmesi). FA ya geçerken yön sapar;

                                                                                              FA

                                                                                                    SOL

                                                                                                              LA

                                                                                                                     Sİ

Si ve Do arasında ikinci enterval yer alır, doğru yeniden yön değiştirir;

                                                                                                                       DO                                                                                                                                     tamamını şöyle göstermeye çalışacağım;

 

                                   DO  RE  Mİ

                                                                FA                                                

                                                                    SOL

                                                                                      LA

                                                                                              Sİ

                                                                                               DO

                                                                                                RE    

                                                                                                Mİ

                                                                                              FA

                                                                                        SOL

                                                                                     LA

                                                                                   Sİ

Tablonun bir süre sonra daireyi tamamlayacağı görülüyor, başladığımız yere geri dönüyoruz.

                  

67. Oktavlar Kanununun yardımı ile, şeylerin ilerlemelerini, yön değiştirmelerini her şeyde müşahade edebiliz. Belli bir enerjik faaliyet veya güçlü duygu ya da doğru anlayış devresinden sonra, bir tepki oluşur, çalışma sıkıcı ve yorucu hale gelir. Duyguda yorgunluk ve ilgisizlik anları belirir, doğru düşünme yerine, uzlaşma yoluna gitme çabaları, baskı ve güç sorunlardan kaçış başlar. Fakat çizgi şimdi ayni istikamette değil ama gelişmeye devam etmektedir. Çalışma mekanikleşmekte, duygu gittikçe zayıflamakta, günün genel olayları seviyesine inmektedir. Sonra tekrar duruş ve farklı ilerleme, kırgınlık, nefret, kaale almama gibi ayni düşünce ve duygular arasında dönüp durur. Ve bulunmuş olan çıkış yolu giderek daha ve daha kaybolur.(bilim,sanat,felsefe,din ve fertlerin günlük faaliyetlerinde ayni şeyleri kolayca görmek mümkündür)

68.Şayet oktav arası titreşimlerin azaldığı anlarda ilave şoklar yaratılabilirse doğru, yön değiştirmeden devam edebilir. Herhangi bir yerden kendiliklerinden gerekli anlarda gelen tesadüfi ‘şoklar’ ümitleri ile avunmak, doğaldır ki mümkün değildir. Böyle bir durumda,insana iç eğilimlerine ‘inançlarına ve eğilimlerine ters düşse bile’ yel nereden eserse oraya gitme, ‘nehrin akışı içinde yüzme’ ya da başarısızlığı ile kendini uzlaştırarak yeniden yapmaya başlama seçeneği kalmaktadır.

69.Veya faaliyetinin bütün çizgilerinde ‘entervallerin’ zamanını tanımayı ve ‘ilave şokları’ yaratmayı, diğer bir ifade ile kozmik kuvvetlerin gerekli anlarda, ‘ilave şokları’ yaratmada faydalandıkları yöntemi kendi faaliyetlerine uygulamayı öğrenebilir.  

İNSANIN GERÇEĞİ “KENDİNİ BİLMEK” – Ouspensky Kitabından
Özetleyen: Sibel Atasoy
Ortaköy- 2003